Meksika tipi başkanlık ve Türkiye… (27 Şubat 2015)

Meksika tipi başkanlık ve Türkiye…

Son yıllarda başkanlıkla yatıp kalkan, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da başkanlık modelini olmazsa olmaz olarak her vesileyle önümüze getiren, yeni anayasayı da bu sisteme geçişin anahtarı gören Erdoğan, son Latin Amerika gezisinin ardından “bize en iyi uyacak model Meksika tipi başkanlık” diye hedefini ortaya koydu.

Kamuoyu Süleyman Şah türbesinin taşınmasıyla o kadar meşgul ki, “Meksika başkanlık modeli” doğru dürüst tartışılmadı hatta konuşulmadı bile…

ABD, Brezilya, Arjantin, Meksika ve Venezüella’ nın birbiriyle bazı noktalarda ortak bazılarında farklı uygulanan Başkanlık modelleri var. Ama bazı ülkelerde sistem demokrasinin gelişmesini sağlarken bazı ülkelerde özgürlüklere gem vuran baskıcı yöntem haline dönmüş.

Meksika 2 milyon km2 toprak üzerinde 120 milyon nüfusu barındıran ve 10.500 dolarlık kişi başı milli geliriyle refah ölçütünde Türkiye ile aynı konumda bir ülke.

Ama üniter yapıya sahip Türkiye’ den çok ciddi bir farkı var. Meksika 1 federal bölge ve 31 eyaletten oluşan federatif yapıya sahip. Tıpkı diğer başkanlıkla yönetilen ABD, Brezilya, Arjantin hatta Venezüella gibi…

Amerika kıtasında yer alan her ülke Başkanlığı kendine göre uyarlamış.

Örneğin ABD’ de yasama, yürütme, yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı dengesi öylesine ayarlanmış ki, özellikle yürütme ile yasama belirlenen anayasal yetkileriyle birbirini gerektiğinde frenleyen, “güç bende olmalı” düşüncesindeki hükümranları hayal kırıklığına düşüren görünüme sahip.

ABD’ de başkan ve atadığı bakanlarca ifa edilen yürütmenin temsilciler meclisi ve senatodan oluşan Kongreye doğrudan yasa tasarısı sevk etmesi mümkün değil. Başkan kendisine yakın bulduğu kongre üyelerine sadece öneride bulunabilir. Daha da önemlisi 4 yıllığına seçilen Başkan ile her iki yılda bir tamamı yenilenen Temsilciler Meclisi ve yine her iki yılda bir üçte biri altı yıllığına seçilen Senato, Başkana oy veren seçmenden çok farklı bir tabloyu yansıtabilir. Tıpkı bugün Demokrat Obama’ nın Senato ve mecliste son seçimle çoğunluğu ele geçiren Cumhuriyetçilerle çalışmak zorunda kalması gibi. Özetle Kongre üyelerine Başkan ve yönetimi herhangi bir yasa dayatmasında bulunamıyor.

ABD’ de bağımsızlığın elde edildiği 1865’ ten beri onca savaşın, krizin bile demokrasinin gelişmesini engelleyemediği, başarıyla uygulanan kuvvetler ayrılığına dayalı federatif sistem Latin Amerika ülkelerinde Bay Başkanların her şeyi kontrol ettiği kuvvetler birliği haline döner. Bunun en önemli nedenlerinden biri ABD’ de gevşek olan ve lobi gücünün öne çıktığı yasamanın örneğin partilerin güçlü olduğu ve meclisleri oluşturduğu Meksika gibi ülkelerde kuvvetler birliği haline çevrilmesidir.

Sadece bu da değil. ABD’ de yasa teklif edemeyen ve yasama üzerinde ağırlığı olmayan yürütme burada tıpkı Türkiye’ de olduğu gibi yasa tasarıları hazırlamakta ve zaten seçimde başkan ve meclisi seçen seçmen aynı parti temsilcilerine oy vermektedir. (Meksika’ da 128 kişilik Senato tıpkı başkan gibi altı yıllığına seçilir, 600 Milletvekilinin oluşturduğu Meclis ise üç yılda bir yenilenir)

Meksika’ da Başkan Federal bölge yüksek mahkeme başkanını, federal yargıçları, cumhuriyet başsavcısını, valileri atama ve alma yetkileri ile maliyenin tepe bürokratlarını ve diplomatik temsilcileri atama ve görevden alma yetkisine sahiptir. Kendisini başkan olarak seçen halkın Meclis ve Senato üyelerini de seçtiğini düşünürsek, sadece yürütmenin değil, federal yargıçlardan yüksek mahkeme üyelerine, başsavcıya kadar atama yetkisi olan, son günlerde aşina olduğumuz yürütme, yasama ve yargının kontrolünü elinde bulunduran bir güç odağı…

Peki, ikisi de eyaletlerden oluşan ve başkanlıkla yönetilen iki komşu ABD ve Meksika’ da kişi hak ve hürriyetleri bir başka ifadeyle sistemin halka yansıtan tablo ne anlatır?

Bu konuda tüm ülkeleri masaya yatıran ve kadın haklarından dini inançlara, örgütlenme özgürlüğünden, şeffaf ve dürüst seçimlere, adalet dağıtan yargıya kadar hayatın her alanındaki düzenlemeleri her yıl gözleyen ve ülkelerin görünümüne göre not veren bağımsız, tarafsız bir kurum var aslında.

Kuruluşun adı Freedom House… (Özgürlük Evi)

Freedom yukarıda bir kısmını saydığım son yıllarda özgür internet kullanımının bile ülke karnesini etkilediği bir sıralama ve her ülkeyle ilgili yıllık raporlar yayınlamakta.

2015 raporu da geçtiğimiz günlerde dünyayla paylaşıldı. 1 ila 7 arasında değişen ülke notlarına baktığımızda ABD 1, Meksika ise kısmen özgür kesitindeki 3 notuna sahip. (Aynı sıralamada Rusya 6, Çin 6,5 ve Suudi Arabistan dibe vuran 7 notuyla dikkat çekiyor. 2002’ den sonra notunu iyileştiren ve Meksika ile aynı 3 seviyesine çıkaran Türkiye Gezi olayları ve sonrasında 3,5’ a inmiş durumda)

Freedom’ un sonuç olarak 3 verdiği Meksika raporundaki tespitlerinin dikkat çekenlerini başka yazıda özetleyeceğim. Sakın şaşırmayın çünkü okudukça “Meksika’ ya benzeyen ne kadar çok ülke var” diyeceğinize eminim.

Hangi yasa ve anayasayı yaparsanız yapın, uygulamada ortaya çıkan ve günlük hayatı etkileyen sistemin halka nasıl yansıdığı önemli.

Meksika Başkanlık modeli önerisine karşı bizden çok uzaklardaki bir halka o modelin nasıl yansıdığına ilişkin gözlem ve tespitler bir sonraki yazıda…

Reklamlar

Temayül yoklaması ne işe yarar? (25 Şubat 2015)

Temayül yoklaması ne işe yarar?

Aday adayları arz-ı endam ederken Mersin özelinde iki partideki hareket dikkat çekiyor.

AK Parti ve CHP…

İki partinin konuşan tüm aktörleri boksörlerin ringe çıkmadan önce köşelerinden birbirlerine laf atmalarını andıran diyaloglarla dikkat çekiyor.

Daha gong vurmamış olsa da, psikolojik açıdan bu ön yoklamalar önemli…

Hele 7 Nisan geçip aday adaylarının iç kavgaları sona ersin, sıra dışarıdaki diğer rakip parti ve adaylara gelsin, asıl öldürücü aparkat yumrukları o zaman görün…

Aslında Mersin’ de AK Parti, CHP ve MHP arasında kıyasıya bir yarışın geçeceğini söylemek, malumun tekrarı ama üç parti de bundan çok daha fazlasını alacağını iddia ediyor.

Oysa daha önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi Mersin’ de üç parti üçer Milletvekili çıkarır. İpi önde göğüsleyen isterse bir oy fazla alsın bonus niyetine dördüncüyü kazanır. (HDP’ nin seçimlere parti olarak girdiği ve barajı aştığı varsayımını hatırlatmama gerek yok sanırım)

Bu durumda aslında faullü bel altı vuruşlar dâhil akla hayale gelen gelmeyen her türlü atraksiyon bu birinciliği alarak dördüncü Milletvekilliğini kazanma amacıyla sergileniyor.

Başka bir yazıda CHP’ yi ele alacağım. Gelin bugün AK Partinin Mersin serencamına bir bakalım.

AK Partiye aday olmak üzere başvuranların sayısı 113…

İl başkanı ve yönetimdeki kimi isimler “bunun hayli yüksek olduğunu” söylese de, 2011 verilerinden yola çıkarsak öyle zirvelerde dolaşan bir tablo yok.

2011’ de Türkiye genelinde AK Partiye yapılan başvuru sayısı 5718 idi. Bu yıl 6223… Yani önceki seçime göre ülke genelinde %9’ luk artış var. Bunu Mersin’ e adapte edersek 2011’ de doğrudan genel merkeze yapılan ve temayül yoklamasında yer almayan Zafer Çağlayan, Çiğdem Münevver Ökten gibi isimleri hesaba katmasak bile temayül yoklamasına katılan 115 aday adayı vardı. %9’luk artışı da göz önüne alırsak Mersin başvuruları Türkiye ortalamasının altında kalmış.

Yine de şu kadarını söyleyeyim: Mersin’ le ilgili ekonomik, sosyal değerlendirmelerde kullandığım orana baktığımda Türkiye genelinde 6 bin başvuru almış partinin il özelindeki 113 aday adayıyla karşılaşması 120-125 rakamına yakın.

Milletvekili seçimlerinin en önemli dönemeçlerden biri aday isimlerinin ve sıralamanın belirleneceği yöntem…

Mersin özelinde CHP ön seçim ve kontenjanı bir araya getiren karma bir model uygulayacağını açıkladı.

AK Parti ise zaten ülke genelinde daha önceki seçimlerde olduğu gibi merkez yoklaması yapacağını duyurdu.

Merkez yoklaması dediğiniz, aday isimlerinin ve sıralamanın genel merkez tarafından belirlenmesi demek.

Genel merkez aday listesini oluştururken hangi kriterlere bakıyor diye soruyorsanız, o konuda da geçmişte ne yapıldıysa aynısı yapılacak. Kısaca daha önceki isim belirleme sürecinde hangi yöntemler uygulandıysa bu kez de benzer filmi izleyeceğiz.

Örneğin hâkim gözetiminde tüm partiye kayıtlı üyelerin tercihlerini ortaya koyacağı ön seçim gibi nispeten adil bir yöntem yerine il yönetimlerinin gerçekleştireceği teşkilat temayül yoklamasına tanık olacağız.

1 Mart 2015 Pazar günü yapılacak temayül yoklamasında da geçmişte ne olduysa aynısı olacak.

Sandık koyulacak; il ve ilçe yönetimleri, kadın ve gençlik kolları, il delegeleri oy kullanacak, sandık daha önce burada açılmaz Ankara’ dan gelen gözlemci emanetinde genel merkeze gönderilirdi. 2011’ de oy kullanılan yerde açılıp oylar da sayıldı ve sonuçları herkes gördü.

Gördü de ne oldu?

Çoğu insan o sorunun cevabını bilmiyor, bilenler de unutmuştur diye hatırlatayım:

Örneğin 2011 seçimleri öncesi yapılan temayül yoklamasında Fatih Kısa 1250, Alpaslan Gürgenç 921, Mustafa Sever 837, Mustafa Eyiceoğlu 806, M. Muhammet Gültak 641, Ali Aydoğan 555, M.Sami Cüceloğlu 529, Mustafa Turan 493, A.Tevfik Uzun 484, Ender Turhan 483, Abdulrauf Ulusoy 407 oy ile ilk 11’ de yer aldı.

Peki, Milletvekili listesi hazırlanırken bu sonuçların etkisi oldu mu?

2011’deki adaylık belirleme sürecinde temayül yoklamasından 1250 tercih oyu alan ve açık ara birinci çıkan Fatih Kısa başta olmak üzere sıralamada üstte yer alanların hiç biri adaylık sıralamasında seçilecek yere konmadı.

Buna karşı temayül yoklamasında 9. Sırada çıkan A.Tevfik Uzun Milletvekili aday listesinin 2. Sırasına, 264 oyla yarışa 29. Sıradan girebilen Nebi Bozkurt aynı aday listesinin 3. Sırasına yerleştirildi.

Birinci sıraya koyulduğunda Bakan olan Zafer Çağlayan zaten yoklamaya girmedi ama YSK’ ya listeler teslim edildiğinde daha da ilginç bir isimle tanıştı Mersin. Temayül yoklamasında yer almayan ve Mersinde o güne kadar adını hiç kimsenin bilmediği Çiğdem Münevver Ökten 4. Sıradaydı.

Bunları niye mi anlatıyorum?

Bu yazı yayınlandıktan bir iki gün sonra 1 Mart günü sandık koyulacak, Anamur’ dan Çamlıyayla’ ya tüm il, ilçe yönetimleri, kadın ve gençlik kolları Mersin’e gelip en ciddi tavırlarla oy kullanacak. Sandığın koyulacağı salon 113 aday adayının afiş yarışlarına sahne olacak, yerlerde kamyon dolusu broşür çiğnenecek. Akşam sonuçlar açıklandığında (tabii sandık kapalı vaziyette Ankara’ ya götürülmeyip açılırsa) kimisi sevinecek, kimisi üzülecek. Sandık açılmadan götürülürse 113 adayın tamamı ben birinci çıkmıştım diyecek.

Oysa çıkan sonuçların ne kadar ciddiye alındığını geçtiğimiz günlerde AK Partinin lideri ve herşeyi çok veciz biçimde anlatmıştı. Şöyle diyordu Erdoğan: “Birçok yerde çok ciddi kurumsal milliyetçilik yapıldığını biliriz. Temayül yoklamalarının da ne şekilde olduğunu biliriz”

Ne şekilde yapıldığını çok iyi bilen lidere sahip bir parti, Mersin örneğinde anlattığım gibi sonucu kesinlikle etkilemeyecek, hiçbir hükmü olmayan yoklamayı niye yapar diye soruyorsanız, cevabıyla bitireyim yazıyı:

“3-5 yılda bir kere de olsa, partilileri hatırlamak, kapılarını çalmak ve en önemlisi teşkilatların gazını almak ama gazı alırken çıkacak sonuçlara itibar etmemek için bildiğiniz daha iyi bir yöntem var mı?”

Hamburg’ a bak, Mersin’ i gör…

Hamburg’ a bak, Mersin’ i gör…

Bir zamanlar dünyanın en büyük 10 limanı arasında anılan Hamburg bugün 14. Sıraya gerilemiş durumda.

Dert bu olsa “sıralama bu, gün gelir değişir” der, ona göre yol haritanızı gözden geçirir veya önlemlerinizi alırsınız.

Ama Hamburg çok daha ciddi bir sorunla karşı karşıya…

Anlatmaya çalışayım:

Her şey Çin taşımacılık şirketi CSCL’ nin (China Shipping Cont. Lines) Güney Kore’ deki Ulsan tersanesine verdiği sipariş üzerine Hyundai’ nin Mayıs 2013’ te imalatına başlanan gemisiyle başladı. Gemi Dünya rekoru sayılan 18 ayın sonunda Kasım 2014’ te denize indirildi ve adını CSCL Globe koydular.

400 metre uzunluk ve 59 metre genişliğe sahip CSCL Globe Aralık ayında Şanghay limanından aldığı yükle yola çıktı.

Yük dediğime bakmayın. Gemi o güne kadar dünyanın görmediği tam 19.100 konteyner taşıyordu.

29 Ocakta Süveyş kanalından geçti, 13 Şubat günü de Hamburg limanına dayandı. Yıllardır korkulan olmuştu ve derinliği yetersiz Elbe nehri kıyısındaki limana yanaşan gemi sorun yaşamamak için alması gereken yükün yarısıyla hareket etmek zorunda kaldı.

Daha da önemlisi Hamburg’ u bugüne kadar durmadan ertelenen iyileştirme çalışmalarının ne kadar önemli olduğu tartışmalarının ortasında bıraktı.

Çünkü Hamburg’ a alternatif Rotterdam ve Antwerp limanları var ve onların böyle bir sorunu yok.

Oysa küresel ticarete ayak uydurmak, rekabete dayanmak için yakın zamanda 4 futbol sahası uzunluğundaki Globe gibi gemilere küçümseyerek bakan akıl almaz gemiler yapılacak.

Kore’ deki tersaneler şu an CSCL şirketine Globe kapasitesinde 4 gemiyi daha teslim etme telaşındalar.

On yıl önce 4-5 bin konteyner taşıyan gemiler büyük kabul edilirdi, bugün 20 binlik gemiler üretiliyor ve kapasite arttıkça maliyetlerin düştüğü gerçeği karşısında zamana ayak uydurmak gerekiyor.

Hamburg limanı sadece Almanya’ ya değil, Baltık ülkelerine ve doğu Avrupa’ ya da hizmet veren Rotterdam ile birlikte en önemli iki terminal limandan biri.

Tam 40 bin iş yeri var liman bölgesinde ve 2014 sonu itibariyle Hamburg’ a 151 bin kişilik istihdam sağlamış durumda.

Bununla da bitmiyor. 2014’te 9,7 milyon konteynerin elleçlendiği Hamburg limanının kente ilave katkısı 20 milyar Euro olarak hesaplanıyor.

2015 hedefini 10 milyon konteyner olarak belirleyen Hamburg bunu rahat aşacak ama gemiler büyümeye, ilk kez Globe ile ortaya çıkan darboğaz ileride çıkacak daha büyük sorunların habercisi.

Çin’ in nefesinin duyulmaya başlandığı 1990’ lardan başlayarak artan etkisi tüm dünyayı olduğu gibi Hamburg limanını da etkilemiş. Bugün limanda elleçlenen her üç konteynerden biri ya Çin’ den geliyor veya Çin’ e gidiyor.

Bu durumda büyüyen gemilere ev sahipliği yapamayanların, geriye düşenlerin bir daha toparlanmasının hayli zor olduğu acımasız bir yarış bu.

1189’ dan beri neredeyse bin yıldır hizmet veren Hamburg yaklaşmakta olan tehlikenin farkında.

Peki, sorun derinleştirme ile çözülecekse ne bekleniyor derseniz?

Hamburg limanı tam olarak deniz kıyısında değil. Elbe nehri üzerinde ve Kuzey denizinden gelen gemiler Elbe nehri ağzından 100 km içeri girmek zorunda. Kısaca 19-20 bin ve belki yakın zamanda 30 bin konteyner taşıyacak gemilerin tam kapasite yükleme/boşaltma yapmaları için Elbe’ nin ciddi anlamda derinleştirilmesi gerekiyor.

Bunun elbette bir mali portresi var ama limanla karayolu bağlantısı ve altyapı için 2008’ de 300 milyon Euro harcayan otoriteyi korkutan bu değil.

Çevreciler haklı olarak ağzı derinleştirilecek nehrin taşıyacağı tuzlu suların ekolojik dengeyi telafisi imkânsız biçimde bozacağı ve tarımsal alanları sulama özelliğini yitireceği endişesini yükselen biçimde seslendiriyor, yoğunlaşan eylemlerle karşı çıkmayı sürdürüyorlar ve üstelik korkularında yerden göğe haklılar.

Hamburg gibi bin yıldır limanla ayakta duran son dönemde kentsel dönüşüm projeleriyle liman bölgesini mesken, ofis, alışveriş merkezleri hatta bir opera binasıyla donatan bir kent ciddi bir ikilem karşısında ve kısa zamanda tercih yapmak zorunda.

Çünkü büyük gemilere ev sahipliği yapamayan Hamburg liman olarak varlığını sürdürür ama aktarma limanı olma özelliğini yitirir ve rekabette geriye düşer.

Hamburg’ u bin yıldır rakiplerinden avantajlı kılan nehir bağlantısı şimdi derinlik konusunda sorun yaşamayan Rotterdam ve Antwerp’e karşı rekabette güçsüz ve eli kolu bağlı hale getiriyor.

Yazının başlığını görenlerin ‘Hamburg ile Mersin’ in ilgisi ne?’ sorularını duyar gibiyim.

Kısaca onu da anlatayım: 2023’ te kendisine 1,2 trilyon dış ticaret hedefi koyan Türkiye’ nin hem bu hedefe varmak hem de küresel yarışın bir yerlerinde yer almak için Akdeniz’ de terminal liman yapma düşüncesi, hayal olmaktan çıkalı epeyi zaman geçti.

Bu alanda Mersin seçildi ve serbest bölge karşısında dolguyla yapılacak terminal limanın 2009 yılında ÇED süreci bile tamamlandı.

Üstüne üstlük 2014-2018 arasını kapsayan ve 2013 Mayısında TBMM’ de onaylanıp resmi gazetede yayınlanan 10. Beş yıllık kalkınma planında bu limanla ilgili özel hüküm yer almakta.

Planla Rusya’dan İran’ a, Irak’ tan Suriye’ ye tüm bölgenin lojistik üssü ve aktarma merkezi haline gelmesi hedefleniyor Mersinin…

Yılda 10 milyon ve üstü konteynere ev sahipliği yapmak, kısaca Hub dediğimiz terminal liman olmak için gerekli ama yeterli değil. CSCL Globe ile başlayan 20 bin ve daha da üstü devasa gemilerin yanaşıp 24 saat içinde yükleme/boşaltma işlemlerini tamamlayacak alt ve üst yapıya sahip olmaları çok daha önemli.

Onun için Hamburg liman bölgesi değişip, dönüştü. Onun için 5500 mesken yanında 40 bin ofise, konaklama yerlerine, alışveriş merkezlerine, müzelere, konser salonlarına sahip ve doğrudan liman bağlantılı 151 bin kişiye istihdam sağlamakta.

Siyasi irade yani iktidar ve bürokrasi elbette mevcut limanı işleten şirketin rıhtım büyütme ninnileriyle yetinmemeli. Bir an önce bırakın Mersini, ülkenin en önemli projeleri arasında sayılması gereken yeni terminal liman için gerekli adımlar atılmalı ve süreç ciddi anlamda hızlandırılmalı.

Bu arada yerel yönetimlere özellikle de bugünlerde hazırlığı süren 1/50 binlik planın bu terminal liman vizyonuna uygun biçimde tasarlanması için Büyükşehir Belediyesine düşen çok ciddi bir görev ve değerlendirildiği takdirde tarihi bir fırsat var.

El birliğiyle bu şans değerlendirilir ve Mersin’ e iktidarın bakışını değiştirecek bir lobi gücü yaratılırsa Hamburg’ a yılda 20 milyar Euro artı değer kazandıran ve 151 bin kişiye istihdam sağlayan liman merkezli lojistik sektörün aynı zenginliği bu kente sunmaması için hiçbir neden yok.

Un, şeker ve yağdan çok daha fazlasına sahip bir kent Mersin…

Tek eksiğini hatırlatmama gerek var mı?

Abdullah Ayan’ dan Özgecan Aslan anısına bir yazı: Sözün bittiği yer… (17 Şubat 2015)

Sözün bittiği yer…

Tarifsiz duygular içinde çaresizliğin elinizi kolunuzu bağladığı, söz söylemeye bile mecalinizin kalmadığı anlar vardır.

Özgecan’ ımızın insan denmeyecek bir mahluk tarafından saldırıya uğrayıp öldürülmesi ve ardından cansız bedenine bile reva görülenler karşısında duyduğum derin acıyla kıvranıyorum günlerdir.

O insanın içine işleyen bakışları, sıcak gülüşüyle karşıma geçiyor ve gitmek bilmiyor hayali…

Belli ki, kendini insan sayan herkes te aynı duygularla kıvranıyor.

ABD’ nin en önemli yayın kurumlarından biri olan Amerikanın Sesi’ nin tanımlamasıyla “Türkiye yasta değil, isyanda”

Ortalama her Allahın günü bir kadının öldürüldüğü Türkiye’ de belki de ilk kez Özgecan’ ın bedeni “artık yeter” diyen kadınların meşalesi, isyan bayrağı olarak dalgalanıyor.

Böyle günlerde ortaya çıkan en aşırı tepkileri de olağan saymak lazım.

Ama sorunlar bitmiyor, aksine hayat kaldığı yerden sürmekte.

Nice nice Özgecan’ lar yine okuluna gitmek, o dolmuşlara binmek ve potansiyel saldırganların hedefi olma tehdidiyle karşı karşıya…

Ne ortaya atılan “idamı yeniden getirelim” tartışmaları, ne hadım etme önerileri günlük hayatın akışına engel olacak…

İdam cezaları bu tür insanlık dışı saldırılara engel olsa, her türlü baskıcılığın egemen olduğu İran’ dan tutun da, ABD’ de de idam cezasını uygulayan Teksas’ a kadar ölüm cezasının caydırıcı rolünü görürdük.

Oysa öyle bir şey yok. ABD’ de en fazla idam cezası verilen ve uygulanan eyaletin Teksas olması bu konuda çarpıcı bir örnek.

İşin ekonomik, sosyal hatta erkek hükümranlığı nedeniyle siyasi boyutu ve daha da önemlisi hukuki yanları, adalet dağıtanların şiddete, tecavüze maruz kalan kadına bakışları var.

Bilmem hatırlayan çıkar mı ama yeniden kötü anıları tazelemekte yarar var. 13 yaşındayken dedesi yaşındaki 26 kişinin tecavüz ettiği kızcağızın davasında Yargının “rızasıyla birlikte olmuş” hafifletici gerekçelerini  sineye çeken ve o utancı unutma konusunda toplumsal hafızamızın gösterdiği olağanüstü beceriyi hatırlayalım…

Evet, ekonomik özgürlüğünü kazanan kadının erkeğe bağımlılığı ve şiddete maruz kalma olasılığı daha az.

Sümerlerden beri kadını ikinci sınıf gören zihniyet gelişmişlikle de orantılı…

Bu bakımdan Türkiye’ de kadınların çalışma oranıyla şiddet arasındaki bağlantı tesadüften ibaret değil.

Bütün bunlara amenna…

Ama gelin ateşin hepimizin bağrına düştüğü, insanım diyen herkesin yüreğini dağladığı bugün yeni Özgecan’ ların yeni acılar yaşamaması için neler yapılabileceğine bakalım.

Örneğin idamı veya hadım etme gibi ilkel cezalar yerine bu tür insanlığa karşı suç işleyenleri doğduklarına pişman edecek infaz önlemleri alınabilir.

Örneğin ceza indirimi, hafifletici nedenler gibi müeyyidelerin bu tür suçlarda uygulanmayacağına dair bağlayıcı yasal hükümler getirilebilir. Kısaca bu tür mahlûkat öylesine özel cezaevlerine konur ki, bir değil her gün bin kez ölmeyi Tanrıdan dileyecek hale getirilebilirler…

Ama hepsinden önemlisi tecavüze uğrayan kadını potansiyel suçlu görüp tecavüzcüsünü koruyup kollayan anlayış kökünden değişmediği sürece, ne fayda?

Dileğim her zaman olduğu gibi yenileri bağrımızı yakmadan Özgecan cinayetinin son olması, Özgecan’ ı unutturacak yeni acıların yaşanmaması…

Son sözüm ise olayın geçtiği Mersin’ deki yerel yönetimlere ve başta Üniversiteler olmak üzere öğretim kurumlarına…

Çağ Üniversitesi öğrencilerinin bana da ilettiği ve paylaşılmasını istedikleri öneri bu konuda daha önce dile getirdikleri şikâyetleri yansıtması bakımından önemli. (Üniversite servislerinin sadece sabah ve akşam iki sefer yaptığını, bu saatler dışında bu minibüslere binmek zorunda kaldıklarını aktaran öğrenciler, Rektörlük’e defalarca iletmelerine ve imza kampanyaları yapmalarına rağmen kendilerini minibüslerden kurtaracak bir önlem alınmadığını ve servis sayısının artırılmadığını dile getiriyorlar)

Gerçekten Çağ Üniversitesi sabah öğrencileri Yenice kampusuna götürüp akşam getiren iki servis yerine günün her saatinde taşımacılık hizmeti sağlasa belki bugün bu can yakan acıyla yanmazdık.

Veya Büyükşehir yıllardır konuşulan ama bir türlü hayata geçmeyen toplu taşımacılık işini bugüne kadar çözse, Tarsus’ u da kapsayan çağdaş bir toplu taşımacılık sistemi hayata geçseydi…

O sisteme kavuşuncaya kadar Mersin özelinde ve Türkiye genelinde yapılacak o kadar çok iş, atılacak o kadar çok adım var ki…

Örneğin TBMM bir araştırma komisyonu kurup alınacak kısa, orta ve uzun vadeli önlemleri belirlese ve tüm kurumların hemen harekete geçmesi sağlansa…

Kadının sadece adının geçtiği erkek egemen bir Meclisten çok mu şey bekliyoruz dersiniz?

Söz verdikleri kadın kotasını, kadınları seçilmeyecek sıralara koyan ama iş konuşmaya gelince sol adına mangalda kül bırakmayan siyaset erbabı erkek zihniyetini yıkacak devrime ön ayak olur mu?

Biz sorulara kafa yorarken, insan kılığına girmiş potansiyel hayvanlar salyalarıyla dolaşmaya devam ediyor.

Korkarım ki, taşların bağlanıp köpeklerin ortalığa salındığı anlayışın nefes aldığı topraklarda Özgecan ilk değil, son da olmayacak…

Abdullah Ayan’dan faiz tartışmalarıyla ilgili eski bir hikaye:Faizi kim belirler? Bir “Beynimin yarısı Osman” hikâyesi…

Faizi kim belirler? Bir “Beynimin yarısı Osman” hikâyesi…

Serbest piyasa ekonomisine sahip ülkelerde faiz ve kurlar emir komutayla değil, piyasa dinamiklerince ve arz/talep ilkelerine göre belirlenir.

İktidarların görevi işleyişin sağlıklı biçimde yürümesini sağlayacak düzenlemeleri ve elbette hukuk çerçevesinde denetim mekanizmalarını kurmak ve işletmektir.

Bunun dışına çıkar da, sopayı elinize alırsanız, bir süre sonra doğası gereği piyasa bunun acısını sizden fazlasıyla çıkarır.

Türkiye gibi halkın tasarrufunun yetersiz kaldığı ülkelerde sorunun bir de yabancı oyuncuları vardır ki, onlar çok daha hassastır.

Tabii komplo teorileri üretip “yabancılar zaten bizi batırmaya geliyor, ne işleri var?” diyecekler çıkabilir.

O zaman onlara da “iç tasarruf bu değirmenin suyunu çevirmeye yetmiyor. Neyle dönecek bu çark?” sorusunu sormamız gerekiyor.

Öyle ya, Türkiye’de tasarruf %12’ler civarında ve bu rakam gelişmekte olan ülkeler arasında en düşük tasarruf oranı…

Oysa biliyoruz ki, Makro ekonomik denklemde bir ülkenin büyümesi yani yatırım yapılabilmesi için tasarruflarla yatırım arasındaki denge çok çok önemli. Çünkü eğer kendi tasarrufunuz yeterli değilse büyümek için, yatırım için elin adamının tasarruflarına muhtaçsınız.

O yabancı tasarrufçunun oluşturduğu kaynağı çekmeniz için de ödediğiniz faizin cazip olması, size borç verecek olanın göz önünde bulundurduğu risk gibi faktörleri de hesaba katarak bir fiyat belirlediğini unutmamanız lazım.

Unutursanız ne olur?

Faizleri emirle indirmeye veya piyasaya sopayla yön vermeye kalkarsanız. Sonrasını anlatmaya gerek var mı?

Soruya cevabı sayısını unuttuğum krizler yeterince vermiş olmalı diye düşünüyorum ama toplumsal hafızanın zayıflığı belli ki burada da ortaya çıkıyor.

İyisi mi, o krizlerden birine nasıl yakalandığımızı yeniden hatırlamak, hatırlatmak…

1993 Nisanında Özal’ ın ani ölümünün ardından Demirel köşke çıktı ve Haziran ayında Çiller DYP’ nin başına geçip SHP-DYP koalisyonunun Başbakanı oldu.

Ekonominin direksiyonuna da “beynimin yarısı” dediği Osman Ünsal’ ı oturttu.

Ünsal, Özal döneminde iyi kötü işleyen hazine borçlanma faizlerini düşürme konusunda farklı yöntemler uygulamaya kalktı.

Örneğin hazine ihalelerinde banka taleplerinin bir kısmını geri çevirme, devlet bankalarına el altından düşük teklif vermelerini empoze etmek…

Bir süreliğine işler iyi gitti. Ünsal faizi yüksek bulduğu kimi hazine ihalelerini iptal ederek ne kadar tok satıcı olduğunu anlatmaya çalışıyor ve her ihale sonrası “faizleri biraz daha düşürdük” diye demeçler veriyordu.

Ancak birkaç aylık balayı sonrası Hazine iptalleri şirazesinden çıkmaya başladı. Faiz havucuna koşup gelen yabancı kaynak, istediği faizi bulamayınca iptal edilen ihaleler sonucu açığa çıkan ve nakde dönen parasıyla döviz alıp tüymeye başladı.

Çiller’ in ekonomi direksiyonuna oturttuğu Ünsal ve ekibinin ne Merkez Bankası uyarılarını, ne sağduyulu sesleri duyacak hali vardı. Nasrettin Hoca’ nın arpasını her gün azalttığı merkep misali faizleri her düşürdükleri her ihale sonrası ellerini ovuşturup, “bakın işte piyasa bugün de ayakta” diyorlardı.

Sonuç mu?

İnatla aşağı çekilmeye çalışılan ve reel anlamda negatife dönen faizler karşısında Hazine bir süre sonra borçlanamaz hale geldi. Günü gelen borcu çevirmek için 1993 Ağustosunda %70’lere kadar gerileyen hazine bonosu faizleri yüzde 400’ leri, nakit sıkıntısı çeken bankalarsa over night denilen gecelik faizleri yüzde 1000’ leri gördü.

Ve ardından gelen 5 Nisan kararları…

İğneden ipliğe, tüp gazdan akaryakıta, içkiden sigaraya akla gelen her ürünün payını aldığı zam yağmurları…

En çarpıcı göstergelerden biri Çiller’ in “beynimin yarısı” dediği Ünsal dönemindeki doların seyr-ü seferidir.

5 Ocak 1994 günü 14 bin lira olan dolar, 4 Nisan 1994 günü 23 bin lira, 6 Nisan’ da 32 bin ve 7 Nisan sabahı 40 bin liradır.(O günlerde serbest piyasa 45 bin lirayı da gördü.)

Bu yıkıcı depremin faturasını kim mi ödedi?

Ne Osman Ünsal, ne Çiller ne de dönemin diğer güçlü aktörleri…

Türkiye’ nin kaybolup giden yıllarının gerçek mağduru olan, dar ve sabit gelirliler, asgari ücreti/maaşı değişmese de, boğazına giren her şeyin döviz gibi üç katına çıkan halk…

Son iki yıldır ne zaman faizleri sopayla düşürme, demeçlerle Merkez Bankasını dövme girişimlerini görsem aklıma Çiller’ in “beynimin yarısı Osman” günleri kâbus gibi çöküyor.

Ağzımdan yel alsın diye tahtaya vuruyorum…

Mersin’ i Mersin yapan temel özelliği limanıdır… (12 Şubat 2015)

Mersin’ i Mersin yapan temel özelliği limanıdır…

Uzun yıllar Akdeniz İhracatçı Birlikleri başkanlığı yapmış ve dünyadaki liman hareketlerini, özelleştirmelerini yakından takip eden, bu konuda araştırma yazıları yayınlanan Abdullah Ayan’ ın Mersin limanıyla ilgili görüşleri:

Liman Mersin’ in olmazsa olmazıdır. Liman olgusunu çıkarın Mersin kendisini var eden tüm dinamiklerini yitirir.

Zaten 1850’lerde Tarsus’ un liman özelliğini yitirmesiyle yerine ikame edilecek yeni bir bölge arayışı Mersin’ i öne çıkarmış, 150 yıl önceki küçük bir köy bugünkü konuma yükselmiştir.

Kısaca “Mersin dediğiniz bir limandır aslında…”

100 yıl boyunca duyulan büyük ihtiyaca rağmen Mersin 1950’lere kadar iskelelerle ağır aksak deniz taşımacılığına ev sahipliği yapmış, Türkiye’ nin dünyaya açılmaya başladığı o tarihlerde başlayan liman inşaatının 1960’ ta tamamlanmasıyla stratejik lojistik üs konumuna gelmiştir.

Günümüzde dünyanın tüm noktalarına olan bağlantıları sayesinde ülkenin Doğu Akdeniz’ deki en önemli taşımacılık merkezi ve Ortadoğu ile bağlantıyı sağlayan tartışmasız en ciddi transit aktarma merkezidir.

Mersin limanı bu önemine rağmen yıllarca yenileme ve modernleştirme yatırımlarından nasibini almamış, taşımacılık sisteminin 1980’lerin başında kuru yük gemilerinden konteyner taşımacılığına dönüşmeye başlamasına rağmen bu konuda tek adım atılmamıştır.

Bu yüzden konteyner taşımacılığında terminal özelliğini Kıbrıs Rum kesimi ve Mısır limanları alırken, Mersin 1960 model vinçleriyle sürece bakakalmıştır.

2007’ deki özelleştirme bu bakımdan önemliydi ancak özelleştirmelerin hizmet alanları koruyan “devletin denetleme düzenleme mekanizmaları” sözleşmede yer alan açık hükümlere rağmen, yeterince işletilmediği için, özelleştirmeyle beklenen sıçrama bir türlü yaratılamadı.

Dünyada özelleştirmelerle rekabet sayesinde kalite artışı ve fiyat düşüşü sağlanırken Mersin limanında özelleştirme ardından 3 yıl içinde fiyatlar 3 katına çıktı. Hem de sözleşmede “3 yıl içinde zam yapılamaz” ilkesine rağmen.

Mersin’ in aslında önünde tarihi bir fırsat var. 10. Beş yıllık kalkınma planına göre Türkiye’nin 2023 hedeflerini yakalaması için ön görülen iki konteyner terminal limanından biri için Mersin seçilmiştir ve 2009 yılında bu proje ÇED sürecinden bile geçmiştir. Nedense 6 yıldır bekletilen bu projenin hayata geçmesiyle Mersin doğu Akdeniz’ in en önemli konteyner Hub Limanı ve bölgenin lojistik üssü konumuna gelecektir.

14 milyon konteyner elleçleme kapasitesine sahip bu liman sayesinde Mersinde kişi başına düşen milli gelir bile iki katına çıkacak üstelik mevcut limanın rekabete zorlanması sağlanacaktır.

Mersin bugün Anadolu kaplanlarının İzmir ile birlikte iki ihracat merkezinden biri ve sadece ülkenin değil başta Irak olmak üzere Ortadoğu ve Kafkas bölgesini dünyaya bağlayan en önemli üssüdür.

Konteyner terminal limanının tamamlanması halinde 18 bin konteyner taşıma kapasitesine sahip büyük gemilerin yanaşacağı ve bölgesel dağıtımın yapılacağı bir konuma gelecek Mersin hem ülke ekonomisine büyük katkı sağlayacak hem de kent olarak makus talihini yenme fırsatını yakalayacaktır.

Mersin’ de %50 oy hayali ve gerçekler… (11 şubat 2015)

Mersin’ de %50 oy hayali ve gerçekler…

Önce Davutoğlu çiçeği burnunda Başbakan sıfatıyla katıldığı Mersin il kongresinde dile getirdi %50 oy iddiasını ve Mersin hedefini…

Ama iş orada kalmadı.

“Ön seçim istiyoruz” talebiyle ortaya çıkan CHP aday adayları adına hazırlanan açıklamayı okuyan Serdal Kuyucuoğlu “CHP’nin Mersin’de her zaman yüzde 40-50 oy alma potansiyeline sahip olduğu” tezini ortaya attı.

Bu kadar da değil…

Yine CHP’ den aday adaylarından Nevin Zaimoğlu “bu kentte 7 Milletvekilliği kazanmış parti neden aynısını tekrarlamasın?” sorusuyla yaklaşmakta olan seçim yarışına farklı bir boyut kazandırdı.

Siyaset elbette iddia işidir. İnanmadan yola çıkmaz siyasetçi ve “inanmak başarmanın yarısıdır” diye de düşünebilir.

Ama iddia gerçekleşmeyeceği gün gibi açık kimi hedefleri, beyhude çabaları ortaya koyuyorsa, birilerinin de çıkıp gerçekleri hatırlatması gerekir.

Tam da bunu yapmaya çalışacağım.

Önce Davutoğlu’ nun %50 hedefiyle başlayayım…

Mersin özelinde iddiasının elle tutulur hiçbir yanı yok. AK Partinin ne geçmişteki Mersin performansı, ne de mevcut gidişatı bırakın öyle %50’leri 40’ları, %30 lar civarında bir oyu olduğunu gösteriyor.

Bu tablo değişebilir mi?

Bana kalırsa seçmen önünde ne söylerse söylesin, AK Parti’ nin Mersin’ deki gerçek beklentisi “bu seçimden nasıl birinci çıkarız?” hedefidir ve bu mevcut tabloya bakıldığında bu akla yakın bir oyun planıdır.

Yerel seçimlerden önce bir sürü yatırım projesiyle ortaya çıkan ve iktidar gücüyle “ver oyu, al hizmeti” sloganından beslenen strateji seçimlerin kaybedilmesiyle çökmüştür ve şu anda Mersin genelinde “iktidarın kenti cezalandırdığı” algısı yaygındır.

İptal edilen Kazanlı turizm projesi, iflasları yaşayan Çukurova Havalimanı, kaplumbağa hızıyla ilerleyen Antalya yolu, unutulmaya yüz tutan konteyner terminal hayaliyle Mersin halkının ciddi bir kesimi cezalandırıldıkları yönünde bir kanaate sahiptir ve bu konuda AK Parti yerel yönetimlerinin algıyı değiştirmesi yönünde ciddi bir işaret te yoktur.

Gelelim CHP’ ye ve şu %40-50 oy veya 7 milletvekili hayallerine…

Öyle çok fazla gerilere gitmeye gerek yok.

Mersin çok partili seçimlerin başladığı 1950’ den beri CHP’ ye %40-50 oranında oy vermemiştir ki, bugün versin… (CHP’nin tüm toplum kesimleriyle buluşmasını sağlayan Ecevit’in, zafer yazdığı ve ülke genelinde %41,7 oy aldığı 1977 seçimlerinde bile Mersin özelinde 8 Milletvekilliğini Adalet Partisiyle eşit olarak paylaşmış ve %40 oranındaki AP’ yi %44 ile geçmişti)

Evet, 2004-2009 yerel seçimlerini CHP kazanmıştır ama bunun altında Mersin genelindeki değil merkezdeki oy dağılımı vardır. O iki seçimdeki büyükşehir sınırları sayesinde elde edilen başarının hanesinde bırakın %50’leri %40 falan yoktur.

Kaldı ki o iki seçimde Büyükşehir’i kazanan CHP il yazının sonunda göreceğiniz gibi genel Meclisi oyları göz önüne alındığında MHP ve AK Partinin hayli gerisinde kalan üçüncü partidir.

CHP ve AK Partinin birincilik için yarıştığı 2011 seçimlerine de iki parti fazla bel bağlamasın, çünkü o seçim seçmenin evet/hayır çekişmesinde ayrıştığı 2010 referandumu ertesinde yapılmıştır, MHP’ nin Mersin’ deki oylarının %8’ i o referandumda iki parti arasında kardeş payı paylaşılmıştır. Klasik ifadesiyle emanet gelen o oyların kalıcı olmama olasılığı vardır ve göz ardı edilmeyecek kadar yüksektir.

%40-50’leri hedefleyen CHP’ liler perde önünde hangi hedefi koyarsa koysun, %26-30 bandına hazırlıklı olsunlar.

Gelelim şu 7 Milletvekilinin kazanılma hikâyesine…

Evet, doğrudur CHP 2002 seçimlerinde Mersin’ de 7 Milletvekili kazanmıştır ama o günkü oy oranı bile %24’ tür. %24’lük CHP ile %18 oy alan AK Parti %10 seçim barajı sayesinde o dönem 12 Milletvekili çıkaran Mersinin tüm Milletvekilliklerini paylaşmış ve CHP’ nin hanesine 7, AK Partiye de 5 Milletvekili düşmüştür.

%42 oy alan iki partiye tüm Milletvekilliklerini sunan ve halkın %58’ nin iradesini yok sayan sistemdir o izafi başarıyı getiren. Bugün öyle baraj altı kalacak bir MHP olmadığına göre öyle %30 oranlarıyla %60 temsil sihirbazlığı sağlayacak bir ortam yoktur.

Gelelim 7 Haziran günü karşılaşacağımız olası tabloya:

11 Milletvekilliğinin 10’u üç parti arasında paylaşılır, 4. yü burun farkıyla ipi göğüsleyen alır. Kısaca AK Parti, CHP, MHP üçlüsü 4-3-3 dağılımına sahne olur.

Kalan 11. Milletvekilliğine gelince; bağımsız aday göstermesi veya ülke barajını aşması halinde HDP rahatlıkla o koltuğu kazanır.

Parti olarak seçimlere girer ve barajı aşmazsa? O zaman 4-4-3 dizilir üç parti. Hangisi 3 Milletvekilliğinde kalır diye soruyorsanız, seçimlere epeyi zaman var, onu da başka bir yazıda ele alayım izninizle…

2002-2014 arası Mersin oy dağılımı %

AKP CHP MHP
2002 18 24 18
2004 25 22 31
2007 27,6 24,5 30,6
2009 26 23 31
2011 32 31,6 23
2014 27 28 31

Not:2004,2009 yerel seçimlerinde partilerin il genel meclisi oy oranları esas alınmıştır.

Alternatif Nobel Ekonomi ödülü MİP adına Hamdi Akın’ a verilmelidir… (9 Şubat 2015)

Alternatif Nobel Ekonomi ödülü MİP adına Hamdi Akın’ a verilmelidir…

Nobel Ekonomi Ödülü bu yıl ‘Kartel ve tekelleri devletlerin nasıl düzenlemesi gerekir’ sorusuna 1980’den beri yanıt arayan Fransız ekonomist Jean Tirole’e verilince hele ödülün verilme nedenlerini anlatan hayli uzun gerekçeli kararı okudukça ara sıra yaşadığım DEJAVU duygusuna bir kez daha kapıldım.

Kapıldım çünkü; ödülü alan Tirol, sanki makro düzeyde ve küreselleşme çağının önemli göstergelerinden biri olan, “özelleştirme iyi güzel de, devlet kimi hizmetleri birilerine devrederken, o hizmet veya ürünü satın alacak tüketiciyi, vatandaşı nasıl ve hangi argümanlarla koruyacak?” sorusuna cevap ararken Mersin limanını ele almış gibi bir hisse kapıldım.

Tirol’ ü; “Birkaç güçlü şirketin hâkim olduğu endüstrileri nasıl anlamamız ve yönetmemiz gerektiğine açıklık getiren, güçlü firmaları evcilleştirme bilimi’nin en önemli teorisyeni” olarak tanımlayan İsveç Bilim Akademisi, sanki genel bir örnekten çok, Mersin limanının özelleştirme sonrası tanık olduğumuz vahşi fiyatlandırma politikasına ve o fiyatlandırmaları denetleme, düzenleme görevini üstlenmesi gereken Devlet otoritesinin asıl hedeften ne kadar uzağa düşebileceğini tanımlıyor.

Bakın ödül gerekçesinde başka ne diyor Akademi jürisi:

“Birçok sanayi alanının birkaç büyük şirket ya da tekelin egemenliği altına girdiği günümüzde örneğin elektrik dağıtımı veya telekomünikasyon gibi alanlar başta olmak pek çok sektör tekel sayılan şirketlerin eline geçiyor ve ardından verilen hizmet tüketiciye yani korumasız vatandaşa yüksek fiyat ve kötü servis olarak yansıyor.”

Tirol’ ü Nobel ödülüne layık gören bilim insanlarının ödülle ilgili manifestoyu andıran gerekçeli kararında şu hususlar da Mersin limanından hizmet alırken, fiyatlandırma konusunda devletin adil eline sarılma umuduyla bekleyen geniş kesimlerin yıllardır çektiklerine tercüme olacak cinsten:

“Özelleştirme sonrası hükümetler düzenleme ve denetleme görevini yerine sağlıklı biçimde yerine getirmezse bu tür pazarlar, fahiş fiyatlar, randımansız şirketlerin yeni ve daha üretken şirketlerin pazara girişini engelleyerek ayakta kalması gibi sonuçlar doğurur”

2007 yılında Mersin limanı özelleştirilirken sözleşme hükmü gereği 3 yıl boyunca zam yapamayacak işletmeci nasıl oldu da limanın devredildiği tarihte 50 dolar olan 20 feetlik kontayner yükleme boşaltma ücretini 89 dolara,  85 dolar olan 40 feetlik kontayner ücretini ise 143 dolara çıkardı?*

Limanı devrederken ‘düzenleme/denetleme’ yetkisiyle donanmış TCDD kendi hazırladığı sözleşmenin 9.16.2 maddesinde hiç bir tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta tanımladığı “işletici, limanı teslim aldığı tarihten itibaren üçüncü yılın sonunda (yani 11.5.2010 tarihine kadar) ABD doları bazında uygulanmakta olan tarifeden daha yüksek tarife uygulayamaz” hükmünü neden unuttu…

Ne oldu da, devraldığı tarihte geçerli olduğu tescil edilen 50 dolar olan kontayner elleçleme ücreti o zam yapılamayacak üç yıl boyunca önce 89, sonra 95 ve 1.6.2010 tarihinde 135 dolara çıktı?

Mersin limanını işletecek olan MİP’ in, bir koyundan 40 post çıkarma hünerine dur demesi gereken Devlet Kurumu o zamlar yapılırken ve hepsinde sözleşme gereği kendisinden onay alınırken, bu limana mahkûm ithalatçı, ihracatçı kısaca tüm hizmet alanları devlet olarak koruma görevini neden yerine getirmedi?

Sözleşmenin devlet otoritesi tarafından hüküm altına alınan o koruyucu maddeleri neden göz ardı edildi?

Soruları yıllardır köşe yazılarına sığdırmaya çalışan, fırsat bulduğunda yerel gazetelerin kaybolmaya mahkûm manşetlerine taşımaya çalışan biri olarak yıllardır kafa yorduğum tüm soruların cevabını Nobel’ le ödüllendirilen Tirol bilim insanı edebiyle bakın ne güzel veriyor:

“Regülatör (düzenleyici), ile regüle edilen (düzenlemeye muhatap)  firma arasındaki regülasyon oyununda temel sorun, asimetrik bilginin varlığıdır. Yani, regülatörler, firmanın fiyatlarını regüle ederken, gerçek maliyetler hakkında tam bilgi sahibi değildirler. Tam bilgiye sahip olan her zaman firmadır ve firma da bu bilgiyi regülatörden gizler. Bu bilgi manipülasyonu, piyasa gücüne sahip firmaların, etkin şekilde regüle edilmesini engellerler (…)”

Tercüme edilmeyecek kadar açık biçimde anlatıyor Tirol ama yine de aktörleri Mersin özeline adapte ederek Mersin limanının özelleştirme sürecinde gördüklerimizi, yaşadıklarımızı özetleyeyim:

“Özelleştirme sonrası limanla ilgili hizmet ve fiyatlandırmayı denetleme, düzenleme görevini üstlenen devlet kurumları ile işletmeciliği üstlenen arasında sürdürülmesi gereken fiyatların belirlenme sürecinde asıl sorun fiyat artışlarına temel teşkil edecek maliyet hesaplarıdır”

Aslında Mersin limanı özelleştirilirken devletin elinde bir fiyat tablosu vardı ve o fiyat tablosunun dolar bazında 3 yıl boyunca değiştirilmeyeceği, 3 yılın sonunda ise zam yapılacaksa bunun maliyeti etkileyen faktörlerinin neler olduğu da biliniyordu.

“Zam yapılmayacak 3 yılın sonunda” sanki 3 yıl boyunca fiyatlar sabit kalmış gibi, yeni artış furyası başlarken kaleme aldığım “Mersin değneksiz köy mü?” yazısında regülatör görevini üstlenmiş devlet kurumlarının bir türlü göremediğimiz sopasını merak ederek, o ünlü “nerede bu devlet” feryadıyla sessizlerin sesini duyurmaya çalışıyordum.

Meğer sorun Mersin’ e özgü değilmiş, küresel boyutlarını ortaya çıkaran ve gelişmiş ülkeleri bile bu konuda girdikleri kış uykusundan uyandırmaya çalışan Tirol sayesinde işin Nobel Ekonomi ödüllük boyutu da ortaya çıkmış oldu.

O nedenle diyorum ki, değneksiz köylerin muhtarlarını göreve çağıranlara, bu alandaki çözüm önerilerini ortaya koyanlar yanında gemisini fırtınasız sularda rahatlıkla yüzdüren iş adamlarına da alternatif Nobel ödülü verilmeli…

Bu konuda tartışmasız adayım da var: MİP ile sembolleşen Hamdi Akın Mersin limanındaki performansıyla ödülü çoktandır hak etti…

* TCDD Limanlar Daire Başkanlığına göre Mersin limanındaki fiyat süreci tablosu

31.12.2006 50 dolar
08.02.2008 89 dolar
15.04.2008 95 dolar
01.06.2010 115-135 dolar

Abdullah Ayan Mersin’in en kritik sorularından birinin cevabını aradı: Liman nasıl kurtulur? (9 Şubat 2015)

Liman nasıl kurtulur?

Aslında soruyu daha geniş perspektiften ele alıp “Mersin nasıl kurtulur?” diye de sormak mümkün…

Mümkün çünkü, limanı çıkarın bu kentten geriye ne kalır?

Veya bir başka ifadeyle sorayım; zamanında 2500 nüfuslu köye 13 konsolosluk açanlar, aynı dönemde koca imparatorluğun Anadolu ayağında payitaht İstanbul dışında ikinci Ticaret Odasını kuranların, kurduranların hangi refleksle hareket ettiğini sanıyorsunuz?

Limana dayalı dış ticaret potansiyeli olmasa, Mersin’ in gelişme anlamında Tarsus, Silifke bir yana Yenice-Huzurkent arasındaki kasabalardan ne farkı olabilirdi?

Tek ayrıcalığı var bu kentin; Tarsus limanını dolduran Berdan ırmağının oluşturduğu delta dışında en uygun ve denize hâkim sığınak olması.

O nedenle arşivimde yayınlanmayı bekleyen birkaç kitaptan birinin kapağına koymayı düşündüğüm cümleyle de özetlemek mümkün Mersin’ in 150 yıllık serencamını:

“Mersin dediğiniz bir limandır aslında”

Bunca şeyi niye mi yazdım?

Geçtiğimiz günlerde MTSO öncülüğünde bir toplantı yapıldı, Mersin limanını özelleştirme idaresinden devralan şirket yetkililerinin başta patronları olmak üzere katıldığı etkinlikte sıkışıklığı ayyuka çıkan limanla ilgili etkili/yetkili sayılan tüm kurum/kuruluş temsilcileri bir şeyler söyledi. Daha avam deyimle ifade edeyim: Herkes eteğindeki taşları döktü.

Sonuç mu?

Sonucu elleri dert görmesin yerel medyadaki arkadaşlar “Havanda su dövüldü” tanımlamasıyla çok güzel özetledi.

Gerçekten parmağı taşın altında kalan Mersinli iş adamıyla Devletin yıllarca ağır aksak yürütmeye çalıştığı hizmeti “çok daha iyi yaparız” diye üstlenenlerin liman özelinde de kalsa öylesine farklı sorunlar, bakış açılarına yansıyan öylesine uçurumlar ortaya çıktı ki, anlatılır gibi değil.

Sorunları kurumsallıktan çıkarıp şirketlerinin özeline indirgemeye çalışanlara söylenecek sözüm yok.

Ama tarife konusunu bile ters yüz ederek “biz 2010’ dan beri zam yapmadık” iddiasını ortaya atacak kadar son yedi yılda yaşadıklarımızı, sanki yaşanmamış gibi göstermek bir yana hafızamızı sıfırlamaya çalışanlara hatırlatılması gerekenleri halının altına süpürenlere ne demeli?

Örneğin “liman teslim alındıktan sonra üç yıl boyunca zam yapılamaz” ilkesi sözleşmede yer almasına rağmen nasıl olup ta şimdi yaşanmamış sayılan o üç yıl içinde defalarca zam yapılabilmişti?

O zamların nasıl yapılabileceğini “dünyada değişen maliyet fiyatlarının yansıtılması” gibi hepimizin saygı duyacağı kuralını yok sayarak hem de dolar bazında arttırılmasına göz yuman “denetleyici ve düzenleyici devlet otoritesi” gelişmeleri sadece izlemekle yetinirken insafı ellerine kapandığımız özel işletmeciden bekleyen bizim gibi saflara ne demeli?

“Havanda su dövme” toplantısına tam kadro katılan işletmeci ekip adına ağır top ve patron Hamdi Akın “biz Mersin limanına 1 milyar 170 milyon dolarlık yatırım yaptık” derken o salonda şikâyetlerini dile getirmek üzere toplananlardan tek bir şey beklerdim: “bu yuvarlak rakam 1,2 milyar doları limanın neresine harcadın? Harcadıysan bunca sıkıntıyı neden çekiyoruz?”

Sonra toplantının ev sahiplerinden önemli bir isim beni aydınlattı da uyandım: Meğer patronun Mersin limanına yatırdık dediği paraya özelleştirme idaresine ödenen 755 milyon dolar da dâhilmiş.

Bunlar o toplantıdan geriye kalan kimi dramatik, kimi komik anekdotlar.

Gelelim liman ve daha genel ifadeyle Mersin’ in nasıl kurtulacağına…

Mevcut liman işletmecisiyle Mersin kurum ve kuruluşları yüz kez daha bir araya gelse, bakış açılarındaki uçurum o kadar büyük ki, dağlar birleşse bu alanda bir buluşma gerçekleşmez.

Çünkü işletmeci tek tabanca olmanın, rakipsizliğin farkında ve kendisine kalsa 30 yıl daha sürdürecek bunu…

Nitekim sağladığı dış krediyle giriştiği rıhtım büyütme, genişletme projelerinin tümü daha çok konteyner daha çok kazanç hedefi doğrultusunda atılmış, atılmakta olan adımlar.

Gelinen noktada liman yılda yaklaşık 10 milyon ton kuru yük ve 1,4 milyon konteyner elleçleme kapasitesine sahip.

Kuru yükün tonundan 5 dolar, her konteyner elleçlemesinden ise yuvarlak hesap 150 dolar kazanan bir işletme var karşımızda. (Akfen Holding faaliyet raporuna göre MİP 2013’te konteyner bazında 146 dolar elde etmiş)

Ve o faaliyet raporunu esas alırsak her yıl yaklaşık 250 milyon doları Mersin’ de iş yapan kişi ve kurumlardan toplayan bir işletme söz konusu.

Böylesi bir altın yumurtlayan tavuğun kurulu düzenini sahibinin bozmasını beklemek ham hayal…

Hele bu beklenti “duyarsızlığın tavan yaptığı, lobiden yoksun bir kent” adına söz konusu olduğunda…

Kaldı ki mevcut işletmecinin “Hub liman haline getireceğim” hayalinin doruğu bile 2,5 milyon konteyner ile sınırlı. Ve siz kendinizi nerede görürseniz görün, yıllık 10 milyon ve üstü konteyner elleçleme rakamına ulaşmayan hiçbir limanı dünyada kimse “Hub limanı” olarak görmüyor.

Çare?

Gittikçe ağırlaşan sorunun tek çaresi var: Rekabet ilkesini hayata geçirmek ve bununla doğrudan bağlantılı dünya standartlarında yeni “Hub limanını” bir an önce hayata geçirmek.

Başka ülkeler liman özelleştirmelerinde sözünü ettiğim rekabet ilkesinden hareketle limanı anahtar teslimi tek işletmeciye vermek yerine rıhtımları farklı kuruluşlara kiralayıp rekabeti sağladılar. (Yunanistan Pire limanı buna iyi bir örnek. Konuya ilgi duyanlar2012’de kaleme aldığım https://abdullahayan.wordpress.com/2012/02/25/mersin-in-konteyner-terminal-liman-hayali-mip-e-kurban-edilemez/ ve Temmuz 2014’ teki http://blog.radikal.com.tr/ekonomi-is-dunyasi/cin-pire-icin-yorgan-yakacak-65308  yazılarıma göz atabilir)

Mersin o şansı yitirdiğine göre tek çözüm kalıyor geriye…

Yılda 14 milyon konteyner elleçleyecek Mersin konteyner Hub Limanının bir an önce hayata geçirilmesi için tüm dinamikleriyle ayağa kalkmak.

Aslında proje 10. Beş yıllık kalkınma planında yer alıyor ve 2023 ihracat, dış ticaret hedeflerine ulaşmak isteyen Türkiye’ nin en can alıcı yatırımlarından biri…

Üstelik yeni Başbakan sıfatıyla Mersin’ e gelen Davutoğlu’ da projeyi yarım ağızla da olsa dile getirdi.

Konteyner hub limanı orta gelir tuzağına düşmüş görünen Mersin’ i ayağa kaldıracak en çılgın proje. Çünkü 14 milyon konteyner bu kentin yılda yarattığı milli geliri bir anda 8500 dolarlardan 18.500 dolarlara sıçratacak tek yatırım. (uzmanların konteyner başına yaratılacak artı değerden yola çıkıp yaptıkları hesaptan söz ediyorum)

Peki, TBMM’ den geçen ve yasal statü kazanan o projeyi, üstelik Mersin’ i kurtaracak çılgınlıkta olmasına rağmen kim, neden engelliyor?

Aslında sorunun cevabını yıllardır vermeye, dilimin döndüğünce anlatmaya çalışıyorum.

Son yedi yılda bu konuda o kadar çok yazı kaleme aldım ki, gerçekten yenilerini dillendirmeye mecalim yok.

Ama merak edenler https://abdullahayan.wordpress.com/ adresinden yeterince yazıya, dökümana ulaşabilir…

Abdullah Ayan’dan yazı dizisi: Refah faciası ve Mersin… 5. ve son bölüm (6 Şubat 2015)

Refah faciası ve Mersin…  5. ve son bölüm

Kaza değil, geliyorum diye adeta bağıran facianın ardından adli ve idari soruşturmalar başlatılır.

Adli soruşturma sonucu dava açılır. Mahkemenin davada Ulaştırma ve Savunma Bakanlarının dinlenmesi yönündeki talebi bürokrasi koridorlarında dolaştırılırken 11 Kasım 1941 günü iki Bakanın istifa kararı resmi gazetede yayınlanır.

Artık iki eski vekil sıfatını taşıyan Arıkan ve İncedayı’ nın dinlenmesi hususundaki Mahkeme talebi sonunda 22 Kasım 1941 tarihinde TBMM’ ye ulaşır. Meclis Başkanı konuyu genel kurula taşır. Genel Kurul bu konuda uzun tartışmalar sonunda karar için beş kişilik komisyon oluşturulmasını ve komisyonun raporundan sonra karara varılması yönünde irade ortaya koyar.

Genel kurulun gizli oyla belirlediği 5 kişilik komisyon raporu 2 Şubat 1942 günü Mecliste saatler süren tartışmalar sonucu oylanır ve tahkikata yer olmadığı kararı alınır.

İki Bakanın soruşturmaya dâhil edilmesi hususunda ortak karara varamayan komisyon üyelerinin dile getirdikleri görüşleri, Mecliste yapılan tartışmaları merak edenler, en küçük detayına kadar yazı dizisinin sonunda bulabilirler.

Ancak şu kadarını söylemekte fayda var.

Ölenlerin şehit olarak kabul edilmesi bile hayli uzun tartışmalar ve çetrefilli mücadeleler sonunda ancak 1951′ de kabul edildiği, geride kalan dul ve yetimlerine verilen 4 bin liralık ikramiyenin gemi personelinden esirgendiği dramatik boyutlarıyla faciadan da öte anlamlar içeren boyutlara sahiptir Refah vakası…

**

Ve Türkiye o facianın gerçek nedenlerinden çok başka güç odaklarının anlattıklarıyla yetinmek zorunda kalmıştır.

Örneğin Almanya ile yakınlaşan Türkiye’ ye İngilizlerin unutulmaz mesajı olarak değerlendirenler de olur faciayı…

İtalyanların eşine çok rastlanan eylemlerinden biri olduğunu söyleyenler de çıkar.

O günlerde Hitler Almanya’ sının kuklası konumundaki faşist Vichy liderliğindeki Fransa, Mısır gemisi zannıyla vurduğunu kabul eder bir süre sonra. Hatta gizli pazarlıklar ve özürler sonucu Fransa’ nın Türkiye’ ye tazminat olarak 2 savaş gemisi verdiği yazılıp çizilir ama gerçek hiçbir zaman tam öğrenilmez…

Konuyu kaleme alanların kaza hakkında dile getirdiği iddiaların hiç biri varsayımdan öte kesin bir hüküm niteliğinde değildir. Yazılıp çizilenlerin çoğu da resmi tarihe malzeme olacak hamasi söylemlerden öte o gemide ölüp giden insanların geride bıraktığı insan kokan öykülerden hayli uzak…

Oysa kurtulanlardan ve sonradan Albay rütbesine terfi edecek olan Haydar Gürsan’ ın anlattıkları bile, o vapurla meçhul yolculuğa çıkan, gidip te dönmeyenlerin, Akdenizin koynuna gömülen sevdaları, hikâyeleri bakımından yeterince zengin…

Kömür sinmiş Refah vapurunu gördüğü an yük gemisinde rahat yolculuğun hayal olduğunu anlar Gürsan… Aklına son gün Mersin’de dolaşırken yaşlı bir adamın dükkânında gördüğü katlanır sandalye gelir.

Satın almak ister ama yaşlı adam kendisi için yaptığı sandalyeyi satmaya yanaşmaz, ısrarın işe yaramadığını görünce gizli tutması gereken asker olduğu sırrını fısıldar yaşlı amcaya… Sonra o marangoz sefere çıkacak sivil giyimli askere hem tenzilat yapar hem de arkasından ellerini havaya açarak, “hayırlısıyla git, hayırlısıyla dön” diye dualar eder…

Az önce sandalyeyi satmak istemeyen adamın yaptığı tenzilat ve ettiği dualara anlam vermeyen Gürsan limana yürürken yolda ayağı bir şeye takılıp tökezler. Eğilir, ayağının takıldığı şeyin küçük bir çakı olduğunu görür ve alıp cebine atar. Vapur hareket ettikten 5 saat sonra ilk sarsıntıda geminin batacağını anlayınca cebindeki çakıyı çıkarıp can simidinin iplerini kesmeye başlar, ikinci sarsıntı gelmeden Gürsan can simidini iplerden kurtarıp beline geçirir, derken gemi batmaya başlarken kendisini bir anda dalgaların arasında bulur. Sularla boğuşurken ikiye ayrılan vapurun batışını izler. Denizde geçirdiği akşamın ertesinde hasarlı olan can simidi de parçalanır. Gürsan yakın arkadaşı İbrahim Saygıner’ in şişmiş cesedine ve Mersin’deki marangozdan aldığı sandalyeye tutunur ve suda bulduğu bir patlıcanı yiyerek 45 saat boyunca ölümle yaşam arasında gider gelir.

Yıllar sonra kurtuluşunu Mersinli o yaşlı adama ve yaşlı adamdan aldığı tahta kürsüye, gemiye giderken ayağına takılan kör çakıya, arkadaşı İbrahim’in cansız bedenine ve tek patlıcana borçlu olduğunu anlatacaktır, Gürsan…

Başkaları ne yazıp çizer bilemem ama Refah gemisi konusunda dönemin yerel gazeteleri başta olmak üzere derlediğim bilgilerden yola çıkarak benim anlatacağım ol hikâyat budur işte…