DEPREM RİSKİ VE KROMSAN’IN TEHLİKELİ ATIKLARI (1) (30.9.2004)

DEPREM RİSKİ VE KROMSAN’IN TEHLİKELİ ATIKLARI (1) (30.9.2004)

Bölgemiz Erdemli merkezli orta şiddette depremlerle sarsılıyor.

Son olarak 28 Eylül günü saat 11.02 de 4.4 ve 12.45 te 3.3 şiddetindeki iki deprem meydana gelmiş. (Kandilli Araştırma Enstitüsü raporları)

Bugüne kadar bölgenin herhangi bir fay hattı üzerinde olmadığını, bu nedenle de deprem riski taşımadığını söyleyenlerin gerçekleri çarpıttığı anlaşılıyor.

Peki Mersin’in fay hattı üzerinde yer alması neden bu kadar önemli?

Uluslar arası tröstlerin yeniden gündeme getirdiği Nükleer Santralin yerini Akkuyu olarak belirleyenlerin verdikleri tek güvence kurulacak tesisin deprem riski taşımamasıydı.

Oysa son günlerde artan periyotlarla yaşadığımız sarsıntılar, bölgenin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor.

Bu durumda sadece ileriye yönelik nükleer santral gibi tehlikeli projelerin değil, sahildeki çok katlı vahşi yapılaşmanın da artık yeniden ele alınması, mevcutların da oluşturulacak bir komisyonca incelenip, -yıkım, güçlendirme, eksiklerin tamamlanması gibi çeşitli alternatifler çerçevesinde- kaderlerinin yeni baştan belirlenmesi gerekiyor.

Asıl büyük tehlike ise kentin doğusunda; burnumuzun dibinde günü geldiğinde uyanmak üzere uyuyan, kimselerden habersiz bekleyen sessiz saatli bombalar…

Örneğin Kromsan’ ın geçmişte ürettiği ancak bugüne kadar yok edilmeyen tehlikeli atıklar.

Bu tesiste, son yıllarda geliştirilen teknoloji ile artık tehlikeli atığa yol açmayan krom kimyasalları üretildiği söyleniyor.

TÜBİTAK gibi ülkenin en saygın kurumunca yapılan analizler de onayladığına göre her hangi bir sorun kalmamıştır diye düşünüyoruz.

Gelin görün ki tesisin barındırdığı risk ve tehlikeyi içeren atıklar bugünün değil geçmişin kötü mirası yüzünden fabrikanın yanında dağlar gibi yatmaya devam ediyor.

Ve yıllardır tehlikeli atığa yol açanlar da, çevre boyutu nedeniyle kontrol altına alıp çözüm üretmek zorunda olan yetkililer de topu birbirlerine atmanın ötesinde somut hiçbir şey yapmamışlar.

Bugüne kadar Çevreden sorumlu yetkililerle Kromsan sorumlularının buldukları tek çare 1,5 milyon m3 (yaklaşık 2 milyon tonluk)  tehlikeli atığın üstünü brandalarla örtmek.

Olaya duyarlı olan olmayan herkes biliyor ki, atıkları çadırla kapatmak, şimdilik yağmur sularıyla denize karşımasını ilkel biçimde önleyen geçici ve sağlıksız bir çözümdür.

1983 yılında yürürlüğe giren Çevre Kanunu ve buna dayanarak 27 Ağustos 1995 tarihinde yayınlanan Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği bu alanda kesin tanımlamaları müeyyideleriyle ortaya koyuyor.

Üstelik yasanın ardından 1994 yılında TBMM’ ince kabul edilen Basel Sözleşmesi ile bu tip atıkların bertaraf edilmesinde Uluslararası hukuk kural ve yaptırımlarını tanımışız.

Yönetmeliğin 5. maddesi Tehlikeli Atıkların yönetimiyle ilgili şu ilkeleri getiriyor:

 

-Atıkların kaynağında en aza indirilmesi esastır.

-Atık yönetiminin her safhasında sorumlu kişiler, çevre ve insan sağlığına zarar

vermeyecek tedbirleri alırlar.

-Atıkların yarattığı çevresel kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı atık üreticileri, taşıyıcıları, bertaraf edicileri kusur şartı aranmaksızın sorumludurlar.

Yukarıda belirtilen sorumluların, meydana gelen zararlardan ötürü genel hükümlere göre de tazminat sorumluluğu saklıdır.

-Atıkların yönetiminden kaynaklanan her türlü çevresel zararın giderilmesi için yapılan harcamalar “Kirleten Öder” prensibine göre atıkların yönetiminden sorumlu olan gerçek ve tüzel kişiler tarafından karşılanır. Atıkların yönetiminden sorumlu kişilerin çevresel zararı durdurmak, gidermek ve azaltmak için gerekli önlemleri almaması veya bu önlemlerin yetkili makamlarca doğrudan alınması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan gerekli harcamalar 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hususunda Kanun hükümlerine göre atıkların yönetiminden sorumlu olanlardan tahsil edilir.

 

Çadırlar her an, çürüme, yırtılma, delinme gibi riskler altında…

Depremden vazgeçtik, sert bir fırtına ve ardından gelecek şiddetli bir yağmur veya sel gibi her an karşılaşılabilecek felaketlere karşı bugüne kadar köklü bir çözüm geliştirilmiş değil.

Aksine top Ankara’ya atılarak ve bertaraf etme işi zamanın sakin akışına bırakılarak, günlük hayatta izlemekten yorulduğumuz “Bize bir şey olmaz Abi” mantığı burada da sahneleniyor.

Oysa Basel Uluslararası Sözleşmesi ve bizim Çevre yönetmeliği yukarıda yer alan hüküm uyarınca, tehlikeli atıklar hakkında neler yapılacağını kesin biçimde belirlemekle kalmıyor, üreten tesis yapmazsa, yetkili makamlar gereğini yerine getirir ve bedelini de vergi alacağından farksız biçimde “6183 sayılı kanuna göre sorumlulardan tahsil eder” diyor.

Aslında yönetmeliği uygulamakla yükümlü olanlar bugünden tezi yok, bertaraf etmeye güçleri yetmiyorsa bile, Kromsan sahasında mevcut tehlikeli atıkları kapalı kontaynerlere koymak ve yaptıkları masrafı da amme alacağı gibi son kuruşuna kadar sorumlulardan tahsil etmek zorundalar…

Yapmayan sorumlular görevlerini ihmal ediyorlardır ve elbette yasaların onlara uygulayacağı cezalar da vardır.

Kaldı ki, kontaynerde emniyete almak geçici bir çözüm… Bugün Türkiye’de bertaraf işlemini yapacak tek bir kurum var: İZAYDAŞ…

İzaydaş’ ın bırakın milyonlarca tonu, On bin ton atığı bertaraf etmek için istediği parayı buraya yazsam beni Bakırköy’e kapatırlar. İzmit Sanayi Odasınca onaylanan İzaydaş 2004 yılı atık bertaraf ücret tarifesine göre Tehlikeli Endüstriyel Atıkların düzenli depolama ücreti ton başına yaklaşık 100, 2 milyon ton için ödenecek ücret 200 milyon Euro’dur…

Kromsan bu paraları ödememek için, uygulanması halinde, ileride daha büyük sorunlarla karşılaşacağımız önerilerle yıllardır zaman dolduruyor…

Yönetmeliğin bertaraf bir yana, geçici muhafaza için bile katı kurallar koyduğu –her nedense bugüne kadar uygulanmamış-  2 milyon tonluk tehlikeli atık konusuna devam edeceğiz…

 

 

KAZANLI-KARADUVAR TEMİZLENMEDEN, KAZANLI-SEYHAN HAYALDİR… (29.6.2004)

KAZANLI-KARADUVAR TEMİZLENMEDEN, KAZANLI-SEYHAN HAYALDİR…

(29 Haziran 2004)

Ajanslardan geçen haberlere göre Antalya’ya bir gün içinde havayoluyla gelen turist sayısı 36 bin’i de aştı…

Bu rakamla Antalya kendi rekorunu yine kendisi kırıyor.

Mersin’e bir yıl içinde 55 bin turist gelirken, günde 36 bin turist ağırlayan Antalya…

Türkiye’nin 2007 için koyduğu yıllık 20 milyon turist ağırlama hedefini 2005 te rahatlıkla yakalayacağı anlaşılıyor.

Şimdiden 2004 yılı içinde 17 milyon turistin ülkemize geleceği ortaya çıkmış durumda.

Böylece Türkiye’nin “2023 yılında 60 milyon turist” hedefi, bugünkü trendle koşmaya devam etmesi durumunda çok daha erken gelecek.

Ortaya çıkan rakamlara ağustos ayında yapılacak Atina olimpiyatları nedeniyle Yunanistan’a gelip, Türkiye’yi de ziyaret etmek isteyecek, ya da karşı kıyıda yer bulamadığı için sahillerimizde konuklayacak zorunlu misafirler dahil değil.

199 ülkenin katılımıyla gerçekleşen 2000 Sydney olimpiyatlarında kırılan katılım rekoru Atina’da temsil edilecek 202 ülkeyle yeni zirveye taşınacak…

Biz olimpiyatları, Türkiye’nin 2004 sonu turizm rakamlarını bir yana bırakıp komşu Antalya’nın geldiği yeni eşikten çok kentimizin pür melal halini yazmak istiyoruz…

Komşu ilin neredeyse tek bir günde ağırladığı sayıda turisti bir yılda konuk eden Mersin

Geçtiğimiz günlerde de Turizm Bakanlığının yatırım bölgeleri için açtığı ihalede Antalya’daki 11 alan için 400 firma yarışırken, Kazanlı-Seyhan bölgesi için kimse başvurmadı…

Bu tablonun nedenlerini sıralamaya kalksak gün akşam olur…

Örneğin, Antalya özellikle son 15 yıl içinde turizm markası olmak için üstüne düşeni yapmış. Buna karşın, Mersin’in tüm dinamikleri kent birileri eliyle yağmalanırken, ya olumsuz yönde katkı sunmuş, ya da izlemekle yetinmişler.

Kentin doğusu; sanayi, depolama, deniz kenarında kimyasal kirlilik yaratan türden vahşi tesislere teslim edilirken, sahadaki yanlışları protesto eden seyirci kadar sesimiz çıkmamış…

Batıdaki güzelim sahilleri de halka kapatma pahasına rantçı müteahhitlerin doymak bilmez çirkin bina dikme hırsına kurban vermişiz…

Yıllardır yazıp, çizmekten, sorgulamaktan bıkmadan ne kadar çok sorunu gündeme getirdik?.

Yanıtsız kalan ne kadar çok soru sorduk…

Arıtmadan başlayalım… Dışkısını girdiği denize boca eden bir kent, Avrupa Yatırım Bankasından sağladığı krediyle arıtma tesisi kurmayı planlıyor.

Gelin görün ki, tesisle ilgili proje ve ihale süreci tam bir bulmaca…

Yapılacağı yerden, kapsama alanına, ihaleyi yapacak komisyondan, yatırımın tutarına kadar, tartışılmamış, Mersin’de yaşayan her bireyi borç altına sokmasına rağmen, yetkili yetkisiz kimsenin detaylarını bilmediği, arıtma projesi…

Seçim arifesinde yangından mal kaçırır gibi yapılmaya kalkışılan ihalenin bu haliyle yarardan çok zarar verme riskine karşı, ertelenmesi için elimizden geleni yaptık diye, kentin koca belediye başkanı bizi “Mersin haini” ilan etti de, halktan vazgeçtik, bu alanda görüşleri önemli Çevre Mühendisleri odasının bile gıkı çıkmadı.

Oysa bir yandan bu haliyle ihalenin yapılmasını savunan Mersin Büyük şehir Belediye başkanı, öte yandan benim gibi düşünenler tartışmanın tarafları olduğuna göre, konu uzmanı üniversitelerin görüşü alınarak, herkesin saygı göstereceği bir çözüm bulunamaz mı?.

Örneğin Çevre Mühendisleri Odasının öncülüğünde ODTÜ, İTÜ, MERSİN Üniversitesinden bilim adamlarının katılacağı bir sempozyumda konunun tartışılması çok mu zor?…

Huzurkent-Kızkalesi arası Mersin’i kapsayacak, tüm sahilleri denize girilir hale getirecek, Adana benzeri iki paketten oluşan bir yatırım gerçekleştirilemez miydi?.

İkinci tartışma konusu Karaduvar-Kazanlı sahilini işgal edip kirlilik yaratan sanayi tesisleridir.

Turizm cenneti olabilecek bir kentin en önemli noktasında, kazdığınız her yerden tarih fışkıran doğal liman Karaduvar’da benzin mazot depolarının ne işi olabilir?.

Limandan gelen akaryakıt borularla istenilen yere taşınabildiğine göre, binlerce yıldır balıkçılık, seracılık yapan bölgeyi depolama tanklarıyla katletmenin anlamı var mı?.

Limandan boru hatlarıyla taşınacak petrol ürünleri Karaduvar yerine, dağ tarafındaki çorak arazide depolansa dağıtıcı şirketlerin bir yeri mi eksilir?

Dünyada teknoloji sınır tanımıyor. Olmaz denilen Karadeniz altından Rusya-Türkiye arasına doğal gaz boru hattı döşeniyor da, limandan iki kilometre öteye dağ tarafına boru hattı döşemek çok mu zor?

Kondurulan tesislerin bir kısmı ÇED raporsuz. Rapor alanların ise, koşulları yerine getirme konusundaki tutumları ortada…

Günlerdir bağırıp duruyoruz. OPET ÇED raporunda yazılı koşulları yerine getirdi mi?

Son aylarda bu şirketin borularından, ya da tanklarından kaynaklanan çevreye zarar veren sızıntı oldu mu?

ÇED raporu bile almaya tenezzül etmeyen TUTA’ nın durumu ne olacak?

Tarlaları zarar gören Karaduvar’lıların zararını kim tazmin edecek?..

Girmeyi hedeflediğimiz AB dahil, gelişmiş ülkelerde Karaduvar’dakine benzer felaketle tek bir insan karşılaşsa, şirket milyonlarca dolar tazminata mahkum edilir, anında tüm faaliyetleri durdurulurdu.

Siz Karaduvar konusunda açıklama yapan tek yetkili, bilimsel görüş ortaya koyan tek bir oda, kurum, dernek gördünüz mü?

Mersin’deki sivil inisiyatifler, büyük işlerden fırsat bulup Karaduvar gibi kıytırık sorunlarla uğraşmasa da, bu kentte para kazanmak isteyen avukat ta mı kalmadı?..

İcra takibi, boşanma gibi klasik davalar dışında, değişen koşulların ortaya çıkardığı yeni sorunları, tazminat davaları açarak, uğranılan zararları şirketlere tazmin ettirecek hukukçular nerede?…

Tarlası zarar gören çiftçiler, zarara yol açan şirketler, yetkili kurumların tutanakları ortada dururken, bu ölüm sessizliği neden?.

Kazanlı’daki Kromsan tek başına kitaplara, filmlere konu olur.

ABD’ de olsa Kazanlı’da sevgili Kenan Yıldırım başkanın bu şirkete karşı yürüttüğü mücadeleden Oscar ödüllü bir öykü çıkardı…

Kazanlı-Seyhan turizm alanı için yatırımcı gelmiyor diye dövüneceğimize, Kromsan’a Kazanlı sahilinden başka yere taşınması için 5/10 yıllık bir termin planı sunmamız gerekmiyor mu?.

Kentin doğusu böyle de batısı farklı mı?

Özellikle Mezitli’yi, Mersin’in gülen yüzü olacak bir cennetin yağmalanışını, Taşucu tersanesini, kenti turizm markası yapmak üzere yola çıkanların sahili katledecek yatırımın arkasında duruşunun yaman çelişkisini başka bir yazıda ele alacağız…

 

TİSAN Sahiline kondurulan ‘ucubeler’ yasal mı?

TİSAN Sahiline kondurulan ‘ucubeler’ yasal mı?

Soruyu şimdi soruyoruz da açıklama yapılmasını bekliyor değiliz.

21 Nisan 2014 günü Mersin Valiliği kanalıyla il Çevre Müdürlüğüne sormuş, Çevre Müdürlüğü de sorunun asıl muhatabı Silifke ilçe Müdürlüğüne postalamış soruyu, o gün bugündür vatandaş oturmuş bekliyoruz.

Üstelik Müdürlüğün bağlı olduğu Vali Yardımcısı imzasıyla gelen cevaba bakılırsa zamanında değerlendirilen başvuru “durumu araştır, bilgi ver” denerek muhatap kabul edilen Silifke Belediyesine gönderilmiş.

Yani İl Çevre Müdürlüğü ve Valilik ilk aşamada üstüne düşeni yapmış.

Ya sonra?

Sonrası karışık diyeceğim ama öyle bir şey değil.

Kendisine iletilen soruya karşın Silifke Belediyesi veya o yöredeki diğer resmi sorumlular hani ” bakıyoruz, gereğini yapıyoruz, ya da böyle bir durum söz konusu değil” falan dese neyse, tek kelimelik yanıt bile çıkmamış oradan. (en azından resmi başvuruyu yapan bana gelmiş en küçük bir cevap yok)

Oysa yasal olarak idare 15 gün içinde cevap vermek zorunda veya konu çok çetrefilli, incelenmesi zaman alacak hususları içeriyorsa, başvuru sahibine bilgi vererek 15 günlük süreyi 30 güne çıkarma imkânına sahip.

Ama “ne gelen var, ne giden”

Günler çuvala mı girdi, acelen ne diyeceksiniz ama konu öyle beklenecek gibi olsa, canınız sağ olsun acelemiz yok deyip sineye çekeceğiz ama anlattığımda göreceksiniz ki, öyle beklenecek bir durum değil.

Hani resmi yazışmalarda çok cafcaflı olarak kullanılan ifade var ya onunla anlatayım; “aciliyet kesbeden” hususlar var başvuruda…

Nedir acil durum?

Anlatmaya çalışayım:

30 Martta Büyükşehir Belediye sınırları il sınırı olurken, tüm belde belediyeleri de kapandı ve mahallelere dönüştürülüp ilçelere bağlandı. Bunlardan biri de Yeşilovacık Belde Belediyesi ve ona bağlı Tisan yerleşkesi…

Tisan dediysem herhangi bir yerden söz etmiyorum. Tarihi ve tabii güzelliklere sahip dünyada eşi, benzeri az bulunur keşfedilmemiş bir cennet.

Tisan aslında anlatılmaz, gidip görmek lazım. Gören de zaten aşık olur, hayat boyu bir daha unutmaz.

Keşfedilmemiş dediğime bakmayın, o çoğunluk için geçerli, yoksa birileri yıllar önce gelip burayı bulmuş, villalarla doldurmuş zaten.

İşte bu Tisan’ da 31 Mart sabahı kimi Belediyelerin ortadan kalkması, yetki sınırlarının değişmesi o birilerinin de gözünden kaçmamış olacak ki, “dem bu dem, devran bu devran” deyip işe koyulmuş, sahile bir takım yapılar kondurmaya başlamışlar.

Kimisine göre market, kimisine göre restoran veya farklı amaçlarla kullanılacak iş yerleri diye fal açılıyor ama bilinmezler yanında bilinen bir şey var: Yapılanlar kıyı kanununa, o kanunun can damarı kıyı kenar çizgisi içinde kalıyor ve yasaya bal gibi aykırı…

Hani geçtiğimiz günlerde Bodrum’ u ziyaret eden Erdoğan’ ın “neredeyse denize düşecekler” diye tarif ettiği tablo var ya, ‘Tisan’ da Bodrum’ u kıskandıracak durum var ama yer gözlerden ırak olunca, gönüllerden de ırak olmuş. Sanırım onun için başvurunun yapıldığı gün başlayan inşaat yükseldi, duvarları örüldü, çatısı çatıldı, birileri projelerini hayata geçirdi, ben halen cevap bekliyorum.

Bekliyorum dediğim bakmayın.

Süresinde cevap gelmeyince oturdum İl Çevre Müdürlüğüne 21 Nisan 2014 tarihli başvurumun akıbeti hakkında 18 Haziran 2014 günü yeniden başvurdum ve başvuruya 30 Haziran 2014′ te Mersin Valiliğinden cevap geldi.

Cevaba bakılırsa; konu Silifke Belediyesine iletilmiş, hatta Belediye de Valiliğe 2003 yılında verilmiş bir ruhsata istinaden Tisan Kooperatifinin sahilde restoran ve bir dükkân için yapı kullanım ruhsat sahibi olduğu bilgisi de var. (Bu bilgiyi de mükerrer başvuru sonrası gelen cevaptan öğrenmiş oldum)

İyi de ben 11 yıl önce kullanım ruhsatı verilmiş yapıları sormuyorum ki. (Kaldı ki, birilerinin kullanım ruhsatı vermesi, kıyı kenar çizgisine muhalefet durumunu ortadan kaldırmaz)

Belediyelerin yetki karmaşası yaşadığı dönemde durumu fırsat sayıp, halka ait sahili yasa dışı işgal edenlerin kondurduğu inşaattan söz ediyorum.

Ve ortadaki şu somut gerçeğe bakıp şaşa kalıyorum: Ben Çevre Müdürlüğüne, Çevre Müdürlüğü Valiliğe, Valilik Silifke Belediyesine sora dursun, bizler dar alanlarda kısa paslarla oyalanırken birileri inşaatı bitirdi, biten inşaata market taşındı, marketin arkasına da kooperatife bağlı çalışan işçiler lojman niyetine yerleştirildi bile.

Bundan sonra ne mi olur?

Ne olacak ki? Bu ülkede bugüne kadar ne olduysa bu kez de o olur…

Yapanın yanına yaptığı, benim de yanıma yazdığım kâr kalır…

Ve ben “Merkezinden yereline, Çevre Bakanlığından belediyelere kıyılarımıza sahip çıkmayacaksak, kanunlar ne için çıkarılır?” Sorusuna cevap bulacağım diye bir ömür çürütürüm, hepsi bu…

 

 

 

 

 

 

 

AK Parti Mersin’ de neyi yapmalı, neyi yapmamalı?

AK Parti Mersin’ de neyi yapmalı, neyi yapmamalı?

Bir önceki yazıda AK Partinin Mersin’ de kuruluştan itibaren inşa edildiği yanlış yapıyı, “yanlış iliklenen ilk düğme” benzetmesiyle anlatmaya çalışmıştım.

Kaldığımız yerden devam…

Konumuzla ilgisiz gibi görünse de not ettiğim bir iki küçük haberi buraya almamda fayda var:

Akdeniz Belediye başkan aday adayı olan ilçe milli eğitim müdürü, aday olamadı ama seçimler ertesinde Muş’ a Milli Eğitim Müdürü oldu…

AK Partiden Anamur Belediye Başkan adayı olup seçimlere giren ve kaybeden bir başka isim ise bugünlerde Mersin il Gençlik ve Spor İl Müdürü olmak için gün sayıyor. (Atanacak olan ismin bu işi hakkıyla yapacağına inanıyorum, keşke bu liyakat özelliği nedeniyle o göreve getirilse ama liyakat değil sadakatin öne çıktığı bir sistem bu ve ben sistemdeki yanlışlığı, çarpıklığı anlatmaya çalışıyorum)

Bu iki örneği çok taze ve son bir aya ait oldukları için verdim.

Geçmişte her yerel ve genel seçimde durmadan aday adayı olan benim müzmin adını taktığım tipler vardı, aday adaylığının hiç bir zaman adaylığa dönüşmeyeceğini biliyorlardı ama her seçim öncesi soyunup sahaya iniyorlardı. Dert aday olmak seçilmek değil, iktidarla kan bağını kartvizite dökme olunca gaye hasıl oluyordu.

Aslında sistem basit: Adam gidip o kartvizitle daha önce alamadığı ihaleleri alıyor, ihale almışsa da parasını daha kolay tahsil ediyor, kısaca devlet dairelerinin kapıları sonuna kadar açılıyor. (Burada da ihalelerde geçerli olması gereken performans kriterleri yerine bizim adam kuralı işliyor)

12 yıla sığdırılacak benzer o kadar örnek, anlatılacak o kadar hikâye var ki, saymaya kalksanız nefesiniz yetmez, yazmaya kalksam köşelere sığmaz.

AK Parti Türkiye’ de bozuk düzeni, yolsuzlukları eleştirip iktidar oldu, bakıyorum da geçmişte eleştirilen ne varsa sonradan birileri “nerede kalmıştık” havasıyla sürdürmeye kalktı, çoğu zaman başardılar da…

Ama bugün dünden farklı ve Türkiye tarihi bir dönemecin eşiğinde.

Halkın seçeceği Cumhurbaşkanlığı koltuğuna Erdoğan oturursa şimdiden terleyen, yürütmede söz sahibi, kısaca geçmişten farklı bir yönetim anlayışı sürdüreceğini açıklıyor.

Bu sır değil, malumun ilanı…

İşin daha az bilinen kısmı ise Parlamenter sistemin de mevcut haliyle yürümeyeceği…

Bu durumda başlarda yönetimin çoğu yetkisini merkezden yerele aktarmaya çalışan ama iktidarını pekiştirdikçe bundan geri adım atan hatta son zamanlarda her şeyi Ankara’ da toplama gayreti de son bulmakla kalmayacak, ister istemez yeniden yereli keşfetme zorunlu hale gelecek. (Yerel yönetimlerin planlama yetkisinin de son yönetmelikle Ankara’ da toplanması çarpıcı bir örnektir)

İyi de bunlar AK Parti teşkilatlarını neden ilgilendirsin derseniz, daha önceki yazıdan bugüne devrettiğim konu tam da bu sorunun cevabı niteliğinde…

AK Parti Mersin il ve ilçe yönetimlerini yerel ranta peşinde koşanlardan değil, yerel siyaseti özümseyenlerden oluşmalı.

Çeşitli alanlarda, sektörlerde söz sahibi, bilgi görgü sahibi isimleri bulup yönetimlerde görev almaları sağlanmalı.

Örneğin Tarım denildiğinde “Tarım il müdürlüğüne ne satarım, nereden ne çarparım” diyenlerden çok, Mersin’ in tarım alanında dinamiklerini, zayıf ve güçlü yanlarını bilen konusunda bilgi sahibi insanlara ihtiyaç var.

Partide görev alanların belirlenen alanlarda projeler hazırlayacak, bürokrasinin yalan, yanlış uygulamalarını bulup çıkaracak, gerektiğinde eleştirecek, kenti bilgilendirecek, tüm paydaşları parti kimliklerine bakmaksızın daha iyi bir kent olgusu çerçevesinde toplayacak ve harekete geçirecek birlikte çalışma kültürünü edinmiş küçük çıkarlar peşinde koşmayan kadrolar…

Ve yazının başında örneğini verdiğim partiye yakın durmanın bürokratsanız yükselme, iş adamıysanız zenginleşme aracı olarak görülmemesi.

Kısaca; bağlılığın, sadakatin değil, becerinin, liyakatin, becerinin, objektif performans kriterlerini esas alan, daha adil bir sisteme imkân sağlayan bir anlayış…

Ben tarımı yazdım, turizm, eğitim, sanayi, ulaşım, çevre, gençlik ve burada sıralamayı gereksiz bulduğum onlarca alan ve sektörde, Ankara’ nın Mersin ayağı olan pek çok devlet kademesinin şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri doğrultusunda izleyecek, gerektiğinde Mersin-Ankara arasında köprü vazifesi görecek insanlar…

AK Parti teşkilatı bu yönde bir model geliştirebilirse hem çoğu ile örnek olur hem de Mersin’ in makus talihini değiştirir.

AK Parti Mersin’ de muhalefette olduğu yerel yönetimlerde de aynı modeli Belediyelerin izlenmesinde de hayata geçirebilir.

Oluşturulacak komitelerle Belediyelerin mal ve hizmet alımları, harcamaları, tüm ihaleleri, yatırım tercihleri izlenirken, mahalle sorumluları eliyle vatandaşın talep ve beklentileri konusunda köprü vazifesini yerine getirmesi sağlanır.

Demokrasinin yerelden başladığı iddiası havada boş slogan olarak kalmaz, ayakları yere sağlam basan gecikmiş gerçek olarak hayata geçer.

Katılımcı demokrasi ve yerelleşme dediğimiz de tam budur…

AK Parti Mersin’ de bunu gerçekleştirebilir mi?

Hayaline bile bugünkü siyaset esnafının katıla katıla güldüğü birilerine ninni gibi gelen masal anlattığımın farkındayım.

Kaldı ki, yukarıdaki sorunun cevabını da, zorluğunu da biliyorum…

Ama imkânsız da olsa gerçekleşmesi umuduyla olması gerekeni anlatmak, beklemekten başka elden gelen bir şey yok…

Unutmayın “en son umut ölür”. Ama umudu öldürdüğünüzde geriye hiç bir şey bırakmamış olursunuz.

Bu çıkışın eninde sonunda, er veya geç günün birinde inişi de olacak.

O gün gelmeden umudu öldürmeyin derim…

 

AK Partinin Mersin’ deki temel sorunu, en can yakıcı soru…

AK Partinin Mersin’ deki temel sorunu, en can yakıcı soru…

13 yıldır bu konuda yazdıklarımı bir araya getirsem hacimli kitap olur.

Yazdım da ne oldu?

Hiç bir şey değişmedi, değişemezdi de…

Gömleği giyme hikâyesi…

İlk düğme yanlış düğümlenince son düğmeye kadar o yanlışın sürmesi mukadderdir, AK Parti açısından da öyle oldu. Mersin özelinde ilk taşlar yanlış koyulunca temelden çatıya aynı yanlış sürdü.

İlginçtir, o yanlışları her yenilgiden sonra düzeltelim diye gelenler ve gelenlerin gidip bilgilendirdiği genel merkezdekiler de nedense belli seslere kulak verdiler, belli isimlere itibar ettiler. Kısaca yanlış yanlışı besleyip durdu.

Aykırı bir sesi, tek eleştiriyi bugüne kadar bırakın dinlemeyi, o kendilerinden farklı düşünenleri rakip hatta düşman gördüler.

Uyarılara kulak verilse sonuç değişir miydi?

Soru subjektif o nedenle değişikliğin boyutunu ölçme şansım yok.

Ama bildiğim bir şey var bundan kötü olmazdı.

Bektaşi’nin “hangi şarap daha iyi?” sorusuna verdiği cevap misali bugüne kadar Mersin’ de AK Partinin sandıkta elde ettiği sonuçların işi “bundan daha kötü olmaz ya” noktasına taşıması tesadüf olabilir mi?

Yerel seçimleri bir bir hatırlayalım: Hadi 2004 tesadüftü, 2009′ da ne oldu? Ya 2014…

Anlatmaya çalıştığımı sonuçlar zaten her yanıyla yeterince özetliyor.

Bu parti özellikle de yerel seçimlerde dikiş tutturamıyor. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle. Mersin’ deki yanlış yapı yıkılıp çok farklı biçimde ve kentin dokusuna uygun biçimde yeniden kurulmadığı sürece şüpheniz olmasın yarın da aynı şeyleri konuşuyoruz olacağız,  ben sıkıldım ama belli ki, AK Partiyi kuşatan Mersin’ deki dar çevre sıkılmamış.

Her yerel seçimde yenilgi ardından birileri çıkıp bir süre hezimeti zafer diye yutturmaya kalkıyor, ardından faturalar kesiliyor, o üzerinden dozer geçmiş zafer sarhoşları! istifa ediyor, yerlerine birileri geliyor ve bu durmadan periyodik bir devinim gibi, sanki değişmez kadermiş gibi sürüp gidiyor.

Ne zamana kadar? Bir sonraki yerel seçime kadar. (Tabii bahsettiğim dönemler de arada kaynayan yol kazaları yaşanmıyor değil)

Eskiden daha sık yazar, sivri buldukları dilimle, kalemimle daha çok uyarmaya çalışırdım belli ki artık ben de umudumu yitirdim, kalem oynatmaya bile elim varmıyor.

Yeni il yönetimi nedeniyle arayan, yorumlarımı samimiyetle merak edenlere de aynı şeyleri söylüyorum. Hadi bir kez daha deneyeyim, son kez olması dileğiyle bir kez daha anlatmaya çalışayım:

Ben sadece AK Parti açısından değil, tüm partiler cephesinde siyasetin yerelleşmesinden yanayım. (yerelleşmeyi rant paylaşımında özleyenlerden farklı olarak ben katılımcılık anlamında yerelleşmeden söz ediyorum)

Ama AK Partiyi diğer siyasi oluşumlardan farklı kılan çok önemli bir faktör var: bu parti iktidarda…

Türkiye gibi ülkelerde iktidarın ne demek olduğunu sokakta zabıtayla kovalamaca oynayarak simit satan da bilir, devletten ihale alan müteahhit te…

Devlet kurumlarına malzeme satan, okul kantini işleten, hastanelere yemek veren, elektrik işletmesinde iş takip eden, pek çok kurumun bilgi işlem sistemini çalıştıran, her öğrenim yılı öncesinde öğrencilerin kitap dağıtım işini üstlenen herkes iktidar partisine yakın olmanın hele il yönetimine girmenin ne anlama geldiğini çok daha iyi bilir.

Bu AK Partiden önce de böyleydi, bugün de siyasi partiye yanaşma, yatırım yapma anlamında aynı oyun sürüyor. AK Parti gemisine binenler uzaydan gelmedi ki. Kimi su almış, kimi de batmış ANAP, MHP, DYP (AP) gemilerinden atlayıp umut dolu yeni gemiye doluştular.

Dün ANAP, DYP, MHP’ de hangi duygusal oyunları sergiledilerse AK Parti’ de aynı sahneleri izledik.

AK Parti’ de başkanlar, yönetimler değişti, kısaca hamam, tas, kurna yenilendi, tellaklar değişmedi.

Bu Gültak döneminde de böyleydi, Salt döneminde de aynen sürdü. Bundan sonra nasıl mı olacak, bekleyip görelim diyeceksiniz, ben de aynı kanıdayım! Bekleyip görelim…

Salt çok iyi niyetliydi, başlarda tüm yönetiminde yer alanların devlet kurumlarından ayağını kesmişti de ne oldu?

Yakın çevresi doğrudan veya çeşitli kanallardan sızıp yine o kırtasiyeyi satmadı mı? Hastanelerin otomasyon sistemlerine, yemek işlerine karışmadı mı? (Şu Mersin ve tüm ilçelerinin otomasyon ihalelerini günün birinde biri derinlemesine araştırsa hepsinde dolaylı ve çoğu zaman doğrudan hangi isimle karşılaşırdı dersiniz?)

Bu partide Devlet kurumlarına taşeron işçi yerleştirme kontenjanları paylaşılmadı mı?

Pek çok yolsuzluğun, hırsızlığın üstü sırf partililik refleksiyle ‘kol kırılır yen içinde’ misali kapatılmaya çalışılmadı mı?

Hangi birini söyleyeyim? Yazmaya kalksam köşe yazısı değil kitap olur.

İl Başkanı ne yapsın? Yönetime alıp ta belli unvanlarla donattığı, payeler lütfettiği isimler bir süre sonra devlet kurumlarını kendi aralarında arazi paylaşır gibi parsellemediler mi?

Mekin Salt’ ın il yönetiminde yer verdiği çocuklardan birinin istifa ederken adının altına imza niyetine yazdığı unvan gözlerimin önünden gitmiyor: “Ekonomiden sorumlu il başkan yardımcısı”

Çocuk kendisini yerel Bakan görüyor. Öyle olunca da kendisine bağlı sandığı kurum Müdürünün kapısını tekmeyle açmaya gidenlere tanık oldum bu kentte.

Gülmeyin, bu parti yönetimlerinde eğitim, sağlık, çevre, gençlik ve spor, tarımdan sorumlu olduğunu iddia eden isimlerle karşılaştı bu garip…

Sağlık, eğitim, gençlik, çevre, tarım dediysem, Mersin’ in bu alanlardaki sorunlarını masaya yatırıp çözmeye çalışanlardan bahsetmiyorum -öyle bir derdi olana da rastlamadım zaten- her il müdürlüğünü kendi kapsama alanına alıp faaliyetini oraya yoğunlaştıranlardan söz ediyorum.

Üstelik durum o kadar vahim boyutlara ulaşmış öylesine dal budak salmış ki, il yanında ilçelerde de devlet dairelerine, müdürlerine hâkim olma, iş yaptırma temayülleri hızlı yayılan hastalık misali her yanı sarmış durumda.

Daha da kötüsü bu toplu delilik hali sadece kaptan köşkünde oturanlarla da kalmamış, umut niyetine iş ve aş için başvuran herkesi partiye üye yapma tutkusu bir süre sonra başka çılgın akımı çıkarıyor gün yüzüne.

Bir kurumda iş yapan taşeron yanına girip çalışmak bile ancak partiye kaydolmakla mümkün oluyor.

Çünkü taşeron işi alınca yanında çalıştıracağı garipleri parti önde gelenlerine üleştirdiği kontenjan çerçevesinde belirliyor. Diyelim ki Gençlik Spor veya Devlet Hastanesinin bir hizmet işini aldınız, 50 kişi çalıştıracaksınız, o 50 kişiyi 5 veya 10′ arlı olmak üzere il başkanı veya yakın çevredeki isimler belirliyor.

Devletin kurumu işi birine verirken en iyiyi en ucuza yapacak olanı objektif kriterlerle seçmiyor ki, o işi alan yanında çalıştıracağı kişilerin çalışacakları alanda en uygun insanlar olduğuna baksın. (şeffaflık teranelerine inanan tek bir kişi kaldı mı bu ülkede?)

Al gülüm ver gülüm sistemi işletilince ne yazık ki hayatın her alanında liyakat değil, sadakat ilkesi çalışıyor.

İşte tam da bunun için AK Parti il başkanları çıkıp Mersin’ de 137 bin* üyemiz var diye böbürleniyor. Onun için Akdeniz ilçe yönetimi bir ara 30 bin üyem var diye övünüp duruyordu. (30 bin kayıtlı üyeye sahip AK Parti Akdeniz’de 36 bin oy alınca ‘takke düştü, kel göründü’ diye birileri mahcup olur sandım ama öyle olmadı. Hezimet kimi bahanelere büründürülüp zafer tadında içildi, sunuldu)

Bunları anlattın da yeni yönetim nasıl oluşmalıydı? Hadi oluştu neyi nasıl yapmalı, başarı için hangi adımları atmalı derseniz?

Zaten köşemin sınırlarını yeterince zorladım. Onu da bir sonraki yazıda ele alayım…

*Demokrasi tarihinin en köklü ve örgütlü partileri deyince ilk akla gelen Alman Sosyal Demokrat Partinin tüm ülke genelindeki kayıtlı üye sayısı 2012 yılında 513 bin idi (Almanya’ nın nüfusu 80,5 milyon) 

 

 

 

 

 

 

 

Çin Pire için yorgan yakacak…

 Çin Pire için yorgan yakacak…

Pire için yorgan yakanları atasözlerinden biliyoruz ama bu sefer ki hikâye de ‘pire’ de farklı.

Her şey ABD’ de başlayan sonra da dünyayı kasıp kavuran ama özellikle de Yunanistan’ ı yerle bir eden 2008 kriziyle başladı.

Ağustos böceği misali AB’ den aldığı paralarla köhne sistemini, turizm ve tarım gibi avantajlı sektörlerini dünyayla rekabet edecek hale getirmesi beklenen Yunanistan, yıllarca har vurup, harman savurmanın faturasının ağırlığını “denizin bittiği” 2008′ de anladı.

Kemer sıkma, vergileri arttırma, emeklilerin ekmeğini geri alma, biraz da hovardaca dağıtılmış pek çok sosyal hakkı kısma derken, ülke tımarhaneye döndü.

O toz duman içinde pek göze çarpmayan gelişmelerden biri hızlı özelleştirme teraneleri içinde Pire limanının iki iskelesinin işletilmesinin Çin’ li COSCO isimli şirkete devriydi.

Aslında bizim Türkiye’ de örneğin Mersin limanının özelleştirilmesiyle tanık olduğumuz türden bir gelişme değildi. Hatta Yunanistan’ da bile ilgiyi çekmemişti. Sonuçta devlete ait bir şirket işletme imtiyazı kendisinde olan bir limanın bir bölümündeki iki iskeleyi 2043 yılına kadar (35 yıllık süreyle) bir başka şirkete kiralıyordu. (2002′ de OLP adıyla bir şirket kurulmuş ve Pire limanı %67′ si devlete, geri kalanı Pire Belediyesi ve bir kaç yerel kurumun hissedar olduğu bu şirketçe işletilmeye başlanmıştı. Devlet limanla ilgili işletme imtiyazını 50 yıllığına OLP şirketine vermişti ve bu süre 13 Şubat 2052 akşamı sona erecek)

Yunanistan çok zaman geçmeden işin Pire’de iki iskelenin kiralanmasından ibaret olmadığını, daha doğrusu kiracının planının sanıldığı kadar basit olmadığını anladı.

 Çin’ li COSCO kısa zamanda kontayner taşımacılığına daha da uygun hale gelsin diye 2 ve 3 nolu iskelelere yatırım için 4,3 milyar Euro (yaklaşık 6 milyar dolar) para harcadı. Bugünlerde ise aynı Cosco 2013’te 230 milyon Euro ödeyerek 30 yıllığına kiraladığı 4. iskeleye milyar dolarlık yatırım yapmakla meşgul. OLP ile imzaladıkları ek sözleşmeye koyulan hedef ise bir kaç yıl öncesine bakılırsa inanılır gibi değil ve yıllık yaklaşık 5 milyon kontayner elleçleme (verilen taahhüt 4,750 milyon/yıl kontayner)

İyi de Çin bu hedefi nasıl tutturacak? Pire’ yi nasıl bir amaçla kullanacak ta ölmekte olan ülkenin limanını küllerinden yeniden yaratacak? Toplasanız 2,5 iskeleden ibaret bir yatırımla bu nasıl gerçekleşecek?

Soruları uzatmak mümkün…

Ama hepsi bir birbirinden önemli ve Mersin liman özelleştirmesiyle yaşadığımız hayal kırıklığı nedeniyle özellikle Mersin ve hinterlandının Pire’den çıkaracağı pek çok ders var…

Anlatmaya çalışayım:

Avrupa güneşinin batmakta olduğu bugünlerde ışık Çin’ den daha da hızlı yükseliyor. Çin 2013 yılında tüm rekorlarını egale ederek ve ABD’ yi geride bırakarak 4,2 trilyon dolarlık dış ticaret hacmiyle dünyanın en büyüğü konumuna geldi.

Çin bu dış ticaretin 1/3′ ünü Avrupa’ya yapıyor. (Pire’ deki iskeleler kiralanırken bugünler ta o günlerden öngörülmüş demek ki) Pire limanını Avrupa’ ya yapılan sevkiyatın ana dağıtım üssü olarak düşünüyorlar. 2013′ te Pire’ye yanaşan kontayner gemi sayısı 24 bini bulduğuna göre düşünce ve hedef kendileri açısından gerçeğe yakın.

COSCO (China Ocean Shipping Company) zaten dünyanın en büyük üç liman işletmecisinden biri ve büyük ihtimalle ön gördükleri agresif büyüme stratejisiyle yakında en büyüğü olmaları kimseyi şaşırtmamalı.

İki iskeledeki yatırımlarını tamamlayıp doğru dürüst işletmeye başladıkları son üç yıl içinde Avrupa’nın en büyük 10 limanı arasına soktukları Pire’ nin Dünya kontayner limanları sıralamasındaki performansı da ilginç hal almaya başladı:

2011′ de dünya 77.si olan Pire 2012’de tüm dünya limanları içinde en büyük büyüme oranını (%63) yakalayarak 46. sıraya yükseldi. (Aynı dönemde Mersin limanı %12 büyüdü)*

Her şey iyi güzel de son bir yılda yaşanan gelişmeler Çin’ lileri kaygılandırmakta.

Sebebi de alacaklı ülkelerin ve özellikle de AB’ nin daha çok özelleştirme yapın baskısı karşısında Yunanistan satılacak en kolay ve cazip aile mücevherlerini tezgah üstüne çıkarırken ilk akla gelen varlıklardan biri Pire limanındaki OLP’ ye ait %67 devlet hissesi…

2013′ te yabancı uzmanların da önerisiyle bu hisselerin özelleştirilmesi önündeki yasal engeller kaldırıldı. Tüm hazırlıklar tamamlandı ve 2014 Nisan ayında ilgilenen dünya devlerine davet çıkarıldı.

Tahminler üç büyük dünya devinin (Maersk, America Group Holding ve Cosco) Pire için yarışacağı yönünde. COSCO başka ülkelerde, bölgelerde, limanlarda kıyasıya rekabet içinde olduğu Danimarkalı MAERSK nedeniyle kaygılı. Nasıl kaygılanmasın bunca emek verdiği, yakında 10 milyar doları bulacak para gömdüğü üç iskelesine sahip olduğu limanın ana patronunun rakip eline geçmesi kendi açılarından hoş bir durum değil. (Gerçi işlettikleri üç iskele için kira sözleşmesiyle kendilerine tanınan ve 2043′ te bitecek imtiyazları sürüyor ama Çin, Pire’ yi sadece kontayner taşımacılığı açısından değil her alanda Avrupa’ya açılan kapı olarak değerlendirmek istiyor)

Kafasına koyan buna göre adımlar atar diyorsanız, işte Çin’ tam da bunu yapıyor.

Pire limanı özelleştirmesiyle ilgili tekliflerin toplanmaya başlandığı bugünlerde Çin Başbakanı çıktığı Avrupa ziyaretinin önemli bölümünü Yunanistan’ a ayırdı. İki günlük ziyaretin ilk günü yanındaki iş adamları ve bürokratlardan oluşan heyetle Yunanlı paydaşlar deniz taşımacılığı konusunu tam gün denizcilik tartışıldı, konuşuldu ve iki ülke Başbakanı sempozyumda hazır, nazır…

İkinci gün ise Pire limanı ve COSCO’ nun limandaki operasyon merkezi ziyaret edildi. Buradan Macaristan’a sevk edilmek üzere trene yüklenen kontaynerlerin önünde pozlar, iki ülke birlikteliğinin yakın gelecekte nasıl büyük işleri başaracağı demeçler verildi.

Tren konusu önemli çünkü Çin, Avrupa’ya sevk ettiği tüm malların Pire üzerinden demiryoluyla taşınmasını öngörüyor ve sadece limana değil, Yunanistan tren taşımacılığına bu alanda yapılacak her türlü yenileme, modernizasyon yatırım ortaklığına da talip.

Yunanistan’ ın ortak olduğu AB ne der, alacaklılar ne düşünür bilemem ama Çin Başbakanı çok umutlu ayrıldı komşumuzdan…

Ayrılırken de komşuda pişer bize de düşer misali şu demeci kulaklarımıza küpe niyetine asıp gitti:

“Pire limanını dünyanın en rekabetçi limanı haline getirmek istiyoruz, bunu başaracağız”

Çin’ liler Pire’ yi dünyanın en rekabetçisi haline getirme hedefiyle yatıp kalkıyorlar da 2025’te 26 milyon kontayner elleçleyecek Türkiye bunu mevcut işletmeci eliyle kıytırık halde tutulan Mersin limanıyla mı yapacak sorusu nedense bu ülkede kimseyi ilgilendirmiyor…

* limanların yıllık kontayner elleçleme sayıları:

Liman

2011

2012

2013

Ambarlı

2,690

3,097

3,400

Pire

1,680

2,745

3,100

Mersin

1,126

1,263

1,380

 

 

 

 

 

 

 

 

Ergenekon Mersin’ in ne yanına düşer? “Bakarsın bir bayrak yakılır, iklim değişir”

Ergenekon Mersin’ in ne yanına düşer? “Bakarsın bir bayrak yakılır, iklim değişir”

Bir yandan Özel Kuvvetlerin yasal örgütlenme olduğunu, yasa dışı işlere bulaşmadığını söyleyen Genel Kurmay, öte yandan Kozmik Oda soruşturmalarını tamamlayan, edindiği bilgileri Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç suikast girişimi ışığında iddianameye çevirmeye hazırlandığı söylenen Savcılığın girişimleri düşüyor gündeme…

Ve o iddianamede kimi kardeş silah ve seri numaraları birbirini takip eden mühimmattan da söz edileceği yansıyor medyaya…

Mersin Mezitli’ deki bir düğün salonunda masaya koyduğu silahın üzerine el basarak “Bu uğurda ölmek var, öldürülmek var, öldürmek var” şeklindeki şiddet ve nefret dolu yemin merasimini yaptıran Fikri Karadağ’ ın tüyler ürperten görüntülerini izleyinceye kadar hangimiz farkındaydık tehlikenin ve daha da beteri üzerimizde denenmeye hazırlanılan ölümcül oyunun?

Sorunun somut yanıtı hem zor hem hayli karmaşık…

İyisi mi, asıl söylenmesi gerekeni sona bırakıp şu günlerde gittikçe sulandırılan, hayatımıza kan doğramaya kast edenleri neredeyse cami kapısından toplanmış masumlarmış gibi kutsayanların unutturduğu Ergenekon iddianamesine yeniden ve farklı yanlarıyla ve özellikle de Mersin penceresinden göz atmak…

Mersin önemli çünkü 21.yüzyılda Türkiye’ yi hiç bir yabancı sesin duyulmadığı tek tipleştirme senaryosunun sahneye koyulduğu en önemli merkezlerden biri olmasına rağmen, bu konuda o kadar az şey biliniyor ki…

Bu bilinmezliğin ileride kimi hafıza kayıpları ve yaşananları unutturma tehlikesine karşı kayıt altına alınması, en azından iddianamelere yansıyan resmi dağarcıktaki bilgilerle sınırlı da olsa yazılması gerektiğine inanıyorum.

Dilerim günün birinde Mersin üzerine tezgâhlanan oyun ciddi bir araştırma konusu olur ve benim karınca kararınca yapmaya çalıştığım çalışma, çok daha kapsamlı biçimde yapılarak bilinmeyenlerin de gün ışığına çıkarıldığı araştırmaya dönüşür.

Yapılacak araştırma kapsam olarak; önemli kilometre taşlarından biri olarak saydığım Emniyet Müdürü Turgay Pamuk’un görevden alınmasına yol açan sahneyle başlar, bayrak provokasyonu, şehit cenazelerinde yaşananlar ve ardından Mersin’ i mesken tutan ve kan dökmeyi hedefleyen kimi Kuvvacı örgütlerin Ergenekon kapsamında saf dışı edilmesiyle son bulur.

Onca acı, ölüm, kan ve gözyaşına mal olan 6 yılı aşkın süreci tek paragrafta özetlediğime bakmayın.

Neler yaşanmadı ki, o dönemde…

Mersin adına taşları yerinden oynatan süreç 2001 Şubatının son günlerinde bir Emniyet Müdürünün görevden alınmasıyla başladı. Sonrasında yaşananları yıllar sonra ancak Ergenekon soruşturmasıyla ortaya çıkan iddianame ve ekleriyle öğrenecektik.

İddianamede Mersindeki kimi gelişmeler şöyle anlatılıyordu, birlikte okuyalım:

“… Son yıllarda doğu bölgesinden aldığı göçle Kürt kökenli vatandaşların nüfusunda ciddi artışların yaşandığı bilinen Mersin ilinde gösteriler yaptırılmış olması dikkat çekicidir. Ergenekon Terör Örgütünün sivil toplum alanındaki diğer bir yapılanması olan Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Derneğinin de ‘Mersin’in PKK terör örgütünün eline geçtiği’ propagandasıyla şehrin Yörük köylerini savaş vermeye çağırdığı bilinmektedir. Bu çerçevede Mersin’de toplumsal gösteri yürüyüş ve eylemler düzenlediği dikkate alınırsa, ülkede kaos ve anarşiye sebebiyet verecek olayların kıvılcımının yakılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.”

2005 nevruzunda Türkiye’ yi ayağa kaldıran Mersin’deki Bayrak yakma provokasyonu da tüm detaylarıyla ve nasıl bir derin operasyon olduğu bilgileriyle yer alacaktı, darbe tezgâhlayan Ergenekoncularının suç bildirgesinde…

Örneğin 17 koduyla tanımlanan gizli tanık ifadesinde aynen şunları anlatacaktı Savcıya;

”Ali K., Mersin ilinden derneğe gelmişti. Kendisinin VKGB (Vatansever Kuvvetler Güç Birliği)  oluşumunun başlangıcında yer aldığını anlatıyordu. Bu kişinin Mersin’de VKGB tarafından organize edilen bayrak mitinginde yer aldığını, bu miting öncesi 2 adet Türk bayrağının VKGB tarafından halkın galeyana getirilmesi için özellikle yaktırıldığını, bundan dolayı da 10.000 kişinin tepki amaçlı Türk bayrağı açtığını bizzat kendisinden duydum.”

E.E. ile M. (M olarak adını yazdığım bu arkadaşı o dönem hepimiz çıkardığı haftalık dergi sahibi halim selim bir gazeteci olarak tanıyorduk a.a.)isimli şahıs arasındaki görüşmede M. dert yandığı E.E’ ye şunları söylemekteydi teknik takibe takılan konuşmasında:

”Yani bi şeylerin yapma vaktinin geldiğini, kimle konuşursam söylüyor. Radyo, televizyon, medyaya baktığın zaman onlarda diyor. Söz bitti diyorlar. ‘Sözün bittiği yerde bizler neler yapacağız. Nasıl bir güç oluşturacağız, Ne olacak yani?”

E: ”Yani şimdi elimize silah alıp oraya gitmeye kalksak, o zaman ona Genel Kurmay izin vermez yani. Ama biz hazırız.”

M. : ”Hazırsak o zaman bir şeyler yapalım yani ”

”…Bazı erkler bu işi çözemiyorsa, çözecek birilerinin çıkması gerekiyor.”,

E.’: ”Ulusal bilinci ayakta tutmak lazım.”

 M. : ”…E bunun için de örgütlenmek gerekiyor kardeşim. Sadece belli yerlerde, sanal âlemde, internet üzerinde, şurada burada değil. Artık pratik olarak yaşamın içerisine girmenin vakti geldi.” , Devam ediyor M.:

”E o zaman ikinci Kuvayı Milliye hareketini başlatmanın vakti geldi de geçiyor”

”Yani Genel Kurmay şöyle diyor. Beni bağlamıyor artık, şu süreçten sonra.”,

”Elimizde kalan ordumuz var güvendiğimiz. Onlar da bizim elimiz kolumuz bağlı diyorsa. O zaman bu yumruğu biz vuracağız kardeşim. Başka türlü yolu yok.” ,

E. : ”Yok biz hazırız yani. Genelkurmaya da söyledik zaten ” ,

  1. : ”E bizde hazırız o zaman Mersin’de”, ”Problem yok biz de hazırız. Gerekirse bu eller kalem tutar, gerekirse de silah tutar” ”Yani biz tetik düşürmesini de biliriz.” ”Ha bu işe baş koyulmuşsa bu şekilde olacak.” ”Başka çaresi yok, çünkü süreç bunu dayatıyor.”

ayın 28’inde yapacakları toplantı için E.E. M.’ den sunum hazırlamasını isteyince, M. şöyle yanıtlıyacaktı sipariş talebini:

”Mesele o değil ki. Artık bu tür paneller, sempozyum türü şeyleri bir tarafa bırakalım”*

Sempozyumları, panelleri bir yana bırakıp, kalem tutan ellerin silaha sarılacağını, gerektiğinde tetik düşüreceklerini dile getirenler…

Kâh 4 bin, kâh 14 bin diye sayıya döktükleri, çetele tuttukları kimi görevlilere sivil kıyafet giydirip mitinge sokacaklarını iddia ettikleri bir güçten bahsedenler,

Daha da önemlisi bu cüreti nereden aldıkları o günlerde yerel baktığımız küçük fotoğraftan pek anlaşılmayanların, sonradan iddianame ve ekleri ortaya çıktığında nasıl büyük bir oyunun, ülkeyi bölünmeye götürecek inanılmaz senaryonun parçası oldukları daha kolay görülecekti.

Kendi yaktırdıkları bayrağın acısını üzerinden bir sene geçtikten sonra hatırlayıp Mersin’in tepesine çökenler, çöreklenenler…

Bir biri peşi sıra mitingler düzenleyip Kürdü, Türk’ü ile bir arada barış içinde yaşayan insanları birbirine kırdırmak isteyenlerin hesaplarının sonunda umdukları, buldukları neydi?

Mersin’de yaktırdıkları bayrağın ardından uzunca süre terör estiren, kentin batı girişinde kara gömlekli çocuklarla geceler boyu kimlik kontrolü yapmaya kalkanların daha da kararttıkları Mersinini hafızama kazınmış anılar yanında Ergenekon iddianamesinden alıntılarla anlatmaya çalıştığım o günlerde kaleme aldığım tümü gerçek hikâyeyle özetlemeye çalıştım aslında.

Hazır tüm Ergenekon sanıkları, müebbet hapis cezası alanlar da dâhil tahliye olduğuna göre yeniden ve bir kez daha yayınlayayım istedim.

Malum Mersinden uzak gibi dursa da, yine bir bayrak hadisesiyle karşı karşıyayız ne de olsa…

Geçmişi unutmaya temayüllü beyinlerimize bakarsınız bir nebze de olsa doping etkisi yapar…

En azından bazı dersler çıkarırız da, iklimi değiştirmeye kalkışanlara o günlerden kalma dramın tekrarının ne kadar komik durduğunu hatırlatır şu yazdıklarım.

Ünlü kuraldır; her trajedinin yeni versiyonu dramdan çok komediyi andırır ne de olsa…

*Tüm alıntılar Mahkemece kabul edilen ve yargılama sonunda hükme bağlanan Ergenekon Terör Örgütü iddianamesinden alınmıştır.

Not: Yukarıdaki yazı “Ergenekon Mersin’ in ne yanına düşer?” adıyla yayına hazırladığım kitap taslağında yer alan yazı dizisinden derlenmiştir.

Bit Pazarını otoparka feda etmeyin, Kemeraltı mucizesini inceleyin…

Bit Pazarını otoparka feda etmeyin, Kemeraltı mucizesini inceleyin…

Bakmayın eskilerin “Eskiye rağbet olsa bit Pazarına nur yağardı” teranelerine…

Şimdi eskiye rağbet zamanı ve dünyadaki tüm Bit Pazarlarına da nur yağıyor.

Eski çarşılar modern alışveriş merkezlerinden daha çok konuk çekiyor.

Beş yıldızlı otellerden çok tarihi konaklar tercih ediliyor.

Bunlar bizim yerel gerçeğimiz de değil, tüm dünyada genel kabul gören yeni akım bu.

Dünyada yankılanan tüm belgeseller şehirlerin çok renkli, gürültülü de olsa çok sesli çarşılarının curcunalarına özel önem veriyor…

Çin’ de Tayvan’ da da böyle, Amsterdam’ da Berlin’ de de…

Ama on bin yıllık dünya medeniyetinin beşiği Ortadoğu adına bu çok daha önemli bir zenginlik kaynağı olarak her gün yeniden keşfedilmekte.

Antakya çarşısını yok edin, geriye turisti gezdireceğiniz, oyalayacağınız ne kalır acaba?

Mardin’ in, Diyarbakır’ ın, Urfa’ nın ve hele Antep’ in yeni baştan yaratılan çarşıları olmasa her gün keşfe çıkar gibi bu şehirlere koşan yerli/yabancı konukları çekme şansı olur muydu?

Mersin sözünü ettiğim tarihi çarşılar bakımından şanssız bir kent.

Gerçi kendisi 100-120 yaşında olan, kısacık geçmişe sahip bir kentin tarihi çarşısı mı olur?

Yanıtı zor bir soru bu ama şartların getirip önünüze koyduğu, hiç bir mimari tasarıma dayanmayan, neredeyse kendiliğinden doğmuş böyle bir pazar hatta panayır var Mersin’ de…

1940′ ların ortalarında yıkılıncaya kadar iki kubbeli muhteşem bir kilisenin yer aldığı eski Mersinin göbeğinde yer alan bölge, kilisenin yıkılmasının ardından pek çok faaliyete ev sahipliği yaptıktan sonra zaman içinde bit pazarı veya Kıbrıs çarşısı gibisinden isimlerle adlandırılan yeni bir şekil almış.

Son zamanlarda Özel İdare İş hanının Büyükşehir Belediyesince tahliye edilmeye kalkışılmasıyla yeniden gündeme taşınan bölge ne olacak? Tartışmanın da merkezinde bu pazar/çarşının yer alıyor.

Yerel medyaya yansıyan kimi haberlere göre Belediye İl Özel İdareden kendisine geçen iş hanlarını boşaltmakla kalmayacak, bit pazarını da boşaltıp katlı oto park yapacak.

Üç bin civarında esnafı boşaltmak, çok eski kilisenin yerinde yeller esse de, tarihi özelliğini ve büyük ihtimalle sit alanı niteliğini koruyan bir yeri yıkmak kolay mı?

Hadi yasal süreci işlettiniz, hukuk işleyecekse çözülmesi imkansız “sit alanı” sorununu da çözdünüz ve önünüzde bir engel de kalmadı diyelim, yıkmanın getirip götüreceklerini, kısaca attığınız taşın ürküteceğiniz kurbağaya değip değmediği hesabını enine boyuna yaptınız mı?

Geçtiğimiz günlerde Çamlıbel balıkçı barınağının kaldırılmasıyla başlayacak sürecin sunduğu fırsatın da katkısıyla ölü toprağı serpilmiş Mersin’ i ayağa kaldıracak projeyi anlatmaya çalışmıştım.

O projenin ön yüzünü daha da çekici hale getirecek arka yüzünün iki önemli ayağı var: Bunlardan biri mevcut balık pazarı, diğeri de bit pazarı… İkisini de mevcut dokusunu, kokusunu koruyarak restore etmek, herkesin ilgisini çekecek tarihle bugünü buluşturan güzelliğe kavuşturmak mümkün.

Aslında bu konuda Mersin’ e çok benzeyen bir şehrin hayata geçirdiği inanılmaz örnek projeler var. (Antep’ te en az on mekân eskiyi yıkmadan sihirli dokunuşla kazandırılmış, Diyarbakır Sait Paşa çarşısı da öyle)

Ama ben Türkiye’nin dört yanından örnekleri bırakıp Mersin’e çok benzeyen ve İzmir’ in hedeflediği konsepte de uygun Kemeraltı Çarşısından söz edeceğim.

Kruvaze turizmi sayesinde İzmir’ in makûs talihini tersine çevirme mucizesinin en önemli ayağı Kemeraltı çarşısını canlandırma, kente kazandırma projesi…

Çok değil 10/15 yıl önce insanların girmeye korktuğu bir bölge bugün başta İzmir’ e yanaşan kruvaze gemilerinden inen turistler olmak üzere yerli/yabancı herkesin uğramadan geçmediği bir mekân haline dönüştürüldü.

Bunda İzmir Valiliği, Büyükşehir Belediyesinin birlikteliği elbette büyük rol oynadı. Ama gerçekleştirilen işin perde arkasındaki en büyük mimarı İzmir Ticaret Odası ve Odanın vizyoner Başkanı Ekrem Demirtaş… (Ben MTSO veya MESİAD’ ın yerinde olsam Demirtaş’ ı davet eder, İzmir’ de yaşanan deneyimi onun ağzından dinler, karşılaşılan güçlüklerden tutun da, işin ekonomik boyutlarını da çok iyi bilen birinden her yönüyle İzmir’ in kruvaze turizmi ve Kemeraltı projesini dinlerdim.)

Nedense MTSO onca hararetli geçen seçim döneminin ardından yenilenen Meclisiyle Mersin’e her alanda öncülük edeceğine, kabuğuna çekilmiş, ölü toprağı serpilmiş bir halde.

Bu gözlemime karşı çıkıp saatlerce kendilerini savunabilir, anlatabilirler ama bu benim dile getirdiğim kamuoyu üzerindeki genel algıyı değiştirmez. Uzun yıllardır ve en çok eleştirdiğim dönemlerde bile ben böyle sessiz, böyle uslu, böyle içine kapanmış bir Oda hatırlamıyorum.

Ne oldu, neden oldu mutlaka Meclis üyeleri arasından çıkıp konuşacak, bazı şeyler söyleyecek birileri vardır, buna ayrı bir yazıda ben de ele alırım ama konuyu dağıtmayayım.

Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri bir an önce şu plan muhabbetlerini artık sona erdirmeli…

Bırakın bu planlara göre adım atacak yatırımcıları, sokaktaki insan bile artık kayıkçı kavgasından farksız tartışmalardan sıkıldı. Kısa zamanda ideali olmasa da, tarafların asgari müştereklerde birleşeceği 5 binlik, binlik plan süreçleri tamamlanmalı,  insanlar önünü görmeli.

Planlar sadece yatırımcılar açısından değil, Hasan Basri Güzeloğlu’ nun neredeyse tek başına üstlendiği ve yıllardır bir yere vardırmaya çalıştığı ‘Gülümseyen Mersin’ projesinin de hayata geçmesi bakımından çok önemli.

Çünkü planlar olmadan adım atılamıyor, Anıtlar Kurulundan başlayarak attığınız her adımda karşınıza çıkan engellerin haddi hesabı yok.

‘Gülümseyen Mersin’ mevcut haliyle sınırlı bir bölgeyi kapsıyor ve o nedenle, Güzeloğlu projesinin mutlaka Müftü deresi ve Stadyuma kadar uzatılması, kışla arazisini içine alan bir büyük hayali gerçekleştirmeye dönüşmesi gerekiyor. Ama İstasyondan-Fenere uzanan ve eski Mersin’ in kaderini değiştirecek ayağa kaldırma, tozunu alma girişiminin en önemli mihenk taşlarından birini Bit Pazarı oluşturacak, oluşturmalı…

Haksızlık etmeyeyim. Ben doğrudan Kocamaz’ ın ağzından “Bit Pazarını yıkıp, yerine otopark yapacağım” türünden bir açıklama duymadım. Umarım tevatürdür de…

Ama bu vesileyle kimi tartışmaların ve varsa bu türden düşüncelere karşı önerileri dile getirmenin, önceden yazmamın hiç bir mahzuru yok, aksine faydası var. Bakarsınız Kocamaz çıkar, söylentileri yalanlar ve hepimizi rahatlatır.

Tarihi kilisenin külleri üzerine otopark yapmak kimseye bir şey kazandırmaz, ama oradaki 3 bin civarındaki esnaf ve aileleri başta olmak üzere tüm Mersin’e kaybettirir.

Otopark sorunu ne olacak derseniz, Tevfik Sırrı Gür lisesi yanındaki boş arazi hazır ve nazır bekliyor. Orası da yetmez derseniz, Atatürk parkına kondurulan Trafik binasının önüne elden düşme iki arabalı vapuru getirip bağlayın, hem para kazanın hem de vapurun üstünü restorana dönüştürüp eşine az rastlanır keyifli mekânlar kazandırın kente…

Geçen hafta topladığı AK Partili Belediye başkanlarına ne diyordu Erdoğan? :

“Sizler şehrin sahibi değilsiniz, şehr’ i eminisiniz… Sahiplik taslamayın, her konuyu sahipleriyle müzakere edin”

Doğru söze ne denir? Meram bundan daha iyi nasıl anlatılabilir?

Erdoğan’ ın tavsiyesinden sadece AK Partililer değil, tüm Belediye Başkanları dersler çıkarmalı…

Şehrin sahipleri elbette atılacak her önemli adımda sahipliğin gereğini, düşünceleriyle, katkılarıyla, destekleriyle yerine getirmeli…

Ama Şehr-i eminler de, yüklendikleri emanete sahip çıkmalı, değerini bilmeli ve korumalı…

 

 

 

 

 

 

Türkiye’ yi kim yönetecek? -5- (Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası güç kimde toplanacak?)

Türkiye’ yi kim yönetecek? -5- (Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası güç kimde toplanacak?)

Bir kaç bölümden oluşan bunca uzun analizlerin sonunda en başa dönecek ve ilk soruyu yeniden soracak olursam; Türkiye’ yi bundan böyle kim, daha açık ifadeyle hangi bürokratik kadrolar yönetecek?

Emniyet kızağa çekilen, bazıları bir biçimde meslek dışına atılan 2002 öncesi kadrolarına dönüp, cemaate yakın isimleri pasifize mi edecek? İnlerine girip ‘meydan muharebeleri’ sonunda yok mu edecek?

Yargıdaki benzer kadrolaşma tasfiye mi edilecek? Tasfiye sonunda gidenlerin yerini kimler ve hangi görüştekiler alacak?

Ergenekon’ da müebbet hapis alıp sonradan Meclisten geçirilen kimi yasal düzenlemelerle serbest kalan kimi ideologa bakacak olursak, her şeyi unutup Erdoğan’ lı AK Parti ile omuz omuza “Fethullahçı” cemaate karşı ortak mücadeleye hazırlar.

Ancak ittifakların dağılması ve yeni ittifakların oluşup safların sil baştan belirlenmesi durmadan sorduğum sorunun cevabını vermeye yetmiyor…

Devlete hiç hakim olmadığı kadar hakim olduğunu sanan Erdoğan köşke çıkarken, partiyi şu söylediğim bürokrasi eksenli alternatif koalisyon ortaklarından hangisine daha yakın duran hangi kadrolara emanet edecek.

İktidarı başbakandan çok artık kendi direktiflerinin dışına çıkmayan bir genel sekreter üzerinden yürütmeyi, sürdürmeyi başarabilecek mi?

Bu plan Türkiye’ yi başkanlık sistemine mi taşıyacak?

Daha önceki örneklerde (Özal ve Demirel’ in Çankaya’ da yaşadıkları, beklentileri ve hayal kırıklıklarını burada anımsatmaya gerek yok) görüldüğü gibi Köşkün içine hapis mi olacak?

Yoksa kendisinin tanımladığı gibi “terleyen bir Cumhurbaşkanımız” mı olacak?

Hepsinden önemlisi şu an kendisini tartışılmaz tek aday olarak Çankaya’ ya mahkûm gibi lanse eden Erdoğan son dakika yine kendi ifadesiyle herkesi “ters köşeye” yatırıp, ‘Gül ile devam’ mı diyecek?

17 Aralıkta iyice su yüzüne çıkan tabloyla bir kez daha gördük ki, Türkiye bırakın parlamenter demokrasiyi, başkanlık veya yarı başkanlığı 91 yıldır adı koyulmamış, kişiyle kaim ve kişiye göre durmadan değişen sistemsizlikten bir sistem yaratmaya çalışan bir ülke…

Mustafa Kemal zamanında Ankara’ da bir merkezde belirlenen isimlerin trajikomik seçimlerle bir avuç elitin onayından geçmesiyle oluşan Meclis mi demokratik ti veya o Meclis yasama yetkisiyle Türkiye’ yi yönetti sanıyorsunuz?

Onun ölümünden sonra yerine geçen İnönü’ yü milli şef ve ezeli, ebedi değişmez başkan ilan eden Halk Partisi döneminde Valilerin parti il başkanlığını üstlenmesi mi demokratik ti?

Bugün siyasi Cumhurbaşkanı istemiyoruz diyenlerin tarafsızlık örneği diye vereceği kaç isim var?

Demokrat Parti sembollü bastonuyla Anadolu’ yu dolaşan Celal Bayar’ mı, cuntanın getirip oturttuğu Cemal Gürsel mi tarafsızdı?

Emekli askerlerin nöbet yerine dönen ve her darbenin, muhtıranın etkisini iliklerinde hisseden Çankaya köşküne çıkanları burada saymanın yararı var mı?

Cevdet Sunay emekli GK başkanıydı, Fahri Korutürk emekli deniz kuvvetleri komutanı…

Darbeyle gelen Evren’ in ömür boyu yöneteceğim diye kurduğu düzeni, o güne kadar farklı versiyonlarla sürdürülen geleneksel çizgiyi Özal kırmak istedi ama girdiği mücadeleyi hayatıyla ödediğini unutmak mümkün mü?

Soruları uzatmak mümkün, Çankaya adayları netleşince belki yeniden ele alırız güç mücadelesinin yeni versiyonunu…

Ama şu dört bölümlük yazı dizisinin en başından beri yanıtını bulmaya çalıştığım soruya dönecek olursak;

Türkiye’ yi bundan böyle kim yönetecek?

Max Weber’ in modern diye nitelendirdiği devleti tanımlarken kullandığı kalıplarla sorayım: “şiddet tekelini elinde bulunduran aygıtın” o şiddet tekeli ve diğer silahları, sopaları kimin elinde olacak?

Ergenekon’dan hükümlü pek çok ismin “paralel yapıyla girişeceğin mücadelede yanında yer alırız” ortaklık önerisine Erdoğan’ lı AK Parti nasıl bakacak?

Daha da önemlisi AK Parti Erdoğan’ ı, Erdoğan AK Partiyi ve her ikisini Türkiye nereye ve ne zamana kadar, hangi ortam ve koşulda (ahval ve şeraitte) taşıyacak?

Yargı, yürütme, yasamanın birbiriyle halvet olma serüveni nasıl sonuçlanacak?

Ve en hayati soruya dönecek olursak; devlet mekanizmasına hâkim olanlar, insanların fikri, zikrinden azade biçimde sistemin tüm kurum ve kurallarıyla işlemesine daha çağdaş, gelişmiş seviyeye ulaşmasına ne ölçüde izin verecek?

Bunca can alıcı soru ortada ve biz bunlara cevap vermek şöyle dursun aramak yerine seçildiği günün ertesinde nasıl bir Türkiye bulacağız konusuna bile fazlaca takılmadan köşke kim çıkar tartışmaları içinde birbirimizle boğuşup duruyoruz.

Oysa yanıtlamamız gereken o kadar çok soru, o sorulardan da önce çözmemiz gereken onca sorun var ki…

Seçim kanunu ve darbecilerden miras baraj ne olacak?

Parlamentoyu oluşturan isimleri iki turlu ve dar bölge yöntemiyle biz mi seçeceğiz yoksa 91 yıldır olduğu gibi Ankara’ da dar bir kadro bu belirleyecek?

Siyasi partilerin oluşumunu, denetimini dernekler tüzüğüyle idare etmeyi mi sürdüreceğiz, gelişmiş ülkelerden ilham alıp siyaseti kayıt altına almayı başaracak mıyız? Siyasetin finansmanını düzenlemek ne zaman akıllara gelecek?

Yoksa bütün bunları bir yana bırakıp “böyle gelmiş böyle gider” anlayışıyla Erdoğan veya bir benzerinin oturduğu Çankaya’ dan ülkeyi ‘muassır medeniyet’ çizgisine taşıma şarkıları söylemeye devam mı edeceğiz?

Bakarsınız hizmet hareketiyle girdiği “iktidarı muktedir yapma” koalisyonundan vazgeçen anlayış, bu kez tam karşı cephede duran ulusalcılarla kol kola girer ve evrensel okyanus yerine kendi sığ sularında yüzmeye kalkar…

Öylesine çok kurulup, bozulan ittifaklarla dolu tarihe sahip ki bu topraklar, hiç bir ortaklık ve can ciğer birlikteliklerin sonradan birbirini boğazlaması, kan davaları şaşırtmaz beni…

Umarım o suların tehlikesinin farkındadır Erdoğan’ lı AK Parti…

Stockholm Sendromunu kimseye hatırlatmama gerek yok ve Atasözü olarak kulaklarımıza küpe niyetine takıldığı için unutmak ne mümkün? Ama yine de hatırlatayım;

“kendi düşene pek ağlanmaz bu topraklarda.”

Türkiye’ yi kim yönetecek? -4- (Bürokratik ittifak yıkılıp yeniden kurulurken)

Türkiye’ yi kim yönetecek? -4- (Bürokratik ittifak yıkılıp yeniden kurulurken)

Geçmiş bir yana 2002′ ye kadar en az 40 yıla damgasını vuran emniyet ve yargı kadrolarının AK Parti iktidarıyla değişmeye başlayan yapısındaki kavganın ayak sesleri aslında Cumhuriyet tarihinin en önemli referandumunun hemen ardından duyulmaya başlandı.

Oysa 2010 referandumuna kadar nasıl da göz yaşartıcı dayanışma örneği çıkmıştı ortaya…

Gülen’ in ““Ölüler bile mezardan kalkıp ‘evet’ oyu vermelidir” sözlerinin özgül ağırlığı elbet ölçülemeyecek değerdeydi ama referandum sonuçlarının açıklanmasının ardından Erdoğan’ ın 2007 seçimleri ardından yaptığına benzer konuşma ve teşekkürü borç bildiği kesimleri anarken dile getirdiği “okyanus ötesinden bu sürece destek veren tüm kardeşlerimi kutluyorum” cümlesini unutmak mümkün mü?

Erdoğan o gün Gülen’ e samimi teşekkürleri yanında en sıcak selamı göndermeyi ihmal etmemişti.

O kadar da değil…

Referandumun üzerinden geçen iki yıl içinde sürekli sıcak mesajlar teati edildi taraflar arasında.

Örneğin 2012′ de aynı Erdoğan Hizmet Hareketinin düzenlediği Türkçe Olimpiyatları vesilesiyle yüz binlerin toplandığı İstanbul’ daki etkinliklere katılmış ve göz yaşlarını tutamayan on binlerin duygusuna tercüman olduğunu söyleyerek “bitsin bu gurbet, sona ersin hasret” diye özetlenecek, Gülen’ e “yad ellerde garip yaşamaktan vazgeçip ana toprağına geri dön” davetini yapacaktı.

Aslında Türkçe olimpiyatlarının AK Parti dönemiyle başladığı ve her yıl yükselen katılımcı ve davetli grafiği, il Valilerinden iş adamlarına, yerel yönetimlerden bürokratik kesimlere varıncaya kadar ortaya çıkan başarı öyküsü (belki de destanı) teşvik ve desteğin AK Parti iktidarına ne kadar bağlı olduğunu da ortaya koyuyordu. (2014 yılında aynı Türkçe olimpiyatları yasaklanacak ve Gülen’  e gurbetten dön rüzgarının ters esmesiyle bu kez gurbet ellerde yapılmak zorunda kalınacaktı. Daha bir yıl önce başta iktidara yakın tv kanalları olmak üzere tüm ulusal medya kuruluşlarınca canlı yayınlanan, ülke gündemine oturan etkinlikler artık sürgün yemişti)

Bir yandan hizmet hareketiyle karşılıklı sevgi mesajları, gül sunma seansları sürerken aslında aynı günlerde bugüne kadar gittikçe şiddetlenecek savaşın ayak sesleri perde arkasında duyulmaya başlanacaktı ama sahnedeki sıcak muhabbetin etkisiyle kimse farkında değildi yaklaşan kasırganın.

Oysa kamuoyunun o günlerde pek ilgisini çekmeyen ama bugün ne anlama geldiğini çok daha iyi anladığımız kimi söylemler gittikçe pekiştirdiği iktidar gücünü kimseyle paylaşmayı aklının ucundan geçirmeyen yeni bir AK Parti düşüncesini dile getirmekteydi.

Örneğin iktidar partisinin İstanbul il başkanı Aziz Babuşçu bir söyleşide tek cümleye sığdıracaktı yaklaşmakta olan yeni dönemi:

“Biz artık liberallerle ve diğer paydaşlarla aynı yolda yürümeyeceğiz. Onların gelecek hesaplarıyla bizimkisi farklı, yollarımız ayrılacak.”

 “bugüne kadar verdiğiniz desteğe teşekkür eder, yeni yolculuğunuzda başarılar dileriz” diyordu il başkanı ama sonunda bir il başkanının gelir geçer sözlerinden kimse fazla anlam çıkarmamış, hele hizmet hareketi hiç üzerine almamıştı.

Oysa ortaklığın bozulması kısa zaman sonra ve çok farklı bir cephede patlayan kavgayla anlaşılacaktı.

İktidarı paylaşım kavgası aslında Kürtlerle yıllardır gizli yapılan bazen dirsek teması, bazen sorunları konuşmaktan öteye gitmeyen müzakerelerle ilgili Oslo’ da İngiltere nezaretinde yapılan toplantıların deşifre edilmesiyle başladı. (Kürt sorunu konusundaki gizli sürdürülen müzakereler bile tek başına ele alındığında Türkiye’ deki iktidar mücadelesinin çizdiği grafiği anlatmaya yeter. Öcalan başta olmak üzere kamuoyuna yansıyan pek çok bilgi aslında AK Partiden hoşnut olmayan kimi güç sahiplerinin, Kürt kartını iktidarı zayıflatma veya gerçek iktidarın kime ait olduğunu anlatma aracı olarak kullanıldığının pek çok örneğiyle dolu)

 Kürtlerle Erdoğan döneminde doğrudan açılan müzakere süreçlerinin ilki olan Oslo görüşmelerinin medyaya sızdırılması ve ardından o müzakereleri Erdoğan adına yürüten bugünlerin MİT (o günlerdeki sıfatıyla Başbakanlık danışmanı) müsteşarı Fidan’ a yönelik yargı kaynaklı hamle. Erdoğan o hamlenin bir adım sonrasında sıranın kendisine geleceğinin farkına vardı ve oyunu bozma adına ilk kez hem yasama hem yürütmeyi devreye sokarak ve kontrol dışına çıktığını düşündüğü yargıya neşter anlamına gelecek ilk radikal adımı o günlerde attı.

Kavga için milat belirleyecek tarihçiler özel görevli bir savcının (S.Sarıkaya)Fidan’ ı ifadeye çağırması ve ardından yargıya meydan okuyarak onu ifadeye göndermeyen, özel bir yasal düzenlemeyle o tür sorgulamaların, yargılamaların önünü kesen Erdoğan hamlesini ve o adımın atıldığı o Şubat sendromunu gelecekte de hatırlayacaklardır.

Sonrasını biliyorsunuz…

Kürtlerle Oslo’ dan İmralı’ ya taşınan ve gizli kapaklı olmaktan çıkıp aleniyet kazanan müzakere süreci…

Cemaatin dershanelerin kapatılması gerekçesiyle AK Parti iktidarına açıktan savaş ilan etmesi…

Ve 17 Aralık günü zirve yapan, ülkenin en güçlü kurumlarından biri olan İç İşleri ve Ekonomi Bakanlarının çocukları üzerinden kendilerine ve onlar dışındaki 2 bakana daha uzanan ve sonuçta 4 bakanın istifasıyla sonuçlanan süreçler…

17 Aralık operasyonunun ardından ortaya çıkan kimi ses kayıtları işin orada kalmayacağını, 25 Aralık tarihiyle özdeşleşen bir başka operasyonla çocukları üzerinden bizzat Erdoğan’ ın hedef alındığı ortaya çıkacaktı.

Erdoğan istifa etmek zorunda kalan Bakanlarını Özal veya daha önceki Başbakanlar gibi Yüce Divan’a göndererek en kolay ve ortalama aklın kabul edeceği yöntem yerine işi tümüyle Hizmet Hareketine ve bir zamanlar dön diye birlikte gözyaşı döktüğü “gurbetteki garip (ifade Erdoğan’ ın Türkçe olimpiyatlarında yaptığı konuşmada böyle geçiyordu)  Gülen’ e ihale etti.

İş gerçekten Dershane rantı üzerinden başlayan bir tartışma mıydı, o tartışma ardından Hizmet Hareketi devlete sızmış! kadrolarıyla Erdoğan başta olmak üzere AK Partiyi bitirmeye yönelik bir tarihi savaşa tanık olduğumuza göre böylesine basit gerekçelere sığınmak saf dillik olur.

Belli ki ve ortaya çıkan tablo net biçimde gösteriyor ki, iş öyle basit rant hesaplarına dayanmaktan çok farklı ve çok daha kapsamlı bir iktidara ortak olma, daha açık ifadeyle birlikte muktedirliğe giden yolculukta yolculardan birinin diğeriyle yollarını ayırma kaygısı…

Kavga bitti mi derseniz, Erdoğan’ ın girilecek dediği “inler” henüz yok edilmediğine ve yok edilmeleri için “cadı avı başlatılırsa onu da yaparız” diyecek kadar iddialı sloganlar atıldığına göre henüz bırakın sonuçlanmasını, daha hayli uzun ve yıpratıcı bir kavganın başındayız.

İyi de Cumhuriyet tarihi boyunca eşine pek rastlanmayan iktidara ortak olma, bürokratik kadroları doldurarak birlikte muktedir olma savaşı nasıl sonuçlanır derseniz?

Yazı dizisinin 5. ve son bölümünde vermeye çalışacağım final sahnesinin nasıl gerçekleşeceğini…