Arslanköy’ ün demokrasi destanı -1-

Arslanköy’ ün demokrasi destanı -1-

Arslanköy’ ün 1947 demokrasi mücadelesi aslında bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda insanın hatırladığı 1936 zulmüyle filizlenmeye başlamıştı…

Mersin ve köylerinin; varlığını Halk Partisine dayandıran bürokrasi ile girdiği ölümüne demokrasi mücadelesi gerçekten yakın dönem dünya demokrasi mücadele tarihi içinde yer alacak kutsallıktadır.

Bu pek bilinmeyen, bilenlerin de 1960 darbesiyle konuşmaktan korktuğu demokrasi destanında nelerin yaşandığını iki yıldır araştıran beni asıl şaşırtan Arslanköy olaylarının başlangıçta isyan gibi nitelendirilip o yönde kamuoyu yaratılma gayreti, sonrasında da “unutmayı erdem sanan” kamuoyunun ve özellikle de basının girdiği bir yanıyla “zalimine âşık olup yüceltme” hâli, diğer yanıyla da herkesin girdiği ölümüne suskunluk tavrıdır.

Bu ölümcül suskunluğun kurumsallaştırılmasında ve her yana sirayet etmesinde Vali Tevfik Sırrı Gür’ün yüklendiği rol inkâr edilemez.

Gür’ ün pek bilinmeyen bir başka yanını da bu vesileyle hatırlatayım: Gür, 1930 Aralık ayı sonlarında meydana gelen Menemen olaylarını tahkike gönderilen mülkiye müfettişidir.

Ve 1931′ de soruşturmaya gittiği Menemen olayları hafızasına kazınmışken,  Arslanköy olaylarından başlangıçta “gerici, şeriatçı kalkışma” yaratma çabalarını geçmişte yaşadıklarıyla birlikte değerlendirmesi kendi açısından anlaşılır bir durumdur.

1947 Muhtarlık seçimlerinde yaşanan olayları başlangıçta “gerici isyan” şablonuna oturtma gayreti ni Arslanköy’ ün 1947 demokrasi mücadelesi aslında bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda insanın hatırladığı 1936 zulmüyle filizlenmeye başlamıştı…

Mersin ve köylerinin; varlığını Halk Partisine dayandıran bürokrasi ile girdiği ölümüne demokrasi mücadelesi gerçekten yakın dönem dünya demokrasi mücadele tarihi içinde yer alacak kutsallıktadır.

Bu pek bilinmeyen, bilenlerin de 1960 darbesiyle konuşmaktan korktuğu demokrasi destanında nelerin yaşandığını iki yıldır araştıran beni asıl şaşırtan Arslanköy olaylarının başlangıçta isyan gibi nitelendirilip o yönde kamuoyu yaratılma gayreti, sonrasında da “unutmayı erdem sanan” kamuoyunun ve özellikle de basının girdiği bir yanıyla “zalimine âşık olup yüceltme” hâli, diğer yanıyla da herkesin girdiği ölümüne suskunluk tavrıdır.

Bu ölümcül suskunluğun kurumsallaştırılmasında ve her yana sirayet etmesinde Vali Tevfik Sırrı Gür’ün yüklendiği rol inkâr edilemez.

Ezanın Türkçeleştirildiği, halen gerçek boyutlarıyla aydınlatılmamış Menemen olaylarının tüm ağırlığıyla mütedeyyin insanlar üzerindeki baskısının her yerde hissedildiği 1936 yılında Arslanköylülerin ‘affedilmesi’ hayli zor bir eyleme kalkıştığı pek bilinmez, hatta hatırlanmaz ama o eylemin devletin kimi kurumlarınca bir yerlere not edilmemiş olmasını düşünmek en hafif deyimiyle saf dillik olur…

1936 yılında toplu namaz kıldıkları gerekçesiyle 34 Arslanköy’ lü jandarma tarafından derdest edilir, Mersin’ e getirilip cezaevine koyulurlar. Beş ay sonunda çıkarıldıkları mahkemenin ilk celsesinde beraat ederler ama olayların gerek Arslanköy halkı, gerek Mersin yönetici eliti üzerindeki derin izlerini 1946 genel seçimi ve özellikle de 1947 muhtarlık seçimlerinde yaşanan olaylarda rahatlıkla görmek mümkün.

1936 olayları bugüne kadar yazılıp çizilmediği için pek bilinmez ama bu konuda Arslanköy’ ün sembol ismi ve Mersin’ in efsane doktoru Ahmet Arslan’ ın, Arife Ünüvar tarafından derlenen anılarından oluşan “İbret ve Şehadet” isimli kitapta, silinmeye yüz tutmuş 1936 olaylarına ışık tutacak kırıntı babından da olsa bilgiler vardır.

Ahmet Arslan’ ın o olayları unutmamasının asıl nedeninin altında “toplu namaz kıldırma eylemini gerçekleştiren failin!” babası olması yatar.

Babası zindana atıldığında Adana Lisesinde okumakta olan Arslan “1936 Arslanköy vakasını” şöyle anlatır:

“Adana’ da yatılı okurken bir arkadaşım babamın hapsedildiği haberini getirdi. Vakit kaybetmeden Mersin’e geldim ve hapishaneye koştum. (Hapishane bugünlerde restore edilmekte olan eski Valilik konağının arkasındaki Jandarma binasının olduğu yerdedir A.A.)

Haber doğruydu. Babamı demir kapının arkasında görünce tarif edilmez şaşkınlığımın ortasında ağlamaya başladım. Babam 33 kişi ile birlikte zincire vurulup Mersin’e getirilmiş ve tutuklanmıştı. Gerekçe ise “gece boyunca toplu namaz kılmaları ve ibadet etmeleri…”

Babam Allaha yürekten bağlı dindar bir adamdı. Ama çok çalışıp, gelecekte yeni varlıklara da sahip olmak isteyen bir yapısı vardı. O dönemlerde biri su, ikisi atlarla dönerek çalışan üç adet tahin ve susamdan yağ çıkaran tesisimiz vardı. Sonu beraatla da bitse babamın 4-5 aylık tutukluluk süresinde o tesislerimiz durdu ve bir daha da asla işletemedik. Babama gelince serbest kaldıktan bir kaç ay sonra kalp krizinden vefat etti ve bizi ortada bırakıp göçtü.

Olayın gerçek yüzünü merak edenler çıkabilir, anlatayım:

Babam Mersin’ deki tesislerimizi yaz tatili başlayınca durdurur, ailece serin Arslanköy’ e çıkardık. O yaz da aynı şey olmuştu. Köye geldiği gün adet olduğu üzere kendisine “hoş geldiniz” ziyaretine gelenlerle sohbete dalmış, sohbet uzayınca gece boyu devam ettirmek için toplu halde yatsı namazını bizim evde birlikte kılmışlar.

Sabahın erken saatlerine kadar babamın her zamanki huzur veren sohbeti aralıksız sürüyor. Bu sırada köyde bir grup dedikoducu insan toplanıyor ve hükümet aleyhinde ileri geri konuşmalar yapıldığı iddiasıyla Karakola gidip şikâyette bulunuyorlar.

Muhbirler Karakoldakilerle beraber kafa kafaya verip “bu bir ihtilal hazırlığı, isyan hareketidir” diye Vilayete intikal ettiriyorlar. 34 kişi toplanıp Mersin’e götürülüyor, tutuklanıp cezaevine koyuluyorlar. Sorgular, şahit ifadeleri derken 5 ay sonunda beraat edip köye dönüyorlar. Bir yandan kendilerini beraat ettiren hâkimlere minnet duyuyorlar ama uğradıkları zulüm, yaşadıkları zillet karşısında “keşke birinci dünya savaşında esir düştüğümüz Hindistan ve İskenderiye’den gelmeseydik” diye feryat ediyorlar.” (İbret ve Şahadet dr. Ahmet Arslan hatıraları 2009 Yayına hazırlayan Arife Ünüvar)

1946 da uç veren ve 1947 muhtarlık seçimleriyle demokrasiyi savunmayı “namus belledikleri sandığa sahip çıkma iradesiyle ortaya koyan kahraman Arslanköy kadınlarının verdiği destansı mücadelenin altında o 1936 olaylarıyla ortaya çıkan zulmün hayli önemli etkilerini, toplumsal bilinçte yer eden travmadan beter rolünü Ahmet Arslan’ ın anıları yeterince sergilemiyor mu?

Sisler arasında kaybolmaya yüz tutmuş Arslanköy’ ün 1936 toplu namaz kılma, toplu zindana atılma vukuatını (o günlerin moda deyimiyle gerici kalkışmasını) tarihe not düşme adına böylece anlattıktan sonra sıra geldi, 1946 ve özellikle de 1947 muhtarlık seçiminde aynı Arslanköylülerin başına gelenlere…

Reklamlar

Spor İl Müdürlüğünden cevap var, hem de ne cevap!

Spor İl Müdürlüğünden cevap var, hem de ne cevap!

Resmi olarak tutulan ödeme kayıtlarından ortaya çıkan gerçek ışığında Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne vatandaş Abdullah Ayan olarak oturup başvurdum ve gördüklerine bir türlü inanmamış insan olarak, 2014’ün ilk beş ayında ödendiği iddia edilen toplam 800 milyar liranın (belki de daha fazlasının) gerçek olup olmadığını sordum.

Sorarken de Bilgi Edinme Kanunun kendisine verdiği ve muhatabın şeffaflık ilkesiyle cevaplandırmak zorunda olduğu kimi bilgi, belgeleri istedim.

Bilgi Edinme Kanununun temel amacı da tam olarak “vatandaşın her türlü bilgi ve belgeye ulaşma hakkı, kısaca kamunun hesap verme ilkesine” kamu kurumlarının sadık kalması…

Buraya kadar şaşılacak, tereddüde düşülecek bir durum yok. Tam on yıldır bu yasa uygulanmaya çalışılıyor, kimi kurum dar alanda top çeviriyor, kimisi de anında her türlü bilgi, belgeyi merak edene sunuyor. Öyle ya, millet adına hizmet vermeye çalışan resmi kurumların milletten gizleyecek nesi olabilir ki?

Zaten bilgi/belge istenen kurum ipe un sermeye kalktığı vakit BEDK Kurumu var ki, başvuruyu ve cevap vermekten kaçınanı dinleyip tarafsız biçimde hakemlik yapıyor ve bir karara varıyor.

Bugüne kadar kamu kurumlarına sayısı binlerle ifade edilecek başvuruda bulundum ve bunların neredeyse tamamına bazen kolay bazen meşakkatli süreçlerden ama en çok ta BEDK kararları sayesinde eninde sonunda eriştim.

Olağan gelişmeleri artık kanıksadığım, hatta ezberlediğim için “şaşırma, şoka girme” gibisinden tepkilerim yok.

Ama itiraf etmeliyim bu kez başvuruma Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünün verdiği cevabı görünce kısa bir akıl tutulması yaşadım, hani deyim yerindeyse ayaklarım yere yapıştı.

Cevap kâğıda kaleme dökülmemiş, adeta şoka gireyim diye şok havuzunda hazırlanmış. Öylesine bir cevap ki, duyanın kulaklarına inanması mümkün değil.

800 milyar /belki de sonraki aylara da sarkanlarla daha fazlasını bir Spor Kulübüne ödeyen kurum yaptığı külliyetli ödemelerin dökümünü vereceğine oturup “yazınızda belirttiğiniz konuyla ilgili adı geçen Kulüple irtibata geçmeniz gerekmektedir” cevabını verebiliyor. Bununla da kalmıyor o kulübün adresini de ekleyerek, “çok merak ediyorsan adı geçen Spor Kulübüyle irtibata geç, onlardan iste” diyor.

Hadi aklımı peynir ekmekle yiyip o spor kulübünü aradım diyelim, karşıma çıkan kişi küfretmek bir yana, öyle bir para almadık derse, bu bilgi yeterli mi olacak? O kulüp resmi kurumun adına kayıt mı tutuyor ki başvuran sokaktaki adama bilgi ve belgelerini sunsun?

Allahtan Spor İl Müdürlüğüne herhangi bir ihaleyi sormamışım. Öyle bir bilgiyi istesem herhalde adresini de vererek “bilgiyi bizden değil ihaleyi alan müteahhitten iste” denecekmiş…

Şaka bir yana, verilen cevaba gülmekle sorun çözülmüyor. Ayan oturup Bilgi Edindirme Kuruluna başvurmuş. Geçmişte alınan cevaplara bakılarak bu sefer de BEDK’ dan çıkacak kararı tahmin etmek zor değil.

Bunu biz biliyoruz da Gençlik Spor il Müdürlüğüne vekâlet eden ve bu ibretlik cevabın altına imza atan zat bilmez mi?

Bildiği bir süreci neden yokuşa sürer?

Aslında Devletin Kurumu yasaya aykırı davranıyor ve açıkça suç işliyor. Ama ben kamu otoritesi değilim, savcılığa soyunacak halim de yok.

Yasalar çerçevesinde bana tanınan hakları sonuna kadar kullanır elde ettiğim veya edemediğim bilgiler ışığında yaşadıklarımı kaleme dökerim.

Haklarımı kullanırken de en önemli mercilerden biri Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu…

Oraya yaptığım başvurunun cevabı ışığında yaşanacakları yakında anlar ve gelişmeleri paylaşırız.

Ama o Müdürlüğün amiri konumundaki Mersin Valiliğinden bir dileğimiz var: “İddia edilen ödemelerin bir an önce araştırılması ve belli ki zaman kazanma amacı güden yazışmalar sürerken birilerinin bu kulübe yeni büyük ödemeler yapılmasının önüne geçilmesi”

İl genelindeki Spor amaçlı kulüplere 5 bin lirayı çok gören bir mekanizmanın bilmediğimiz hangi etmenler, saikler ışığında böylesine bir kulübe ödemeler yaptığını şimdilik bilmiyoruz.

Derdimiz bir kısmını resmi defter fotokopileri sayesinde tanık olduğumuz rakamlara ulaşmak kadar kamu kaynaklarının nasıl sarf edildiğinin vatandaşlarca öğrenilmesini sağlamak.

Kamu kurumlarını zor duruma düşürmek değil, aksine şeffaflık ilkesine sadık kalarak olası yanlışların önüne geçmek…

Keşke millete hizmet etmekle yükümlü kurumlar kendilerini hesap vermez, erişilmez, dokunulmaz kutsal devletin aygıtları olarak görmese.

Eminim her şey, herkes için çok daha kolay olurdu…

 

 

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi, değerlendirmeler…

Cumhurbaşkanlığı seçimi, değerlendirmeler…

Benim için sürpriz yok.

Erdoğan’ ın aday olup olmayacağının tartışıldığı günlerde çıktığım TV ve radyo programlarında bu konunun artık konuşulacak yanının kalmadığını, bana kalırsa asıl Erdoğan sonrası Türkiye ve AK Partinin yaşayacağı değişimin masaya yatırılması gerektiğini söyledim.

Erdoğan aday olduktan sonra da aynı şeyleri tekrarladım: “Erdoğan birinci turda işi bitirir, kimse hayal görmesin, tartışacaksak, onun Çankaya’ ya çıkışının ardından yaşanması muhtemel gelişmeleri tartışalım” dedim.

Ve bununla da yetinmedim, risk aldığımı bilmeme rağmen seçimlere 10-15 gün kala 10 Ağustos akşamı sandıktan çıkacak sonuç tahminlerinde de bulundum.

Bana göre Erdoğan %54-58 civarında oy alacak, İhsanoğlu 34-38 bandında kalacak, asıl sıçramayı ise 8-12 aralığında oy alacak Demirtaş yapacaktı.

Çıkan sonuçları hepimiz detaylıca gördüğümüze göre yeniden ele almanın âlemi yok.

Ama yine de farklı bir iki hususa değinmeden geçemeyeceğim.

Tıpkı 2010 referandumu ve 2011 seçimlerinde gördüğümüze benzer bir tablo çıktı ortaya. Sahil bandında CHP-MHP bloğunun çatı adayını, Güneydoğu’ da Demirtaş’ ı temsil eden renkler haritayı süslerken geriye kalan tüm Anadolu AK Parti adayı Erdoğan’ a oy verdi.

Erdoğan MHP’ nin oy ağırlığına sahip olduğu muhafazakâr tüm illerde milliyetçi kesimden oy aldı.

Kısaca MHP tabanı Anadolu’ nun çoğu kentinde tavanın önerdiği çatı adayına değil, kendisine daha yakın bulduğu Erdoğan’ a kaydı. Böylece çatıda öngörülen CHP-MHP birleşmesi yerine tabanda AK Parti- MHP kaynaşması yaşandı.

CHP’ liler ise Kılıçdaroğlu’ nun “tıpış, tıpış gelip oy kullanacaklar” sözünü adeta yalanlamak için plajlardan kalkıp sandığa gitmediler.

Zaten 30 Mart yerel seçim sonuçları esas alındığında 6,4 milyon civarında seçmenin bu kez oy kullanmadığı ve bunların 5 milyonunun çatıyı oluşturan partilerden kaynaklı fire olduğu rahatlıkla görülür.

Gelelim bu yazıyı kaleme almamın asıl sebebi olan Mersin sonuçlarıyla ilgili tespitlerime…

**

Mersin’ de 30 Mart yerel seçimlerinde 1 milyon 61 bin seçmen sandığa gitmişti, bu kez 923 bin oy kullanıldı.

138 bin seçmen sandığa gitmedi ve bunların 115 bini CHP-MHP çatısını temsil eden partilere 30 Martta oy veren seçmen.

Zaten CHP-MHP’ nin 30 Mart oyları bunu aritmetik gerçek olarak ortaya koyuyor. İki partinin yerel seçimde aldığı oy toplamı 612 bin iken bu kez 497 bine inmiş.

Dramatik oy düşüşünün oransal olarak %60’tan %54,5 olarak %5,5 ile sınırlı kalma sebebi az önce ifade ettiğim gibi katılımın 30 Marta göre daha az kalmasında yatıyor.

Bir örnekle anlatayım: Çatıyı oluşturan CHP-MHP’ nin oylarını 2011 Milletvekili seçimlerinden yola çıkarak hesaplarsak ilginçtir iki parti tıpatıp Cumhurbaşkanı seçimindeki %54,5 oyu almış ama 2011’de %54,5 oranı 527 bin seçmene tekabül ediyor.

Cumhurbaşkanı seçiminde 30 Marta göre sandığa gelmeyen 138 bin seçmenin 115′ bini çatıyı oluşturan partilere yakın olduğuna göre geriye kalan 23 bin seçmenin 20 binini AK Parti hanesine yazmak mümkün.

Bu durumda 20 bin seçmeni sandığa gitmeyen AK Parti nasıl oldu da 30 Martta 283 bin olan oyunu 8 bin fazlasıyla 291 bine yükseltti?

Tek cevabı var bunun; AK Parti Anadolu’ nun çoğu kentinde olduğu gibi ve 2010 referandumundaki oranda olmasa bile benzer taban kaymasıyla MHP’ den Mersin’ de 28 bin civarında oy almış görünüyor. (28 bin oyun 11 bini Tarsus, 7 bini Toroslar’ dan gelmiş)

Aynı şekilde Demirtaş’ ta Mersin’ de 30 Martta 99 bin olan oyu 122 bine yükseltirken CHP’ nin özellikle İhsanoğlu’ nu sindirmeyen Alevi kesiminden oy almış. Mersin’ de 30 Martta %9,6 olan oy oranını %13,5′ a yükseltmesinin altında yatan en ciddi dinamik te bu…

Özetlersek; Mersin özelinde AK Parti oylarını korusa hatta arttırsa da kent muhalif çizgiyi sürdürdü. Mersin bunu ilk kez yapmıyor ve AK Parti Mersin’ i okumamakta, anlamamakta ısrar ettiği sürece de bu böyle devam edecek.

 

2011 MV

2014 Yerel

2014 CB

Erdoğan (AKP)

311 (32)

283 (28)

291 (32)

İhsanoğlu (CHP+MHP)

527 (54,5)

612 (60)

497 (54,5)

Demirtaş (BDP/HDP)

  92 (9,5)

  99 (9,6)

122 (13,5)

 

Grafikteki rakamlar parti ve adayların aldığı oy miktarlarını parantez içindeki rakamlar ise oranları göstermektedir.

 

Geçmişten bir yazı, hayal olan manifesto…

Geçmişten bir yazı, hayal olan manifesto…

İnsanlar bunaldıklarında rahatlamak, en azından nefes almak için çeşitli yollar dener.

Ben de son zamanlarda kendimce bir yöntem geliştirdim.

Eskilere dalıyor, geçmişte hangi konuda neler yazdığıma göz atıyor, bazen kendi kendime gülüp savuşturmaya çalışıyorum bunaltıcı dalgayı.

Yine öyle yaptım.

Arşive bakarken 2002 seçimlerinden önce kaleme aldığım kimi yazıları yeni baştan ve bir kez daha okudum.

Bir hatırlayın, ülke tarihinin en büyük ekonomik krizinden çıkmış ama yaralarını tam olarak saramamış ve siz o günlerde dar alana hapsolmuş siyasetten, ülkeyi bunalıma sevk ederken kendileri semirip gürbüzleşen iş adamı-medya-siyasetçi-bürokrat tabanlı çekirdek ekibin yağmasından nasıl çıkılacağını, sandıkla önünüze gelen tarihi fırsatı nasıl şansa döndürüleceğini anlatıyorsunuz.

O gün yazdıklarımı okurken çok farklı duygulara savruldum. Bazen keyiflendim, bazen hüzünlendim…

Nereden nereye diye düşündüğüm de oldu, nerede kalmıştık diye söylendiğim de.

Ama o yazılardan birini hiç bir yorum katmadan paylaşayım istedim.

Herkes bugünkü ayrışmanın kendisini savurduğu cepheden dilediği gözlükle istediği gibi bakabilir.

İsteyen kızar, isteyen hak verir…

İşte 2002 seçimlerinden aylar önce yayınlanan o yazım:

“Manifesto…

Son bir iki hafta içinde birileri Irak, Kıbrıs gibi gerekçelerle şapkalarından tavşan çıkarmazsa 3 Kasım günü sandığa gideceğiz.

Bu bir seçimden öte birilerini sandığa gömme hareketine benziyor.

Herkes seçim uzmanı kesildi ya, çoğunun ağzında aynı terane: “seçim havası yok…”

Seçim havası yok çünkü insanlar dört gözle birilerini iktidara taşıma heyecanında değil. Aksine farklı bir kararlılık var. Bu kararlılık seçimden öte bir şey. “Artık yeter” ihtarından anlamayan birilerine halkın kendi diliyle, eliyle şamarı indirme için o günü iple çekme kararlılığı…

Yine de sandığa gittiğimizde unutmamamız gereken bazı kriterler olmalı:

-Bundan sonra demokrasiye, sivilleşmeye, insan haklarına sahip çıkmamız gerekiyor.

Kendimizi tebaa, yönetenleri padişah gördük. Hep birilerine biat ettik. Siyasetçileri, bakanları, başbakanları ekmek kapısı sandık.

Kendi seçtiğimiz vekillerimizi; hastamıza, tayin bekleyen gence yardım edecek can simidi gibi gördük.

Hadi bunlar seçilmiş, vekalet verdiğimiz ve bizim adımıza hareket edecek kişilerdi diyelim, ya bürokrasi karşısında boyun eğmemize ne demeli?

Amerikalı tartıştığı görevliye “sen bana hizmet etmek zorundasın, çünkü maaşını benden alıyorsun” diyebiliyor. Türkiyede kaç kişi böyle bir cümleyi söylemeye kalkışabilir?

Hangi bürokrat haksızlık yaptığında,  mağduriyete uğrayan hesap sorabiliyor?

Artık “bana ne” demeyeceğiz. Aman başıma bir iş gelir şansımız da kalmadı. Haksızlığa uğradığımızda kim olursa olsun gaddarın yakasına yapışalım.

Bürokrasi ve siyasiler bizden korksun. Biz halkız ve çoğunluğuz, yeter ki gücümüzü bilelim.

-Çocuklarımızın bilgisayar kullanmasını, internete bağlanmasını sağlayalım. Günümüz koşullarında bu enstrümanlar pahalı yatırım olmaktan çıktı. Bugüne kadar ulaşamadığımız gerçeklere ancak bu yolla erişeceğiz.

Tarafsız yayın kuruluşlarına, mahalli radyo ve televizyonlara sahip çıkacağız. Onların içinden yalancı ve çıkarcıları ayıklayıp doğru ve dürüst yayın yapanları ödüllendireceğiz.

Güzel mankenlerin boyalı dünyasından çok ülke gerçeklerine kafa yormamız gerekiyor. ARTIK İZLEYİCİ OLMAKTAN ÇIKIN. GÖRDÜĞÜNÜ SORGULAYAN, ANLAYAN, GEREKİRSE DOĞRU BİLDİKLERİ İÇİN SAVAŞAN İNSANLAR OLMAYA BAKIN…

-‘Bana ne’ cilikten, ‘aman, böyle gelmiş böyle gider’ kaderciliğinden vazgeçeceğiz.

Birileri son on yılda hızlanan biçimde sizi soydu. O hırsızlara acımadan, yaşananları unutmadan, kimseyi bağışlamadan, her hırsızlığın hesabını soracak insanları seçmeyi tercih edin.

Unutmayın, soygunculara canımızdan başka verecek şeyimiz kalmadı.

Ülkedeki 12 milyon 8 milyonu icralık durumda iken, insanların çoğu 100 dolarlık borç için hapishaneye girme korkusuyla, evdeki televizyonunu, eşyalarını icracılara kaptırırken, birileri on yılda 400 milyar dolarımızı çaldı.

O yürüten hırsızları tanıyalım. ‘bize dokunmayan yılan bin yaşasın’ demeyelim. Yılan için üzülmeyin, o zaten bin yaşıyor, ama doymadı ve dokunmaya başladı. Çocuklarımızın ekmeğine, geleceğine göz dikti üstelik.

Tümümüz kazıklandık, aldatıldık. Yaşadığımız hayal kırıklıkları ve hüsranların haddi hesabı yok.

Namuslu diye, dürüst diye başımıza getirdiklerimiz yakın çevrelerini, akrabalarını, kardeşlerini, yeğenlerini, baldızlarını, bacanaklarını zenginleştirirken bizleri kör kuyularda sonsuz karanlığa mahkûm ettiler.

Kaygılanmayın böyle geldi diye böyle gitmez, gidemez, gitmemeli…

Yeni dünya düzeni, bize rağmen ve direnen statükoya inat elimizden tutacak. Paşa gönlümüz istediği için değil, daralan pazarları bunu emrediyor, yapmak zorundalar, yapacaklar.

Türkiye her şeye rağmen ve son tahlilde feda edilmeyecek ülkedir. En iyi yabancılar biliyor bu gerçeği.

Yeter ki, biz kaderimize sahip çıkalım…

Yeni hırsızlar yaratmamak için, rüşvetle iş yaptıran iş adamı, yolsuzluk bataklığından beslenen medya baronları, siyasetçi-bürokrat üçgeninde boy veren soygun düzeninin köküne kibrit suyu çalmak için hepimize düşen görevler var, üstümüze düşeni fazlasıyla yapalım.

Tüm parti adaylarının, yöneticilerinin mal beyanlarını isteyelim. Halk adına bu bilgileri saklayacak namuslu yeddi eminlere yardımcı olalım. Milletvekili adaylarının son on yıldaki mal varlığı değişimini izleyelim. İnanın gün gelir lazım olur.

1990-2002 yılları arasındaki kimi siyasetçilerin mal varlıklarını gördüğümüzde dudaklarımızın uçuklaması bundan. Keşke uzaktan izleyeceğimize dönüp ‘nereden buldun?’ diye sorabilseydik.

O başımıza taç edip seçtiklerimizin mal beyanlarını ilk gün alsaydık, böylesine gözü kara hırsızlıklara kimse cesaret edemezdi.

Olan oldu, bundan sonrasını kurtarmaya, mağlubiyetin ardından söylendiği haliyle ‘önümüzdeki günlere’ bakalım.

Bizim geleceğimizi çaldılar, bari çocuklarımızın geleceğini kurtaralım.

Siyaseti ikbal ve çıkar kapısı olarak görenleri, ekmeğimize göz dikenleri sandığa gömelim.

Bir kez olsun ciddi bir iş yapalım ve tokadı sesi her yerden duyulacak şiddette vuralım.

Popülist yalancıları, yıllardır ensemizde boza pişirip, elimizdeki avucumuzdakini kapanları siyaset sahnesinden silelim.

Bu ülkede herkes hırsız değil ve hâlâ güvenilecek insanlar var.

Onları bulmak için haydi göreve, haydi sandık başına…”

**

16 Ekim 2002′ de Bugün Mersin gazetesinde yayınlanan yazı aynen böyleydi.

12 yılın ardından üç gün sonra bir kez daha sandığa gideceksiniz.

Şimdi arkanıza yaslanın, derin bir soluk alın ve ister “nereden nereye” deyin, ister “nerede kalmıştık?” diye sorun…

Keyfinize kalmış…

 

 

Cumhurbaşkanlığı kampanyaları ve şeffaflık…

Cumhurbaşkanlığı kampanyaları ve şeffaflık…

Avrupa Konseyi 2004 yılında aldığı tavsiye kararıyla seçimler esnasında yapılacak harcamaların finansmanı açısından en önemli kaynak olarak gördüğü bağışların düzenlenmesi, denetlenmesi için tavsiye kararları almış, üye ülkelerin uygulaması amacıyla bir dizi öneri sıralamıştır.

 Siyasi partilerin topladığı bağışlar açısından hiç bir bağlayıcı düzenlemenin olmadığı Türkiye, halkın seçeceği Cumhurbaşkanlığı seçimlerini düzenleyen yasada bağışlar için tartışmaya yer vermeyecek açık ve kesin hükümler getirmiştir ve bu sevinilecek bir gelişme, şeffaflık bakımından önemli adımdır.

Örneğin her bir kişinin adaylara yapabileceği nakdî yardım miktarı da sınırlanmış ve bu miktarın, her tur için en yüksek Devlet memuruna yapılmakta olan tüm ödemeler tutarının bir aylık brüt tutarını geçemeyeceği yasayla hüküm altına alınmıştır.

Yüksek Seçim Kurulu 10 Haziran 2014 tarihinde yayınladığı genelgeyle bu seçim dönemi bağış miktarını 9.082 lira olarak belirledi.

Yabancılardan, dernek ve şirket tanımına giren hiç bir tüzel kişilikten bağış alamayacak, kendi vatandaşından kişi başına en fazla 9 bin lira alabileceksin.

Buraya kadar sorun yok.

Asıl sorun yasanın yapılmasına omuz verenlerin örneğin iktidardaki kendi partisince bu düzenlemenin Meclisten geçmesinde hayli büyük payı olan ve bugün AK Partili Vekillerce aday gösterilen Erdoğan’ ın bağışların şeffaf biçimde halkla paylaşılması ilkesine ne derece bağlı olduğu.

Daha da önemlisi bir aday ile resmi olarak bağlantılı olmayan üçüncü kişilerin kampanya döneminde yaptığı harcamalar.

Örnek mi?

Ben örneği Mersin’ den vereyim. Eminim neredeyse tüm kentlerde benzer hikâyeler dinlemek mümkün…

Erdoğan ramazan bayramından bir kaç gün önce Mersin’ e geldi, miting yaptı ve ardından AK Parti il teşkilatının düzenlediği (en azından kamuoyunda il teşkilatınca düzenlendiği algısı yerleşti ) bir iftar yemeğine katıldı.

İftar dediysem dostlar arasında oturulup yenilmiş yemekten söz etmiyorum.

Mitinge katılan yaklaşık on bin kişinin doğal davetli olduğu, kimisinin tribünlerde bir dürümle yetindiği, kimi iş adamının da Stadyum ortasına koyulan masaların etrafında iftar açtığı Halil İbrahim sofrası…

Şimdi AK Partinin öneri ve öncülüğünde TBMM’ de kabul edilen ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini düzenleyen yasanın emrettiği, öngördüğü şeffaflık adına buradan sorayım:

Saha ortasında ziyafet düzenlenen TSG Stadı için kiracısı konumundaki MİY yönetimine herhangi bir ücret ödendi mi? Ödendiyse hangi banka hesabına ve ne kadar?

Bu yemeği kim finanse etti?

Yemek hangi firmadan kaç paraya satın alındı?

Ziyafetin verildiği saha içindeki düzenlemeyi, organizasyonu, masalarından sandalye giydirmelerine, süslemelerine varıncaya kadar kim yaptı?

Yemeği hazırlayıp oraya getiren ve servis eden şirket kime veya kimlere ait?

Bu şirkete bu yemek organizasyonu nedeniyle hangi kişi, kurum ve kuruluş ne kadar ödeme yaptı?

Yemek hizmetini veren şirket veya kişinin Mersin merkez ve ilçelerinde devlet kurumları ve bağlı döner sermaye şirketleri üzerinden verdiği her hangi bir hizmet veya satın alma adı altında bir işi ve ilişkisi var mı?

Özellikle bu son soru önemli.

Önemli çünkü;

Kampanya sırasında bir aday için piyasa rayiç değerinin altında yapılan bir hizmet veya mal alımı denetlenirken; bu miktarın piyasa değeri ile arasında çıkacak fiyat farkı bağış olarak nitelendirilmeli, inceleme ona göre yapılmalı.

Hepimizin dikkatini çeken ve üç aday için de geçerli olan bir başka husus ta; başımızı her çevirdiğimiz noktada karşımıza çıkan, en sempatik haliyle arzı endam edenlerin afişlerinin yer aldığı billboardlarla ilgili yapılan (tabii yapılıyorsa) ödemeler…

Çünkü gelişmiş demokrasilerde normal olarak ücret karşılığı yapılan bir işin, bir aday için daha düşük veya karşılıksız olarak yapılması da bağış olarak nitelendirilir.

Ucuza veya para alınmadan yapılmıştır demiyorum ama eğer bu tür etkinlikler birilerince bedava veya dostlar alışverişte görsün misali değerinden daha ucuza verilmişse orada da denetlenmesi gereken ciddi bir harcama kalemi var demektir.

Bir başka husus ise yine CB seçim kampanyasını ve kampanya süresince yapılacak bağışları düzenleyen yasal düzenlemenin gerekçesinde yer alan ve pek göze batmayan bir başka ayrıntı:

Yasaya göre adayların kendilerini tanıtıcı nitelikte broşür, el ilanları, parti bayrağı, poster, afiş veya ses ve görüntü içeren CD, DVD gibi her türlü yayını dağıtması serbest. Dolayısıyla cumhurbaşkanı adaylarının da bu tür harcamalar yapmalarında engel yok.

Ancak adayların, “yukarıda belirtilenler dışında herhangi bir hediye ve eşantiyon dağıtmaları, dağıttırmaları veya bunların üçüncü şahıslar ya da kurum ve kuruluşlar aracılığı ile dağıtılması yasak”

Ne mi demek? Şu demek:

“üçüncü şahıslar ya da kurum ve kuruluşlar aracılığı ile” hediye ve eşantiyon dağıtılmasının yasaklanmasıyla, siyasi partiler ve adaylar için getirilecek bir yasağın, üçüncü kişiler vasıtasıyla aşılması engelleniyor.

Kısaca yasaya bakılırsa: Aday adına bir şirket, kurum veya kişinin erzakından yemeğine gıda yardımı yapması, maçından konserine bilet dağıtması yasak…

Vergilerimizle ayakta duran ve bir kişinin yapacağı işi beş kişiye yaptıran TRT’ nin adaylara nasıl da eşit! yaklaştığına bakıp “Sen hangi ülkede yaşıyorsun?” sorularıyla dalga geçenleri duyar gibiyim.

Yine de hangi ülkede yaşadığımıza değil, nasıl bir ülkede yaşamamız gerektiğine kafa yorun derim.

Yarışların kuralları süs olsun diye koyulmaz, yarış adil olsun diye koyulur. En azından kendi belirlediğiniz oyun kurallarına uyun ya da tüm kuralları kaldırın da, herkes kafasına göre takılsın.

Pratikte gücü elinde bulunduran açısından zaten öyle değil mi?

Bari kural tanımazlıkta eşit olalım…

 

 

 

Büyükeceli Gülnar’ a değil, Aydıncık’ a bağlanmalı…

Büyükeceli Gülnar’ a değil, Aydıncık’ a bağlanmalı…

Türkiye’ de çoğu yasa evrensel ilkelere, o ilkelerin dayattığı kriterlere göre değil, ortaya çıkan günlük sıkıntılara, çoğu zaman da siyasi hesaplara dayalı olarak yapılıyor, o nedenle de rüzgar değiştiği an ya yasa düzeltilmeye çalışılıyor ya da çöpe atılıp yenisi hayata geçiriliyor.

Hani Enver Paşaya atfedilen “yok kanun, yap kanun” sözü var ya, yüz yıldır aynı hataya düşüyoruz.

Sayısız örneği var da her alandan insanı ilgilendirdiği için ünlü “şike” yasasıyla getirilen cezaları, sonra da o cezalar çok yüksekmiş deyip indirime gidilmesini hatırlamayan var mı?

Gelişmişliklerini hukukla inşa etmiş ülkelere bir bakın. Bu kadar çok yargıyla, yasalarla, kısacası hukukla oynayan kaç ülkeye rastlarsınız? Bulamazsınız, çünkü gelişmeyle, hukuk iç içe yürür. Sağlıklı hukukun işlemediği ülkede ne gelişme olur, ne yatırımcı gelir, ne de dünyaya açılabilirsiniz.

Adamlar gelirken istikrar ararlar, haklarını kısa zamanda hiç bir sürprizle karşılaşmayacakları yoldan elde edecekleri işleyen bir yargı sistemini isterler. Bu konuda yerden göğe de haklılar. “yap boz” tahtasına dönen, akşam başka, sabah başka türlü yorumlanan düzenlemelere bel bağlayarak hangi aklı başında yatırımcı gelip yatırım yapar?

Alın kamu ihale kanununu ve kanun çerçevesinde son 12 yıldaki 100’ü aşkın değişikliklere göz atın. Başka söze gerek kalmayacağını göreceksiniz.

**

Bir başka tartışmalı alan da yerel yönetimlerle ilgili düzenlemeler.

Bir iktidar gelir, belediye sayısı az diye her 20 haneli yere Belediye kondurulmasına yol verir. O belediyeciliğin nasıl bir vahşi yağmayı beraberinde getirdiğini anlatmak için uzaklara gitmeye gerek yok. Mersin sahillerinde mantar gibi türeyen “ver parayı, al ruhsatı” belediyeciliğinin nelere mal olduğunu, kıyı yağmasıyla canlı yaşadığımız vahşetten daha güzel ne anlatabilir?

İşte Özal ile başlayan ardından her iktidarın seçmene en kolay yoldan rüşvet niyetine dağıttığı “ruhsat belediyeciliği” miadını doldurmuş olmalı ki, son 10 yılda belediye sayılarını hızla azaltan yeni akım başladı.

Dağıtırken de ölçüsüz davranıldı, toplarken de öyle.

Açılırken hiç bir hesaba kitaba, uzun vadeli gelişme kriterlerine, çevre kaygılarına dayanmadığı gibi şimdi kapatılırken de sonuçları, yol açacağı sorunlar düşünülmeden, nalıncı keseri misali adımlar atılıyor.

Deyim yerindeyse “vur denilince, öldürmek” gibi kötü bir huy gelişmiş bu ülkede.

“Söz milletindir” diyenlerin de “milli irade” sloganlarını haykıranların da bugün geldiği noktada yerelleşmeden ne anladıkları ortada. En küçük kararın bile merkeze taşınıp orada alındığı bir ülkede katılımcı demokrasiden söz edilebilir mi?

2008 yılında belde belediyelerinin çoğu kapandı, kalanları da 2014 seçimleriyle tarihe gömdük. Hatta hızımızı alamayıp köyleri de mahallelere dönüştürüp 50-60 km ötedeki ilçe belediyelerine bağladık.

Bütünşehir yasası olarak adlandırılan son düzenlemeyle yepyeni bir dönem başladı.

Ne kadar süreceğini bilmiyoruz, uygulamada aksaklıklar diz boyu ve buna karşı hangi adımların geleceğini de kestirmek mümkün değil. Aslında bu tür yasaların akıbetini merak edenler; geçmişte pergel yasasıyla başlayan süreci, o yasanın ömrünün ne kadar sürdüğünü ve onu hayata geçirenlerin sonradan nasıl da yerden yere vurduklarını hatırlasın.

Gelelim Bütünşehir yasasına…

Ankara’ da oturuldu bir yasa yapıldı ve Mersin örneğinde ortaya çıktığı gibi Anamur’ dan Yenice’ ye uzanan geniş ve her yanıyla hayli zor coğrafyaya da İstanbul/Kocaeli modeline benzer elbise uygun görüldü.

Alt yapı var mı? Yok…

Yetki ve sorumluluğu verdiğiniz Büyükşehir Belediyeleri böylesine bir coğrafyayı yönetecek kadrolardan geçtim, zihinsel anlamda hazır mı? Hayır…

Ben yarın öbür gün sızlanmaların başlayacağını tahmin ederek yazmıyorum bunları. Yasa tasarısının fikri anlamda tartışılmaya başlandığı günlerden 2011′ den beri söyleyip duruyorum. 2011 Haziranında kaleme aldığım yazıda sorunu anlatmış, çözümü de dile getirmişim*;

” Mülki İdare Sınırları dediğimiz vakit Mersin’in bugün fiziki uzaklık nedeniyle zorlandığı tabloda yaşanan sorunlar Büyükşehir Belediyesinin de karşısına çıkacak. Örneğin Mut, Gülnar, Aydıncık, Anamur gibi ulaşılması yarım gün süren ilçelerin önemli yetkilerinin çoğunun Büyükşehir Belediyesine aktarılması, problemleri de getirecek yanında. Bunun tek çözümü var: “Mersin’in doğusunda Tarsus ve batısında Silifke merkezli iki yeni İlin kurulması”  

Geçtiğimiz günlerde CHP il başkanlığı belediyesi kapanan Yenice beldesinin dört ayda düştüğü içler acısı halini kamuoyuyla paylaştı. Hepimizin günlük yaşamını doğrudan etkileyen yerel yönetimler konusunu anlatan çarpıcı fotoğrafı yansıtıyordu ama pek ilgiyi çekmedi.

Yenice en azından sesini çıkarabildi, bir parti il başkan ve yönetimi gidip yerinde gördüklerini bizimle paylaştı. Ya sesi duyulmayanlar, dağ köylerinden sahil kasabalarına artık suyunu, yolunu, sinek mücadelesini Büyükşehir Belediyesinin emin ellerine emanet edip muhatap bulamayanlar ne olacak?

Erdemli’ deki Avgadı yaylası da, Mut’a 56 km uzaklıktaki Kızılalan veya Anamur’ a 50, Mersin’ e 300 km uzaklıktaki Anıtlı köyü de artık mahalleye terfi ettiğine göre nasıl bir belediyecilikle tanışacak?

İçecek suyu için yarın gelip saat takacak Büyükşehir Belediyesi işi verdiği taşeron eliyle her ay faturayı burnuna dayamaya dayayacak ta, hizmet aksadığında vatandaş Belediyeye erişecek mi? Muhatap bulabilecek mi? Yoksa 6 saatlik yolu göze alıp Mersin’ de MESKİ aramaya mı çıkacak?

**

Bir başka çarpıklık beldelerin ilçelere bağlanırken son konumlarının göz önünde bulundurulmaması…

Çarpıcı bir örnek verip kapatayım konuyu:

Büyükeceli’ yi Akkuyu nükleer santrali nedeniyle duymayan kalmadı sanırım. Sahildeki Büyükeceli Belde belediyesinin kapanmasıyla hangi belediyeye bağlandı dersiniz?

41 kilometre uzaklıkta üstelik virajlı yollar nedeniyle 1,5 saatte ulaşılabilen Gülnar’ a…

Oysa Büyükeceli Aydıncık ilçesine 26 km uzaklıkta ve otoyol bağlantısıyla 15 dakikada erişmek mümkün. Bu durumda Beldelerin en yakın ilçeye bağlanma ilkesi burada neden işletilmiyor? (Aydıncık’ ın Gülnar’ dan sonra ilçe olması Büyükeceli’ nin Gülnar’ a bağlanması için yeterli mi? Soru önemli çünkü Büyükeceli nükleer santral için düğmeye basıldığında Aydıncık’ tan da Gülnar’dan da büyük nüfusa ve çok daha büyük ekonomik güce sahip olacak)

Eğer coğrafi yakınlık kriteri geçerli olacaksa Büyükeceli Gülnar’ a değil Aydıncık’ a bağlanmalı. Hatta ortada tereddüt varsa bir adım öteye geçilip referandum mekanizması işletilmeli.

Getirin sandığı Büyükeceli’ nin önüne. Vatandaş nereye bağlanmak istediğine kendi karar versin.

Yerel yönetimleri güçlendireceğiz diye ortaya çıkan kimi akıl almaz uygulamaların bazılarında olsun halka saygı duyun.

Sanırım, o kadarını isteme hakkımız var.

 

* https://abdullahayan.wordpress.com/2011/11/22/buyuksehir-belediyelerinin-sinirlari-yeniden-cizilirken/

 

Çukurova Havalimanında başa mı döndük? -2-

Çukurova Havalimanında başa mı döndük? -2-
Son günlerde Havalimanı yapımını üstlenen şirketin medya üzerinden yaymaya çalıştığı bir hava var.
Belli ki üzerinde çalışılmış, basın bülteni veya demeç niyetine de olsa düşünülmüş taktiksel amaçlar çağrıştıran ve piar kokan açıklamalar bunlar.
Taktiksel bulmam boşuna değil.
Havalimanı inşaatının durma noktasına geldiği gerçeği artık sır olmaktan çıktı. Zaten yapımcı firma yetkilileri de 60 milyon Avro harcayıp, dermanlarının tükendiği projede bundan sonrası için belli ki bankalardan sağlayamadığı kredi dışında çok daha farklı özellikle de devlet katında arayışlara yönelmiş durumda.
Kısaca firma diyor ki; “ben öz kaynaklarımı harcadım, bundan sonrası Devlet Babaya kalmış.”
İyi de şartnamesi belli koşullar içeren bir ihaleye çıkılmış, katılmak isteyenler davet edilmiş, isteyen girmiş ve şeffaf biçimde biri şartları okuyup kabul etmiş ve verdiği teklif sonucu ihaleyi kazanmış, artık termin planına uygun işi bitirmesi veya ben yapamıyorum “başınızın çaresine bakın” demesi gerekmez mi?
O söylediğiniz her şeyin kurallarına uygun işlediği şeffaf ülkelerde olur. Oysa burası Türkiye ve burada çareler tükenmez.
Tükenmediğini şuradan biliyoruz: Hükümet geçtiğimiz günlerde aldığı bir kararla başlamış olan büyük yatırımlarda hazine garantisinin önünü açtı.
Açtı çünkü 2001 krizi ardından ekonominin başına geçen Kemal Derviş döneminde hazine garantili kredi uygulaması tarihe karışmıştı. AK Parti o ilkeyi bu yıla kadar titizlikle uyguladı ancak İstanbul-İzmir otoyolu, 3. Havalimanı, 3.boğaz köprüsü gibi projeler başta olmak üzere bazı işlerin yürümesi için hazine garantisi verilmesi yönünde prensip kararı alındığı sır değil.
Hazine garantili kredi uygulamasının 2001 krizine giden süreçte ülkenin başına ne işler açtığını en iyi mevcut iktidarın bilmesi gerekir. (Kocaeli Belediyesinin Sefa Sirmen döneminde yapılan Yuvacık Barajı dünya tarihine ders olarak okutulacak zenginliktedir, merak eden internetten bulup okuyabilir)
Bilmesine rağmen bu gelişmiş ülkelerde olmayan ve bizde de unutulmaya yüz tuttuğunu sandığımız yöntemi yeniden canlandırmanın hikmeti ne?
Konuyu dağıtmadan hazine garantisi ve Çukurova Havalimanı hikâyesine dönelim.
İktidarın “bazı projelere hazine garantisi verilmesi” kararında “bir milyar dolar üstündeki yatırımlara garanti verilebilir” ilkesi yer almakta ve bu ilke ÇHL yapımcısına daha başta kapıları kapatıyor.
Çünkü ÇHL projesi 357 milyon Avro (yaklaşık 500 milyon dolar) tutarında. O nedenle bir milyar dolar kriterini tutturmasının imkanı yok.
Kaldı ki, iktidarın bir milyar dolar üstü yatırımlara da böylesi garanti vermesi aslında rekabet koşullarına ve hukukun eşitlikçi mantığına aykırı. Öyle ya, siz ihaleyi yaparken böylesi bir garanti vereceğinizi söylememişsiniz. İhaleye girenler de şartnamede yazılı maddelere göre teklif vermiş. İş başladıktan sonra kalkıp böylesi bir garantiyi vermeniz hangi hak, hukuk ilkesiyle bağdaşır?
Soruların aynısını ÇHL yapımcısına ve onun adına demeçler verenlere de sormak lazım. Sahi tek başınıza girdiğiniz ihalede “10 yıl işletme süresi” gibi hiç bir hesaba dayanmayan teklifi verirken aklınız neredeydi?
Teklifi verirken kredi bulup bulmayacağınızı, bulamadığınız takdirde (B), (C) planlarınızı o günden hazır tutmanız gerekmez miydi?
“öz kaynakla başlarız, gerisi Allah kerim, istim arkadan gelir, gelmezse de Devletimiz sağ olsun, nasıl olsa imdada yetişir” mantığıyla hem kendinizi, hem de yaşamsal önemdeki havalimanına bel bağlamış Çukurova bölgesini zora sokmanın anlamı var mı?
Bu sorulara cevap vermesi gereken yapımcı firma yetkilisi Havalimanı inşaatını teftişe giden MESİAD’ çı arkadaşların tarihi ziyareti vesilesiyle bakın ne diyor:
“60 milyon euro yatırımla altyapı çalışmalarını tamamladık. Zemin güçlendirme, pistte apron kazıları tamamlandı, dolgulara başlandı. Terminal binası kat kolonları dökülmeye başlandı. Ancak iç ve dış kredi arayışlarından sonuç alamayınca haziran ayında çalışmalar durdu.

Krediyle ilgili bir düzenleme bekliyoruz. Sanırım o da bayramdan sonra gerçekleşmiş olacak. Kredinin sonuçlanmasıyla bayramdan sonra çok hızlı bir şekilde projeye devam edeceğiz”
Firma iç ve dış kredi bulamamış ama krediyle ilgili düzenleme bekliyor. Düzenlemeden neyin murat edildiği tam olarak ifade edilmemiş ama yukarıdaki gelişmeler ışığında tahminlerde bulunmak mümkün.
Bu arada işin ilginci havaalanı inşaatını yerinde görelim diye oraya giden arkadaşların duran projeyle ilgili gördüklerini paylaşma yerine kurtarıcı edasıyla “Mersin-Adana dinamiklerini göreve çağırma gayretleri…
Şu sözler gidenlerden birine ait:
” Finansman ve kredi sıkıntısı görülmektedir. Projeye Adana-Mersin kent dinamiklerinin sahip çıkması gerektiği çok önemli. Biz özellikle takipçisi olacağız. Adana ve Mersin’deki diğer kent dinamikleri ile de tartışıp, konuşup destek olmalarını isteyeceğiz. Çünkü burası Uluslararası Çukurova Havaalanı olacak. Firma finansman sıkıntısı çekiyorsa, hükümetin, diğer kurumların destek olması lazım”
Hükümet destek olsun demek, hazine garantisi vermenin de ötesine geçen flu, ucu açık bir talep…
Ne yapacak hükümet, kredi bulmadan işe başlayıp kaynaklarını tüketmiş adama para mı verecek, ortak mı bulacak, kredi vermeyen bankalara ‘kefili benim’ mi diyecek? Sahi ne yapmasını bekliyorsunuz iktidarın? Hadi duanız kabul oldu diyelim, bu mevcut şartnameye bakıp ihaleye girmeyen diğer firmalara haksızlık anlamına gelmez mi?
Ve bu talebi dile getiren, liberal görüşleriyle bilinen bir iş adamları derneğine mensup…
Aynı günlerde İstanbul 3. havalimanını yapmakta olan oluşumun paydaşlarından LİMAK patronu Özdemir’in; “Çukurova havalimanı yakın takibimizde” sözlerini, o patronun AK Parti iktidarında aldığı işler ışığında okursak, ÇHL projesinin geleceği daha da ilginç ve heyecanlı olacak gibi…
Bekleyip görelim mi, oturup dövünelim mi?
Ben cevap bulamadım, karar sizin…

Çukurova Havalimanında başa mı döndük? -1-

Çukurova Havalimanında başa mı döndük? -1-

Konu hakkında 15 yıldır o kadar çok şey yazıp çizdim ki, gerçekten sıkıldım, kalem oynatmayı bile artık canım istemiyor.

Ama öyle şeyler duyuyor, okuyorum ki, yeniden keşfedenlere bir kez daha anlatmak gerektiği düşüncesi baskın çıkıyor.

Erdemli civarına yapılacak Stol tipi hava alanına karşı çıktığımız 15 yıl öncesine gidecek değilim.

Baharlı yerine Kargılı yer seçimindeki isabetsizlik nedeniyle kamulaştırma uğruna havaya savrulan yüzlerce trilyona da değinmeyeceğim.

Ama her şey tamam denip yeni alan için ihaleye çıkılan günlerden başlayarak çok kısa da olsa kronolojik bir özet yapıp bugün geldiğimiz noktadaki dibe vuruşu, tek umut olarak dayatılan yeni çözüm formülünün arkasındaki tehlikeyi yazmanın hem zamanının geldiğine hem de sorumluluğuna inanıyorum.

**

Çukurova Havalimanı ihalesi 14 Aralık 2011 günü yapıldı. 16 firma dosya almıştı ancak tek teklif geldi masaya, tek zarf açıldı ve 357 milyon Euro (yaklaşık 500 milyon dolar) tutacağı varsayılan tesisi 36 ayda bitireceğini ve 9 yıl 10 ay 10 gün işlettikten sonra Devlete devredeceğini söyleyen talipliyle 25 Ocak 2012′ de sözleşme imzalandı.

Sözleşmede üstlenici firmanın 6 ay içinde %20 öz kaynak dışında kalan %80 finansman için gerekli krediyi bulduğuna dair Banka garantilerini ibraz etmesi gerekiyordu.

Aradan geçen sürede yüklenici kredi arayışlarına çıktı ama devletin garanti ettiği yolcu sayısı 10 yıllık işletme süresiyle çarpıldığında ortaya çıkan tablo bankaları cezp etmiyordu, içerideki bankalar ‘hayır’ deyince yabancı kaynaklar, hatta ortak bulma yöntemleri denendi ama tüm kapılar fizibl görülmeyen projeye kapalıydı.

Bu durumda ihaleyi yapan Ulaştırma Bakanlığına düşen “6 ay içinde 400 milyon dolarlık kredi” bulduğunu tevsik edemeyen yükleniciye “kusura bakma” deyip teminatını irat kaydederek yeniden ihaleye çıkmaktı. İşin fıtratında! da bu vardı ama bazı yerlerde dile getirilen fıtrat burada seslendirilmedi.

O nedenle süreç normal mecrasında ilerlemiyordu ve ben 6 aylık sürenin dolduğu Temmuz 2012’den itibaren Havaalanı işi ne durumda, neden inşaat başlamıyor diye durmadan sızlanan yazılar kaleme alıyordum.

Ocak 2013′ te dönemin Ekonomi Bakanı ve Mersin Milletvekili Zafer Çağlayan yüreklere su serpen! açıklamayı Mersin’ de yaptı ve “işi üstlenen şirketin kredi arayışının devam ettiğini, en kısa zamanda bu sorunu aşıp temel atma noktasına gelineceğini” söyleyiverdi.

24 Ocak 2013 günü Çağlayan’ ın açıklamaları ardından kaleme aldığım makalede özetle şunları yazmışım*:

” Sözleşmede belli ki Bakan Çağlayan’ın atladığı ya da atlatıldığı bir ince ayrıntı var:

Tesisi yapacak konsorsiyuma Ulaştırma Bakanlığının kredi bulma için tanıdığı süre 6 ay ile sınırlı ve süre 25 Temmuz 2012′ de sona erdi.  Sözleşme gereği zamanında kredi bulamayıp işe başlamayan konsorsiyumun verdiği teminat neden irat kaydedilmedi, sorun karşısında atılacak adım yok muydu? O soruların yanıtını bir yana bırakıp, iyi niyetle ve umutla o gün bugündür bekliyor tüm bölge…

Ağustos, eylül, geldi geliyor haberleriyle geçti ama 2013’e merhaba dediğimiz bugün bırakın dozerleri, kazma sesi bile duyulmadı havalimanının yapılacağı Kargılı’ dan…”

Çağlayan’ ı ve Havaalanıyla ilgili mazeretleri sıralamasını dinlerken tam bir yıl önce 26 Ocak 2012 günü sözleşme töreni sırasında dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ ın yapımcıyla girdiği kıran kırana pazarlık ve 36 ay olarak öngörülen bitirme süresini 24 aya çekme konusunda vardığı mutabakat gelmişti gözlerimin önüne… (canlananlar bununla da sınırlı değildi, Bakan ile birlikte uçmayı çok seven birileri Havaalanının 24 aya bile kalmadan biteceğini hatta Haziran 2013’teki Akdeniz oyunlarına gelecek konukları bu havaalanında karşılayacaklarını söyleyecek kadar kanatlanmışlardı)

Bu arada Bakanlık bürokrasisi ile üstlenici firma arasında satrancı kıskandıran hamleleri izlediğimiz nefes kesen tartışmalara tanık olduk.

Örneğin şubat 2013’te DHMİ’ den üst düzey yetkili, yer teslimi konusunda tarih vermenin kehanet olacağını,”Tarih belirlenmiş değil incelemeler sürüyor. Yer teslimi öncesinde bazı bilgi ve belgeler gerekiyor. Tarih konusunda her hangi bir şey söylemek kehanet olur” sözleriyle veciz biçimde anlatıyordu da, ‘bazı belgeler’ diye umursamadığı hissi uyandıran şeylerin kredi sağlandığına dair garanti mektupları olduğunu tahmin etmek zor değildi.

Yetkilinin açıklaması ardından söz sırası yapımcıdaydı. Firma koordinatörü, “Bankalardan kredi temin edemediler” şeklindeki iddiaları yalanlıyor, krediyi sağladıklarını, DHMİ’ nin yer teslimini 10-15 gün içinde beklediklerini ifade ederek, teslimin ardından çalışmayı 20 ayda bitirmeyi planladıklarını anlatıyordu. (O gelişmeleri de “Havalimanı kâhinlere emanet” başlıklı yazıda ele almıştım, meraklısı https://abdullahayan.wordpress.com/2013/03/25/cukurova-havaalani-kahinlere-havale/ linkinden ulaşabilir.)

Mersin’ in ve elbette benim derdim tarafların kayıkçı kavgasını andıran söz düellosunu izlemek değil, sonuçtu ve sözleşmenin açık hükümlerine rağmen o sonucu getirecek adım bir türlü gelmiyordu. “Ya kredi sağlandığı belgelenip yer teslimi yapılsın ya da ihaleyi iptal edip yenisine çıkın” uyarıları o günlerde o kadar sık dile getirildi ki, birileri artık duymak zorunda hissetti ve pek te beklemediğim hamle geldi.

28 Mayıs 2013 günü üç Bakanın katıldığı törenle Havalimanının temeli atılıyor, herkes yeniden duyduğu “36 ay süre var ama 20 ay içinde tamamlanır” müjdeleriyle mest oluyordu da, ben kafamı karıştıran asıl sorunun cevabını bulma derdindeydim.

Öyle ya, firmanın ‘bulduk’ dediği kredi gerçekten bulunmuş muydu? Bulunmadıysa sözleşmenin amir hükmüne rağmen nasıl olmuştu da yer teslimi yapılmıştı? Kafamı kurcalayan sorulara cevap bulmak için fazla beklemedim. Temel atma törenine davetli usta bir gazeteci arkadaşıma rica ettim, o da şantiyede düzenlenen yemekte patron Koçoğlu’ na ‘kredi meselesini’ sordu. Aldığı cevap netti:

“Kredi bulamadık, öz kaynakla başlayacağız, Rusya ve Körfez ülkelerinden kredi veya ortak arayışındayız”

Çağlayan’ ın “Silifke çilekleri buradan uçacak” gibi yürek hoplatan müjdeleri karşısında, benim “kredi bulunmadan yer teslimi nasıl yapılır? gibisinden mide bulandıran sorularım kimin umurundaydı? Yine de temel atma töreni ertesinde bir yazı kaleme aldım ve  “Havalimanı temeli atıldı da, işler yolunda mı?” diye sordum. (https://abdullahayan.wordpress.com/2013/07/16/havaalaninda-temel-atildi-da-isler-yolunda-mi-abdullah-ayan-5-6-2013/)

Bu arada neler yaşanmadı ki…

Yerel seçimler öncesi Havalimanını koz olarak kullanmak isteyen AK Parti Mersin Büyükşehir adayı yanına dönemin il başkanını ve kara gözlükler takmış yakın çevre elemanlarını katıp havalimanı teftişine çıkıyor ve o çevre bıkmadan, usanmadan “çatlasanız da bitiyor” içerikli tadından yenmez salvolar savuruyordu.

Oysa şantiyenin içinden gelen haberler hiç te öyle demiyordu. Öylesine ilginç ve hayli teknik içerikli ciddi iddialar içeren öylesine e-mailler alıyordum ki…

Son yazıyı o atmosfer içinde 2013 Kasımında kaleme aldım ve bugün daha da geçerli olan şu görüşle noktaladım:

“Sözleşmeye göre sürenin dolduğu günlerde şartname dışına çıkıldı ve üstleniciye yer teslimi yapılıp öz kaynağıyla işe başlamasına onay verildi.

Böylece dünyada belli kuralları olan YİD modelini de kendimize benzettik…

Sözün özüne gel ve Çukurova havalimanı tamamlanır mı? Ondan haber ver diyorsanız, söyleyeyim:

“İşe başla, istim arkadan gelir” diye yapımcının sırtını sıvazlayanlar, bakarsınız o istim için gerekli kaynağın da bir yerlerden sağlanmasına yardımcı olurlar ve biz de uçmaya başlarız…

Yoksa!

Yoksa “yandı gülüm keten helva” der, Şakirpaşa’ ya gitmek için daha uzun yıllar ‘Adana’ nın taşlı yollarında’  ömür törpüleriz…” (https://abdullahayan.wordpress.com/2013/11/13/cukurova-havalimani-surecin-perde-onu-arkasi/)

İyi de sonunda ne oldu? Son durum ne? Kısaca Havalimanı tamamlanır mı? Çileklerimizle insanımız buradan ne uçmaya başlar? Sorularının tümünü cevaplandıracağım…

Daha önce defalarca kaleme aldığım konuyu, böylesine kapsamlı ele almamın nedeni de bu son cevabın anlaşılması bakımından önemli.

Bir sonraki yazıda devam edelim…

 

* https://abdullahayan.wordpress.com/2013/02/16/caglayan-mersinde-yeni-ne-soyledi/