Abdullah Ayan’ dan yazı dizisi: Refah faciası ve Mersin -3- (29 Ocak 2015)

Refah faciası ve Mersin -3-

21 Haziran 1941 sabahı gecikmeli de olsa Gümrük meydanının önünde uzanan yolcu iskelesine bir kez daha yanaşır Refah… (tam olarak tarif edeyim günümüzdeki Mersin otelinin önündedir yolcu iskelesi)

Önceki seferinde kömür taşımış olan ve ambarları o kömürün tozuyla kaplı Refah, planlanan günde Mersin’ deki iskelede yolcularını bekleye dursun, 40 yaşındaki bu yorgun, her yanı dökülen yük gemisini gören askeri personel çaresizlik ve biraz da şaşkınlık içinde kala kalırlar.

Geminin nasıl seçildiğini faciadan günler sonra dönemin Milli Müdafaa Vekili (Savunma Bakanı) Saffet Arıkan şöyle anlatacaktır Meclis genel kuruluna hitaben yaptığı konuşmada:

“Muhterem arkadaşlarım; deniz subay, erbaş ve erlerimiz ve tayyare subay ve subay namzetlerimizi hamilen 23 Haziran 1941 pazartesi günü saat 17, 30 da Mersinden Mısıra müteveccihen hareket eden Refah vapurunun; bilâhare anlaşıldığına göre yine, aynı gün saat takriben 22,30 da bir infilâk neticesinde batmış olduğunu en büyük teessürle Yüksek Meclise arz etmekle müteellim (üzüntülü ve dilhûnum (içim kan ağlıyor). Bu elim vakanın cereyanı şöyledir:

“İngilterede inşası hitam bulmakta olan ve bir an evvel donanmamıza iltihakı, matlup (talep edilen) ve mültezem (lazım olan/gerekli) bulunan gemilerimizi tesellüm etmek ve tayyare kursları görmek için hareket edecek olan deniz ve hava mensuplarını Mısıra götürmek üzere İstanbul’ daki deniz nakliyat komisyonu tarafından tahsis edilen Refah vapuru 16 haziranda İstanbul’dan hareket ve 21 haziran günü Mersine muvasalat etmiştir. Gemiye binecek olanlar da aynı gün Mersine varmışlardır.

Kafilenin 25 Haziranda Mısırda bulunmaları; fasılasız ve gün kaybetmeksizin seferlerine devam edebilmeleri için lâzım ve zarurî idi ve bunun için de Refah vapurunun ayın 22 sinde Mersinden kalkacak surette hareketi tanzim edilmişti.

Hâlbuki geminin o gün hareket etmediğine vekâletçe ancak 23 sabahı malumatımız oldu ve telefonla Mersinden sebebini sorduğumuzda vaki teehhürün (gecikmenin) geminin su almak ve sefer esnasında vücuduna zaruret görülen bazı noksanları ikmal ve temin etmek gibi işlerinden ileri geldiği anlaşıldı.

Hâlbuki yukarıda da arz ettiğim veçhile, geminin ayın yirmi beşinde Mısıra varması lâzım olduğu için hemen hareket etmesi lüzumu Gemi kaptanına tebliğ olundu ve gemi 23 Haziran saat17,30 da Mersin limanından ayrıldı”

Bakan Arıkan’ ın Meclise verdiği bilgi bundan ibaret değildi, kazayı da kendi penceresinden ve Meclise vermesi gerektiği kadarıyla anlatıyordu ama su alma gerekçesine dayandırdığı Mersin’ deki gecikme çok daha farklı ve facia ile ortaya çıkan inanılması imkânsız vahim ihmaller zincirinin sadece küçük bir detayıdır.

Örneğin İngiltere’ den teslim alınacak gemileri getirmekle görevlendirilen Heyet Başkanı Yarbay Zeki Işın’ ın geminin “sefere elverişli olmadığını” güçlükle irtibata geçtiği Ankara’ya bildirmesi…

Ancak İngilizlerin “kafileniz 25 Haziran’ da Port Sait’ ten hareket edecek translantiğimize yetişmeli, yoksa sorumluluk almayız” ihtarı karşısında yapılacak fazlaca şey yoktur.

Bunun üzerine “başa gelen çekilir” misali kollar sıvanır.

O günlerde İstanbul’un güvensiz bulunması nedeniyle Mersin’e nakledilen Deniz Harp Okulundan emaneten yataklar alınır, gecenin kuytu saatinde getirilip güverteye serilir. 200’ e yakın yolcunun ihtiyacı için aynı güverteye ahşap tuvaletler yaptırılır Mersin’li marangozlara…

Marangozlar başta olmak üzere yaptırılan işlerin parasını heyetin başına geçirildiğinde Ankara’ da 20 bin lira ödenek zimmetlenen Yarbay Zeki Işın makbuz mukabili öder. Her şey mümkün olduğunca sessiz biçimde yürütülür ve Ankara’ nın kesin biraz da kızgın derhal hareket edin emri uyarınca gemiye doluşur tam 200 kişi…

Kendi personeline bile yetmeyen 2 filikası, gemi jeneratörü sustuğu anda jeneratörle aynı anda sessizliğe bürünen pile sahip telsizi, çürümüş 25/30 can simidiyle, 22 Haziran 1941 saat 17.30’ da gemi “Allaha emanet” denize açılır. (gerçekten de kazada gemi jeneratörü devre dışı kalınca telsizin çalışmadığı, denize saçılan yüzlerce insanın imdat çağrısı yapamadığı faciadan sonrası anlaşılacaktır)

Yarbay Zeki masraflar için kendisine zimmetlenen 20 bin Türk lirasından zaruri harcamalar yapıldıktan sonra kalan 1764 lira 89 kuruşla, Mısır’ da acil hallerde lazım olur diye yine imza karşılığı Ankara’ da teslim edilen 600 Mısır lirasını koyduğu cebini yoklar ve gittikçe uzaklaşan Mersin’i güvertede seyre koyulur. Son kez baktığını nereden bilecektir ki?

Tıpkı son anda binen ve sır gibi sakladığı rotayı bile yola çıkınca kaptanla paylaşan (güvenlik gereği geminin İskenderiye yerine Port Sait limanına yanaşacağı hareketten sonra öğrenilecektir) can yeleği giymiş İngiliz subayının aslında ölüme gitmekte olduğunu bilmediği gibi. (O gizemli İngiliz hep sır olarak kalacak, üretilen kimi komplo teorilerinin de o günden bugüne önemli aktörlerinden biri olmayı sürdürecektir. Kimi kaynaklara göre gemiye gelen kişi subay değil, Mersin’ deki İngiliz konsolosuydu, ama bunu destekleyecek dişe dokunur belge yok)

İlk yaz melteminin serinliğinde güverteye, ambar kapakları üzerine serilmiş yataklara uzanan gedikliler, başçavuşlar, ilk yolculuğun heyecanındaki genç Hava Harp Okullular kayboluncaya kadar Mersin’ i, gökyüzündeki yıldızları seyre dalar…

Güvertede yeterince yer olmadığı için esir köleler gibi ambara indirilen ve kömür tozu solumak zorunda kalan 58 er onlar kadar şanslı değildir…

Abdullah Ayan’dan yazı dizisi: Refah faciası ve Mersin -2- (27 Ocak 2015)

Refah faciası ve Mersin -2-

Bir önceki yazıda Ertuğrul gemisi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Mersin’ in 2.dünya savaşı sırasında yaşanan Refah faciasıyla olan ilişkisini ele alacağımı söylemiştim.

Kaldığımız yerden devam edelim:

Türkiye 2. Dünya savaşında tarafsızlık rolünü seçerken, bir yandan Almanları, değişen dengelere bağlı olarak ta İngilizleri idare etmeye çalışmıştır.

Gelişen koşullar bu politikaları bazen sürdürülemez hale getirse de bu rüzgâra göre hareket politikası kesin galibin müttefikler olacağı artık dost düşman tüm kesimlerce kabul edildiği güne kadar iyi kötü sürdürülmüştür de…

18 Haziran 1941 günü, aylardır Bulgaristan sınırına dayanan Almanlarla süren gerginlik sona ermiş, Türkiye ile ilgili herhangi bir hesabı olmadığını açıklayan Hitler’ in, İnönü’ ye gönderdiği mektup sonrası iki ülke arasında saldırmazlık paktı bile imzalanır.

Mart ayında başlayan ve Haziran ortasında anlaşmayla sonuçlanan görüşmeler sırasında İngiltere’ den de sanki Almanlara nazire yaparcasına en beklenmedik adım gelir. Ta 1930’ ların başında siparişi verilen ve çeşitli gerekçelerle ötelenip duran, mazeretler üretilen ama teslimat konusunda tek kelam edilmeyen 4 denizaltı ile uçak filosunun teslim edilmeye hazır olduğu bildirilir.

Bildirilir bildirilmesine de ortada ciddi bir sorun vardır.

Denizaltıları ve kısa bir eğitim sonucu uçakları teslim alacak ekibin, cehenneme dönen Akdeniz’ de güvenli olarak İngiltere’ ye nasıl ulaştırılacağı iki ülke yetkililerinin de kafa yorduğu hayli ciddi bir sorundur.

İngilizler buna da bir çare bulur: O sırada Port Sait limanında demirlemiş olan ve ikmal için İngiltere’ ye gidecek savaş filosunun eşlik edeceği Quenn Mary adlı translantiğe ekibin iltihak etmesi halinde sorun büyük oranda çözülecek ve mürettebat sağ salim ulaşacaktır denizaltıların teslim edileceği limana…

Planın sağlıklı yürümesi için İngilizler deniz ve hava filolarını teslim alacak personelin en geç 25 Haziran’ da Mısır’daki Port Sait limanında olmasını talep ederler. İngilizlere göre savaşın tüm taraflarının cirit attığı Akdeniz can güvenliği bakımından tekin değildir.  Ve Türk personel eğer gecikmeden hareket günü Port Sait limanında bekleyen o dönemin ünlü İngiliz Quenn Mary transatlantiğine aktarılırsa, ona eşlik edecek harp filosu sayesinde İngiltere’ye güvenli biçimde intikalleri mümkün olacaktır.

Türkiye açısından tek handikap Akdeniz’ e açılacak ve herhangi bir tecavüze uğramadan, titizlikle seçilen o günlerdeki en değerli denizcilerini, okullarını birincilikle bitirip havacılık konusunda İngiltere üslerinde eğitilecek gencecik fidanları Quen Mary’ e sağ salim ulaştıracak bir gemi bulmaktır. (Facia sonrası bu uygun gemi seçme meselesi TBMM’ de konuyu soruşturan 5 kişilik komisyonda da, Meclis genel kurulunda da geniş anlamda tartışılacaktır)

Başbakanlık ve Genel Kurmay hemen kolları sıvar.

İşin koordinasyonu Milli Müdafaa (Savunma) ve Münakalat (Ulaştırma) Bakanlıklarına verilir.

**

Başbakanlık koltuğunda Refik Saydam oturmaktadır ve Saydam; hem 4 denizaltıyı hem de uçak filosunu alacakları eğitim sonrası Türkiye’ ye getirecek pilot adaylarını Port Sait limanında beklemekte Quenn Mary translantiğine götürme işini Milli Müdafaa Vekili Saffet Arıkan ile Münakalat Vekili Cevdet Kerim İncedayı’ nın koordine etmesi talimatını verir.

Onlar Müsteşarlarına, Müsteşarlar da işi İstanbul’ daki Deniz Askerî Nakliyat Genel Komutanlığına havale ederler.

Devir savaşın tüm şiddetiyle hüküm sürdüğü, Akdenizin tamamının dost düşman mayınlarıyla döşendiği, ticari gemilerin denize açılmakta çok gönülsüz davrandığı bir dönem…

İstanbul’daki gemi acentelerine haber salınır, aslında fazla vakit te yoktur.

‘Barzılay ve Benjamen Vapur Kumpanyası’na ait Refah şilebi kiralanır. (Aslında Refah vapuru Mersin’ e, Mersin de Refah vapuruna yabancı değil. 15 Mart 1941 Cumartesi günü patlayan ve Mersin’ i yakıp yıkan fırtınada Refah batmamak için sahilden ayrılıp açık denize demir atmış ve böylece batmaktan kıl payı kurtulmuştur -18.3.1941 Yeni Mersin- Ancak Mersin’ deki liman hizmetlerini uzunca süre aksatan o kaostan yaşlı Refah vapurunun ne kadar etkilendiği, hasarın boyutları bilinmiyordu. Bilinen tek şey vapurun İstanbul’ a götürülüp elden geçirildiği ve üç ay sonra yeniden Mersin’ e gelip, farkında bile olmadığı çok değerli yolcularını Mısır’a götürecek hale getirildiği gerçeğidir. Mart ayındaki fırtınada yeterince hasar görmüş bir kömür şilebine en değerli denizci ve havacılarını emanet edecek kadar bir akıl tutulması yaşanmaktadır)

Geminin sahiplerine, şilebin Mısır’a Millî Müdafaa Vekâleti’ne ait kimi malzemeleri Türkiye’ye getirmek amacıyla gönderileceği, gemiye Mersin’ de binecek olanların da o teçhizatı teslim alacak personel olduğu söylenerek asıl görev gizli tutulmaya çalışılır.

Gemi kiralandıktan sonra da Askeri personele de hazırlıklarını tamamlayıp en geç 20 Haziran günü “tam techizat Mersin’ de olun” emri verilir.

Abdullah Ayan’ dan yazı dizisi: Ertuğrul, Refah faciaları ve Mersin -1- (24 Ocak 2015)

Ertuğrul, Refah faciaları ve Mersin -1-

2 Eylül 2010 günü, yani 120 yıl önce Japonya’da batan Ertuğrul Gemisi anısına Mersin’ de bir dizi etkinlik düzenlenince, sıkça konuşulan iki deniz kazasının “kentle ne ilgisi var?” sorusuna cevap bulmaya çalıştım.

Ertuğrul faciası hakkında yeterince bilgi sahibiydim ve o bilgiler ışığında şundan emindim: 2 Eylül’ün Ertuğrul ile bir ilgisi olmadığı gibi Mersin’ in Ertuğrul’ la uzaktan yakından ilgisi yok.

Sorunun cevabını ararken Ertuğrul’ dan çok, ama Ertuğrul’ dan hayli zaman sonra Mersin’ den yola çıkan ve yakın sularda batıp, şehitlerin bu sahillere vurduğu başka bir geminin trajik öyküsüyle ve o öykünün Mersinle o kadar iç içe olmasına rağmen, nedense çok az konuşulduğunu, hatta uzunca zaman hatırlanmak istenmediği algısını doğuran gerçeğiyle karşılaştım.

Aşağıda Refah faciasıyla ilgili anlatacaklarımın önemli bir kısmı kazadan hemen sonra yerel gazetelerde yer alan haberlere dayanmaktadır ve o nedenle umarım ileride konuyu farklı boyutlarıyla ele alacak namuslu araştırmacılara bir nebze yardımcı olur.

Önce 2 Eylüllerde Mersinin her yanının donatıldığı Ertuğrul etkinliklerinin anlamını irdelemeye çalışalım biraz, sonra Refah’ ın başına gelenleri anlatırız nasılsa…

Ertuğrul ve Refah iki farklı zaman diliminde yaşanan iki ayrı felaket…

Aslında ikisi de kaza falan değil, aymazlıkla, ihmallerin birleştiği iki facia…

1890 yılında Japonya’ ya gönderilen Ertuğrul gemisinin dönüş yolunda uğradığı kaza sonucu batması… Gemideki 655 denizcinin 605’ inin yaşamını yitirmesi…

Tarihe Ertuğrul faciası olarak geçen trajik öyküyü merak edenler bu konuda yazılmış içerikli kitaplardan yeterince yararlanabilirler.

Özellikle Japonları çok etkileyen olayın hemen ardından 1891’ de Kuşimato kasabasında bir anıtla ölümsüzleştirilir facia… (Mersin Pozcu semtindeki Kuşimato sokağına verilen ismin kaynağını da böylelikle not etmekte yarar var. Pozcu’ daki sokağa Kuşimato adını veren Yenişehir adıyla kurulan belediyenin ilk başkanı Adnan Özçelik’ tir. Bir Japonya gezisi sonrası teati edilen Kardeş Şehir anısına bu isim koyulur)

2010 Türkiye’ de Japon yılı ilan edilince bir dizi kültürel etkinlik çerçevesinde facianın 120. Yılı anısına Japonya’dan gelen savaş gemilerinin de katıldığı törenler düzenlendi Mersin’ de…

Kent bulvarlarını son günlerde süsleyen bayraklardaki 120 rakamı geçen zamanı anlatmaktadır ama asıl yanıtlanması gereken soru başka…

Ertuğrul ile Mersin arasında herhangi bir bağ var mıydı ve neden başka herhangi bir tarih değil de 2 Eylül günü düzenlendi törenler…

Hani geminin batış tarihi deseler, anlaşılabilir bir şey veya denizcilerin İstanbul’ dan hareket ettikleri tarihe denk geliyorsa o günün hatırına diyeceğiz ama iki tarihin de 2 Eylül ile ilgisi yok.

Çünkü Ertuğrul, Temmuz 1889’ da İstanbul’dan hareket eder, batış tarihi ise 16 Eylül 1890’ dır. Anlayacağınız 2 Eylül yerine 16 Eylül’ de anma törenleri düzenlenseydi daha anlamlı olacaktı bana göre…

Peki, Ertuğrul ile Mersin arasında bir bağ var mı?

Hiç bir bağ, en küçük bir ilinti bile yok…

Gemi İstanbul’ dan hareket ettikten sonra Türk karasularında sadece Marmaris’ e uğramış sonra da Süveyş üzerinden sıcak denizlere yol almış. Bırakın bağlantıyı Mersin’ e su almak için bile uğramamış…

Kısaca denize komşu İzmir’ in, Antalya’ nın ne kadar ilgisi varsa Mersin ile Ertuğrul arasında o kadarlık bağ var.

Kamuoyunun bir başka yanlış algılaması da, Atatürk Parkı içindeki anıtın Ertuğrul anısına dikildiği bilgisi…

Oysa gerçek daha farklı…

1972’ de açılışı yapılan anıt Ertuğrul için değil, 1941’ de meydana gelen en az onun kadar trajik ve ondan çok daha fazla ihmalin yaşandığı Refah faciasıyla doğrudan ilgili ve o kazada ölen şehitleri unutmamak adına önemli…

Refah faciasının Mersin’ le bir bağı var mı? Derseniz, var, hem de nasıl…

İyisi mi Ertuğrul konusunu burada kapatıp, Refah faciasını en başından başlayarak, anlatmak…

Yazının ikinci bölümünde başta dönemin yerel gazeteleri olmak üzere epeyi kaynaktan ve elbette facia sonrası soruşturma komisyonu kurulan TBMM arşivinden derlediğim bilgileri paylaşmaya başlayacağım.

Abdullah Ayan dünyanın başındaki belayı yazdı: Gelir adaletsizliği; dünyanın başındaki bela… (21 Ocak 2015)

Gelir adaletsizliği; dünyanın başındaki bela…

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD bundan önceki en ciddi uyarıyı 2011 yılında yapmıştı.

2008 küresel krizinin yaraları sarılmaya başlanıyordu ama ters giden bir şeyler vardı. Ekonomiler devlet destekleri ve düşük faiz hamleleriyle toparlanıyor, yeniden büyüme emareleri görülüyor ama işsizlik sorunu olduğu yerde duruyordu.

OECD 2011 Aralık ayında 22 ülkede yaptırdığı kapsamlı araştırmanın sonuçlarını yayınladı:

Buna göre 22 ülkenin 17’sinde, 1980’lerden 2008’deki mali krize kadar gelir eşitsizliği azalmamış artmıştı ve zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum gittikçe büyüyordu.

OECD’ nin 2011 araştırmasında bizi de ilgilendiren çok önemli bir gösterge dikkat çekiyordu. O rapordaki verilere göre gelir eşitsizliğinin en büyük olduğu ülkeler sıralamasında Şili, Meksika, Türkiye ve ABD ilk dördü paylaşıyordu.

Kötü haber bununla da sınırlı değildi. Sosyal demokrasinin iktidarda olsun olmasın sosyal politikalar açısından iklimi etkilediği hatta belirlediği Almanya, Danimarka ve İsveç gibi geleneksel olarak eşitlikçi ülkelerde bile son dönemlerde gelir uçurumu büyüyordu.

Ve OECD raporunun en çarpıcı bölümünde şu gerçeğin altı çiziliyordu o gün: Dünya nüfusunun en varlıklı yüzde 10’luk bölümü, en yoksul yüzde 10’luk bölümün eline geçenden 9 kat fazlasını kazanmaktaydı.

Aralık 2011’ de araştırma sonuçlarını açıklayan OECD Genel Sekreteri Angel Gurria o güne kadar temel doğru sanılan “ekonomik büyüme eninde sonunda, iyi kötü yoksullara da yansır” ilkesinin süslü bir algı yalanı olduğunu ortaya koyuyor ve şöyle devam ediyordu:

“Bu araştırma, ekonomik büyümenin getirdiği yararların, otomatik şekilde daha yoksun kesimlere de yansıyacağı şeklindeki varsayımları geçersiz kılmıştır. Toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir büyüme stratejisi geliştirilmezse, gelir eşitsizliği artmaya devam edecektir.”

Aradan 3 yıl geçti.

Neler değişti gelin bakalım…

Aralık 2014’ te OECD tıpkı 2011 Aralık ayında yaptığı gibi 22 ülkenin gelir paylaşım verilerini araştırıp ortaya çıkan tabloyu yayınladı.

Üç yıl içinde küresel uçurum daha da artmıştı ama en kötü haberlerden biri Türkiye’ yi ilgilendirmekte.

2011 yılında küresel gelir adaletsizliği sıralamasında en kötü durumdaki 4. Ülke olan Türkiye bu kez iki basamak yükselmiş ve yerini bırakmamaya kararlı Meksika ardından dünya 2.liğine oturmuş…

OECD diğer araştırmalardan farklı olarak bu sonuncuda “Gelir eşitsizliği ekonomik büyümeye zarar verir mi?” sorusuna da cevap arıyor. Soru da cevabı da özellikle Türkiye gibi gelişmeye çalışan ve orta gelir tuzağından çıkmaya çalışan ülkeler açısından çok önemli.

Ve bakın nasıl bir sonuç çıkıyor ortaya…

1985-2010 yılları arasında Türkiye; büyümesinin yaklaşık %5’ ini (tam olarak %4,6) gelir adaletsizliği nedeniyle kaybediyor. Kısaca Türkiye eğer gelir adaletsizliğini azaltabilse daha fazla büyüyecek.

Peki büyüme ile gelir adaletsizliği arasında neden böyle bir bağ var?

O soruyu da yanıtlıyor OECD raporun sonuç bölümünde:

“Gelir eşitsizliği dezavantajlı grupların eğitim fırsatlarını azaltıyor. Ayrıca, sınıf değiştirme sıklığını da aşağı çekiyor. Bireyler yeteri kadar beceri geliştiremiyorlar.”

**

OECD’ nin son üç yılı karşılaştıran raporu böyle ama küresel gelir adaletsizliği hakkında en çarpıcı sonuçlar bundan ibaret değil.

Dünyanın saygın yardım kuruluşlarından İngiliz Oxfam’ ın 19 Ocak 2015’ te yayınladığı veriler gerçekten dudak uçuklatacak cinsten.

Buna göre dünyanın en zengin % 1’lik kesiminin elindeki servet, tüm dünyanın geri kalanındaki servetten daha fazla olmak üzere.

Oxfam; 2016’da dünya nüfusunun %1’lik en zengin kesiminin sahip olduğu varlıkların, dünyadaki tüm servetin %50’sini aşacağını ortaya koymakla kalmıyor. 2008 krizinden sonra uçurumun daha da büyüdüğünü örneğin bu %1’ lik en zengin kesimin 2009’da küresel servetin %44’üne sahip olurken bugün %48’ in üzerinde oturduğuna dikkat çekiyor.

Ve ister inanın ister inanmayın aynı rapora göre dünyanın en zengin 80 kişisinin serveti, 7 milyar dünyalının yarısı olan üç buçuk milyar insanınkine eşit…

Peki, bu en zenginler küresel varlıkların %48’ini elinde tuttuğuna göre geri kalan %52’ si kimlerde?

Oxfam raporu bu soruyu da yanıtlıyor:

%52’ nin %46’sı dünyanın en zengin %20’ lik diliminin elinde.

Dünyanın geriye kalan %80’ ine ne mi düşüyor? 5,6 milyar dünyalı bu varlıkların sadece %5,5’i ile yetinmek zorunda.

Dünya bu adaletsizliği daha ne kadar taşır?

Böylesine adaletsiz dağılımın olduğu dünyada küresel servet avcılarına karşı küresel tehdit sona erer mi?

Cevabı belli sorulara kafa yormaktansa bugünleri 70 yıl önce anlatan Necip Fazıl ile konuya nokta koymak galiba en iyisi:

“Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul,

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul

Kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa”

Abdullah Ayan yazdı: Ertuğrul gemisiyle Mersin’in bağı var mı? (15 Ocak 2015)

Ertuğrul gemisiyle Mersin’in bağı…

2 Eylül 2010 günü, yani 120 yıl önce Japonya’da batan Ertuğrul Gemisi anısına Mersin’ de bir dizi etkinlik düzenlenince, sıkça konuşulan iki deniz kazasının kentle olan bağını araştırma derdine düştüm.

2 Eylül’ün Ertuğrul ile, Ertuğrul’un Mersin’ le nasıl bir bağı, daha doğru bir ifadeyle uzak yakın ilgisi var mıydı?

Sorunun cevabını ararken Ertuğrul’ dan çok, ama Ertuğrul’ dan hayli zaman sonra Mersin’ den yola çıkan ve yakın sularda batıp, şehitlerin bu sahillere vurduğu başka bir geminin trajik öyküsüyle ve o öykünün Mersinle o kadar iç içe olmasına rağmen, nedense çok az konuşulduğunu, hatta hatırlanmak istenmediği algısını doğuran gerçeğiyle karşılaştım.

Aşağıda Refah faciasıyla ilgili anlatacaklarımın önemli bir kısmı kazadan hemen sonra yerel gazetelerde yer alan haberlere dayanmaktadır ve o nedenle umarım ileride konuyu farklı boyutlarıyla ele alacak namuslu araştırmacılara bir nebze yardımcı olur.

Önce 2 Eylüllerde Mersinin her yanının donatıldığı Ertuğrul etkinliklerinin anlamını irdelemeye çalışalım biraz, sonra Refah’ ın başına gelenleri anlatırız nasılsa…

Ertuğrul ve Refah iki farklı zaman diliminde yaşanan iki ayrı felaket…

Aslında ikisi de kaza falan değil, aymazlıkla, ihmallerin birleştiği iki facia…

1890 yılında Japonya’ ya gönderilen Ertuğrul gemisinin dönüş yolunda uğradığı kaza sonucu batması… Gemideki 655 denizcinin 605’ inin yaşamını yitirmesi…

Tarihe Ertuğrul faciası olarak geçen trajik öyküyü merak edenler bu konuda yazılmış içerikli kitaplardan yeterince yararlanabilirler.

Özellikle Japonları çok etkileyen olayın hemen ardından 1891’ de Kuşimato kasabasında bir anıtla ölümsüzleştirilir facia… (Mersin Pozcu semtindeki Kuşimato sokağına verilen ismin kaynağını da böylelikle not etmekte yarar var. Pozcu’ daki sokağa Kuşimato adını veren Yenişehir adıyla kurulan belediyenin ilk başkanı Adnan Özçelik’ tir. Bir Japonya gezisi sonrası teati edilen Kardeş Şehir anısına bu isim koyulur)

2010 Türkiye’ de Japon yılı ilan edilince bir dizi kültürel etkinlik çerçevesinde facianın 120. Yılı anısına Japonya’dan gelen savaş gemilerinin de katıldığı törenler düzenlendi Mersin’ de…

Kent bulvarlarını son günlerde süsleyen bayraklardaki 120 rakamı geçen zamanı anlatmaktadır ama asıl yanıtlanması gereken soru başka…

Ertuğrul ile Mersin arasında herhangi bir bağ var mıydı ve neden başka herhangi bir tarih değil de 2 Eylül günü düzenlendi törenler…

Hani geminin batış tarihi deseler, anlaşılabilir bir şey veya denizcilerin İstanbul’ dan hareket ettikleri tarihe denk geliyorsa o günün hatırına diyeceğiz ama iki tarihin de 2 Eylül ile ilgisi yok.

Çünkü Ertuğrul, Temmuz 1889’ da İstanbul’dan hareket eder, batış tarihi ise 16 Eylül 1890’ dır. Anlayacağınız 2 Eylül yerine 16 Eylül’ de anma törenleri düzenlenseydi daha anlamlı olacaktı bana göre…

Peki, Ertuğrul ile Mersin arasında bir bağ var mı?

Hiç bir bağ, en küçük bir ilinti bile yok…

Gemi İstanbul’ dan hareket ettikten sonra Türk karasularında sadece Marmaris’ e uğramış sonra da Süveyş üzerinden sıcak denizlere yol almış. Kısaca bırakın bağlantıyı Mersin’ e su almak için bile uğramamış…

Kısaca İzmir’ in, Antalya’ nın ne kadar ilgisi varsa Mersin ile Ertuğrul arasında o kadarlık bağ var.

Kamuoyunun bir başka yanlış algılaması da, Atatürk Parkı içindeki anıtın Ertuğrul anısına dikildiği bilgisi…

Oysa gerçek daha farklı…

1972’ de açılışı yapılan anıt Ertuğrul için değil, 1941’ de meydana gelen en az onun kadar trajik ve ondan çok daha fazla ihmalin yaşandığı Refah faciasıyla doğrudan ilgili ve o kazada ölen şehitleri unutmamak adına önemli…

Refah faciasının Mersin’ le bir bağı var mı? Derseniz, var, hem de nasıl…

İyisi mi Ertuğrul konusunu burada kapatıp, Refah faciasını en başından başlayarak, anlatmak…

Avrupa ruhunu teslim etti (mi)? (14 Ocak 2015)

Avrupa ruhunu teslim etti (mi)?

Yıllardır kafamı meşgul eden soruyu Paris’ te gerçekleştirilen vahşi saldırıyla bir kez daha ve en can yakıcı haliyle bir kez daha kendime sordum.

Ekonomik anlamda 20. Yüzyılı yani sanayi çağını iki dünya savaşına ve onca badireye, çileye rağmen doyasıya yaşayan, refahı sosyal ve siyasal modelle taçlandıran Avrupa üretim modelinin ve ağırlık merkezinin hızla değiştiği 21. Yüzyılı hangi koşullarda karşılıyor? Bilgi çağı dediğimiz bu yüzyılın kendine özgü dinamiklerine ve durmadan değişen iklimine ayak uydurabilecek mi?

Bugün Paris saldırısıyla su yüzüne çıkan terör olgusunu radikal islama fatura eden algı ne ölçüde gerçeği yansıtıyor?

Ve hepsinden önemlisi faşizmi tarihin çöplüğüne gömdüğünü, insanlığın aşama kaydettiğini söyleyen Avrupalıdaki evrensel hümanizm ruhunun günün birinde kaybolmayacağını, ekonomik kriz ve benzeri bir gerekçeyle yeniden aynı iblisin canlanmayacağını kim iddia edebilir? Edilse de bu iddianın gerçeklik payı nedir?

Soruları uzatmak mümkün…

Başka yazılarda fırsat buldukça ve yeri geldikçe o soruları da ele alıp yanıtlamaya çalışacağım.

Hem konu çok derin ve karmaşık, hem de korkarım ki, Paris vahşetiyle yüzümüze tokat gibi çarpan tablo gelmekte olan tehdidin burada kalmayacağını, aksine başka yerlerde çok daha kötüleriyle karşılaşacağımız bir korku tünelinin henüz başında olduğumuzu gösteriyor.

Yara henüz sıcak ve o nedenle yaşananları sağlıklı biçimde değerlendirmek içinde çeşitli tuzakları, tehlikeleri de barındırıyor. Sağduyulu yaklaşımların bile işe yaramayacağı bir konuyu ele almanın güçlüğüyle ben çok daha farklı bir pencere açmak istiyorum konuya.

Bunun için de yazının en başında tanımlamaya çalıştığım “yıllardır kafa karıştıran soruya” yanıt arayarak başlamak galiba en iyisi…

Bugün Avrupa’ da yaşanan ekonomik krizin körüklediği ayrışma, işsizliğin yarattığı umutsuzluk ve hepsinden önemlisi bir zamanların refah ülkelerinin sürüklendiği dibe vuruş ortadayken o umutsuzluğun ikliminden beslenen kitleleri özgürlük, demokrasi gibi kavramlar ne derece ilgilendirir?

Bir zamanlar işsiz de kalsa uygulanan sosyal politikalar sayesinde her türlü hizmete ulaşabilen, çalışmasa da yaşam kalitesinden ödün vermeyen sistem sayesinde ayakta duran yoksullar ve hatta orta direk 1980’ lerde başlayan sermayenin üretimini batıdan doğuya taşımasıyla mutluluk çağının bitmekte olduğunu görebilmeliydi, göremedi. Sadece o kesimler değil, geniş yığınların oyunu almaya talip olan politikacılar da gerçeği değil, mutlu yalanları söylediler.

İki dünya savaşının ardından yerle bir olan Avrupa, ABD ile kol kola inanılmaz bir 30 yıl yaşadı.

Ta 1980’lerin başına kadar süren bir altın çağ…

Ve derken ABD’ de Reagan, İngiltere’ de Thatcher ile gelen neoliberal dalga…

Sermayenin o günlerden başlayarak koşulları gittikçe ağırlaşan bölgelerden emek gücünün boğaz tokluğuna arz edildiği (bugün Bangladeş, Vietnam, Çin gibi ülkelerde çoğu işçiye verilecek öğle yemeği aldığı ücretten daha yüksek) diyarlara doğru geri dönülmez yolculuğa çıktığı yıllar.

Uzunca süre Avrupa ayaklarının altından kayıp gitmekte olduğu süreci doğru okuyamadı, okuyamayanların doğru çözüm bulması da olanaksızdı, tam da öyle oldu.

Yeni iş alanları yaratmak bir yana mevcutların hızla kapandığı dönemi ABD sanayi çağının yerini almakta olan bilişim teknolojileriyle ikame etmeye çalışırken AB ortak kimliğini taşıyan Avrupa ülkeleri gelmekte olan tehlikenin bile farkına varmadan zaman öldürdüler.

Hizmetler sektöründeki ağırlığıyla İngiltere ve rekabetçi teknolojilerle Almanya 80’ ler sonrasındaki duraklama dönemini hafif hasarlarla geçiştirmeye çalışırken, geriye kalan pek çok ülke akıntının sürüklediği bilinmeze aymazlığın kibirli sarhoşluğuyla koştular.

Fransa, İtalya çöken sanayileriyle, ABD’ den yayılan 2008 krizinin hasarlarını gidermeye çalışıyor ama ortadaki tablo hiç te umut vaat etmiyor.

Örneğin ABD yaralarını sarıp işsizliği %6’ların altına düşürdü. Almanya esnek ücret politikaları ve sermayeye tanıdığı görünen görünmeyen avantajlarla aynı krizi hafif hasarlarla atlatarak işsizliği %5’in de altına (2014’ü 4,9 ile kapattı) çekti ama Fransa’ da bugün aynı işsizlik oranları %10,5’ un altına inmiyor, İtalya’da ise %13…

Genç işsizlerde tablo çok daha vahim: Fransa’da bugün %25,4’ e ulaşan yani her dört gençten birinin işsiz olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. İtalya’ da %44’ e çıkan rakam İspanya’ da %54’ e ulaşıyor. İnanılır gibi değil ama her iki gençten birinin işsiz olduğu ülkelerden söz ediyoruz.*

İşsizlik gençler için umutsuzluğu, umutsuzluk farklı ve yeni arayışları getiriyor.

Umudunu yitiren gençler başta olmak üzere tüm işsizler sorumluluğu siyaset ve medyanın da çaktırmadan katkısıyla yabancılara yüklemekte zorlanmıyor.

Banliyöleri dolduran ister ister yasal, ister kaçak gelmiş olsun göçmenler hem büyütülmeyen pastadan pay aldığı için en büyük suçlu olarak görülüyor.

Aşırı sağcı hatta faşist söylemleriyle on yıl önce kimsenin ciddiye almadığı La Pen’ in ulusal cephesinin kamuoyu anketlerinde Fransa’ nın birincisi çıkması ve 2017 Cumhurbaşkanlığı seçiminin en güçlü adayı olması bu gelişmelere bakıldığında tesadüf değil.

Tıpkı umudunu yitiren varoş gençlerinin radikal akımlara kapılması, Suriye/Irak bataklığında serpilip gelişen IŞİD benzeri örgütlere katılmasının tesadüften ibaret olmaması gibi…

Sorun Fransa, İtalya, İspanya ile de sınırlı değil.

80’ lerde tüm dünyaya örnek gösterilen sosyal refah yıldızı İsveç, Danimarka da o muhteşem yıllardan, gelir adaletsizliğinin dayanılmaz boyutlara ulaştığı bir enkaz yığını kalmış geriye…

Avrupa’ yı var eden ve 2.dünya savaşının yerle bir ettiği toprakları barış vahası haline getiren AB projesine ne oldu derseniz?

AB projesi birbirini boğazlayan ülkelerin barış içinde bir arada yaşamalarını sağladı ama dünyayla rekabet anlamında geleceklerini garanti altına almaları sürecinde sınıfta kaldı.

1945-2015 arasındaki 70 yıllık maceranın ilk 35 yılı ne kadar parlaksa ve her gün biraz daha umut verdiyse, son 35 yılı da her gün biraz daha sönükleşen, umudun yerini umutsuzluğun aldığı bir dönem olarak hatırlanacak.

Ve korkarım ki, en kötü durağa daha gelmedik, yaşlanan Avrupa henüz dibe vurmadı, gerileme sürecek…

Avrupa Birliği projesi ne mi olacak dediniz?

Terör dalgalarıyla demokratik hakların tartışmaya açıldığı bir dönemde bir zamanların insanlık adına en mükemmel projesi korkarım ki, gelen her şiddet dalgasıyla biraz daha sararıp solacak…

* Bazı ülkelerin 2014 yılı işsizlik ve genç işsiz oranları

İşsizlik % Genç işsiz %
ABD 5,8 16
İNGİLTERE 6 20
ALMANYA 4,9 7,4
FRANSA 10,1 25,4
İTALYA 12,6 44
İSPANYA 25,1 54

Abdullah Ayan yazdı: Ertuğrul faciasından limandaki sıkıntıya… (13 Ocak 2015)

Ertuğrul faciasından limandaki sıkıntıya…

Son aylarda limanda yaşanan sıkıntı ile Ertuğrul faciasının ne ilgisi olabilir? Sorusunu soranlar çıkabilir.

Hiçbir ilgi, bağ kurulmasa da; bugünlerde kent gündemine oturan kimi demeç ve etkinlikler ister istemez oturup bu yazıyı yazmaya mecbur etti beni…

Anlatmaya çalışayım:

Limanda her gün artan bir sıkışıklık var ve bu tablo ihracatçısından ithalatçısına, Mersin üzerinden komşu ülkelere transit olarak aktarılan mallara artan maliyet fiyatı olarak yansıyor.

Peki, bu durumda kent dinamikleri adına uyarma görevini yerine getirmek, yapıcı önerilerle soruna çözüm bulmak en başta kimin görevi?

Elbette konuya vakıf olması gereken ve deniz, liman dendiğinde akla ilk gelen kurum olarak Deniz Ticaret Odası…

İyi de aylardır Deniz Ticaret Odası neden bu kent adına en önemli konuda neden bir açıklama yapmaz? Açıklama bir yana, uyarı ve öneri görevini Liman işletmecisine kamuoyu önünde yerine getirmez? Getirdi de bunu kamuoyuyla paylaşmakta mı sorun görür?

Liman işletmecisi MİP bu uyarıları dikkate almıyorsa, limanın işletmesiyle ilgili her noktada denetim ve düzenleme yetkisi olan Denizcilik Müsteşarlığının neden kapısını çalmaz?

Sonuçta artan maliyet faturasını bu kent iş adamı ama en çok ta Deniz Ticaret Odasına kayıtlı üyeler ödemiyor mu?

Liman sıkıntılarıyla ilgili tek tepki veren ve önerileri dillendirme konusunda en dikkat çekici çıkışları yapan kim? Mersin Ticaret Borsası Başkanı…

Önerileri ve feryadını bugüne kadar duyan olmamış ki, son olarak 2015’in bu ilk günlerinde yeniden sıkıntıları, beklemelerin eninde sonunda yaratacağı fiyat artışlarının dış ticarete ve özellikle kent ekonomisine yansımalarını sesini duyurabildiği herkese anlatmaya çalışıyor.

Borsa Başkanı Özdemir çabalıyor da Deniz Ticaret Odası en azından bu çabalamanın bir ucundan neden tutmaz?

Çünkü bugünlerde DTO çok meşgul…

Meşguliyet ne derseniz onu da Liman konusunda açıklamalarına rastlamadığımız bültenlerinden öğreniyoruz.

Deniz Ticaret Odası 1890 yılında Japonya açıklarında batan Ertuğrul gemisiyle ilgili İstanbul merkezli bir Vâkıfın çekeceği belgesele yoğunlaşmış durumda.

Ne güzel işte denizcilik konusunda bir etkinliğe ön ayak oluyor, destekliyor diyenler çıkabilir.

Ama orada da ciddi bir sorun var.

Hani Mersin’ den kalkıp Kıbrıs açıklarında batan veya batırılan Refah gemisi ile ilgili bir belgesel yapılsa ayakta alkışlayacağım. Mersin ile doğrudan ve o kadar ilintili ki…

Ama iş Ertuğrul’ a gelince Mersin’ in uzaktan yakından en küçük bir bağı bile yok. Bırakın geminin Mersin’ den kalkmasını, sularına bile uğramamış.

Bu durumda kimi kurumların asli işleri yanında kültürel ve sosyal projelere destek vermesini yürekten alkışlayan biri olarak sormam gerekiyor:

Ertuğrul gemisiyle Mersin’ in ne bağlantısı var ki, DTO’ nın olsun?

Not: Bir sonraki yazıyı Ertuğrul gemisiyle Mersin’ in hiçbir bağı olmadığına dair 2010 yılında kaleme alınmış Ertuğrul, Refah facialarını ele aldığım araştırmanın ilgili bölümüne ayırıyorum. Umarım konuyu aydınlatması ve ileride yaşanacak tartışmalara ışık tutması açısından yararlı olur.

Davutoğlu Mersin’ de yeni ne söyledi? (7 Ocak 2015)

Davutoğlu Mersin’ de yeni ne söyledi?

Kendisini dinlerken vecde kapılmaya hazır topluluğa söylediklerini kast ediyor değilim.

Onları dinleyen, alkışlayan, sloganlar eşliğinde transa geçenlerle de işim yok.

Benim açımdan önemli olan yeni Başbakan sıfatıyla ilk kez geldiği kente Davutoğlu’ nun vereceği mesajlar, bir adım ötesinde de ete kemiğe bürünmüş kimi müjdelerdi.

Sahi bu anlamda ve AK Partinin yeni lideri sıfatıyla yeni ne söyledi Davutoğlu?

Somut olarak dile getirilen ve hatta tarih verilen Konya-Karaman hızlı tren hattının Mersin’ e uzatılacağı vaadi elbette çok önemliydi.

Bu bakımdan “Konya, Toroslardan geçerek inşallah Karaman üzerinden en kısa zamanda hızlı trenle en geç 2016’da Mersin’e bağlanacak. Projeyle İstanbul-Konya-Karaman-Mersin birbirine bağlanacak” cümlesinin altını çizmek gerekiyor.

Altını çizelim ki, hafızadan yoksun Mersin’ e eğer yaşarsak 2016’ da hatırlatalım.

Projeyi küçümsüyor değilim. Hele ete kemiğe bürünmüş ve doğum tarihi verilmiş bir hızlı tren yatırımı Mersin’ in ihmal edilmişlik algısını hem tersine çevirmesi hem de kente kazandıracağı ivme nedeniyle çılgının da ötesinde akılları baştan alacak bir proje.

Binali Yıldırım’ ın koltuğuna oturan Elvan’ ın Karaman’ lı olması da ciddi bir avantaj ve bu hızlı tren projesine özel önem vermesi de hızlı ilerlemesi için ivme kazandıracak bir faktör.

Ama üzerine basa basa üstelik 2016’ nın hayata geçirileceği tarih olarak hem de Başbakan ağzından ilanıyla daha da heyecan veren projenin en ciddi handikapı, bürokratik ellerde telef olup gitmesi…

Böyle bir risk var mı?

On yıldır her yerel, genel seçim döneminde ısıtılıp önümüze getirilen ama bir türlü hayata geçirilmeyen –isterseniz geçirilemeyen diye de okuyabilirsiniz- Adana-Mersin hızlı tren hattının serencamı yeni proje müjdesine ihtiyatlı yaklaşmamız için yeterince ibretlik örnek değil mi?

Tünel, köprü vs. gibi coğrafi engellere sahip olmamasına rağmen Adana-Mersin hızlı tren hattının kolaylıkla çözülecek hemzemin geçit sorunu proje sürecinden yapım aşamasına geçebildi mi?

Son on yılda her cinayetten farksız kazadan sonra hemzemin geçitlerin kapatılacağı konusu il koordinasyon kurullarında konuşulur, hemen hayata geçirilmesi kararı alınır sonra da sessizce indirildiği raflara yeniden konur. (Hemzemin geçitlerin kapatılması konusundaki son karar 9 Temmuz 2014 tarihinde alınmıştı. Merak eden http://www.rayhaber.com/2014/mersin-adana-arasindaki-hemzemin-gecitler-kapaniyor/ linkten ulaşabilir)

Daha 9 ay önce toprağa verdiğimiz 10 insanımıza mezar olan hemzemin geçitlerle ilgili benzer bir karar Valinin de bulunduğu İl Koordinasyon kurulundan geçirilip müjde olarak günlerce medyada haber olarak yer almadı mı?

Sonra ne oldu? Daha önce ne olduysa ve ağzımdan yel alsın yeni bir kazadan sonra ne olacaksa…

Yapımı öyle çok fazla para pul da istemiyor ama hayata geçirme konusunda ortadaki tablo ortada.

Siz dümdüz arazide küçük kaynak aktarımıyla kısa zaman diliminde hayata geçireceğiniz bir yatırımla iyileştirmeniz mümkün olan güzergaha çivi çakmıyorsunuz ama Toroslar gibi çok zor bir coğrafyanın engellemelerine kafa tutacak, en az 25-30 tünel gerektiren Karaman-Mersin hattı için bitim tarihi sözü vereceksiniz.

“Olmaz, yapamazsınız” iddiasında değilim. Aksine teknolojinin sağladığı olanaklarla düne kadar zor olanın bugün kolaylaştığını bilenlerdenim. Eskişehir-İstanbul HT hattı gibi zor bir proje bile bu iktidar döneminde hayata geçirildi ve Konya, Ankara gibi iki önemli merkez İstanbul’ a bağlandı.

Böylesine zor işlerin altından kalkanların iş Mersin’ e geldiğinde neden kaynak yokluğu vs. gibi mazeretler üretmesini anlamak, kabul etmek mümkün değil.

İtirazım da buna…

Adana-Mersin hızlı tren projesinden geçtik, hızlandırılmış olarak tanımlanan ve hemzemin sorununu alt geçişlerle çözen, iki hatlı yolu dört şeride çıkaran, kısaca iki kenti birleştirecek çok önemli yatırımı on yıldır savsaklayanlara, takip etmesi gerekenlerin ise unutturma, uyutma çabalarına dikkat çekmemiz lazım.

AK Partinin 2015 seçimleri yaklaşırken Mersin özelindeki yumuşak karnı “kentin ihmal edilmişlik” algısı…

Çiçeği burnunda yeni Başbakan sıfatıyla Davutoğlu’ nun, “liman kavşağının otoyola bağlanması” gibi bırakın devleti hatta Büyükşehir’i bir ilçe belediyesinin rahatlıkla altından kalkacağı basit ama nedense bir türlü çözülmemiş incir çekirdeğini doldurmaz konuyu kongre konuşmasına taşıması da bu algının alt edilmesi çabasından başka bir şey değil.

Karayolları bölge müdürlüğünce her şeyiyle hesaplanmış, hazırlanmış ve yıllardır görüntüleri bile elden ele dolaşan Mersin-Adana karayolunun en azından Mersin-Ataş kavşağı arasındaki 2 km’ lik yola ödenek ayrılmamasını “ihmal edilmişlik” dışında tanımlayacak bir cümle var mı?

Varsa iktidarın yerel aktörleri olarak her yerde arz-ı endam edenler çıkıp şu yukarıdaki tren ve kara yolu düzenlemeleri konusunda birkaç kelam etsinler.

Etmeyenlere söylenecek çok şey var ama ben bir iki kelamla konuyu kapatayım:

Bekleyen sorunların çözümü konusunda ya bugün çıkıp konuşun, ya da ömür boyu susun. Konuşmanız gerekenleri pas geçip, iş siyasete geldiğinde mangalda kül bırakmama tavrına karnımız tok…

Not: Aslında Davutoğlu’ nun il kongresinde dile getirdiği “Mersin’i Akdeniz’in en önemli 5 limanından biri haline getirmeyi hedefi” çerçevesinde; unutulan, uyutulan konteyner terminal liman projesini ele almak niyetindeydim. Yıllardır dile getirdiğim gibi Mersin’ in kaderini baştan aşağı değiştirecek bu projeye somut olarak değinmese de, “5 liman” tanımında ruh bulacak ve mevcut limanın çok ötesinde anlamı olan “hub liman” konusunu tozlu raflardan indirip konuşmanın zamanı geldi, geçiyor diye düşünüyorum.

Bir başka yazıda bu projeyi ele almak, unutanlara hatırlatmak umuduyla…