Ekonomide deniz bitti…

Ekonomide deniz bitti…

Perşembenin gelişi çarşambadan çok önce belli olmuştu da, iş tabloyu kabullenmeye kalmıştı.

Sonunda o da oldu ve 2015-2017 dönemlerini kapsayan orta vadeli programın özellikle kişi başına düşen milli gelir başta olmak üzere tüm verileri gösterdi ki, Türkiye çıkmaya çalıştığı orta gelir tuzağında bilinmeyen bir meçhul zamana kadar debelenmeye devam edecek.

AK Parti iktidarının en iddialı söylemi bizi 2023′ te ulaştıracakları nurlu ufuklardı ve o ufukta 500 milyar dolar ihracat, kişi başına 25 bin dolar milli gelir ve dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisine girme gibisinden hayali cihan değer hedeflerdi.

Orta vadeli planla iktidarın ayakları yere basan ekonomi kurmayları bunun gerçekleşmeyeceğini çok net biçimde ortaya koydular.

Nereden mi anlıyoruz?

Revize edilen büyüme rakamları bunu görmek için yeter de artar bile.

2014 sonu için %3,3′ e çekilen (ki piyasa oyuncuları bunun bile gerçekleşmeyeceğini %3 üzerine çıkmayacağını söylüyor) büyüme rakamları 2015′ te %4, 2016 ve 2017 için %5 olarak gözden geçirildi.

Tabii bu rakamların içinde gerçeğe en yakın duran 2014, diğerleri ise şimdilik temenniden ibaret.

Bu oranlar çok mu önemli?

Eğer Cumhuriyetin yüzüncü yılı için kişi başına 25 bin dolar milli gelir hedeflemişseniz sadece önemli değil, hayati de…

Çünkü bugün 10 bin dolarlarda dolaşan milli geliri 9 yıl sonra 2023’te 25 bin dolara çıkarmak için hamasi nutuklar değil, her yıl ortalama %7 büyümek gerekiyor.

Oysa ülkeyi 2023 hedefine ulaştıracak zorlu yolculuğun şu dönemecinde anlıyoruz ki motor su kaynatmış.

Bırakın her yıl %7 ve üstü büyümeyi 2013′ te 10.807 dolar olan milli gelir 2014’te üstelik iyimser tahmin tutarsa 270 USD gerileyerek 10537 dolara düşecek. Kısaca 5 yıldır artan milli gelir bu kez gerileyecek ve biz fakirleşeceğiz.

Üstelik bu tablo dünyada finansman maliyetlerinin dibe vurduğu ve kredi almayanların neredeyse dayak yediği bir dönemde gerçekleşiyorsa durum daha da ciddi ve hatta vahim…

Türkiye özel sektörü ve sektöre finansman sağlayan bankaları üzerinden bir yıl içinde 168 milyar dolarlık dış krediyi çevirmek zorunda. Buna dış ticaret açığını karşılamak için bulunması gereken 40 milyar doları da ekleyin karşınıza 208 milyar dolarlık rakam çıkar ki, faiz maliyetleri düşükken kimseyi fazla kaygılandırmayan tablo, ABD’ nin 2008 kriziyle bol kepçe piyasaya sürdüğü dolarların artık pek te öyle ucuza bulunmayacağının anlaşılmasıyla gittikçe karartıcı bir hal alıyor.

Örneğin borcunu ödememize rağmen pek kurtulamadığımız IMF son raporunda “Türkiye’nin brüt dış finansman ihtiyacı milli gelirin %25’ini aştı, orta vadede önünüzdeki en ciddi sorun bu dış krediyi çevirme zorluğu” diye uyarıyor.

Uyaranların arasında gözleri Erdoğan’ dan korktuğu için mahcup ifadelerle bunu dile getiren rayting kuruluşları da var ama Türkiye’ de bunca hengame arasında kimsenin bunları dinleyecek hali bile yok.

Aslında Türkiye küresel oyuncu olma şansını bugünlerde değil, 2010′ dan itibaren hızla yitirdi. Üretime ve özellikle de bu üretimin dünyayla rekabet edebilir ihracata dayalı bir büyüme yerine tüm kaynaklar inşaat sektörüne ve oradaki akıl almaz ranta odaklandı. Tek başına inşaat sektörünün ekonomiyi taşıma gücü bir yere kadardı, orada da duvara dayandı ülke.

Konut sektöründeki balon aklı eren herkesin dilinde ama patlamasının yaratacağı hasarın herkes farkında olduğu için yazılıp çizilmesinden bile korkuluyor gibi bir hal var.

Türkiye bu ucuz dış kaynak furyasında ihracatta büyük bir dönüşüm sağlasa, örneğin Güney Kore’ nin 1998 krizinden sonra gerçekleştirdiği büyük atılım hamlesini doğru dürüst okuyup o yolda ilerlemeye çalışsa çok daha farklı bir yerde olabilirdi, ne yazık ki bu da olmadı.

İran’ a gitti gitmedi tartışmaları arasında yükselip düşen altın ağırlıklı rakamları çıkarırsanız Türkiye ihracatı 150 milyar dolar sınırında dolanıp duruyor.

Eski ve yeni Ekonomi Bakanları ve TİM gibi neredeyse resmi elbise giyecek kurumlar her ay açıklanan ihracat üzerinden durmadan umut pompalıyorlar ama bir kişi bile çıkıp “kardeşim, iyi güzel de siz şu 150 milyar doları 9 yıl sonunda nasıl 500 milyar dolara çıkaracağınızı bir anlatır mısınız?” sorusuna cevap veremiyor.

Bu ülke tarım ürünlerinden sanayi ürünlerine 25 yıl içinde geçti ama sanayiden katma değeri yüksek teknolojiyle beslenen markalaşma fazına bir türlü atlayamadı.

150 milyar doları 500 milyar dolar yapmanın iki yolu var: Ya bugünkü ihracat konseptiyle yetineceksiniz ki o zaman bugün yurt dışına gönderdiğiniz 100 milyon tonu 300-350 milyon tona çıkaracaksınız veya 100 milyon tonu katma değeri yüksek hale getirip bundan 500 milyar dolar elde etmeye çalışacaksınız.

Dağları sonsuza kadar eritip dışarıya satamayacağınıza göre birinci ihtimali unutun.

Peki ikinci ihtimali yakalama şansınız var mı?

2008 krizinden sonra süreci doğru dürüst okuyup örneğin Güney Kore, örneğin Çin’ den dersler çıkarabilseydiniz bu olabilirdi. Ama siz tercihinizi yenilik, teknoloji, küresel marka yaratma yönünde değil, bir avuç zengin yaratacak ve siyaseti de besleyecek rantı yüksek inşaat sektöründen yana kullandınız.

İstanbul’ un dağı taşı altın ilkesini kim bilir kaçıncı kez hayata geçirmeye, hatırlayıp hatırlatmaya kalktınız ama o dağ, taş birilerini zengin etmekten öteye geçemedi.

Geçmişte iphone’ nuz yoktu ama Samsung yaratma şansınız olabilirdi, olmadı, başaramadınız.

Geçmişte Mercedes vs. üretme şansınız yoktu ama Hyundai kulvarında koşabilirdiniz bir Hyundai yaratamadınız.

Siz bu saatten sonra hangi derdinize derman olacağını bile bilmediğiniz yerli araba üretecek babayiğit araya durun 1967 yılında yerli üretim Renault ve Fiat ile birlikte yola çıkan Hyundai 2013 yılını 86 milyar dolarlık ihracatla kapattı.

Ve 1998 krizinde bugünkü Vestel, Arçelik boyutlarında ciroya sahip Samsung 2013 yılında 230 milyar dolar satış geliri elde etti.

Bugün ülkede 3,4 milyon kayıtlı çalışan var ama bunların ancak 70 bini yüksek teknoloji üreten sektörlerde istihdam ediliyor. Çok mu önemli yüksek teknoloji diye soranlara yarattığı katma değeri falan bir yana bırakıp şu kadarıyla yanıt vereyim: Evet çok önemli çünkü yoğun emek ve sanayi sektöründe çalışanlara ödenen ortalama aylık ücret 1370 lira iken yüksek teknolojide çalışanın eline 4 bin lira geçiyor.

15 yıl önce elinde çantayla kapı kapı dolaşan ve bulduğu her ürünü internet üzerinden pazarlayacak bir platform oluşturan Çin’ li Alibaba’ nın New York borsasına girdiği gün ulaştığı piyasa değerini de bazı kulakları çınlatsın diye hatırlatarak bitireyim…

Alibaba ilk gongla tanıştığı günün kapanışında ulaştığı hisse başı 95 dolarlık değerle hesaplarsak tam 240 milyar dolar ediyordu.

Cumhuriyetin 100 yılını kutlamaya hazırlanmak, o gün için hedefler koymak iyi güzel de, şu yukarıda yazdığım 90 yıllık iş bankanız da dâhil tüm borsanıza kayıtlı şirketlerinizin bugün itibariyle 225 milyar dolar tutan toplam değeri 15 yıllık alibaba kadar etmiyorsa oturup “nerede yanlış yaptık?” diye düşünme zamanıdır.

Dövünün diyeceğim ama korkarım ona vakit bile kalmadı…

Abdullah Ayan

11 Ekim 2014, Mersin

abdullahayan@gmail.com

AK Parti Mersin’ deki algıyı değiştirme fırsatını kaçırıyor…

AK Parti Mersin’ deki algıyı değiştirme fırsatını kaçırıyor…

Kimi hayalperestin Mayıs 2013′ te tamamlanıp Akdeniz oyunları için gelecek sporculara hizmet vereceğini müjdelemesinin üzerinden yıllar geçen Çukurova Havalimanı…

Tam 20 yıldır her gün rüyasıyla yatıp kalktığımız, kimisine göre 10 bin, kimisine göre uzun vadede 50 hatta 100 bin yatak kapasitesiyle yeni Antalya olacağı iddia edilen ancak geçen onca zamana inat tek kazmanın vurulmadığı Kazanlı Turizm bölgesi…

2004′ ten beri her yıl bitirileceği söylenen ancak 2014′ e geldiğimizde bile tamamlanmamış, ne zaman bitirileceği sorusuna da kimsenin somut cevap veremediği Antalya ile Mersin’ i deyim yerindeyse buluşturacak yeni Akdeniz yolu…

Mersin ile Adana arasında özellikle ilçeleri ana merkezlere bağlayan güzergah üzerindeki eski yolu ikiden dört şeride çıkaracak ve kavşak bağlantılarını kesintisiz trafiğe açacak, projesi yıllardır bekleyen yol genişletme çalışmasına bir türlü kaynak ayrılmaması…

Sağlık ve eğitimde kenti sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasında hayli aşağılara çeken dökülmüşlük hali…

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama ben bu kadarla yetinip kısa ve öz ama can alıcı soruyu sorayım:

Bu tabloyu AK Partinin Mersin’ i cezalandırması olarak gören ve durumu bu yönde algı oluşturmak için altın fırsat olarak değerlendirenlere karşı AK Parti’ nin Mersin yönetimleri ne yapıyor?

Yukarıda sıralanan ve her biri başlı başına hayli ciddi sorun oluşturan örnekleri tek tek masaya yatırıp, her biri hakkında saatlerce konuşmak, her birinden farklı sonuçlar üretmek mümkün…

Ama bunun kente özellikle de AK Parti yönetimlerine getireceği fazla bir şey yok.

Sonuçta birileri kabul etmese de, kızsa da genel olarak kamuoyunu etkileyen bir algı var ve bu algı öylesine hızla büyüyor ki, ilk seçimde sandığa hezimet olarak yansımaması için sanılandan, beklenenden fazla çaba göstermek gerekiyor.

Gerçek bu olmasına rağmen AK Parti ne yapıyor?

Fazla geçmişe gitmeyeceğim, hatta Mekin Salt döneminde bu algıyı giderme adına parmaklarını oynatmayanları, söylenenlere “ne olmuş yani” duyarsızlığıyla omuz silkenleri, yakındaki dar çevreyi tüm kent gibi görüp başarısızlıklarını, muhteşem işler yapıyormuş zannıyla avunanları da hatırlatacak, oturup eleştirecek değilim.

Çiçeği burnundaki yeni il başkanı Taşpınar’ la ilgili sıcağı sıcağına bir örnek vereyim, değerlendirmeyi at gözlükleri takmayan sade vatandaş yapsın…

Malum Mersin’ de süre giden bir stadyum tartışması var.

Tartışma bir iki yıldır devam ediyor ama masaya yatırılması, irdelenmesi gereken süreç çok daha gerilere dayanmakta…

Akdeniz Oyunlarının Mersin’ de yapılma olasılığı bir yana, hayalinin bile çoğu çevre için alay konusu olduğu 2008′ lerde konuyu kaleme alıp “Tevfik Sırrı Gür stadı kaç para eder?” sorusunu sorduğum günlerde mevcut stadyumun TOKİ’ ye yenisi karşılığı devredildiğini duymanın sorumluluğuyla hareket etmiş ve kenti bilgilendirmeye çalışmıştım. https://abdullahayan.wordpress.com/2008/04/19/tevfik-sirri-gur-stadi-kac-para-ederkayseri-ve-mersin%E2%80%99in-yeni-stadyum-projeleri-2%E2%80%A6/

Meraklısı yukarıdaki adresime girip Nisan 2008′ de o konuda yazdığım hayli kapsamlı yazılara göz atabilir.

Olan oldu, geçen geçti ve o günlerde yaşananların farkında olmayan Mersin; yıllar, yıllar sonra 2013′ te yeni stadyumun ortaya çıkmasıyla eskisinin akıbetini sorgulamaya başladı.

Tartışmalar zaman içinde kent adına sevindiğim bir duyarlılığa da dönüştü ve Mersin halkı eski stadyumun yerine “AVM+Ticaret Merkezi” yapmak üzere ruhsat başvurusunda bulunan TOKİ’ ye karşı ayağa kalktı.

Aslında TOKİ’ nin yeni stadı ilk ihale bedelinin iki katına mal etmesini bir yana bırakırsak sonuçta iyi kötü bir para harcamıştı ve elbette ticari düşünen her kurum gibi koyduğunu geri almak zorundaydı.

Ama madem ki Mersin’ de toplumsal bir duyarlılık ortaya çıkmıştı, halktan oy almak zorunda olan AK Parti’nin Mersin’ deki politika yapıcıları bu konuda çözüm geliştirebilir ve ‘tehdidi’ fırsata çevirebilirdi.

Tartışmaların başladığı günlerde yürütme kurulunda yer aldığım Mersin kent konseyine bu konuda bir çözüm önerisi götürmüş ve Gaziantep’ in birebir aynı konuda geliştirdiği çözüm projesini örnek vermiştim.  (https://abdullahayan.wordpress.com/2013/07/16/kamil-ocak-stadinin-gelecegi-tsg-un-gelecegini-belirleyecek-13-7-2013-abdullah-ayan/)

O yazıda özetle Gaziantep Büyükşehir Belediyesinin tüm siyasi aktörlerin ve örgütlerin tepkisi karşısında TOKİ’ nin kapısına dayandığını ve Kamil Ocak stadyumunun kent meydanı yapılması karşısında Belediyenin başka bir araziyi önerdiğini somut örnekle anlatmıştım.

O yazı ile aynı günlerde Mersin Kent Konseyi dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Özcan’ ın da desteklediği öneriyle TSG stadı karşılığında Mersin BŞ belediyesinin başka bir araziyi verebileceğini ifade eden karara imza atmıştı.

Üzerinden 16 ay geçti, Büyükşehir Belediye Başkanı ve AK Parti il başkanları değişti ama bu konuda somut tek adım atılmadı.

Konu küllendi, sorun halının altına süpürüldü derken geçtiğimiz günlerde AK Parti’ nin yeni il başkanı bir basın toplantısı düzenliyor ve o toplantıda sorulan soru üzerine “Büyük ihtimalle de Tevfik Sırrı Gür Stadyumu yıkılacaktır. Çünkü sonuçta TOKİ gelir elde etmek zorunda” diyor…

Kamuoyunun bu kadar hassas olduğu konuda AK Parti’ nin Mersin’ deki en yetkili ağzı böyle konuşunca yerel gazeteler manşete Taşpınar ağzından “stadı yıkacağız” cümlesini taşıyor.

CHP il başkanı da ‘al da at’ diye uzatılan pası kaçırır mı? Çıkıyor “AK Parti zaten Mersin’ i cezalandırıyor, bu da onun en iyi göstergesi” diyor.

Taşpınar sarf ettiği cümlenin yarattığı tahribatın farkına varıp “ben öyle demedim, sözlerim çarpıtıldı” diyor ama örneğin yukarıdaki cümleyi ben onun basın toplantısını olduğu gibi deşifre edip yayınlayan ajanstan noktasına dokunmadan aldım. Haberleştiren gazeteci arkadaşlarım da aynı şeyi yapmış ve haklarını vereyim yaptıkları sapına kadar habercilik.

Söylediğiniz sözün nereye gideceğini veya çekileceğini bilmezseniz olacağı budur.

Taşpınar tevil yerine keşke daha akıllıca bir yol izlese ve “TOKİ’ ye TSG yerine BŞ Belediyesi benzer değerde bir yer önersin, o takas işleminin yapılması için üzerime düşeni sonuna kadar yaparım” benzeri bir öneri ya da taahhütte bulunsa belki durumu toparlayabilirdi.

Oysa düzeltme için bağlandığı yerel tv kanalında canlı olarak onun ağzından “ben yıkılacak demedim, ama yıkılmayacak ta diyemem” sözlerini duyunca, tek cümle döküldü ağzımdan: “pes artık”

Aslında vakit geçmiş değil ama bu basit tartışma bile ortaya koydu ki; AK Parti’ nin Mersin’ de yarattığı algıyı düzeltmesi bu kadrolarla hayli zor. Ve yönetimde kim olursa olsun yaratılan tahribatın giderilmesi bir yana hasar tespitinin zamanı bile gelip geçmekte…

Taşpınar örneğinde görüldüğü gibi etkili, yetkili herkese tavsiyem; “söz ağzınızdan çıktığı ana kadar esirinizdir, çıkınca siz onun esiriniz” gerçeğini kulağınıza küpe yapın…

İki amatör kulübe aktarılan trilyon gerçekte nereye harcandı? abdullah ayan yazdı…

İki amatör kulübe aktarılan trilyon gerçekte nereye harcandı?

Yazılarımı takip edenlerin yukarıdaki başlıktan tahmin edeceği gibi konumuz yine Spor İl Müdürlüğü ve bu Müdürlüğün Müdürünün kurduğu, başında olduğu, halen para çekmeye tek yetkili kılındığı Mavi Deniz Kulübü ve bu kulübe aktarılan 800 milyar… (aslında payına 200 milyar düşen ikinci bir kulüp daha var ama konuyu dağıtmak istemiyorum)

Son iki yazının ardından idari anlamda Valilik veya Bakanlıktan ses çıkmadı ama AK Parti cephesinden isimlerini açıklamama kaydıyla epeyi görüş bildiren, trilyonluk paranın akıbeti hakkında ipuçları veren epeyi isim temasa geçti benimle.

Bunların dişe dokunanlarına burada yer verip, resmi ağızların açıklamalarını bekleyeceğim.

Başka da yapacak bir şey gelmez elimden.

Örneğin oldukça yetkin bir isim yazılarımın ardından İl Müdürlüğüne vekalet eden şahsiyetle görüştüğünü, o zatın “her şey genel müdürlüğün bilgisi çerçevesinde cereyan ettiğini” hatta genel müdürlükteki isimleri de teker teker kendisine verdiğini söyledi.

Beni bilgilendiren AK Parti üst düzey yöneticisiyle açık biçimde görüşlerimi paylaştım, burada da yinelemek zorundayım.

Bana göre bir işlem ya yasaldır veya değildir.

Yasal işlemse zaten genel müdürlükte de olsa birilerinin özel olarak o konu hakkında bilgi sahibi olması gerekmez. Belgeler düzenlenir, ödemeler yasal çerçevede yapılır, o paraların gerçek amacında harcanıp harcanmadığı yine mevzuat içinde denetlenir.

Yok, eğer yasal yollar zorlanıp farklı yöntemler uygulandıysa, bunu genel müdürlükteki yetkililerin bilmesi mazeret değildir, değil bürokrat Bakan babanız olsa, eninde sonunda önüne çıkacağınız yargı nezdinde kimse sizi kurtaramaz, size kefalet edemez, etse de bir hukuk devletinde güler geçerler adama…

Gelelim trilyonun nerelere harcandığı konusunda ileri sürülen iddialara:

Kimi kaynaklara göre bu bir trilyon Akdeniz oyunları çerçevesinde başta stadyum olmak üzere yapılan tesislerin eksiklerine, gediklerine harcanmış…

Bırakın normal bir ülkeyi, aşiretlerde bile böyle bir yöntem yok, olamaz da…

Tesisler konusunda bir eksik varsa öncelikle şunu sormamız lazım:

“Eksiği olan bir tesisin kabulünü kim, nasıl yaptı?

Tahakkuk nasıl gerçekleştirildi?

Örneğin yeni Mersin stadından daha büyük kapasiteli Kayseri stadı kaça mal oldu? Mersin stadına kaç para harcandı? Ve o paralara rağmen stadyum kimi ifadelere göre %80 haliyle tamamlanmamışken hangi kurum ve o kuruma bağlı hangi yetkililer teslim aldı?”

Daha da önemlisi şu: Tesisler eksikse Bakanlık bütçesinin bir faslından başka bir faslına aktarma yapar ve o fasıldan yasal kaynak ayırıp harcama yapar.

Tesislerin tamamlanması için bir amatör spor kulübü kurulup oraya kaynak aktarılması ve ödemelerin o kulüp üzerinden yapılması gibi akıl almaz yöntemin dünyada ikinci bir benzeri var mı?

Böyle bir şey olabilir mi? Hadi yaptınız oldu, yasal mevzuat böyle bir şeyi kabul edebilir mi?

Ve çok masum bir soru: “Siz yaptınız oldu diyelim, o kulübe aktarılan para eğer amatör spor yerine böylesine farklı bir yerde harcandıysa, bunun denetimini kim yapacak? İl Müdürlüğünün ihale süreci içinde ve her türlü yasal denetime açık biçimde yaptığı harcamayı birileri kulüp kisvesi altında yaparken ihale mekanizması ve denetim dışında işlere imza atarsa bunun hesabını kim, nasıl soracak?

Mavi Deniz Spor kulübüne aktarılan 800 milyarın en azından bir kısmı ile ilgili bir başka iddia da şu:

Spor il Müdürlüğü adına kiralanan bir yerle ilgili ihale mevzuatı dışına çıkıldığı için bir süre sonra dönemin Spor İl Müdürü imzasıyla düzenlenen kira sözleşmesi hiçe sayılarak, mülk sahibine sözleşmede geçen kira ödenmez. Bunun üzerine mülk sahibi kiracı konumundaki il müdürlüğü hakkında yasal yoldan harekete geçer.

Hem il müdürünü kurtarmak, hem de kurumu mahkeme önüne çıkarmamak için dahiyane bir yol bulunur. Bu yolla aylık on bin liraya (eski parayla 10 milyara) kiralanan yere ait bedelin 80 bin lirası (80 milyarı) Mavi Deniz Spor Kulübüne aktarılan 800 milyardan ödenir.

Bu bir iddia, gerçek olup olmadığı ancak açılacak soruşturma sonucu ortaya çıkacak.

Ama iddialar yanında yazışmalar sonunda eriştiğimiz akıl almaz somut belgeler de var:

Örneğin haberanaliz sitesinde 23.1.2014 tarihinde yayınlanan belgeye göre M.Ö. isimli mülk sahibi ile Mersin Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü adına dönemin İl Müdürü İlhami koç arasında 6.5.2013 tarihinden geçerli olmak üzere bir yıllık kira kontratı imzalanır. Bu kira kontratındaki yazılı ifadeyle İsmet İnönü Bulvarı üzerindeki bir gayrimenkul resmi kurum olduğu iki ayrı yerde ifade edilerek Mersin il Müdürlüğüne kiralanır. (http://haberanaliz.net/article_detail.php?article_id=1667)

Gözlerime inanamadığım o kira mukavelesini internet sitesinde görünce aynı gün İl Müdürlüğüne başvurdum. Kira sözleşmesini imzalayan İbrahim İlhami Koç geçen sürede İstanbul’a atandığı için yerine vekâlet eden Salman Malkoç imzasıyla bana gönderilen 25.2.2014 tarihli resmi cevapta aynen şunlar yazılıydı:

“İlgi yazınızla belirtilen taşınmaz ile müdürlüğümüz ve gayrimenkul sahibi arasında hiçbir yazılı geçerli kira kontratı imzalanmamış olup; Müdürlüğümüzün söz konusu gayrimenkulle hiç bir alakası olmadığı gibi elimizde belge de bulunmamaktadır. Ayrıca bu hususta hukuki süreç başlamış olup, Müdürlüğümüzce takip edilmektedir”

Yerel seçim hengamesi içinde üzerinde fazlaca durmadan arşive kaldırdığım o cevap bugün o gayrimenkul kirasının kurulan kulüpçe ödendiği iddiasıyla daha bir önem kazanıyor.

Hazır yeri gelmişken sorayım:

Spor İl Müdürlüğüne Akdeniz oyunları Koordinatörlüğünce devredilen eşyaların adı geçen gayrimenkulde depolandığına dair fotoğrafların haberanaliz sitesinde yer aldığı bu kira sözleşmesi o eşyalar halen orada dururken neden il müdürlüğünce böylesine kesin ifadeyle yalanlandı?

Kira sözleşmesini İl Müdürü sıfatıyla imzalayan Koç’ un vatandaşlık numarasının bile yer aldığı o belge ortadayken konu nasıl kapatıldı veya gerçekten kapandı mı?

8 aylık alacağı olan mülk sahibi dava açacağını söylemesine rağmen ne oldu da davadan vazgeçti?

Dünyada aklı başında hiç kimse kiraya verdiği bir taşınmazın yıllık 120 milyar tutarındaki kirasından vazgeçmeyeceğine göre o kira bedelini kim veya kimler, nasıl ödedi?

O kira bir formülle ödenmese mülk sahibinin açacağı ve kesinlikle kazanacağı davada ortaya çıkacak kira+dava masrafı ve avukatlık ücretlerini yani yaklaşık 150 milyar lirayı kim ödemek zorunda kalacaktı?

Görüldüğü gibi sorular çok ama ben önceki yazılarımda ifade etmeye çalıştığım yerdeyim:

Orta yerde Amatör sporculara hizmet gayesiyle para aktarılan bir kulüp var. Üstelik o trilyona yaklaşan paralarla ilgili pek çok iddia da dolaşmakta.

Spor İl Müdürlüğü bu iddialarla ilgili kamuoyunu tatmin edecek bilgi verme konusunda tek adım atmıyor. Daha da vahimi iddiaların muhatapları şu anda soruşturulması gereken belgelerin bulunduğu kurumun en üst düzey yetkilileri olarak yerlerinde oturmaya devam ediyor.

Kısaca yarın öbür gün Savcılıkların olaya el koyması halinde inceleyecekleri deliller de bu yetkililerin başında olduğu kurumlarda…

Her şeyden geçtim, diğer yanlarını da boş verdim diyelim…

Tek başına bu bile kabul edilebilir bir şey mi?

Abdullah Ayan “800 milyarlık akıl almaz skandalın son perdesini” yazdı

800 milyarlık akıl almaz skandalın son perdesi…

Spor İl Müdürüne vekâlet eden zatın kurucusu olduğu amatör spor kulübüne dört ay içinde aktarılan 800 milyar liranın izini sürdüğümüz, akıbetini sorguladığımız yazıların arkasından oturup bekledik ki, il müdürlüğünden, Valilikten, Genel Müdürlükten birileri çıkıp tek kelam etsin.

Cevap “Yazılanlar yalan” denip bir tekzip şeklinde de gelebilirdi veya Şener Şen filmlerindeki replikle “evet yaptım ama sor bana niye yaptım?” türünden bir şeyler de olabilirdi.

Hayır, taş duvarlar dile geldi de, yetkili tek bir ağızdan ilaç niyetine “olumlu, olumsuz” bir cümle duymadık.

Ancak tepkilerden anladım ki; iktidarın yereldeki gölgesi AK Parti Mersin camiası ve çevreye konuşlanmış herkes konuyu zaten uzunca zamandır biliyormuş, konu sanılandan fazla konuşulmuş, tartışılmış, hatta zaten konuya yeterince vakıf Ankara’ daki kimi mahfillere taşınmış, orada dillendirilmiş.

Kısaca konuya vakıf olduğunu sanan benim gibilerin bildiğinin kat be kat fazlası iktidarın ucundan tutan siyasetçisinden devletin bürokratına herkesin malumuymuş…

Hem de uzunca zamandır o kadar çok konuşulmuş ki, bana anlatılan, yansıtılan detaylardan sonra yakaladığımız ipin ucunun nerelere kadar uzandığını görüp, şaşkınlık içinde dinlemeye, sindirmeye çalıştım olayları…

Özetlemeye çalışayım:

Örneğin 2 Ocak 2014 günü kurulan Mavi Deniz Spor Kulübünün dokuz kişilik kurucu listesinde adı geçen Yılda Kurşun’ un eşi Bayram Kurşun ile görüştüm.

Bayram Kurşun önemli bir isim ve kendi adıma söyleyeyim: Bu olaylar günün birinde açığa çıkacak/çıkarılacaksa yetkililerce bilgisine başvurulması gereken en önemli tanıklardan biri…

Önemli çünkü bu 800 milyar liranın Spor il Müdürlüğünce Mavi Deniz Spor Kulübüne aktarıldığı dönemde AK Parti Mersin il yönetim kurulu üyesi ve Mekin Salt’ ın bana ifade ettiği titriyle altını çizeyim; “AK Parti Mersin il teşkilatının kendi içinde yaptığı görev dağılımında Gençlik Spor İl Müdürlüğü koordinatörü”

Yani AK Parti tüm daire müdürlüklerini birer görevliyle koordine ediyor, Bayram Kurşun’ un kısmetine de Gençlik Spor İl Müdürlüğü düşüyor.

Kurşun’ un Müdürlükle ilgisi koordinatörlükle de sınırlı değil. Eşi Yılda Kurşun bu kurumda taşeron işverenin işçi kadrosunda ve asıl önemlisi efsane Mavi Deniz Spor Kulübünün sadece kurucuları arasında yer almakla kalmıyor, 3 Şubat 2014 tarihinde toplanan Kulüp Yönetim Kurulunca Denetleme Kuruluna getiriliyor. Nereden mi biliyoruz? Spor İl Müdürlüğünün yasal yoldan talep etmem üzerine bana gönderdiği belgelerden. Belgeler arasında yer alan Mavi Deniz Spor Kulübü karar defterindeki 3 Şubat 2014 tarih 1 nolu kararda toplanan yönetim kurulunun görev dağılımı yaptığı bu görevlendirme sonucu bankalardan para çekmeye Ahmet Tarakçı ve Mülkinaz Bıyık’ ın yetkili kılındığı, denetleme kuruluna ise Ekrem Öten ve Yılda Kurşun’ un atandığı yazılı. (Aslında konu hakkında epeyi kafa yoran, yazıp çizen Mustafa Göktaş’ ın haklı olarak dile getirdiği gibi kulüp dediğiniz yasal pencereden tanımlarsak bir dernek ve dernek genel kurul yapmadan kafasına göre kendi kendisine yönetim kurulu ve denetçi seçemez. Ama işin boyutları öylesine vahim yerlere taşınmış ki, bu tür usulsüzlükler heybedeki turp yanında devede kulak kalıyor)

Bayram Kurşun; bu kulübün kurulduğunu duyduğu ve eşinin de birilerince yönetime alındığını öğrendiği an istifa etmesini istediğini, eşinin de 21 Ocak 2014 günü Müdürlüğe resmi yoldan başvurup bu kulüpten istifa ettiğini Gençlik Spor İl Müdürlüğüne arz ettiğini bildiriyor. Gerçekten de Haberanaliz sitesine gönderdiği dilekçe örneğinden  (http://haberanaliz.net/article_detail.php?article_id=2306) bu rahatlıkla görülebilir.

Peki, Yılda Kurşun 21.1.2014′ te istifa ediyor da, kulüp tek taraflı tasarruf olan istifanın gereğini yerine getiriyor mu? Sorunun cevabı önemli ama yanıtını bulmak zor değil.

Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünün bana gönderdiği belgelere bakarsak, yukarıda söz ettiğim Kulübün 1 numaralı ve 3.2.2014 tarihli kararından anlıyoruz ki, Yılda Kurşun hem o toplantıda yer almış, hem de görev dağılımında denetleme kuruluna getirilmiş. Sadece bu da değil. İstim arkadan gelsin misali Kulübe para tahsisi için Ankara’ ya gönderilmesi zorunlu olan ve 24.3.2014 tarihinde düzenlenen Kulüp Bilgi formunda Yılda Kurşun 9 kişilik yönetim kurulu listesinin 5. sırasında yer alıyor. (Bu durumda ya o istifa dilekçesi yazılmamış veya yazılmış ta gereği yapılmamış. Ama istifa doğruysa çok daha vahim “devlet kurumuna yanıltıcı belge verme” gerçeğiyle karşı karşıyayız)

Daha da vahimi şu: Devlet kurumuna yanıltıcı belgeyi sunan Kulübün başkanı ile o devlet kurumunun Mersin il müdürü aynı kişi…

Bayram Kurşun’ un iddiaları da bununla da sınırlı değil. Kurşun aslında kurulan kulüplere transfer edilen paranın Mavi Deniz Kulübüne aktarılan 800 milyar ile sınırlı olmadığını aynı yöntem ve aynı tarihlerde Mersin Olimpik Spor Kulübü adlı bir başka amatör kulübe de 200 milyar aktarıldığını ve işin boyutunun 1 trilyon olduğunu ifade ediyor.

Konuşmamızda, Kurşun olayları öğrenmesinin ardından dönemin AK Parti İl Başkanı Mekin Salt’ ı bilgilendirdiğini ve konuyu kendisinin de içinde yer aldığı il yönetimine taşıdığını da iddia etti.

Bilgiyi doğrulatmak için Salt ile konuştum. Kesinlikle böyle bir durumun söz konusu olmadığını ifade etti.

Ben hakem veya hakim değilim. Kim doğruyu söylüyor, kim gerçeği saptırıyor bilemem. Ama adım gibi emin olduğum bir şey var: Mersin Gençlik spor İl Müdürlüğünde dönen işlerden ve 4 ay içinde iki kulübe aktarılan 1 trilyon paradan AK Parti teşkilatında yer alıp ta haberdar olmayan yok. Herkesin bildiği, konuştuğu ve konuşulanların ayyuka çıktığı bir konudan o parti il başkanının muttali olmaması mümkün mü?

Duymamışsa vahim, duyup ta benden veya başkasından inkar yolunu seçiyorsa daha da vahim..

Arapçada bir deyim var, “mezkure fi divan, mığbiye mi ciran” Türkçesi “komşudan saklı ama divanda konuşuluyor”

Bu hikâye o kadar çok mecrada o kadar konuşulmuş ki, şu kadarını söyleyeyim: AK Parti Mersin Milletvekillerinden bazıları da konuya vakıf ve rahatsız…

Yeni il başkanı konuyu bilmenin ötesinde öylesine rahatsız ki, Cumhurbaşkanı seçiminin hemen ardından 14 Ağustos günü Ankara’ da bir araya geldikleri Spor Bakanına konuyu ilettiğini ve soruşturulmasını istediğini yakın çevresi bana anlattı.

Ama mızrak çuvalı öylesine yırtmış ki, Bakanlık soruşturması artık basit bir detay durumuna gelmiş.

Bir trilyonluk yolsuzluk iddiası söz konusu ve iddianın baş muhatabı şu anda tüm resmi belge, bilgi, kısaca deyim yerindeyse soruşturulacak delilleri elinde bulunduran Müdürlüğe vekâlet eden kişi…

Delillerin karartılmaması, varsa suçun örtülmemesi için hem Savcılığın konuya el atması gerekiyor hem de Valilik ve asıl önemlisi Bakanlığın idari soruşturmayı selametle sürdürmek için gerekeni yapması…

Umarım şu yazdıklarımızı birileri artık duyar da, üç kuruş yardım çok görüldüğü için kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olan nice amatör spor kulübü* dururken okus pokus yöntemlerle kurulan, kurdurulan kulübe aktarılan trilyonluk kaynak gerçek sahiplerine akıtılır.

*Merak eden 16 yıllık geçmişe sahip ve 2008 sezonu Türkiye Şampiyonu Mersin Hentbol Kulübünün geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet meydanından arşa yükselen feryadına kulak versin. O haber ile ilgili link:

http://www.dha.com.tr/mersin-hentbol-spor-kulubunde-kapanma-tehlikesi_750042.html

Ortadoğu’daki savaşın görünen görünmeyen yüzü…

Ortadoğu’daki savaşın görünen görünmeyen yüzü…

“Her türlü savaşı selamlarım. Çünkü savaş ABD’nin sağlık sigortasıdır. Her on senede bir dışarıda savaş yaşamazsak içimizde savaşmak zorunda kalabiliriz.” (T. Roosevelt)

Önce son beş yılı kapsayan muhtelif tarihlerdeki bazı haberlerden bir demet:

“Katar, ABD’den toplam bedeli 11 milyar doları aşan, askeri mühimmat satın aldı! Pentagon basın sekreterinin de onayladığı, bu yıl gerçekleşen ABD’nin en büyük silah satışı…

Körfez ülkelerinden Suudi Arabistan, geçen yıl ABD ile 80 yeni F-15SA taarruz uçağı, füze, radar uyarı sistemi ve diğer askeri malzemelerden oluşan 60 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştı.”

“ABD geçen yıl ülke dışına 66.3 milyar dolarlık silah sattı. Bu rakam dünyadaki bütün silah satışlarının % 75’ine tekabül ediyor. Bir başka deyişle, dünyada kullanılan her dört silahtan üçünü ABD satıyor. Peki, bu kadar silahı kim alıyor? Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi devletler.

Amerikan New York Times gazetesinin konuyla ilgili yorumunda, 2010 yılında 21.4 milyar dolar olan silah satışının 45 milyar dolar birden artarak ABD tarihinin en yüksek seviyesine ulaşmasının arkasında Körfez ülkelerinin İran’dan giderek daha fazla tehdit algılaması yatıyor. Ancak New York Times’ın bu yorumunun tam tersi de mümkün. Yani, ABD yanlısı Körfez ülkeleri silahlandıkça, İran da bunu kendisine karşı artan bir tehdit olarak algılayabilir. Nitekim Suudi Arabistan, BAE, Katar, Umman gibi ülkeler sadece savunma sistemleri almıyorlar. Silah satış tablosuna bakıldığında ABD’den 33.4 milyar dolarlık silah satın alan Suudi Arabistan 2011 yılında dünyanın en fazla silahlanan devletleri arasına girmiş bulunuyor.”

“8 yıl süren Irak-İran savaşında ABD ve Batılı ülkeler her iki tarafı da üstün kılmayacak dengeli bir şekilde silahlandırmış, iki ülke de petrolden elde ettiği 1 trilyon dolardan fazla parayı silaha yatırmak zorunda kalmıştı.”

“ABD Kongresi tarafından hazırlanan bir rapora göre, ABD 2011 yılında silah satışını bir önceki yıla göre üçe katladı. 2011 yılında dünya genelinde 85.3 milyar değerinde silah alımı gerçekleşti. ABD’nin bundaki payı ise tam 66.3 milyar dolar.”

“Amerikan New York Times gazetesinin haberine göre, ABD, 2010 yılında 21.4 milyar dolar olan silah satışını 2011 yılında üçe katlayarak 66.3 milyar dolara çıkardı. Rapora göre, ABD’nin en büyük müşterileri ise, Körfez ülkeleri. Suudi Arabistan, ABD ile 33.4 milyar dolar değerinde silah anlaşması yaparken, onları 4.5 milyar dolarla Birleşik Arap Emirlikleri izledi. Körfez’in bir diğer ülkesi Umman’da ABD ile 1.4 milyar dolarlık silah anlaşması yaptı.”

“Suudi Arabistan’ın ABD ile yaptığı 33.4 milyar dolarlık anlaşmaya göre, Washington, Riyad’a 84 yeni nesil F-15 savaş uçağı verecek. Ayrıca Suudi Arabistan’ın mevcut 70 adet F-15 savaş uçağını da modernize edecek.”

“Suudi Arabistan, 2013’de imzaladığı 1,9 milyar avroluk anlaşmalarla Fransa’ya en çok silah siparişi veren ülke olurken, siparişlerin yüzde 40’ı Ortadoğu ve Körfez ülkelerinden geldi.”

“Suud idaresi Arap baharının sonbahara çevirmek ve tehdidin kendisine sirayet etmesini önlemek için imzaladığı orta ve uzun vadeli anlaşmanın çerçevesi 164 milyar dolar…”

Muhtelif yıllar ve farklı tarihlerdeki haberleri çoğaltmak elbette mümkün ama yukarıda alıntıladıklarım yeterince fikir veriyor sanırım…

**

Haberlerden sonra gelelim son duruma…

IŞİD’ i son bir ayda kestiği iki batılı kafa görüntüleri ardından keşfeden ve “tarihin en büyük tehdidiyle karşı karşıyayız” tespitini yapan ABD ile ilgili ben çok farklı bir pencereden yaklaşacağım yaşadığımız sürece:

ABD’ de şu an iki güç çarpışıyor ve ortadoğunun geleceğini en büyük olasılıkla bu iki cepheden kimin galip geleceği belirleyecek.

Bunun için de 2016 başkanlık seçimlerini beklemek zorundayız.

Büyük olasılıkla (beklenmedik bir kaset, adaylardan birini bitirecek bir belge ortaya çıkmazsa) demokratlar Hillary Clinton, Cumhuriyetçiler Mc Cain’ i aday gösterecek.

Cumhuriyetçiler çılgın (veya artık manyak mı desek?)Neoconlar tarafından destekleniyor, politikalarını belirledikleri gibi finansörlüklerini de bu cephe sağlıyor. Cepheye demokratlardan umudunu kesmiş İsrail’ in şiddet yanlısı politikalarını destekleyen lobileri de eklemek mümkün.

Neoconlar için insan hayatından çok karbon türevli enerji ve silah kartellerinin ciroları, karları, kısaca çok para kazanacakları tatlı iklim ilgilendiriyor. Gerisi fasarya…

Demokratlar ise çevre sorunlarına daha duyarlı ama onları da destekleyen bir sermaye grubu var: Bilişim ve nano teknolojilerle yenilenebilir enerji sektörü.

Bayan Clinton kazanırsa eşi Bill Clinton’ un başlatttığı ve Bush ile kesintiye uğrayan ama bugünlerde ağır aksak ta olsa, yalnız da kalsa Obama’ nın sürdürmeye çalıştığı daha insani değerleri öne çıkaran strateji hâkim olacak.

Cumhuriyetçiler kazanırsa mı?

Yandı gülüm keten helva…

Sonu meçhul bir yolculuk bekliyor olacak tüm bölge ülkelerini. Bu ülkelere son zamanlarda Demokratlardan çok cumhuriyetçilere yakın duran Erdoğan’ ın yönettiği Türkiye’ de dahil.

IŞİD’ i ABD öncülüğündeki koalisyon ülkelerine bağlı uçaklar vuruyor ama IŞİD koordinatörü bırakmış asıl düşman olarak Suudi Arabistan’ ı hedef tahtasına koyduğunu ilan ediyor.

Bu durup dururken belirlenmiş bir tavır mı sanıyorsunuz? Daha ilk darbe geldiğinde sıcağı sıcağına asıl düşmanın Suudilerin yönetici taifesi olduğunu dünyaya duyurmak elbette hesaplanmış, düşünülüp taşınılmış bir strateji ürünü…

Ve bu düşmanların ilan stratejisi gösteriyor ki, sonunda birileri az birileri daha fazla ödemede bulunacak ama her ülke payına düşeni sineye çekecek.

Ama şundan emin olabiliriz…

İster Cumhuriyetçiler ister demokratlar kazansın, kaybedeceği kesin olan ve eninde sonunda ülke vasıflarını yitirecek körfez ülkelerinin geleceği olmayacak.

Tarihin çöplüğüne gömülecek birinci dünya savaşında ingilizlerin cetvelle çizdikleri GDO’ lu ülkeler ve onların başında petrol satıp keyif çatan, kulaklarından fışkıran paraların artanlarıyla durmadan silah alan krallıklar, şeyhlikler…

Ciddi bir ekonomik araştırmalar kurumu körfez ülkelerinin batılı bankalardaki fonlarının 5 trilyon doları aştığını söylüyor.

Siz o paraların geriye döndürülüp Ortadoğu halklarının yaralarını saracağını mı sanıyorsunuz?

AK Partinin Rektör adayı: Çamsarı…

AK Partinin Rektör adayı: Çamsarı…

İktidar da olsa bir partinin Rektör adayı mı olurmuş demeyin…

Rektörleri Üniversite akademisyenleri seçer diye de düşünmeyin.

Çünkü burası Türkiye; taraftarlığın, sadakatin, liyakati ezip geçtiği, kural tanımazlığın tek kural olarak işlediği ülke.

Bu dün de böyleydi, belli ki düzelteceğiz diye yola çıkanlar iktidar sürecinde muktedir olmayı başarınca geçmişte şikâyet ettikleri düzeni daha adil hale getirme çabasını çok ta ciddiye almıyorlar.

Ve il teşkilatları da yeni duruma kısa zamanda uyum göstermiş, muktedir olmanın yerel pastasından paylarına düşeni alma, çalışma alanlarını genişletmede beis görmüyorlar.

Spordan Milli Eğitime, sağlıktan tarıma il genelindeki tüm bürokratik mekanizmaları kontrol etme merakı belli ki tavan yapmış, varılan son merhale yaklaşmakta olan Mersin Üniversitesi Rektörlük seçimleri.

Son yönetim kurulunda çiçeği burnunda il başkanı Rektörlük seçimleriyle ilgili düşüncelerini, beklentilerini falan anlatmıyor. Çok net konuşuyor: “Ben ve dört Milletvekili bir araya geldik ve Mersin Üniversitesi Rektörlüğü için Ahmet Çamsarı’ yı destekleme kararı aldık” diyor. Bununla da kalmıyor, yapılan istişarelerde Mersin sivil toplum örgütlerinin de benzer düşüncede olduğuna dair kanaatini de paylaşıyor.

Bu bir iddia falan değil, yönetim kurulunda dünya kadar tanığı var. Yani mızrağın çuvala sığmadığı durumla karşı karşıyayız.

Kaldı ki, kulaklarıma inanmayıp konu hakkında kendisinden bilgi almak için aradığımda da, bunun kendi içlerinde kalması gerektiğini, kamuoyuna deklare etmeyi düşünmediklerini söylüyor.

Özrü kabahatinden büyük derler ya, Taşpınar tam da deyime örnek veriyor sanki…

Soru şu: iktidar partisi ve partinin seçilmiş Milletvekilleri Mersin ortak beklentisinin, sivil toplum örgütlerinin, en azından sınırlı da olsa halkın nabzını tutmadan nasıl olur da bir adayı diğerlerinden ayrı tutup destekleme kararı alır?

Keşke Taşpınar çıkıp “Çamsarı’ yı destekleyen” sivil toplum örgütlerini çıkıp açıklasa…

Açıklayamaz çünkü Mersin’ de konuştuğum adı bilinen hiçbir sivil toplum örgütünün ne görüşü alınmış ne de düşüncesi sorulmuş. Bırakın STK’ ları kendi örgütünün görüşünü almayan biri mi, çıkıp kamuoyu nabzı yoklayacak?

Sakın Taşpınar örgüt diye; iktidar partilerinin çevresinde çöreklenen ve bugün de AK Partinin Mersin teşkilatı etrafında salınan ‘ağır ağbilerin’ kanaatini dillendiriyor olmasın.

Ahmet Çamsarı denilen öğretim üyesini tanımam, bilmem…

Kendisiyle ilgili hiç bir kanaate de sahip değilim. İyi bir doktor, çok yetenekli bir cerrah ta olabilir.

Ama bunların hiç biri Mersin Üniversitesi gibi 28 Şubat sürecinde kentle arasına duvarlar örmüş, kabuğuna çekilmiş bir bilim adasını, izole halinden kurtarıp Mersin’ le buluşturmaya yeter mi?

Şahsen ben dört Milletvekilinin daha sandığın öğretim üyelerinin önüne koyulmadığı bir seçimde çıkıp ta şimdiden iradelerini bir kişi yönünde il başkanına deklare ettiklerine inanmak istemiyorum.

Bu kenti özellikle de Uğur Oral ve onun izinden yürüyen bugünkü Rektör Süha Aydın döneminin Üniversitesini neredeyse hatmetmiş, 28 Şubat sürecinde yaşanan ve kendilerine boyun eğmeyen muhafazakârlara çektirdikleri zulme karşı çıkan yazılar yazdım diye sayısını şaşırdığım nice davaya muhatap olmuş biri olarak Üniversiteyi de hayli yakından tanıdığımı sanıyorum.

Ama benim tanımadığım bir öğretim üyesini dört vekil hangi süreçte ve hangi yönleriyle bu kadar yakından tanıdı da, kendilerini bu kadar bağlayacak bir referans kartını il başkanına verebiliyorlar?

Üstelik AK Parti bu alanda hayli acıklı tecrübeye de sahip.

Geçmiş dönemde Mersin Milletvekili Prof. Ömer İnan’ ın, tamamen angaje olduğu, dağarcığında ne kadar mermisi varsa ortaya sürdüğü ve deyim yerindeyse ölümüne desteklediği Tuğba Yanpar’ ın girdiği Rektörlük seçiminde yaşanan hüsranı; bilmeyenlere, bilip te unutmaya çalışanlara hatırlatmama gerek var mı?

O dayatmaya inat, sandık başına giden öğretim üyelerinin, AK Parti adayı olarak lanse edilen Yanpar’ a karşı, çok istemeseler de Süha Aydın etrafında kerhen nasıl bir blok oluşturduğunu ve o lobinin nasıl işi başarıya taşıdığını AK Partili vekillerin arşivleri tarayıp yeniden göz atmalarında yarar görürüm.

Altını çizerek tekrarlayayım Çamsarı’ yı ismen, cismen tanımam. Belki de Rektörlüğe en uygun isimdir, onu da bilmem…

Ama AK Parti il başkanı daha seçimler yapılmadan ve YÖK’ e bildirilecek 6 isim belirlenmeden adaylardan birine tüm desteğin verileceğini ve partilerinin adayı olduğunu deklare ederek Çamsarı’ ya iyilik değil, kötülük ediyor.

İki nedenle kötülük ediyor: Birincisi; Mersin Üniversitesinin oy kullanacak delegasyonu dayatmayı, hele bu siyasiyse ve iktidardan geliyorsa kabul etmez, Çamsarı’ ya oy verecekse de inadına vermez.

İkincisi; Diyelim ki Çamsarı gerçekten öğretim üyelerinin desteğiyle sandıktan çıktı ve YÖK tarafından Cumhurbaşkanına da önerilen üç isim arasında yer aldı, Erdoğan’ da kendisini Rektör olarak atadı.

AK Partinin Rektörü yaftasını bugünden onun boynuna asmaya ne hakkınız var?

Aslında Çamsarı’ yı Milletvekillerinin bazılarına ve il başkanına önerenlerin kim olduklarını tahmin etmek zor değil. İktidara yakın görünüp, gemisini yürüten, yürürken bile ağır ağbi pozlarındaki 3-5 isim. Ve aslında il başkanının Çamsarı’ yı desteklediğini iddia ettiği STK’ lar da bu kent dinamiklerini kendilerinden ibaret sanan tipler…

Bunlar siyasi çizgisi nedeniyle değil, konjonktür iktidara yakın olmayı gerektirdiği için bugün AK Parti yanında yer alır, yarın o güç gitsin, hemen yeni güç odağına tornistan eden tipler. Referans özelliği varken Hizmet hareketine gönülden bağlı olduklarını haykıranlarla, bugünlerde “paralelciler diye başlayıp en ağır küfürleri savuranların aynı simalar olmasına şaşırmayın.

Yerel seçimlerde AK Partili gibi görünüp seçilme ihtimali yüksek CHP’li Özcan’ a destek verdiğini açıklayanları, seçimi MHP’ li Kocamaz kazanınca gün doğmadan bağlılık temennaları da çakanları da Mersin yeterince tanıdı ama belli ki AK Parti’ de bunlara “duygusal bağlar” nedeniyle bel bağlayanlar var.

Keşke AK Parti 2004 çizgisini ve AB ye giden demokratikleşme çizgisini sürdürseydi. Geçmişte Demirel ve Sezer’ i Rektör atamaları nedeniyle yerden yere vuranların asıl yapması gereken Üniversiteleri özgür ilim vahaları ve idari yönden özerk kurumlar haline getirmesi değil mi?

Bir bilim adamını Rektör olarak atayıp tüm yönetim tasarrufunu, trilyonlarca bütçeyi emrine verenler, bu işlerin aslında yönetişimin apayrı uzmanlık dalı olan profesyonel yöneticilerin işi olduğunu bilmez mi?

Hayatı boyunca 10 kilo domatesi bir kerede almamış, akademik vahanın dışındaki acımasız dünyadan bihaber insanları getirip kurumların başına oturtarak aslında hem onlara ama en çok ta o üniversitelerin bulunduğu kentlere zulmedildiğini anlamak çok mu zor?

Ve çok basit son bir soru: İl Başkanı yönetimine “Çamsarı’ yı destekliyoruz” demekle kalmayıp, destek için kendisini ziyaret etmek isteyen adaylardan birini “hocam biz dört vekilimizle birlikte adayımızı belirledik, aday olun ya da olmayın diyemem ama ona göre bir kez daha düşünün” diye uyardı mı?

AK Parti il başkanının maç sırasında dışarıdan oyuna müdahale tavrı beni ister istemez 28 Şubat sürecinin netameli günlerine götürdü ve o günleri anlattığım “Mersin Üniversitesi, kara kaplı kitap” yazı dizisini hatırlattı.

Yıllardan 1997, aylardan Eylül…

Çiçeği burnunda Mersin Üniversitesinin başında Vural Ülkü var, YÖK’ ün başında ise Gürüz…

Daha önce Gürüz’ ün uyarılarına rağmen görevden alınmayan Rektör yardımcısı nedeniyle gerilen ipler 19 Eylül günü Rektör Ülkü’ ye gelen telefonla kopar…

Ahizenin diğer ucundaki YÖK Başkanı Gürüz’ dür…

Söyledikleri 20 Eylül 1997 günlü Milliyet’in manşetine şöyle düşer:

“Sen insan mısın?, haysiyetsiz, şerefsiz”

“Laiklik, demokrasi size mi kalmış bunlar sizin tekelinizde mi zannediyorsunuz. Siz kim oluyorsunuz da bu konularda konuşuyorsunuz. Orada Rektör olarak birgün bile kalacağınızı mı sanıyorsunuz. Devlet sizin hesabınızı görecektir. Sizde namus, ahlak utanma duygusu yok mu? Yöneticiliğin ne olduğundan haberiniz bile yok. Sizin üniversitenin ‘Ü’sünden bile haberiniz yok. Sizden bütün bunların hesabı sorulacaktır. Bundan sorasını göreceksiniz.”

Gerçekten devlet adına birileri hesabı keser, ve yıllar sonra Ergenekon’ dan yargılanacak Gürüz, müttefiki Oral ile birlikte vaadinin altında kalmaz, gösterir sonrasını…

Çok kısa bir süre sonra Çukurova Üniversitesinden getirilen Uğur Oral, kurulma aşamasındaki Tıp Fakültesine alınan 40 öğretim üyesinin oylarıyla Mersin Üniversitesine Rektör olur…

O ünlü seçimlerde Uğur Oral 47 (47 oyun 40’ının Oral tarafından odası bile olmayan Tıp Fakültesine alınan elemanların oyu olduğunu tahmin etmek zor değil), rakibi Onur bilge Kula ise 81 oy almış, ancak özel! 47’nin gücü 81’i yenmiştir.

Gürüz en yüksek oyu alan Kula’ yı Cumhurbaşkanı Demirel’e sunacağı 3 kişilik listeye dahi koymaz, devre dışı bırakıp Oral’ ın yanına seçimlere bile girmemiş iki ismi dolgu niyetine yazıp Demirel’ e sunar.

Seçimin ardından Rektörlük koltuğuna oturan Uğur Oral’ ın ilk işi Gürüz ile el ele vererek solcu ve tehlikeli gördükleri Zafer Üskül, Türker Özsayar, Onur Bilge Kula ve sonrasında Ahmet Özer’ in uzaklaştırılması olur…

Ya sonra?

Zafer Üskül kendisiyle ilgili yapılan işlemlerin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle mahkemeye başvurur…

2004 yılında Gürüz ve Vural Ülkü’ yü 6 milyar tazminata mahkûm eder…

Davanın sonuçlanması üzerine söyledikleri bugün gibi aklımda:

“Türkiye’ de adalet ağır işliyor ama işliyor”

**

Keşke o günlerden kurtulma adına verdiğimiz mücadele, demokratik bir ülkeye, o ülkenin şeffaf aydınlığına çıkarsaydı bizi…

Dünün Gürüz’ lerinden kurtulduk derken bugün savrulduğumuz yere bakar mısınız?

Not: Bu yazı yayına hazırlanırken AK Parti Mersin Milletvekili Çiğdem Münevver Ökten ile görüştüm. Ökten il başkanının 4 Milletvekilinin adıyla girdiği angajmanın siyaseten kabul edilebilir yanı olmadığını, şahsen kendisinin Rektör adaylarının hiç birine diğerinden daha farklı yaklaşmadığını, asıl derdinin sevdasının Mersin olduğunu ve bu konuda kim Rektör seçilirse bu çerçevede işbirliği yapmaktan başka kaygı taşımadığını samimiyetle ifade etti.

Marka kent hayali kurmak, marka şehir olmak…

Marka kent hayali kurmak, marka şehir olmak…

Hayır, bu yazıyı birilerinin on yılda bir “marka kent” sloganlarıyla kış uykusundan uyanması nedeniyle oturup yazmadım.

Eğer Bölge İstinaf Mahkemesi için favori Adana yerine sürpriz Gaziantep seçilmese aşağıdaki yazıyı arşivden indirmeye niyetim yoktu.

Bugünlerde sanki daha önce hiç konuşulmamış, tartışılmamış gibi, birilerince bir kez daha ısıtılıp gündeme getirilen artık çiğnene çiğnene sakız olma özelliğini bile çoktandır kaybetmiş şu ‘Marka Kent Mersin’ konusunu bile oturup yeniden yazmak çok anlamsız geliyordu.

Ama Bölgenin en büyük ili olması yanında Bölge İdare Mahkemelerini de bünyesinde taşıyan Adana yerine Gaziantep’ in bölgesel Yargıtay olarak tanımlanabilecek İstinaf Mahkemelerine ev sahipliği yapmak üzere seçilmesi 2005 yılında kaleme aldığım yazıyı düşürdü aklıma.

Mersin ve Adana’ nın neden marka kent olamadığını, Gaziantep’ in ise nasıl olup ta doğuştan marka şehir potansiyeli taşıdığını anlatması bakımından yararlı olacağına inandığım bir yazı bu…

**

2005 Aralık ayında kaleme alındığı ve aradan neredeyse 10 yıl geçtiği için yazıdaki kimi isimler ve olaylar okuyanı şaşırtmasın.

Bu şaşkınlığın bir yüzü, ama bir başka yüzünde de Mersin adına on yılda hiç bir şeyin değişmeme şaşkınlığı var ve bu çok daha dramatik…

Özellikle de kendilerine Mersin Platformu adını veren ama bu güne kadar ne iş yaptıklarını, Mersin adına hangi kazanıma katkı verdiklerini pek te anlamadığım oluşumun yapmaya hazırlandığı “Mersin Marka Günleri” diye çok ta afili bir sloganın keşfedildiği etkinliğe hazırlananlara yeterince dersler var içinde.

Bir kent ne sloganla marka şehir olabiliyor, ne de moda deyimle “dünya kenti” unvanına kavuşabiliyor.

Ve Mersin son üç yılda toplam üç bin marka başvurusuyla övünürken, Gaziantep’ in aynı zaman diliminde 9 bin’ i nasıl olup ta aştığını sorgulamadığı sürece marka kent rüyasını gerçeğe asla döndüremez.

Bunu özellikle lobi yoksulu Mersin penceresinden on yılı aşkın süredir sayısız yazıyla anlatmaya çalışıyorum ama demek ki, yeterince duyulmamış sesim.

O nedenle tozlu raflarda unutulmaya yüz tutan o yazımı bir kez daha ve duymayan kulakların işitmesi umuduyla yayınlayayım istedim:

Hiç bir yerine dokunmadığım yazıyı bir okuyun, sonrasında oturur Mersin’ in on yıl içinde bu marka şehir olma macerasının geldiği aşamayı konuşuruz nasılsa…

İşte 26.1.2006 tarihinde yayınlanan o yazı:

“Geçtiğimiz günlerde Brezilya gezisine çıkan Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül ile Brezilya Başkanı Lula arasında hayli ilgimi çeken bir diyalog gerçekleşti.

Önce o diyalogun da yer aldığı habere göz atalım:

“Brezilya’da incelemelerde bulunan, bir dizi anlaşmaya imza atan ve Başkan Lula ile bir araya gelen Dış İşleri Bakanı Abdullah gül temaslarının ardından açıklamalarda bulunuyor. Buna göre Irak’a yatırımlarını Ürdün üzerinden yapan Brezilya’nın, bundan sonra Gaziantep’e karargah kuracağını açıklıyor..

Brezilya’nın Irak’a yaptığı yatırımlar için Gaziantep’te büyük depolar kurmayı planladığı, malların taşınmasının da Türk şirketlerince yapılacağı belirtiliyor.”

Haberde bazı kurgu hataları var elbette..

Brezilya, en önemlisi Irak’a Ürdün üzerinden yatırım yapmıyor. Sadece Brezilya’da üretilen mallar Ürdün’ün Aqaba limanına indiriliyor. Oradan Irak’a sevk ediliyor..

Dış İşleri Bakanının açıklamalarından anladığımıza göre demek ki, bundan böyle Brezilya; Ürdün yerine Türkiye’yi ve özellikle de Gaziantep’i kendisine karargah olarak seçecek..

Peki, şimdi soluklanıp soralım:

Gaziantep’in limanı mı var?

Hayır..

Uluslararası çapta bir talebe yanıt verecek depo, antrepo kapasitesine mi sahip?

Hayır..

Transit ticaret, lojistik destek açısından Mersin’den farklı bazı özel avantajları mı var?

Hayır..

Nakliye filoları bakımından ülkenin en önemli merkezi mi?

Hayır..

Tüm yanıtların cevabı hayır olmasına rağmen nasıl oluyor da Gaziantep ön plana çıkıyor?

Ya da bir başka deyimle neden Gül’ün aklına Mersin değil de Gaziantep geliyor?

Gerçekten yukarıda sorduğumuz ve tümü “hayır” diye yanıtlanacak soruları Mersin’e adapte ettiğimizde “evet olarak yanıtlamamız mümkün…

Mersin, bölgenin en önemli ve kontayner taşımacılığı açısından en avantajlı limanına sahip..

Mersin dışında, bırakın Türkiye’yi tüm bölge ülkelerinde bir milyon ton ürünün depolanacağı ikinci bir kent yok..

Dış ticareti bilen, varlık sebebi bu sektöre dayalı, üstelik transit ticaret alanında da geçmişten bugüne Irak konusunda deneyim kazanmış tek merkez…

Türkiye’deki taşımacılık sektörünün önemli kısmını barındıran, ülkedeki tüm büyük taşımacılık şirketlerinin ya merkez üssü, ya da temsilciliklerinin yer aldığı, alt yapısı itibariyle de tek kelimeyle Brezilya yanında tüm dünyaya hizmet sunacak tek vaha Mersin…

Tüm bu gerçeklere rağmen nasıl oluyor da Dış İşleri Bakanı Gül, Brezilya yetkililerine Mersin değil de Gaziantep adını telaffuz ediyor.

Sorunun yanıtı çok basit..

Çünkü son yıllarda gösterdiği atakla sanayileşme ve ihracat konusunda mucize yazan Gaziantep, bu başarısını ülkenin “tek marka şehri” unvanını kazanarak pekiştirdi..

Palavradan biz “marka şehir olduk” veya “olacağız” diyerek,  “Marka Şehir” olunmuyor..

Gaziantep, başkalarına inat “Marka şehir” deyiminin içi boş, bilimsellikten uzak, her zaman duymaya alıştığımız klişe slogan olmadığını ortaya koydu.

Ve aksine projenin içini doldurarak, üstelik “marka şehir”i diğer tüm markaların lokomotifi yaparak, son bir yıl içinde inanılmaz yol kat etti.

Gaziantep 2005 yılında deyim yerindeyse marka ile yatıp, ‘marka’ ile kalktı.

Anadolu’da ilk kez marka sempozyumu düzenlendi.

Marka tescili sayısında aynı yıl bir rekora imza attı.

Tüm kent ağız birliği etmişçesine markaya yatırım yaptı, pek çok firma marka satın aldı, reklam ve tanıtıma daha fazla bütçeler ayrılmaya bunun sonucunda da doğal olarak, kısa sürede ektiklerini biçmeye başladılar…

Sonunda, “Marka Şehir” projesi Güney Afrika’da büyük ödülü Türkiye adına alırken, Gaziantep’in bu inanılmaz başarısını tüm dünyaya kabul ettirdi.

Bu başarıda Büyükşehir Belediyesi, Sanayi Odası, Ticaret Odası ve başta Sanko Holding gibi bir lider kuruluş olmak üzere kentin tüm dinamiklerinin katkısı vardı..

Kısacası, insanların önüne büyük ve herkesi heyecanlandıran hedef kondu.. Rahatlıkla ortak paydasında buluşulacak, etrafında tüm kesimlerin kenetleneceği bir büyük hedef..

Uzlaşılan ortak paydada bir araya gelindi..

Birlikte üretmenin, başarmanın tadına varıldı..

Birbirine rakip olan firmalar veya ayrı kulvarlarda yer alsalar da rakip gibi görünen kurumlar “takım ruhu” içerisinde ülkenin büyük gazetelerinde yayınlanan ortak ama güçlü ve çarpıcı ilanda yer aldılar..

2005 te Gaziantep kısaca her platformda “biz bir aileyiz, güçlüyüz, hedefimize doğru ilerliyoruz” diye haykırdı…

Bir dönüp bakın…

Ortak akılı ortak paydada birleştirerek komplekslerden arınmış, çekişmelerden uzak aktörlerin, bu sinerjiyi yarattığı günlerde, Mersin nelerle uğraşıyordu..

Tüm kurumları kavgalı, birbirlerinin eteğinden çeken, yükselme ve başarıya asla tahammül edemeyenlerin başrolde olduğu bir kent..

Ne Abdullah Gül’e ne başkasına kızmaya hakkımız yok..

Gaziantep güçlerini birleştirerek marka şehir olmayı başardı, biz sınıfta kaldık..

O nedenle kontayner taşımacılığı bakımından ülkenin iki büyük limanından birine sahip ve varlığını dış ticarete dayandıran Mersin’i değil, Gaziantep’i önerdi, Brezilya’ya Dış İşleri Bakanımız…

Suç onun değil.. Akıllarda ürünün kendisinden çok marka olarak adı öne çıkıyor günümüzde…

Yıllarca kâğıt mendile neden kâğıt mendil değil de selpak dendiğini bir düşünün…

O zaman Gül’ün neden muhataplarına aslında Mersin’ i tarif edip, Gaziantep dediğini daha iyi anlayacaksınız…”

21.1.2006, Mersin

Spor Müdürlüğü “alın size cevap” dedi…

Spor Müdürlüğü “alın size cevap” dedi.

Yazılarımı takip edenler hatırlayacaktır…

“Bu nasıl cevap” sorusuyla köşeme taşıdığım Mersin Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünün bilgi edinme talebime gönderdiği cevabı ele aldığım konu hakkında epeyi gelişme yaşandı.

Yazışmalar hayli ilginç boyutlara ulaşırken, gönderilen veya topu dolaştırmaktan farksız ağızlarda gevelenen kimi bilgiler öylesine ciddi ki, Mersin kamuoyuyla mutlaka paylaşılması gerekiyordu.

Bu yazıda tam da bunu yapmaya çalışacağım…

Unutmuş olanlar olabilir diye bir kez daha konuyu özetlemekte fayda var:

Mersin Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünün resmi kayıtlarından elde edildiği anlaşılan ve bazı internet sitelerinde yayınlanan bazı belgeler, 2014 yılında kurulduğu anlaşılan bir amatör spor kulübüne yüzlerce milyarlık ödeme yapıldığını ortaya koyuyordu.

İddia inanılır gibi değildi, bu nedenle konuyu kağıda kaleme dökmeden önce oturup Mersin Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne başvurup, yapıldığı söylenen ödemelerin gerçek olup olmadığını sordum, gerçekse de dökümlerinin gönderilmesini istedim.

Gelen cevabı da paylaşmıştım ama bir kez daha hatırlatayım. Kurum adına Spor il Müdürlüğüne vekâlet eden zat “yazınızda belirttiğiniz konuyla ilgili Mavi Deniz Gençlik Spor Kulübü Dernekler statüsüne sahip özerk bir kuruluş olduğundan kulüple irtibata geçmeniz gerekmektedir.” resmi yanıtını vermekle kalmamış, altına da üşenmeden adı geçen Spor Kulübünün iletişim bilgilerini ve adresini not olarak düşmüştü.

İşte bu aklımın zorlandığı tablo karşısında “bu nasıl cevap?” diye sorma gereği duyduğum yazıyı kaleme aldım ve hem durumu Bilgi Edindirme Değerlendirme Kurul Başkanlığına ilettim hem de Müdürlüğe istemiş olduğum belge ve bilgileri göndermesi konusunda bir kez daha uyarı görevimi yerine getirdim.

Müdürlük başvuruma bu kez başka yerlerin adresini göstermeden bir cevap vermiş.

Önce 11.8.2014 tarih ve 6548 sayılı şu cevabı bir paylaşayım:

“Genel Müdürlüğümüz Spor Kuruluşları Daire Başkanlığı tarafından Türkiye’de kayıtlı bulunan kulüplere yardım yapılabilmektedir. Belli tarih aralıklarında dilekçe, vergi borcu olmadığına dair yazı, yardım formunun doldurulması durumunda yardım yapılabilmektedir. İlimizde kayıtlı Mavi Deniz Gençlik ve Spor Kulübüne muhtelif tarihlerde toplam 800.000,00 TL kulüp adına il Müdürlüğümüz hesabına gelmiş olup ilgili kulübün hesabına havale yolu ile gönderilmiştir.”

Cevap çok açık ve öyle tercümeye, izaha, yoruma falan ihtiyaç bırakmıyor ama yine de çocukların bile anlayacağı biçimde özetleyeyim:

Bir kulübünüz varsa veya yazıya konu Kulüpte görüldüğü gibi bir kulüp kurduysanız, oturup bir dilekçe yazıyor, Maliyeden borcunuz olmadığına dair de bir belgeyi alıp (Kulüpler dernek statüsündedir ve zaten doğal olarak ticaret yapmayacaklarına göre borçları falan olmaz) Müdürlükten aldığınız boş yardım talep formunu doldurduktan sonra para almaya hak kazanıyorsunuz. Mavi Deniz Spor Kulübü de bu prosedürü yerine getirip günümüzdeki ifadeyle 800 bin eski deyimle 800 milyarı almış.

Cevap üzerine üşenmedim bu kez Müdürlüğe o işlemlerin tümünü yerine getiren başka amatör kulüplere ne kadar ödeme yapıldığını sordum. Gelirse o cevapları da paylaşırım ama bir başka kanaldan yapılan başvuruya yine Müdürlüğün gönderdiği resmi cevap, ayakları yere kesecek cinsten.

Mersin Valiliği Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü antetli kağıtta yer alan ve bana gönderilen resmi cevapların altında İl Müdürü V. Ahmet Tarakçı imzası var.

Müdürlüğe vekâlet eden zatın Müdürlük adına resmi yazıları imzalamasından doğal ne olabilir? Diye sorduğunuzu da duyar gibiyim.

Anlatayım; Aynı Müdürlüğün Mavi Deniz Spor Kulübü hakkında bilgiler içeren bir başka resmi yazısında bu spor kulübünün ne zaman kurulduğu ve kurucu isimlerine ilişkin bilgilere göz atıldığında inanılmaz detaylar çıkıyor ortaya…

Mavi Deniz Spor Kulübü 2.1.2014 tarihinde kuruluyor ancak Spor Genel Müdürlüğü antetli ve bir sureti de elimizde olan resmi bilgi formunun düzenlenme tarihi 24.3.2014…

Kulüp 2.1.2014 tarihinde kuruluyor ve ünlü kurucular ilk toplantıyı 3.2.2014 tarihinde gerçekleştiriyorlar. O toplantıda görev dağılımı da yapılıyor ve Başkan ile Yönetim Kurulu, Denetleme Kurulunun kimlerden oluşacağı yönündeki yasal temsil kararları alınıp karar defterine 1 nolu karar olarak geçiriliyor.

İlk toplantısını ve görev dağılımını 3 Şubat 2014 günü yapan, Genel Müdürlükteki Bilgi Formu 24 Mart 2014 tarihini taşıyan bu kısmeti bol Kulüple ilgili Spor Genel Müdürlüğü ilk ödeme talimatını ne zaman gönderiyor dersiniz?

İl Müdürlüğünün resmi yazısında verdiği bilgiye göre Genel Müdürlüğün ilk 150.000,00 lirayla ilgili ödeme talimat tarihi 28.1.2014…

Bir başka ifadeyle anlatayım: Kulübün resmen hangi imzalarla temsil ve ilzam edileceği, başkan ve yönetim kurulunun kimlerden oluşacağı kararı alınmadan bir hafta önce Genel Müdürlük ilk dilim ödemenin yapılma talimatını veriyor. (Başvuru ne zaman yapıldı, Genel Müdürlüğe evraklar ne kadar sürede ulaştı, inceleme ne kadar sürdü, Genel Müdürlük tüm işlemleri ne kadar zamanda yapıp ödeme talimatı imzalandı ve Mersin’ e ulaştırıldı sorularına gerek bile duymuyorum ama küçük bir not düşeyim…  25.7.2014 tarihinde başvurduğum Müdürlüğün 11.8.2014 tarihli cevabi yazısının postaya veriliş tarihi 12.8.2014 ve aynı il içinde bana uzaklığı 1500 metre olan kurumun o yazısının adresime teslim tarihi 22.8.2014)

Bunların hepsi teferruat, daha ciddi bir şey var mı? diye soruyorsanız, en sıkı bilgiyi en sonunda verip köşeme çekileyim:

Görev dağılımını yaptığı şubat ayıyla başlayan 4 ay içinde 800.000,00 TL hesabına aktarılan Kulübün kurucuları arasında yer alan ve 3 şubat günkü toplantıda başkanlığa getirilen isim kim?

Gençlik ve Spor il Müdürlüğüne vekâlet eden zat…

Masanın bir tarafında Kulüp adına dosya tamamlayıp başvuran da, o başvuruyu alıp devlet adına denetleyen ve Genel Müdürlüğe ileten de aynı kişi…

Üstelik aynı Spor Müdürlüğünün kendi müdürünce kurulan ilk ve tek spor kulübü dışında kalan 32 amatör spor kulübüne toplam 104 bin lira (her kulübe ortalama 3250 lira) yardım yapmışken oluyor bu işler…

Şaşırdınız mı?

Bu ülkede hiç bir şeye şaşırılmaması gerektiğini öğreneli uzun yıllar olduğu için tüm tecrübemle “yok şaşırmayın” derim.

Büyükşehir’ de çoğunluk muhalefette…

Büyükşehir’ de çoğunluk muhalefette…

8 Eylül 2014 günü yapılan Büyükşehir Belediye Meclis toplantısında Meclisi yöneten Başkan Kocamaz’ ın AK Parti grup sözcüsü Mustafa Turan’ a yönelik tavrı kamuoyunca tam olarak algılanmasa da tüm üyeler üzerinde şok etkisi yarattı.

Tüm üyeler tanımını özellikle ve bilerek kullanıyorum.

Çünkü sadece AK Partililer veya diğer muhalefet bölümünde oturanlar değil, en önde her vesileyle Kocamaz’ ı alkışlayan MHP’ liler bile Kocamaz’ ın Turan’ a sarf ettiği sözler karşısında gerçekten şaşkın vaziyette olanları anlamaya çalıştı.

Daha ağzını açmamış halim selim Turan’a önce lafı ‘uzatma’ uyarısı yapan, ardından da “siyaset yapma” diyen bir Büyükşehir Belediye başkanıyla ilk kez karşılaşılıyordu. Özcan döneminde muhalif sıralarda oturan ve her toplantıda söz alıp dilediklerince konuşan kıdemli MHP’liler de böylesi bir tavırla yeni tanışıyordu.

Seçildiği günden beri “Eski dönem kapandı, geçti o günler” tavrını sloganlaştıran Kocamaz’ a yansıyan ‘durmadan sorun üretiyor’ algısı Mersin’ de çok ta anlaşılır değildi. Evet, yönetim tarzını anlamaya, sindirmeye çalışıyorlardı ama sıranın bir Büyükşehir Belediye Meclis üyesine geleceğini açıkçası onların da hayalini zorlamaya başlamıştı.

Kırmızı lacivert iş hanı eksenli bit pazarı esnafına “boşaltın buraları” edasıyla tutuşturulan “yeni dönem” meşalesi, Belediye tesislerinde Kürtçe müzik yasağıyla yangın emareleri vermeye başladı, parkometre işçileri ve otogar kiracısı işletmecilerle yangın, salgın moduna evrildi ama bu seferki kavganın ayak sesleri meclis çatısı altından geliyordu ve o nedenle hem ilginç hem de çoğu üye adına tedirgin ediciydi.

Kocamaz’ ın Turan’ a “uzatma” derken “kısa kes” demek istediğini en çok MHP’ lilerin yadırgaması doğaldı çünkü o MHP’ liler Macit Özcan yönetimi sırasında 15 yıl boyunca gerginlik şöyle dursun, her toplantıyı herkesin söz alıp dilediğini söylediği haliyle hatırlıyordu.

Özcan döneminde Söz alan kimi üyenin sözlerini uzatması karşısında tepki gösteren diğer meclis üyelerini bile yatıştırmaya çalışan bir meclis düzeninden, ilk kez söz alan 17 üyeye sahip grubun sözcüsüne bile tahammül edemeyen gerçekten yeni bir Meclis düzenine tanıklık etmeye çalışıyorduk.

“20 dakikalık konuşma hakkı” olduğunu hatırlatan AK Parti’ li Mustafa Turan’ a “bana sen mi öğreteceksin” tavrıyla da sınırlı değildi tanık olduğumuz sahne…

Daha sonra sözlerini tevil etmeye çalışırken dile getirdiği “ben onun tavrından ne söyleyeceğini tahmin ediyordum” sözleri de Kocamaz’ a aitti ve tuzu biberi oldu toplantının.

Peki, bu hep böyle mi sürecek?

Kocamaz söz isteyen muhalefete tıpkı Turan vakasında gördüğümüz gibi hep böyle kışla düzeniyle nizam vermeye mi çalışacak?

Bu “kısa kes” tavrı gelenekselleşip meclis üyelerinin beş yıl boyunca sineye çekmesine mi yol açacak?

Soruların cevabı biraz da muhalefetin tavrına, daha doğrusu sergileyecekleri dayanışmada hem partiler arasında hem de aynı parti üyelerinin kendi içlerinde fire verip vermeyeceklerine bağlı.

Çünkü Kocamaz kendisini “seçildiğime göre dilediğimi yaparım” ruh halinde görebilir, yakın çevre “daha da fazlasını yaparsın, kim tutar seni?” havasıyla yelkenleri şişirebilir ama unutulmaması ve beş yıl boyunca tüm kulaklara küpe niyetine takılması gereken gerçek şu:

Seçimlerden çok önce defalarca yazdığım, anlatmaya çalıştığım gibi; Mersin bir koalisyonla yönetilecekti, gerçekten de öyle oldu, sandıktan koalisyon çıktı. Kocamaz’ a verilen oy oranı %32, Büyükşehir Meclisinde yer alan muhalefetin oyu %68…

Her ne kadar sistemin azizliği nedeniyle oran üyeliklere böyle yansımasa da, Büyükşehir Belediye Meclisinde Kocamaz dâhil MHP’ nin üye sayısı 36, muhalefetin 42…

İşte bu 42 Meclis üyesine sahip 3 parti, Başkanın son meclis toplantısındaki şedit tavrı sonrası grup temsilcileriyle bir araya geldi ve yeni bir yol haritası geliştirme, en azından bazı konularda birlikte hareket etme kararı aldı.

Örneğin Kocamaz son meclis toplantısında “Macit Özcan tesislerinin kiralanması” önerisini komisyona havale ettirmişti.

CHP, AK Parti ve BDP temsilcileri hafta içinde yaptıkları toplantıda tesislerin herhangi bir işletmeciye değil Mersin İdmanyurdu’ na tahsisi yönünde ortak oy kullanma ilkesini benimsedi.

Başka konular da var ama bu kamuoyunun beklentileri açısından diğerlerinden çok daha önemli.

Bu birlikteliğin yürüyüp yürümeyeceğini zaman içinde yaşayarak göreceğiz.

Belediye Meclis üyelikleri için bol sıfırlı bağışların söz konusu olduğu ülkede, parti grubu hangi kararı alırsa alsın o servetleri gözden çıkaranların partilerince uygun görülen her karara uymaları beklenebilir mi?

Sorunun cevabını “kervan yolda dizilir” misali mecliste çıkacak oylama sonuçlarına bakarak, kısaca yaşayarak öğreneceğiz.

Bu ilk kez dinleyeceğimiz bir hikâye de değil.

Örneği Mersin’ den vereyim:

Bundan önceki Büyükşehir aritmetiklerini değiştiren gizli açık transferleri hatırlatmama gerek var mı?

MHP’ den, AK Partiden Büyükşehir meclisine kapağı atıp, sonrasında dönemin yerel iktidarı CHP sıralarına transfer olanlar ve kendi partilerinde oturuyormuş gibi yapıp kritik oylamalarda araziye uyanlar…

Aynı şeyler yaşanır mı? Bilemem…

Ama “Kocamaz’ ın gidişine dur diyeceğiz” iddialarını dile getiren muhalif cephenin ciddiyetine inanmak için “şu alt alta topladığınızda 42 eden sayıyı hele bir meclise yansıtın sonra oturup konuşalım” derim..

Not: Yazı yayına hazırlandığı sırada Eylül ayı ikinci toplantısını yapan Mersin BŞ meclisinde muhalefet partilerine bağlı bazı üyeler mazeret nedeniyle yer almasalar da bir madde ile ilgili yapılan oylamada oy dağılımı 35-35 gibi ilginç eşitlikte çıktı. Yasa gereği bu durumlarda başkanın oyu çift sayıldığı için o madde kıl payı geçti. Demek ki, muhalefet oylamalarda fire vermeden en azından bazı konularda birlikte hareket etse Kocamaz’ ın öyle sanıldığı gibi her kararı hayata geçiren dikensiz gül bahçesinde başkanlık etmeyeceği anlaşılacak.

Bu da uzlaşma kültürünü benimseyen büyük Mersin çoğunluğu adına küçümsenmeyecek bir kazanımdır. Kazanımı hayata geçirmenin yolu bu toplantıya katılmayan muhalefet cephesindeki kimi üyelerin en azından bundan sonraki kritik oylamalarda hazır olmalarından geçiyor.

Siyasi partiler yasası değişmeden…

Siyasi partiler yasası değişmeden…

Sayıları gittikçe azalan yön göstericilerden biri olarak Mir Dengir Fırat’ ın son kaleme aldığı “Türkiye’de Siyasi Partiler” yazısı ülkenin sorunlarına kafa yoran, nereye savrulmakta olduğumuzu merak edenlere her zamanki gibi deniz feneri niyetine ışık tutacak cinsten.

Üstelik teorisinden pratiğine bu alanda yeterince birikime deneyime sahip biri tarafından meselenin böylesine yalın biçimde ele alınması son bir ayda iktidarından ana muhalefetine iki partinin iki büyük kongresine tanık olan bizler için çok daha önemli ve anlamlı.

Fırat, Türkiye’ de siyasetin tıkanmasına yol açan asıl önemli faktörün siyasi partiler yasası olduğunu vurgularken, demokratikleşme konusunda topu anayasaya atan mevcut siyasetçi takımına da çok önemli göndermede bulunuyor ve soruyor: “Hadi anayasa değişikliği konusunda Meclisteki sayınızı mazeret olarak gösteriyorsunuz. İyi de siyasi partiler yasası adı üstünde bir yasa ve bunu değiştirmek, demokratikleştirmek için anayasa benzeri bahaneye sığınmanızın inandırıcılığı var mı?”

Fırat yılların siyasi deneyimiyle çok önemli bir iddiada (bana göre iddiadan da öte tespit) bulunuyor ve “parti Liderleri sultası yaratan bu yasanın değiştirilmesinin hiçbir partinin gündemine girmediğini ve bundan böyle girmeyeceğini” ön görüyor.

Yine Fırat Türkiye’ de siyasetin nasıl işlediğini pratik deneyimiyle o kadar güzel özetliyor ki, bu konuda da başka söze gerek bırakmıyor. Şöyle tanımlıyor “al gülüm, ver gülüm” sistemini:

“Siyasi partiler yasasına göre ilk kuruluş döneminde Belde, İlçe, İl Teşkilatları Genel Merkezin atamasıyla kurulur ve atanan bu kişiler yakınlarını partiye üye kaydeder, o üyeler teşkilatlarları, teşkilatlar büyük kongre delegelerini, o delegeler de üst kurulları ve Genel Başkanı “DEMOKRATİK YÖNTEMLE” seçmiş olur. Seçilen parti üst yönetimi daha doğrusu Lider artık TEK SEÇİCİ’ dir. Parti Taşra teşkilatı ve parti üyelikleri de artık işlevsizdir. Kaldı ki Merkez, her zaman Taşra Teşkilatını feshi edip yeni atama yapma hakkına sahiptir”

Durum bu olunca “tek seçicinin” Milletvekili, Belediye başkanı ve meclis üyelerini atamasından daha doğal ne olabilir? Ve daha da önemlisi genel başkanın belirlediği Milletvekili, milletin mi liderin mi vekili olur?

Bunları soran ve Türkiye’ deki sistemi “kral çıplak” diye özetleyen Fırat herhangi biri değil, AK Parti’ de yıllarca genel başkana vekâlet eden ikinci adam konumundaki “siyasi işlerden sorumlu genel başkan yardımcısı”

Fırat, yıllardır mevcut haliyle parti üyeliğinin ve daha da önemlisi işlevselliği sağlanmadıkça parti yerel teşkilatlarının çok ta anlamı olmadığını savunan biri olarak görüşlerini önemsediğim, her fırsatta sohbet etmekten keyif aldığım saygın bir isim.

Son yazısının ardından da hasbıhal ettik.

80 milyon nüfuslu ve gelişmiş demokrasiler arasında saygın yere sahip Almanya’ da Sosyal Demokrat Parti 2013 resmi rakamlarına göre 513 bin üyeye sahipken, AK Partinin 8 milyon üyeye ulaşmasının tatlı gururu altındaki acı gerçekle ilgili de değerlendirmeleri oldu Fırat’ ın…

Son yazısında konuyu ele alırken Demokratik ülkelerde parti üyeliğinin düzenli aidat, 1-3 yıl arası süren eğitim ve eğitim dönemindeki deneme üyeliğinden sonra asil üyeliğe geçiş süreçlerinin önemine değiniyor.

Bizde ise üyelik partide önünüze uzatılan bir formu doldurmaktan ibaret.

O nedenle Mersin’ de 137 bin üyeye sahip olmakla övünen AK Parti 280 bin oy aldığı son seçimden sonra bile oturup nerede yanlış yapıldığını konuşamıyor. Partiye kayıtlı üye sayısıyla sandıktan çıkan oy arasındaki ilişkiyi, çelişkiyi masaya yatıramıyor.

Örneği Mersin’ den vereceğim ama ülkenin her yanı neredeyse aynı durumda; Eminim bugün AK Parti Mersin teşkilatı 137 bin üyeyi 500 bine ulaştırsa, bundan ibret almaz, ancak övünme payı çıkarır.

Bu nedenle 30 bin kayıtlı üyeye sahip olduğu Akdeniz ilçe yerel seçimlerinde nasıl olup ta 36 bin oyda kaldığını sorgulamak, kimsenin aklına bile gelmez.

Son olarak ülkenin en önemli iki siyasi partisinin büyük kongrelerini izledik. İki kongrede de delege içinden geçene mi oy kullandı? Dayatılana mı?

Tabandan tavana doğru demokratik bir yapılanma söz konusu olsa sonuç yine böyle mi olurdu, partili üye özgür iradesini sandığa yansıtabilse nasıl bir tablo çıkardı ortaya?

Kısacası siyasi partilerde üyelik o üyeliğin yüklediği sorumlulukla, nitelikle değil kaba taslak sayıları gösteren nicelikle ölçülür. Öyle olunca liyakatin değil, sadakatin öne çıktığı kendimize özgü sistemimizle hapsolduğumuz çemberin içinde dolanır dururuz.

Seçimler kaybedilir, kazanılır ama izlediğimize gerçekten demokrasi denebilir mi?

Bugün 8 milyon üye sayısıyla övünen AK Parti günün birinde muhalefete düşerse ve bunun yanında yöneticiler parti il ilçe binasının kira, elektrik, su, telefon paralarını toplamak için üyelerden aidat toplamaya kalkarsa partide kaç aktif üye kalır sanıyorsunuz?

Sorunun cevabı Türkiye’ deki demokratikleşmenin vardığı aşamayı, daha da önemlisi 70 yıllık çok partili sürecin bugün geldiği yeri ortaya koyan en önemli gösterge…