Meksika ve Brezilya farklı sistemler, benzer yolsuzluklar… -2-

Meksika ve Brezilya farklı sistemler, benzer yolsuzluklar… -2-

Yazının birinci bölümünde Meksika’ da ortaya çıkan ve Devlet Başkanının devletten en çok ihale alan holdinge ait bir villada ikamet ettiği iddiasına karşı halkın büyük kesiminin tepkisizliğini anlatmıştım.

Aynı günlerde bu kez Brezilya’ da ortaya çıkan ve ülke tarihinin en büyük yolsuzluğuna karşı Yasama, yürütme ve yargının attığı adımları hepsinden de önemlisi ülkenin farklı kentlerinde meydanları dolduran yüzbinlerin protesto gösterileriyle devam edeyim.

Kadere bakın ki Meksika ile aynı günlerde Brezilya benzer yolsuzluk iddialarıyla çalkalanmaya başladı. Medyada yazılıp, çizilenlere göre bir Devlet şirketi olan Petrobras 2002-2014 yılları arasında yapılan ihalelerden yönetimin aldığı rüşvetler nedeniyle 7,2 milyar dolar zarara uğratılmıştı. (23 Nisan 2015 günü şirketin yayınladığı ara bilançoda zararın 2 milyar dolar olduğu açıklandı ama tarafsız gözlemciler zararın çok daha büyük olduğunu, kamuoyunun şiddete dönüşen tepkisi nedeniyle hırsızlığın halka alıştıra alıştıra yedirileceği konusunda hem fikir)

Petrobras gibi alanında dünyanın en büyük birkaç şirketinden biri olan ve son yıllarda ülke kıyılarında bulunan petrol rezervleri nedeniyle daha da değerlenen, ülke ekonomisinin %13’ünü elinde tutan her noktasında akaryakıt istasyonlarına, rafinerilere sahip şirketin, çıkan yolsuzluk haberleri sonrası Nisan ortasında ABD borsalarındaki kaybı ise 14 milyar doları aştı.

Daha 4 yıl önce New York Borsasının ABD dışında yatırımcısına en çok para kazandıran şirketini batma noktasına getiren öykü ise inanılır gibi değil.

Petrobras’ ın sahip olduğu binlerce akaryakıt istasyonundan birinde çalışan bir araba yıkamacısının kestiği faturaları rutin inceleme sırasında müfettişlerin dikkatini çeker. Sorguya alınan gariban faturaları kimi yolsuzlukları örtmek için yöneticilerin talebiyle düzenlediğini itiraf eder ama Savcıya yaptığı anlattıkları inanılır gibi değildir: İtirafçıya göre muhalif, iktidar mensubu çok ta fark etmeden yönetime doldurulan tüm siyasiler yapılan her ihaleden %3 komisyon almakta, İsviçre’ ye aktarılan paralar oradaki hesaplarda yıkanıp, kırışılmaktadır.

Federal Savcı soruşturmaya başlayıp, ipin ucunu çektikçe iş sonunda gelip skandalın yaşandığı dönemin büyük kısmında Petrobras yönetim kurulu başkanlığını yapan şimdiki devlet Başkanı Roussef’ e dayandı.

Yolsuzluk haberlerinin medyada yer almasıyla ülke genelinde kıyamet koptu. Büyük kentlerde yüzbinlerce insan protesto gösterilerine katıldı.

İşin bam teli de tam burada. Meksika’ da kanıksadığı için ortaya çıkan kirliliğe kitleler tepki vermezken, Brezilya’ da yolsuzlukların geleceklerini çaldığına inanan öfkeli milyonlar, sokaklara dökülen umutsuz gençler kıyameti koparıyor, iktidarı düşürecek şiddet tüm ülkeye yayılıyordu.

O gençlerin tutuşturduğu protesto eylemleri önlenemez noktaya gelince, Roussef iddiaları ret etmekle kalmadı, Federal Savcının talep ettiği soruşturma iznini de onaylamak zorunda kaldı.

Savcı, Başkan Roussef hakkında yeterli delil olmadığı gerekçesiyle şimdilik ifadeye çağırmadı ama Parlamentoyu oluşturan iki Meclis başkanının da aralarında bulunduğu 40’tan fazla üst düzey siyasetçiyi sorguladı, bazı siyasetçiler ise tutuklandı.

Brezilya’ da soruşturmaların nereye kadar uzanacağı, kimlerin hapishaneleri boylayacağı şu anda tam olarak kestirilemiyor ama özellikle işsiz gençlerin oluşturduğu yüz binlerden oluşan protesto ordularının öfkesi henüz dinmiş değil.

Asıl deprem ise Brezilya para piyasalarında yaşandı. 2014 Ağustosunda Brezilya parası Real ölçütünde 62 bini gören Bovespa endeksi, yolsuzluk soruşturmalarının patlamasıyla 2015 Ocak başında 46 bine geriledi.

Ya dolar?

Endeksin 62 bin olduğu 2014 Ağustosunda yaklaşık 2 Real=1 dolar iken Petrobras dosyasının açılmasının ardından 3,5 Real ile 1 doların alınabildiği seviyeye gerileyerek %75 değer kaybetti.

Olayların bir nebze durulduğu, Devlet Başkanı ve bir zamanların gerillası Roussef’ in şimdilik paçayı kurtardığı 23 Nisan 2015 akşamı Bovespa endeksi ise 55 bin civarında toparlanmış durumda.

Brezilya’ ya para getirip borsaya yatıran ve hesabını getirdiği dolar üzerinden yapan yabancı açısından ise %50’ den başlayıp %100’ lere kadar uzanan zarar söz konusu…

Faizleri sorarsanız; yolsuzluk haberleriyle birlikte ülkeye gelen yabancı fonların tedirginliği enflasyondan faizlere tüm parametreleri etkiledi. Faizler %10’lardan 14’lere, enflasyon da her ay bir nebze artarak 6’lardan 9’lara doğru süzüldü.

Ayağı prangasız güçlü Roussef’ in ne Merkez Bankasına müdahale gibi işlerle, ne de yabancıların kurduğu komplolarla uğraşacak hali var.

O kendi canının derdine düşmüş, alev alma riski yüksek sokakların tansiyonuna kulak kabartmış durumda.

Çünkü gerillalık günlerinden ve okuduğu kitaplardan biliyor ki, sokaklara çıkmış gençlerin kutsal öfkesi avutularak, korkutularak, Brezilya ulusunun kahramanlıkları anlatılarak dinmeyecek…

Meksika ve Brezilya farklı sistemler, benzer yolsuzluklar… -1-

Meksika ve Brezilya farklı sistemler, benzer yolsuzluklar… -1-

Hayli uzaklarda ve gözlerden ırak Meksika, Erdoğan’ ın Türk tipi Başkanlık modeli için örnek vermesiyle siyasi açıdan da dikkatlerimizi çekmeye başladı.

Brezilya ise Türkiye ile birlikte bir zamanların yükselen yıldızlarından biri olması ve daha da önemlisi radikal soldan beslenen bir hareketin iktidara gelmesi yanında o solun serbest piyasayla olan imtihanıyla tüm dünyanın ilgi odağında bir ülke…

Erdoğan’ ın son günlerde yaptığı mitinglerde sıkça dile getirdiği “ayağımdaki prangaları çözün” derken, kimin engellediği sorularına da verdiği cevap sır değil: “ülkeyi uçuracağız ama projelerimiz mahkemelerce engelleniyor”

Aslında yargının kendilerini frenlemesinden şikâyet i uzun zamandır sürüyor. Verdiği Galataport örneği ve projenin yürütmeyi durdurma kararlarıyla geciktiği iddiası son örnek olsa da Gezi olaylarının patlak vermesinde bardağı taşıran damla olarak hafızalara kazınan Taksim kışlası ve gezi parkı düzenlemeleri hafızası yerinde olanlara meramı anlatmak için yeter de artar…

Peki, kendisi yargının frenlemesinin engellendiği kimi modelleri öneriyor da, sözünden çıkmasını kimsenin aklına getirmeyeceği AK Parti yasama, yürütme, yargı yanında gerektiğinde tüm sistemi denetlemekle yükümlü mekanizmalara nasıl bakıyor?

Sayıştay denetimini devre dışı bırakan girişimlerin olduğu ülkede sorunun yürek burkan cevabı var ama biz yine de kendisi sıkıcı filmin fragmanına, AK Partinin seçim nedeniyle neler vaat ettiğine bir bakalım.

Elimizde yeterince somut, tartışılması bile söz konusu olmayacak yazılı bir metin var, AK Parti’ nin 2023’ü düşlediği 2015 seçim bildirgesi. Birlikte okuyalım ilgili bölümleri:

“Yürütme erkinde yetki-sorumluluk dengesinin hiçbir tereddüde mahal vermeyecek bir açıklıkta ortaya konması yönetimde etkinlik ve hesap verilebilirlik ilkelerinin hayata geçirilmesi açısından bir zarurettir.

Başkanlık sistemini, zikrettiğimiz özgürlükçü Anayasal çerçevede, yasama ve yürütmenin müstakil olarak etkin olduğu, demokratik denge ve kontrol mekanizmalarının öngörüldüğü, toplumsal farklılıkların siyasal temsilinin sağlandığı bir yönetim modeli olarak tasavvur ediyoruz.

Her ne surette olursa olsun yürütme erki de yasama ve yargı erki gibi anayasal denetime açık olacaktır.”

Anayasal denetim ve hesap verilebilirlik, AK Parti beyannamesine girdiği için övünç payı çıkarılacak hasletler değil, tüm dünyada kabul gören evrensel ilkeler.

Ama bazı ülkelerde kâğıt üzerinde kalıyor, bazı ülkelerde ise tam anlamıyla ve sıfır toleransla uygulanıyor.

Ülkelerin demokrasi notu da uygulamaya göre veriliyor.

O nedenle Meksika’ da Başkan Nieto ile ilgili ortaya çıkarılan yolsuzlukları soruşturmak bir yana, kimse tartışmaya bile değer bulmadı, sokaklara dökülen de çıkmadı.

Brezilya’ da ise kendisinin de soruşturulmasına ve yakın çevresinden pek çok üst düzey siyasetçinin tutuklanmasına itiraz etmek bir yana, federal savcının istediği soruşturma ve sorgulama iznini imzalamak zorunda kalan Başkan Roussef’ in başına gelenler var. İki sıcak örnek…

Meksika’ da ne mi oldu? Çok eski zamanlardan söz etmiyoruz. Kasım 2014’ te bir gazetecinin ortaya çıkardığı yolsuzluk ülke gündemine bomba gibi düştü ama gerisi bir türlü gelmedi.

İddiaya göre  Başkan Nieto’nun oturduğu 7 milyon dolarlık evi, devletten 3,7 milyar dolar değerindeki tartışmalı hızlı tren ihalesini alan Grupo Higa tarafından yapılmıştı. Aynı haberde başkanın evinin halen Grupo Higa üzerine kayıtlı olduğu da belirtilmişti.

Hızlı tren ihalesi aslında Higa grubunun devletten aldığı ilk veya tek iş te değildi. 26 Kasım 2014 günü kısmen tarafsız ve cesur kimi medyada yer alan haberlere göre grup son 12 yılda devlet kurumlarından toplam 76 milyar pezo’ luk (yaklaşık 5,5 milyar dolar) iş almıştı ve yerel ölçekli pek çok ihalenin dahil edilmediği bu işlerde 23 milyar pezo (1,5 milyar dolar) tutarında yolsuzluk söz konusuydu.

Higa’ nın aldığı önemli işler arasında Mexico City havalimanı, petrol boru hatları, otoyollar ve son olarak ta hızlı tren yapımı…

Meksika’ da iddialar buza yazıldı, havaya uçtu ve ne soruşturacak bir savcı çıktı ne de insanlar ciddi anlamda tepki gösterdi.

Ne garip tesadüf ki, aynı günlerde aynı kıtanın güneyinde 203 milyon nüfusa sahip, son yıllardaki gelişmesiyle dünyanın ilgisini çeken, yabancı yatırımcıların milyarlarca doları akıttığı Brezilya’ da sahte fatura düzenlediği iddiasıyla müfettişlerin enselediği bir oto yıkamacı ülke bir yana dünya tarihinin en büyük yolsuzluk olayının ortalığa dökülmesine yol açacaktı.

Brezilya’ yı kasıp kavuran, Borsayı sarsıp, ülke parasının dolar karşısında en az %50 değer kaybetmesine yol açan krizi tutuşturan skandal ve sonrasında yaşananları bir sonraki yazıda anlatacağım…

Meksika ve Brezilya farklı sistemler, benzer yolsuzluklar…

Meksika ve Brezilya farklı sistemler, benzer yolsuzluklar…

Hayli uzaklarda ve gözlerden ırak Meksika, Erdoğan’ ın Türk tipi Başkanlık modeline örneklemesiyle dikkat çekmeye başladı.

Brezilya ise Türkiye ile birlikte bir zamanların yükselen yıldızlarından biri olması ve daha da önemlisi keskin sol çizginin iktidara gelmesi yanında solun serbest piyasaya uyum sınavıyla…

Erdoğan’ ın son günlerde yaptığı mitinglerde sıkça dile getirdiği “ayağımdaki prangaları çözün” derken, kimin engellediği sorularına da verdiği cevap sır değil: “Biz ülkeyi uçuracağız ama projelerimiz mahkemelere götürülüp engelleniyor” diyerek yargının engellemelerinden şikayet ediyor. Verdiği Galataport örneği ve projenin yürütmeyi durdurma kararlarıyla geciktiği iddiası yeterince somut.

Peki, kendisi yargının frenlemesinin engellendiği kimi modelleri öneriyor da, sözünden çıkmasını aklına getirmeyeceği AK Parti bu yürütme, denetim mekanizmalarına nasıl bakıyor?

Elimizde yeterince somut, tartışılması bile söz konusu olmayacak yazılı bir metin var, AK Parti’ nin 2015 seçim bildirgesi.

“Yürütme erkinde yetki-sorumluluk dengesinin hiçbir tereddüde mahal vermeyecek bir açıklıkta ortaya konması yönetimde etkinlik ve hesap verilebilirlik ilkelerinin hayata geçirilmesi açısından bir zarurettir.

Başkanlık sistemini, zikrettiğimiz özgürlükçü Anayasal çerçevede, yasama ve yürütmenin müstakil olarak etkin olduğu, demokratik denge ve kontrol mekanizmalarının öngörüldüğü, toplumsal farklılıkların siyasal temsilinin sağlandığı bir yönetim modeli olarak tasavvur ediyoruz.

Her ne surette olursa olsun yürütme erki de yasama ve yargı erki gibi anayasal denetime açık olacaktır.”

Anayasal denetim ve hesap verilebilirlik, AK Parti beyannamesine girdiği için övünç payı çıkarılacak hasletler değil, tüm dünyada kabul gören evrensel ilkeler.

Ama bazı ülkelerde kağıt üzerinde kalıyor, bazı ülkelerde ise tam anlamıyla ve sıfır toleransla uygulanıyor.

Ülkelerin demokrasi notu da uygulamaya göre veriliyor.

O nedenle Meksika’ da Başkan Nieto ile ilgili ortaya çıkarılan yolsuzlukları soruşturmak bir yana, kimse tartışmaya bile değer bulmadı, sokaklara dökülen de çıkmadı.

Brezilya’ da ise kendisinin de soruşturulmasına ve yakın çevresinden pek çok üst düzey siyasetçinin tutuklanmasına itiraz etmek bir yana, federal savcının istediği soruşturma ve sorgulama iznini imzalamak zorunda kalan Başkan Roussef’ in başına gelenler var. İki sıcak örnek…

Meksika’ da ne mi oldu? Çok eski zamanlardan söz etmiyoruz. Kasım 2014’ te bir gazetecinin ortaya çıkardığı yolsuzluk ülke gündemine bomba gibi düştü ama gerisi bir türlü gelmedi.

İddiaya göre  Başkan Nieto’nun oturduğu 7 milyon dolarlık evi, devletten 3,7 milyar dolar değerindeki tartışmalı hızlı tren ihalesini alan Grupo Higa tarafından yapılmıştı. Aynı haberde başkanın evinin Grupo Higa üzerine kayıtlı olduğu da belirtilmişti.

Hızlı tren ihalesi aslında Higa grubunun devletten aldığı ilk veya tek iş te değildi. 26 Kasım 2014 günü kısmen tarafsız ve cesur kimi medyada yer alan haberlere göre grup son 12 yılda devlet kurumlarından toplam 76 milyar pezo’ luk (yaklaşık 5,5 milyar dolar) iş almıştı ve yerel ölçekli pek çok ihalenin dahil edilmediği bu işlerde 23 milyar pezo (1,5 milyar dolar) tutarında yolsuzluk söz konusuydu.

Higa’ nın aldığı önemli işler arasında Mexico City havalimanı, petrol boru hatları, otoyollar ve son olarak ta hızlı tren yapımı…

Meksika’ da iddialar buza yazıldı, havaya uçtu ve ne soruşturacak bir savcı çıktı ne de insanlar ciddi anlamda tepki gösterdi.

Ne garip tesadüf ki, aynı günlerde aynı kıtanın güneyinde 203 milyon nüfusa sahip, son yıllardaki gelişmesiyle dünyanın ilgisini çeken, yabancı yatırımcıların milyarlarca doları akıttığı Brezilya’ da sahte fatura düzenlediği iddiasıyla müfettişlerin enselediği bir oto yıkamacı ülke bir yana dünya tarihinin en büyük yolsuzluk olayının ortalığa dökülmesine yol açacaktı.

Brezilya’ yı kasıp kavuran, Borsayı sarsıp, ülke parasının dolar karşısında en az %50 değer kaybetmesine yol açan krizi tutuşturan skandal ve sonrasında yaşananları bir sonraki yazıda anlatacağım…

Aynı günlerde Brezilya benzer yolsuzluk iddialarıyla çalkalanıyordu. Medyada yazılıp, çizilenlere göre bir Devlet şirketi olan Petrobras 2002-2014 yılları arasında yapılan ihalelerden yönetimin aldığı rüşvetler nedeniyle 7,2 milyar dolar zarara uğratılmıştı. (23 Nisan 2015 günü şirketin yayınladığı ara bilançoda zararın 2 milyar dolar olduğu açıklandı ama tarafsız gözlemciler zararın çok daha büyük olduğunu, kamuoyunun şiddete dönüşen tepkisi nedeniyle hırsızlığın halka alıştıra alıştıra yedirileceği konusunda hem fikir)

Petrobras gibi alanında dünyanın en büyük birkaç şirketinden biri olan ve son yıllarda ülke kıyılarında bulunan petrol rezervleri nedeniyle daha da değerlenen, ülke ekonomisinin %13’ünü elinde tutan her noktasında akaryakıt istasyonlarına, rafinerilere sahip şirketin çıkan yolsuzluk haberleri sonrası Nisan ortasında ABD borsalarındaki kaybı ise 14 milyar doları aştı.

Daha 4 yıl önce New York Borsasının ABD dışında yatırımcısına en çok para kazandıran şirketini batma noktasına getiren öykü ise inanılır gibi değil.

Petrobras’ ın sahip olduğu binlerce akaryakıt istasyonundan birinde çalışan bir araba yıkamacısının kestiği faturaları rutin inceleme sırasında müfettişlerin dikkatini çeker. Sorguya alınan gariban faturaları kimi yolsuzlukları örtmek için yöneticilerin talebiyle düzenlediğini itiraf eder ama Savcıya yaptığı anlattıkları inanılır gibi değildir: İtirafçıya göre muhalif, iktidar mensubu çok ta fark etmeden yönetime doldurulan tüm siyasiler yapılan her ihaleden %3 komisyon almakta, İsviçre’ ye aktarılan paralar oradaki hesaplarda yıkanıp, kırışılmaktadır.

Savcı soruşturmaya başlayıp, ipin ucunu çektikçe iş sonunda geldi ve skandalın yaşandığı dönemin büyük kısmında Petrobras yönetim kurulu başkanlığını yapan şimdiki devlet Başkanı Roussef’ e dayandı.

Yolsuzluk haberlerinin medyada yer almasıyla ülke genelinde kıyamet koptu. Büyük kentlerde yüzbinlerce insan protesto gösterilerine katıldı.

İşin bam teli de tam burada. Meksika’ da kanıksadığı için ortaya çıkan kirliliğe kitleler tepki vermezken, Brezilya’ da yolsuzlukların geleceklerini çaldığına inanan öfkeli milyonlar, sokaklara dökülen umutsuz gençler kıyameti koparıyor, iktidarı düşürecek şiddet tüm ülkeye yayılıyordu.

O gençlerin tutuşturduğu protesto eylemleri önlenemez noktaya gelince, Roussef iddiaları ret etmekle kalmadı, Federal Savcının talep ettiği soruşturma iznini de onaylamak zorunda kaldı.

Savcı, Başkan Roussef hakkında yeterli delil olmadığı gerekçesiyle şimdilik ifadeye çağırmadı ama Parlamentoyu oluşturan iki Meclis başkanının da aralarında bulunduğu 40’tan fazla üst düzey siyasetçiyi sorguladı, bazı siyasetçiler ise tutuklandı.

Brezilya’ da soruşturmaların nereye kadar uzanacağı, kimlerin hapishaneleri boylayacağı şu anda tam olarak kestirilemiyor ama özellikle işsiz gençlerin oluşturduğu yüz binlerden oluşan protesto ordularının öfkesi henüz dinmiş değil.

Asıl deprem ise Brezilya para piyasalarında yaşandı. 2014 Ağustosunda Brezilya parası Real ölçütünde 62 bini gören Bovespa endeksi, yolsuzluk soruşturmalarının patlamasıyla 2015 Ocak başında 46 bine geriledi.

Ya dolar?

Endeksin 62 bin olduğu 2014 Ağustosunda yaklaşık 2 Real=1 dolar iken Petrobras dosyasının açılmasının ardından 3,5 Real ile 1 doların alınabildiği seviyeye gerileyerek %75 değer kaybetti.

Olayların bir nebze durulduğu, Devlet Başkanı ve bir zamanların gerillası Roussef’ in şimdilik paçayı kurtardığı 23 Nisan 2015 akşamı Bovespa endeksi ise 55 bin civarında toparlanmış durumda.

Brezilya’ ya para getirip borsaya yatıran ve hesabını getirdiği dolar üzerinden yapan yabancı açısından ise %50’ den başlayıp %100’ lere kadar uzanan zarar söz konusu…

Faizleri sorarsanız; yolsuzluk haberleriyle birlikte ülkeye gelen yabancı fonların tedirginliği enflasyondan faizlere tüm parametreleri etkiledi. Faizler %10’lardan 14’lere, enflasyon da her ay bir nebze artarak 6’lardan 9’lara doğru süzüldü.

Ayağı prangasız güçlü Roussef’ in ne Merkez Bankasına müdahale gibi işlerle, ne de yabancıların kurduğu komplolarla uğraşacak hali var.

O kendi canının derdine düşmüş, alev alma riski yüksek sokakların tansiyonuna kulak kabartmış durumda.

Çünkü gerillalık günlerinden ve okuduğu kitaplardan biliyor ki, sokaklara çıkmış gençlerin kutsal öfkesi avutularak, korkutularak, Brezilya ulusunun kahramanlıkları anlatılarak dinmeyecek…

Erdoğan’ın Türk tipi Başkanlık hayali, kontrolsüz güç tehlikesi…

Erdoğan’ın Türk tipi Başkanlık hayali, kontrolsüz güç tehlikesi…

Yemeden içmeden kesildik, geleceğimizi belirleyecek en önemli sorunmuş gibi 7 Haziran akşamı sandıktan çıkacak tablonun Türkiye’ ye Başkanlık sistemini getirmeye yetip yetmeyeceğini tartışıyoruz.

Ne adaylar, ne seçim vaatleri, ne adayların kendilerini seçecek bölge insanına hangi hizmeti vereceği konularına dönüp bakan bile yok.

Tek gündem maddemiz var: AK Parti, Erdoğan’ ın Başkanlık hayaline yetecek sayıda Milletvekili çıkaracak mı?

O sorunun cevabı biraz da HDP’ nin barajı aşıp aşmayacağına bağlı olunca merak edilen cevap daha da basite indirgeniyor: HDP %10 üzerinde oy alabilecek mi?

Peki, almaz da; Allah korusun %9,9’ da kalırsa ve AK Parti bu sayede HDP’ nin 55-70 arası tahmin edilen Vekilliklerinin üzerine oturursa Türkiye daha huzurlu, daha mutlu bir ülke mi olacak?

Veya AK Parti birinci de çıksa oluşacak meclis aritmetiği tek başına iktidara yetmezse, nasıl bir koalisyon yönetecek ülkeyi?

Akla en yakın gibi duran AK Parti-MHP koalisyonu oluşursa çözüm sürecinin dibine kibrit suyu mu dökülecek?

Sorular çok ama hangi sorunun neresinden tutsak sonuçların hepsi “tüm yolların Roma’ ya çıkması” misali Başkanlık mevzuuna gelip dayanıyor.

Ünlü Atasözü misali “adamın kırk türküsü var, kırkı da armut üstüne”

Sözüm meclisten dışarı bizim ki de o hesap…

Güya genel seçime gidiyor, ülkeyi 13 yıldır yönetenlere not vermeye hazırlanıyoruz ya, kazın ayağı bu kez pek öyle değil.

Erdoğan’ ın inadı inat ve “beni halk seçti, o nedenle kafamdaki sistemle sizi yöneteceğim” diyor, üstelik hepimizin bu konuda kendisine destek vermemizi istiyor.

Çoğumuz da kendi aramızda birbirimize fısıldadığımız veya duyulmayacak kadar yavaş sesle içimizden sorduğumuz o netameli soruyu bir türlü duyulacak biçimde seslendiremiyoruz.

13 yıldır ne istedin de yapamadın ki, şimdi çözülmesi gereken prangalardan söz ediyorsun?

GS-FB maçı sonunda şampiyon belli olduğunda kupanın verilip verilmeyeceğinin kararını bile Erdoğan’ ın verdiği bir ülkede yaşamasak hadi neyse diyeceğim.

Veya bir zamanlar savcısı olduğu davaların zaman içinde avukatı rolüne soyunmasına kimsenin ses çıkarmaması mı ayağına pranga vuruyor?

Takım otobüsüne saldırılınca liglerin ertelenmesi konusunda görüşü alınan kim?

İpin ucu öyle kaçtı ki, faizlerden kurlara, sağlıktan teknolojiye, her konuda görüşünü ortaya koyan, üstelik bu görüşün tartışılmaktansa harfiyen uygulandığı bir ülkeden söz ediyoruz.

Sıkıysa uyma…

Maazallah Faizleri düşürmeyen Merkez Bankası Başkanına “sen kime hizmet ediyorsun?” diye soran ve sonunda işin ihanet damgasıyla suçlanmaya vardığı bir dönem bu.

Daha dün, katıldığı bir kongrede “4 G’ ye fazla heveslenmeyin, nasılsa 5 G çıkacak” diyerek teknolojide de söyleyecek sözü olan bir Cumhurbaşkanımız var ama bu konum ona belli ki yetmiyor.

“Çözün ayağımdaki prangaları sizi uçurayım” diyor.

İş dönüp dolaşıyor ve en can alıcı soruda düğümleniyor.

Nasıl bir Başkan?

Erdoğan’ a kalırsa her şeyin kendisine bağlandığı bir Güçlü başkanlık “bize cuk oturur”

Hatta padişahlık döneminden kalma öylesi bir sisteme yabancı olmadığımızı da eklemeden duramıyor.

Oysa kendisinden önceki Cumhurbaşkanı Gül bile “Türk tipi başkanlık olmaz, eğer ABD benzeri kuvvetler ayrılığının birbirini dengelediği bir sistem önerilirse, oturulup tartışılması lazım” diyor ama anında cevabını alıyor hem de “kardeşinden”

“Türk tipi başkanlık olmaz diyorlar ya” bal gibi olur…

Erdoğan Türk tipi başkanlık derken de ilham olarak Meksika örneğini vermekten geri durmuyor.

Bu durumda vatandaşın kafası karışmasın da ne olsun?

Meksika tipi başkanlığın ne menem bir şey olduğunu daha önce yazdım. Merak eden http://blog.radikal.com.tr/politika/meksika-tipi-baskanlik-ve-turkiye-91157 adresinden indirip okuyabilir.

Ama Erdoğan’ a birilerinin hatırlatması lazım. Baskıcı Ortadoğu rejimleri hariç, iyi kötü demokrasi ile yönetilen hiçbir ülkede denetimsiz Başkanlık yok. Hani dönüp duran reklamda vurgulandığı gibi “kontrolsüz güç, güç değildir”

Evet, kontrolsüz güç gerçekten de güç değil ve en başta o gücü kullanana eninde sonunda zarar verir.

Kaldı ki Erdoğan’ ın “ben de inceledim, tavsiyelerde bulundum” dediği AK Parti seçim beyannamesinde tanımlanan Başkanlık ta ABD sistemini çağrıştırıyor ve korkarım ki, günün birinde hani olur da hasbel kader öylesi bir sisteme geçersek, hiç merak etmeyin o gün o kavuştuğu Başkanlıktan en çok şikâyet edecek olan yine Erdoğan olacaktır.

Neden mi?

Soruya en güzel cevap ABD’ nin unutulmaz Başkanlarından Nixon’ un başına gelenlerdir.

Nixon ve Watergate hikâyesini anlatacağım ama bir sonraki yazıda…

Anadol ve Hyundai, Türkiye ve Güney Kore…

Anadol ve Hyundai, Türkiye ve Güney Kore…

Bir önceki yazıda 1960’larda kişi başı 79 dolarlık geliriyle yoksulluğun diplerinde yaşamaya çalışan Koreli ile aynı yıl Kore’ nin 5 katı milli gelir yaratan Türkiye’ nin toplasanız 50 yıllık gelişim yolculuğundaki performanslarını o yıllar içindeki değişim verileri ışığında kaba hatlarıyla ele almaya çalışmıştım.

İki ülkenin en çarpıcı benzerliklerinden biri de aynı yıl başlayan ama zaman içinde izlenen rotaların yıllar içinde çok farklı yönlere sürüklediği otomobil üretme maceraları ve biri unutulan diğeri bugün tüm dünyanın nefesini tutarak izlediği iki markanın 1970’lerdeki hikâyesi…

1970’ ler demişken tam olarak 1967’ yi temel almak daha doğru.

Türkiye’ de Cumhuriyet dönemi girişimciliği denince akla gelen ilk isim olan Vehbi Koç’ un şirketi önce Ford motorunu taktığı Anadol ile başladı üretime…

Ardından 1967’ de İtalyan Fiat evliliği sonrası yollara sürdüğü Serçe, Şahin, Kartal modelleriyle Fiat’ ı Murat’ a çevirerek yerelleşmeye çalıştı.

Tofaş ortaklığı ve yerlilik anlamındaki en ciddi adımı da bu oldu. Sanayinin yüksek gümrük duvarları hatta çoğu üründe yerli üreticiyi koruma adına ithalatın yasaklandığı sanayicilerin altın çağıydı o yıllar.

Koç grubu DPT’ den araba üretim teşvikleriyle ilgili her türlü desteği aldığı 1967’ de tıpkı Koç gibi ülkeye getireceği Ford motor ve diğer parçaları monte edeceği atölyede üretim için gerekli son hazırlıklarını yapan Güney Kore’ li bir şirket sektöre ilk adımlarını atıyordu.

Kore dilinde modernite/çağdaşlık anlamına gelen Hyundai idi şirketin adı ve o güne kadar sebze, meyve, balıkçılık üretim ve ihracatı yapan Hyundai’ nin aklını çelen bir İngiliz’ in önerisiyle yola çıkılmıştır. İki montajcının dikkat çeken ortak kaderi üretim dünyasına aynı yıl gözlerini açmalarıyla sınırlı değildir. Çok önemli bir ortak yanları daha vardır; Kore ve Türkiye’ de ilk ürettikleri arabaların motoru aynı üreticiye ait dünyanın en büyüğü sayılan Ford’ dur.

Ama arada o günlerde kuyruğa girip karaborsadan araba almayı birinci hedef sayan Türkiye insanının görmediği (veya görmesinin engellendiği) çok ciddi bir fark vardır.

Türkiye’ de soldan sağa farklı siyasi görüşlere sahip olsalar da iktidar koltuğuna oturan iki Başbakanın (Demirel ve Ecevit) oluşturduğu hükümetler gümrük duvarlarının arkasına saklanan devlet himayesindeki sanayiyi koruma altına alırken siyasi farklılıkları unutmaktadır.

Oysa Güney Kore daha 1973’ te araba monte ederek piyasaya süren montajcı sanayicilerin karşısına “bu sığ suların ötesine geçin, okyanuslarda yüzmeye çalışın, ben de üzerime düşeni yapayım” önerisiyle çıkacak ve konjonktürün de etkisiyle derin sulara çıkmaya zorladığı şirketler, emekledikleri sektörde birkaç yıl sonunda dünya devleriyle yarışmaya kalkışacaktır.

Kore ilk teşvikleri hayata geçirmeye hazırlandığı 1973’te, Otomobil Sanayiinin Teşvikine yönelik planı devreye sokar ve o günlerde üretim yapan 4 otomobil firmasına, tüm parçalarını dışarıdan getirip monte ettikleri araba üretiminden vaz geçip, tümüyle ülkede tasarlanacak “Kore malı” ucuz ve küçük aile arabası geliştirmeleri için ayrıntılı planlar hazırlamalarını önerir.

Hükümet şirketlerin planlarının çerçevesini de çizmiştir: 1500 cc motor hacminden daha küçük ve yerli parça oranı en az %95’ e ulaşan, markasıyla da tamamen Kore malı bir araba…

Verilecek teşvike bağlanan şartlar bununla da sınırlı değildir. Halkın satın alma gücü nedeniyle üretilecek arabanın fiyatı 2 bin doların altında olacak ve teşvik alan şirketler üretecekleri arabaları en geç iki yıl içinde piyasaya sürecektir.

Hükümet, Kore’nin toplam üretim kapasitesinin 12.751 olduğu 1973’ te teşviklerden yararlanma koşulunun en ağır müeyyidesini sona saklamıştır.  Teşvik talebiyle gelen şirketlere üretim için tanınan iki yılın sonunda en az 50 bin araba üretme şartı…

Çıtanın yüksekliği konuyla ilgilenen herkesi şaşırtır ama asıl deprem Hyundai yönetiminin hükümetin yıllık 50 bin araba koşuluna karşı hem de “öz be öz Koreli” 80 bin araba üreteceği taahhüdüyle yaşanır.

Şaşkınlık şok edicidir çünkü hükümetin 50 bin hedefini yeterli bulduğu günlerde 80 bin arabayı iki yıl sonunda üreteceğim diye gelen Hyundai’ nin 1973 toplam üretimi 6 bini bulmamaktadır. Tam rakamı da vereyim; 5.426 otomobil…

Şirket yönetiminin hükümete sunduğu plan bu alandaki tüm oyuncuları şaşkına çevirir ama asıl krize tutulanlar Hyundai mühendisleridir. Çünkü o dönem tesislerde çalışan mühendisler, 1967 yılının olanaksızlıkları içinde ve basit bir atölyede monte ettikleri arabalar dışında otomotiv endüstrisi ve üretim konusunda en küçük bilgiye sahip değillerdir.

Ama uzak Asya’ nın iş ahlakı ve azmi yüksek insanları, verilen sözün tutulması adına gecelerini gündüzlerine katıp bir yandan şirketin yaşaması için gerekli olan montaj üretimini sürdürürken, bulabildikleri kıt kaynaklardan oto tasarımı ve üretimi ile ilgili her türlü bilgiyi hatmetmeye, özümsemeye çalışırlar. Hyundai yönetimi de boş durmaz. 5 ülkedeki 26 firmaya çeşitli teknolojileri transfer etmek için başvurulur. Tek firmaya bağlanmanın ileride sorunlar yaratacağının farkındadırlar. (Hyundai on yıl içinde 54 lisans anlaşmasıyla diğer Kore otomobil üreticilerini sollayacak, küreselliğe giden yolda önemli virajları dönecektir.)

Ama halen ortada milli arabanın olmazsa olmazı olan ve “nasıl bir araba?” sorusunun cevabını oluşturan tasarım konusunda ciddi darboğazlar vardır.

Bunu aşmak amacıyla 5 tasarım mühendisi bir yıllığına İtalya’ nın ünlü dizaynırı  “Italdesign” firmasına gövde çizimi ve stilleri öğrenmek için gönderildi.  O 5 mühendis gecelerini gündüzlerine katarak ve en küçük detayları bile göz ardı etmeden paylaşarak ileride dünyaya parmak ısırtacak Hyundai’nin model geliştirme ve tasarım bölümünün nüvesini oluştururlar.

Ve 1975’te, Kore’yi, Japonya’dan sona Asya’nın ikinci bağımsız üreticisi yapan Hyundai’nin yerli üretim adına, ilk orjinal modeli olan “Pony” piyasaya çıkar.

Bu arada şans ta yüzlerine güler. 8 silindirli ‘ağır abi’ arabalarla dünya piyasalarına hakim Amerikan arabalarının büyük patronlarının oyuncak niyetine dalga geçtiği o küçük arabalar zenginler kulübü dışındaki dünyanın en çok aranan araçları haline gelir.

1973 Arap-İsrail savaşına müdahil olan ve İsrail’ in yanında yer alan ABD’ ye karşı dünya petrolünün en büyük üreticileri Arapların tavrı sert oldu. Petrol üreticilerinin oluşturduğu OPEC’ in uygulamaya soktuğu ambargo sonucu petrolün varili bir anda 4 dolardan 12 dolara çıktı.

Ve sudan ucuz benzin içen Amerikan otomobil devleri iflasın eşiğine gelirken, yakıt koklayan Japon arabaları yanında mütevazı Korelilerin dönemi başlamıştır artık. (Merak edenler o günleri Icoca’nın anılarını yazdığı kitaptan okuyabilir)

petrol kriziyle gelen küçük araba talebi sayesinde Hyundai; Ortadoğu, Avrupa ve Asya’ nın mütevazi bütçeli tüketicilerine bir yıl içinde hedeflenenin de üstüne çıkarak 63 bin araba satar.

Türkiye’ de Koç yerli Anadol’ dan İtalyan Fiat’ a, OYAK Fransız Renault’ la saklandıkları gümrük duvarlarının arkasında yerli üreticiye diledikleri fiyattan araba okuturken Hyundai Kore’ nin teşvik sisteminin zorlamasıyla dünya firması olarak ortaya çıkar.

Bugün Hyundai ABD’ den Avusturalya’ ya, Yeni Zelanda’dan Meksika’ ya pek çok ülkede en çok satan lider marka.

Dünyanın dört bucağında 30’ a yakın fabrikada üretim yapan ve çatısı altında 104 bin insana istihdam sağlayan şirketin 2014’ te dünya yollarına çıkan araba sayısı 4 milyon 961 bin. Bu sayının içindeki Güney Kore payı ise sadece 683 bin.

2014 cirosu 84 milyar dolar olan ve Kore dilinde “modern, çağdaş”  anlamına gelen Hyundai’ nin Felsefesi 40 yıla sığdırılan nefes kesici yolculuğun özeti aslında…

Ve o felsefe şöyle özetlenmekte:

“Dâhice düşünme yoluyla yeni bir gelecek yaratarak insanlığın hayalini gerçekleştirmek ve sürekli yeni ufukları zorlamak”

Nereden nereye; Güney Kore ve Türkiye…

Nereden nereye; Güney Kore ve Türkiye…

İki ülkenin son 55 yıllık verilerine baktıkça insanın diline “biz nerede yanlış yaptık?” cümlesi takılıyor ve bir türlü gitmek bilmiyor…

Gerçekten de 1960 yılında kişi başına 358 dolar milli geliri olan Türkiye ile neredeyse tamamı yoksul köylülerden oluşan 79 dolarlık Kore’ yi karşılaştırmak, ülkemiz adına en hafif deyimiyle hüzün verici.

1980’ de bile 1900 dolarlık Türkiye’nin gerisinde 1860 dolarlık Kore ne yaptı da topu topu 10 yıl sonunda 1990’ da tur bindirdi ve başladığı koşuyu soluksuz bugüne taşıdı?

Yazının sonunda yer alan grafikten anlaşılacağı gibi daha 1990’da 6480 dolara erişen milli geliri 2000 yılında 10.750 dolara ve 2005’ te 17.800, 2013’ te 26 bin dolara çıkaran bir Kore ve kaybedilmiş yıllarıyla aynı zaman diliminde ağır aksak yürüyerek bugün 10 bin dolara erişmekle gurur duyan Türkiye*…

Kendini dünyanın merkezine koyarak, yıllar arasındaki değişimi başaranlarla değil, kendi kendisiyle kıyaslama hastalığı bu toprakların kadim sorunu. Daha önce kaleme aldığım Çin/Türkiye karşılaştırması bile Güney Kore/Türkiye gelişim süreci arasındaki uçurumlar nedeniyle yetersiz kalıyor.

Peki, nasıl oldu da 1960’ ın Köylü toplumu 50 yıl içinde dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri haline geldi? Ve ne oldu da o topraklar bugün küresel ekonominin ilk 10’ u arasına girerken biz gelip tıkandığımız orta gelir tuzağında debeleniyoruz?

Soruya herkes baktığı pencereye göre farklı pek çok cevap verebilir ama tartışılmaz birkaç temel neden var ki, gittikçe açılan farkı her gün biraz daha büyütüyor…

İkisi de devlet politikalarıyla belirlenen ve doğru ile yanlışın kısa zamanda gelişmişlik karnenize yansımasına yol açan iki alan: Eğitim ve teşvik sistemi…

Eğitim sayesinde nitelik değiştiren ve yükte ağır sanayiden, pahada değerli ileri teknoloji ihracat payını soluksuz geliştiren Kore ile nüfus yapısı bakımından en verimli zaman dilimini ağustos böceği misali laklakla geçiren Türkiye…

Eğitimi teknoloji ağırlıklı sanayi ile entegre eden ve günümüz bilişim dünyasına adapte eden Kore ile halen ne yapacağını bilmez halde, ezbere dayalı eğitim sistemini yapboz tahtasına çeviren Türkiye…

Eğitimde Kore’ nin dünyaya parmak ısırtan başarılı modeli, teknolojik gelişmenin ölçütü olan patent sayılarında kişi başı oranlarıyla benim diyen ülkeleri bile sollayan Kore’ nin bu alanda yaptıklarını bir başka yazıda anlatmaya çalışacağım. Son günlerde Obama’ nın da dile getirdiği ve ABD ile Kore öğretmenlerinin ücretleri üzerinden yaptığı kıyaslama bile başlı başına incelenmesi ve yazılması gereken bir konu.

Dediğim gibi “eğitim şart, ama bilgi çağına geçişi sağlayan ve günümüz dünyasına ayak uyduran eğitim daha da şart” cümlesiyle özetlenecek alanı başka bir yazıda ele almak üzere gelelim teşvik konusunda durmadan dağıtır gibi yapan ama bir türlü ektiğini iddia ettiğini biçmeyen, biçemeyen Türkiye ile Kore kıyaslamasına…

Aslında öykünün 1997 Kore ve 2001 Türkiye’ sinin yaşadığı ve aynı finansal sorunlardan kaynaklanan büyük krizler sonrasındaki toparlanma süreçleri ve o süreçlerdeki farklı teşvik uygulamalarıyla sonuçlanan farklı sonları var ama 1970’ leri anlatmadan 2000’ leri anlamak hayli zor hatta imkânsız.

1970’ leri ve o günlerde uygulamaya koyduğu teşvik sistemiyle ülkenin gelişme paradigmalarını değiştiren hükümet etme anlayışının 40 yıl içindeki değişim sürecini ve sürecin en önemli aktörü Hyundai’ nin hikayesi, bir sonraki yazıda…

*Güney Kore ve Türkiye yıllara göre kişi başına düşen GSMH (dolar cinsinden Dünya Bankası verileri):

G. Kore Türkiye
1960 79 358
1970 243 540
1980 1900 1860
1990 6480 2300
2000 10750 4190
2005 17800 6520
2013 26000 10970
2014 26900 10404

Mersin Bisiklet turu Cumhurbaşkanlığı turnuvasına eklemlenmeli…

Mersin Bisiklet turu Cumhurbaşkanlığı turnuvasına eklemlenmeli…

Mersin Büyükşehir, Valilik ve Bisiklet Federasyonu el ele verip bu yıl ‘Uluslararası Mersin Turu’ olarak lanse edilen organizasyona imza attı.

Emek veren, katkı sunan herkesin eline sağlık…

Bir zamanlar Konya ile birlikte bisiklet sporunun en çok konuşulan iki merkezinden biri olan Mersin yıllar sonra ihmal ettiği ve tanıtımına olumlu yansıyacak etkinliği gerçekleştirmiş oluyor.

Peki bu yeterli mi?

Elbette değil, yeterliliğin birinci şartı yapılan işin kalıcılığı ve kurumsallaşması.

Ne yazık ki sadece burada değil, her alanda Mersin şıpsevdi aşıkları andırıyor. Bir hevesle başlatılan organizasyonlar kurumsal kimliğe kavuşmadığı için ön ayak olan kişilerin hevesiyle bir süre devam ediyor, sonrası hüsran…

Hep verdiğim örnektir: 1948 yılında Türkiye’ de ilk defa Portakal Festivali düzenleyen bir kentin aynı etkinliği 60 yıl sonra hatırlayıp Narenciye Festivalini ilk kez düzenlemesinin mantıklı bir açıklaması olabilir mi?

Dediğim gibi Bisiklet Turu ilk kez düzenlenmesine rağmen belirlenen etaplarının tarihle iç içe olması, pek çok yabancı bisikletçinin yoğun ilgisi bakımından da hayli ilginçti.

Gelelim organizasyonun Mersin’ i tanıtma adına nasıl daha başarılı kılınacağına?

Aslında bu konuda 2008’ de bir yazı kaleme almış ve 20015’ te 50.yaşına girecek olan Türkiye’ nin bu alandaki tartışmasız en önemli etkinliği sayılan Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turnuvası ile entegre edilmesi gerektiğini ifade etmiştim.

Gerçekten de o tarihte turnuva Kızkulesi’nden- Kızılkale’ ye sloganıyla gerçekleştirilmeye başlamış ve İstanbul’dan start alan turnuva Alanya’ daki Kızılkale’ de sona erecek biçimde düzenlenmişti.

Kızkulesi’ ne itirazım yoktu ama Alanya’ nın Kızılkule’ si biraz zorlama gibiydi. Oysa dünyada Kızkulesi dendiğinde akla gelen Kızkalesi idi ve o doğa harikası da Mersin sınırları içindeydi. İşin gerçeği turun İstanbul Kızkulesi ile Mersin Kızkalesi arasında kalan güzergahta koşulmasıydı.

Sözü fazla uzatmama gerek yok. O yazımdan yapacağım alıntılar meramımı anlatmama yeter…

İşte o yazıdan bölümler:

“Geçtiğimiz günlerde muhteşem tanıtımı yapılan, 44.Cumhurbaşkanlığı Bisiklet yarışı belirlenen rota çerçevesinde 13-20 Nisan tarihleri arasında etap etap devam ederek Alanya finaliyle sona erdi..

Bisiklet federasyonunun ortaya attığı ‘Kızkulesi’ nden, Kızılkale’ ye’ sloganıyla bu yıl yeniden canlandırılmaya çalışılan turnuva…

Özellikle de Türkiye’ nin doğal zenginliklerini ortaya serecek Ege ve Akdeniz’i simgeleyen yeni rotasıyla dünyanın ilgisini çekmeye çalışacak…

İyi de 1964 lerdeki yarışların en zorlu etapları sayılan ve Adana-Mersin üzerinden Alanya-Antalya’ya uzanan bölüme ne oldu?

Geçmişte Mersin’in 323 km lik sahilini karış karış kat eden etaplar ne oldu da, devre dışı kaldı?

Bana göre bugünden tezi yok, Mersin 2009 ‘da 45. si yapılacak Uluslararası Cumhurbaşkanlığı bisiklet yarışları rotasının Alanya’dan Mersin’e uzatılmasını sağlamalı.

Başta Bisiklet Federasyonu ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü olmak üzere bu organizasyon üzerinde söz sahibi olan kurumlar nezdinde girişimler başlatılmalı…

İstanbul’da verilen start nedeniyle seçilen Kızkulesi iyi de, bitiş noktasındaki Kızılkule’ yi kim nereden buldu Allah aşkına?

Beş yaşında çocuğa Kızkulesi’ ni çağrıştıracak benzer simgeyi sorsanız Kızkalesi der…

Yalın gerçek bu kadar açıkken yarışlar neden Mersin’e kadar uzatılmaz da, Alanya’da sona erdirilir…

Bırakın dünyayı Türkiye’de kaç kişi Alanya’daki Kızıl Kaleyi biliyor ki, ülke tanıtımına büyük katkı vereceği beklenen organizasyon Kızkulesi’ nden- Kızılkule’ ye sloganıyla yola çıkıyor?

Geçmiş yılların deneyimi ve akıl bize şunu söylüyor:

Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu gelecek yıldan itibaren uyduruk Kızılkule zorlamaları yerine Kızkulesi’ nde başlayıp, Kızkalesi’ nde sona ermelidir.

Kimse parkurun uzayacağı gerekçelerine sığınmasın.

Türkiye’ de örnek alınmaya çalışılan Fransa Bisiklet turu yaklaşık 3700 km dir ve tam 21 etapta koşulmakta…

Oysa bugünkü haliyle Türkiye’de gerçekleştirilen organizasyon 1076 km ve 8 etaptan meydana geliyor…

Yani uzatılması dünyada geçerli standartlara aykırı değil…

Canlı olarak pek çok ülke televizyonu tarafından yayınlanan yarışlar sayesinde dünya Türkiye’ nin tarihi ve doğal güzelliklerini izlerken, parkurun Alanya’da bitmesi, en az Antalya kadar doğal güzelliklere sahip Mersin hatta Türkiye için bir kayıp değil mi?

Başta Valimiz olmak üzere tüm Mersin dinamikleri ayağa kalkmalı ve kentin her bakımdan tanıtımına olağanüstü katkı sağlayacak organizasyonun Alanya üzerinden Kızkalesi’ne kadar uzatılması sağlanmalıdır (Mevcut etaplara Gazipaşa, Anamur, Aydıncık, Silifke, Kızkalesi eklenebilir)

Gelecek yıl etapların Mersin’e kadar uzatılması halinde Akdeniz’in koynunda saklı cennetlerimizin gerek Türkiye gerekse dünyaya tanıtımı bakımından milyonlarca dolara yapılamayacak reklam anlamına gelecektir…

Bu yıl ki yarışların helikopterlerdeki kamera çekimlerini görenler meramımı daha iyi anlarlar.

2008 yarışlarında zorluk derecesi yükseltilerek UCI (Uluslararası Bisiklet Federasyonu) takviminde de yerini alan ve dünyanın en prestijli profesyonel takımlarıyla yarışçılarının katıldığı bu dev organizasyonun başlangıcı 2009 rotasındaki startı Kızkulesi, finişi de Kızkalesi olmalı…

Binlerce yıllık tarihi ve doğal dokusuyla Mersin ayağına gelen bu parayla ölçülemeyecek fırsatı değerlendirmeli, bugünden tezi yok gerekli girişimleri başlatmalıdır…”

**

O yazının üzerinden tamı tamına 7 yıl geçti. Ne öneriyle ilgili bir çaba çıktı ortaya ne de kılını kıpırdatan.

Aslında Valilik ve Büyükşehir bu yıl Mersin turuna omuz vermese ben hatırlamayacaktım yazdıklarımı. Ama madem böyle bir çaba ve halkın yoğun ilgisi var. Gelin en azından sonraki yıllarda bu konuda talebimizi daha yüksek sesle dillendirelim.

2008’ den beri İstanbul Kızkulesi- Alanya Kızılkule güzergahında düzlenen turnuva bu yıl 26 Nisan’ da Alanya’ dan start alıp 3 Mayıs 2015 günü İstanbul’ da sona erecek.

Bu yıl artık geçti ama gelecekte Alanya yerine Kızkalesi’ nden başlasa kıyamet kopmaz. En fazla 3 etap daha uzar ve 8 yerine 11 etaba çıkar. Kaldı ki yukarıda belirttiğim gibi Fransa Bisiklet Turu 3700 km ve tam 21 etaptan oluşuyor.

Hazır 7 Haziran seçimleri öncesi siyasi partilerin adayları ortaya çıkmışken, para pul istemez bu projeye desteklerini isteyelim.

Mersin’ in son yıllarda iktidar tarafından ihmal edildiği, hatta cezalandırıldığı algısının da bir nebze kırılmasını sağlayacak adımın atılmasını istemek Mersin’ de yaşayan herkesin hakkıdır…

Partilerin Mersin aday listeleri ne anlatıyor? -2-

Partilerin Mersin aday listeleri ne anlatıyor? -2-

Gelelim AK Partinin 2015 seçimlerinde Mersin’ in huzuruna çıkardığı adaylara ve 7 Haziran akşamı karşılaşma olasılığımız yüksek tabloya…

2002’ de bakan olmasa da çoğu bakanın üstünde konuma sahip Genel Başkan Yrd. Mir Dengir Fırat, 2007’ de Kürşat Tüzmen, 2011’ de Zafer Çağlayan gibi ağır topları Mersin sahnesine çıkaran AK Parti bu kez çoğu Büyükşehir’ e inat bu kez Mersin listesine böyle bir isim koymadı (veya koyamadı)

Çoğumuzun beklentisi eğer böyle bir lokomotif aday arayışı varsa bunun için en uygun ismin Lütfü Elvan olmasıydı.

Gerçekten de Çukurova Havalimanından Mersin-Antalya yoluna, en azından Adana’ ya uzanacak hızlı tren projesinden Taşucu’ na uzanacak otoyola varıncaya kadar yıllardır konuşulan ama kimi karınca hızıyla ilerleyen, kimi de tozlu raflara atılan yatırımların tamamlanması için en uygun isimdi Elvan.

Ancak geçmişteki ağır topların yaşadıkları, başlarına gelenleri bilen Elvan’ ın Mersin adaylığına sıcak bakmadığı konuşulup duruyordu. Sonunda da Mersin yerine Antalya birinci sıraya yerleştirildi.

Listelerin belli olduğu saatlerde sosyal medyada paylaştığım “Umarım Antalya’ dan seçilecek Elvan artık Mersin-Antalya yolu yerine Antalya-Mersin yolunu bitirir” cümlesi aslında anlatıyor çoğu şeyi.

AK Partinin seçim sürecinde Mersin’ de karşılaşacağı sorunlar Elvan’ ın ikna edilmemesiyle sınırlı değil.

Son dönemde gittikçe pekişen ve yerel seçimlerin ardından zirve yapan “AK Parti Mersin’ i cezalandırıyor” algısının nasıl giderileceği, ters esen rüzgârların nasıl olup ta yelkenleri dolduracak hale sokulacağı çok ciddi bir soru ve muhalefet bu hayli güçlü kartı sonuna kadar kullanacaktır.

Bu konuda nelerin yapılabileceği, yapılması gerekenlerin öncelik sırası ayrı bir yazı konusu ama AK Partinin daha da ciddi sorunları var: Örneğin bir zamanlar bu partinin Erdoğan’ a vekâlet eden ikinci adamı Mir Dengir Fırat’ ın bu kez HDP Mersin adayı olarak sahneye çıkması.

Fırat herhangi bir isim değil. Bugüne kadar BDP’ ye oy veren Kürtler dışında kalan ve AK Partiye oy veren muhafazakâr Kürtlerin sevdiği, saydığı, kendilerine yakın bulduğu biri.

Daha da önemlisi Fırat’ ın karşısına onun oy alacağı kesimden birini aday göstermesi siyasi akıl adına en isabetli adım olması gereken AK Partinin, üçüncü sıraya yine muhafazakâr demokrat Kürt kimliğiyle tanınan yazar Muhsin Kızılkaya’ yı koymuş olması. Kızılkaya hem Kürt hem de ılımlı muhafazakâr kesime sıcak bir isim ama Fırat’ a göre hayli önemli dezavantajı var. Kızılkaya Mersin’ e hayli yabancı. Daha da önemlisi Mersin’ de büyük oy potansiyeline sahip olan ve yıllardır AK Partiyi taşımış pek çok Doğu ve Güneydoğulu adayın küstürülmesi pahasına dışarından bir ismin getirilmiş olmasının yansımaları mutlaka olacaktır. Tıpkı 2014 Belediye seçimlerinde dışlanan ve Meclis üyeliklerinde altlara itilen aynı tabanı temsil eden isimlerin dışlanması ve kurşun asker gibi görülmesinin sandığa etkileri ve rahatlıkla kazanılacak Akdeniz, Toroslar gibi ilçelerin bile kaybedilmesi…

Olumsuzluklar yanında AK Parti listesinin olumlu yanları yok mu? Bana kalırsa 2011’ den çok daha iyi, sağlıklı ve Mersin adına kazanımlar sağlayacak isimlerle giriliyor Mersin’ de yarışa.

Örneğin tüm kent dinamiklerinin yıllardır çaresizlik içinde kıvrandığı sıkıntıların çözümüne katkı yapacak, Ankara ile köprü olacak isimlerden yoksundu Mersin, bu kez hücrelerine kadar kenti ve sorunlarını tanıyan Mustafa Muhammet Gültak ve Yılmaz Tezcan gibi ilk iki sırada yer alan isimle temsil edilecek. Kentin sorunlarını kendi sorunu gören anlayışa sahip bu iki ismin Milletvekili olması Mersin adına ciddi kazanım…

Sizler bu yazıyı okurken şunun şurasında  50 gün kalmış olacak seçimlere…

Ve o 50 günün sonunda Türkiye çok partili sistemle yaptığı 1950 seçimlerinin ardından geçen 65 yıllık engebeli demokrasi yolculuğunun en kritik duraklarından birinde hatta en önemli yol ayrımında tarihi bir tercih yapacak. Tek kişiye dayalı ve tüm kuvvetlerin o tek kişide toplandığı “Türk Tipi Başkanlık mı?” ya da; gelinen demokratik sürecin sivil, özgürlükçü, kuvvetler ayrılığına dayalı, her kurumun ileri demokrasilerde olduğu gibi sınırlarını bildiği, bireyi öne çıkaran, insan haklarına saygılı bir yeni Türkiye hikâyesinin yazılmasına mı omuz verecek?

Bekleyip göreceğiz.

Ne diyordu şair:

“görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler”

Rota Kızkulesi- Kızkalesi olmalı… (19 Mart 2009′ da Abdullah Ayan’ ın kaleme aldığı yazı

Rota Kızkulesi- Kızkalesi olmalı…

Çocukluktan gençliğe geçiş yıllarım…

O günlerde televizyon falan ne gezer?

Rahmetli babamın getirdiği, büyük pillerle çalışan, transistorlu kocaman bir radyom var.

Ülke ve dünyadaki gelişmeleri onunla izliyor, sabahlara kadar koynumda yatırıyorum.

Yaşadığınız kent Antep gibi Suriye ve Irak’ın yayın alanına giren bir yöre, ana diliniz de Arapça olunca akranlarınıza göre daha şanslısınız..

Komşu ülkelerden yayın yapan o istasyonlar sayesinde elbette renkli bir müzik dağarcığına sahip oldum zamanla…

Ama hakkını vermeliyim.

Bilgi alma bakımından en büyük beslenme kaynağım uzun dalga üzerinden yayın yapan Ankara radyosu ve bu istasyonun iple çektiğim 19 ana haber bülteni idi..

Evin neresinde olursam olayım sakin bir köşeye çekilir ülkedeki gelişmeleri tek pencereden de olsa veren bu radyodan dinlerdim.

Özellikle o ana haber bülteninin sonundaki spor saati…

Büyük merakla beklediğim futbol birinci lig maçlarının sonuçları, golleri kimlerin attığı, sınırlı da olsa takımlarla ilgili gelişmeler…

Hele ayda, yılda bir de olsa Halit Kıvanç’ın sesinden naklen verilen bir maç oldu mu, değme keyfine..

Radyonun içine girerdim adeta…

Derken 1964 Haziranında o radyodan verilen haberler sayesinde futbol dışında bir spor dalıyla tanıştım…

O yıl düzenlenen uluslar arası Cumhrubaşkanlığı Bisiklet turu radyonun spor bölümünün ilk haberi olarak öne çıktı..

Belirlenen rota gereği hergün bir etap koşuluyor ve o etabı birincilikle bitiren ödül olarak bir sonraki etapta ayrıcalıklı olarak verilen özel tişörtü giyiyordu…

İşin ilginci de buydu…

İlk bir etabın ardından özellikle favori sayılan Bulgarların önüne geçip ipi göğüsleyen bir Türk ismiyle tanışmaya başladık…

Rıfat Çalışkan…

Çıktığı yabancı takımlardan bir sürü gol yiyen, güreş dışında gururlanacak hiçbir başarıya tanık olmayan benim gibilere inanılmaz heyecan duyguları aşılamaya başladı o adam…

Her gece büyük bir heyecanla radyonun başına geçiyor, Rıfat Çalışkan’ ın birincilik gömleğini ‘elin gavuruna’ kaptırmaması için dualar ediyordum…

Zaman içinde radyo çıktı hayatımdan, dünyanın dört bucağından yarışçıların katıldığı Cumhurbaşkanlığı bisiklet turu da silindi..

Ama Rıfat Çalışkan adını hiç unutmadım…

Haberlerde adı lisanslı olduğu Konya ile birlikte anılan o ilk kahramanım beynime kazınmış haliyle kaldı…

Anılarımı tazeleyen bu yolculuğu boşuna yapmadım elbette…

Geçtiğimiz günlerde muhteşem tanıtımı yapılan, 44.Cumhurbaşkanlığı Bisiklet yarışı belirlenen rota çerçevesinde 13-20 Nisan tarihleri arasında etap etap devam ederek Alanya finaliyle sona erdi..

Benim için biraz da Rıfat Çalışkan olan 44 yıllık Cumhurbaşkanlığı Bisiklet turunu ne anımsattı derseniz_

Bisiklet federasyonunun ortaya attığı ‘Kızkulesi’ nden, Kızılkale’ ye’ sloganıyla bu yıl yeniden doğan yarış…

Özellikle de Türkiye’ nin doğal zenginliklerini ortaya serecek Ege ve Akdeniz’i simgeleyen yeni rota…

İyi de 1964 lerdeki yarışların en zorlu etapları sayılan ve Adana-Mersin üzerinden Alanya-Antalya’ya uzanan bölüme ne oldu?

Geçmişte Mersin’in 323 km lik sahilini karış karış kat eden etaplar ne oldu da, devre dışı kaldı?

Bana göre bugünden tezi yok, Mersin 2009 ‘da 45. si yapılacak Uluslararası Cumhurbaşkanlığı bisiklet yarışları rotasının Alanya’dan Mersin’e uzatılmasını sağlamalı.

Başta Bisiklet Federasyonu ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü olmak üzere bu organizasyon üzerinde söz sahibi olan kurumlar nezdinde girişimler başlatılmalı…

İstanbul’da verilen start nedeniyle seçilen Kızkulesi iyi de, bitiş noktasındaki Kızılkule’ yi kim nereden buldu Allah aşkına?

Beş yaşında çocuğa Kızkulesi’ ni çağrıştıracak benzer simgeyi sorsanız Kızkalesi der…

Yalın gerçek bu kadar açıkken yarışlar neden Mersin’e kadar uzatılmaz da, Alanya’da sona erdirilir…

Bırakın dünyayı Türkiye’de kaç kişi Alanya’daki Kızıl Kaleyi biliyor ki, ülke tanıtımına büyük katkı vereceği beklenen organizasyon Kızkulesi’ nden- Kızılkule’ ye sloganıyla yola çıkıyor?

Geçmiş yılların deneyimi ve akıl bize şunu söylüyor:

Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu gelecek yıldan itibaren uyduruk Kızılkule zorlamaları yerine Kızkulesi’ nde başlayıp, Kızkalesi’ nde sona ermelidir.

Kimse parkurun uzayacağı gerekçelerine sığınmasın.

Örnek alınan Fransa Bisiklet turu yaklaşık 3700 km dir ve 21 etapta koşulmakta…

Oysa bugünkü haliyle Türkiye’de gerçekleştirilen organizasyon 1076 km ve 8 etaptan meydana geliyor…

Yani uzatılması dünyada geçerli standartlara aykırı değil…

Canlı olarak pek çok ülke televizyonu tarafından yayınlanan yarışlar sayesinde dünya Türkiye’ nin tarihi ve doğal güzelliklerini izlerken, parkurun Alanya’da bitmesi, en az Antalya kadar doğal güzelliklere sahip Mersin hatta Türkiye için bir kayıp değil mi?

Başta Valimiz olmak üzere tüm Mersin dinamikleri ayağa kalkmalı ve kentin her bakımdan tanıtımına olağanüstü katkı sağlayacak organizasyonun Alanya üzerinden Kızkalesi’ne kadar uzatılması sağlanmalıdır (Mevcut etaplara Gazipaşa, Anamur, Aydıncık, Silifke, Kızkalesi eklenebilir)

Gelecek yıl etapların Mersin’e kadar uzatılması halinde akdeniz’in koynunda saklı cennetlerimizin gerek Türkiye gerekse dünyaya tanıtımı bakımından milyonlarca dolara yapılamayacak reklam anlamına gelecektir…

Bu yıl ki yarışların helikopterlerdeki kamera çekimlerini görenler meramımı daha iyi anlarlar.

2008 yarışlarında zorluk derecesi yükseltilerek UCI (Uluslararası Bisiklet Federasyonu) takviminde de yerini alan ve dünyanın en prestijli profesyonel takımlarıyla yarışçılarının katıldığı bu dev organizasyonun başlangıcı 2009 rotasındaki startı Kızkulesi, finişi de Kızkalesi olmalı…

Binlerce yıllık tarihi ve doğal dokusuyla Mersin ayağına gelen bu parayla ölçülemeyecek fırsatı değerlendirmeli, bugünden tezi yok gerekli girişimleri başlatmalıdır…

Partilerin Mersin aday listeleri ne anlatıyor? -1-

Partilerin Mersin aday listeleri ne anlatıyor? -1-

Öncelikle ortaya çıkan tablo ışığında sıcağı sıcağına Türkiye’ den bir iki veri:

Üç dönem kuralına takılan 70 ve listelere giremeyen 105 ismin yeniden Milletvekili adayı yapılmadığı AK Partide mevcut kadronun %56’ sı için Amerikalıların deyimiyle “the game is over” oyun bitti.

312 Vekilin 175’ i evine dönmeye hazırlanırken geriye kalan 137 kişiden kaçının 7 Haziran akşamı sandıktan çıkacağı ve elde edilecek Milletvekili sayısının Erdoğan’ a başkanlık yolunu açıp açmayacağı bir yana AK Partiyi iktidarda tutup tutmayacağı tüm ülkenin nefesini tutarak merak ettiği soru.

CHP cephesinde de durum farklı değil.

Kimi mevcut isim ön seçim veya eğilim yoklamasına takılırken, kimisi kontenjana bel bağladı. Kılıçdaroğlu ise çoğu ağır topu devre dışı bırakırken kimsenin gözünün yaşına bakmadı.

Umut Oran, Hurşit Güneş, Güldal Mumcu, Oğuz Oyan gibi kamuoyunun yakından tanıdığı isimler başta olmak üzere mevcut 125 Vekilin 75’ i açısından en azından gelecek dönem için perde kapandı.

CHP’ deki değişim oranı AK Partiden de fazla ve daha şimdiden %60. Listelere girenlerin kaçının Meclise döneceği ise meçhul.

MHP’ deki değişim iktidar ve ana muhalefete göre daha sınırlı kaldı.

Gelelim Mersin’ e…

Uzun zamandır bu kent böylesi bir radikal değişime tanık olmamıştı.

Mevcut 11 Vekilin 9’ u şimdiden Milletvekilliğine elveda dedi.

MHP’ den Ali Öz ve CHP’den Aytuğ Atıcı dışında kalanlar aday bile gösterilmedi. AK Parti cephesinde durum daha da dramatik. 2011 seçimlerinden birinci çıkan ve Meclise dört Milletvekili gönderen iktidar partisinde dört vekilin tümüne kırmızı kart çıkarıldı. İtiraf etmeliyim en az üçünün değişeceğine inanan benim için bile sürpriz oldu ama 2011’ de de aynı radikal değişimi yapan ve mevcut dört vekilin dördünün de üstünü çizen AK Parti açısından neredeyse gelenekselleşecek bir durum…

Hatırlayalım; 2002 ve 2007’ de üst üste iki kez seçilen Ali Er ve Ömer İnan dâhil dört vekilin tümünü 2011 seçimlerinde değiştirmiş ve yeni yüzlerle sahneye çıkmayı tercih etmişti AK Parti.

Ama yeni yüzler o kadar yeni ve Mersin’ e o kadar yabancılardı ki, kentle tüm bağları kopuk, tek parti döneminin dışarıdan atanan göstermelik Vekil belirleme yöntemlerini andırıyordu.

Hele 17 Aralık sonrası yolsuzluk iddiaları nedeniyle istifa etmek zorunda kalan Çağlayan’ ın sahneden inmesiyle kentle tüm bağları koptu AK Partinin…

Yetmedi, yerel seçimlerin kaybedilmesiyle moral bozukluğu hüsrana dönüştü.

Tıpkı 2009 yerel seçimlerinin hesabının 2011 listeleriyle sorulması gibi 2014’ ün faturası da önce Mekin Salt ve yönetimine, şimdi de görüyoruz ki tüm Mersin Milletvekillerine kesilmiş…

Zafer Çağlayan zaten defteri kapatmıştı, Çiğdem Münevver Ökten ve Nebi Bozkurt’ un ise ne Mersinle herhangi bir bağı vardı ne de bugüne kadar kentin ciddisinden, hafifine herhangi bir sorunuyla ilgilendiklerine tanık olduk.

Dört Vekilden Çağlayan dışında kalan üçünün kimi tayinler dışında bu kentin kanayan hiçbir yarasına derman olmadığını objektif değerlendirme melekesini yitirmemiş her duyarlı Mersinli görmüştür.

Çağlayan, Ökten ve Bozkurt yanında Ahmet Tevfik Uzun “ben nerde yanlış yaptım” diye düşünüyorsa başka yere bakmasına gerek yok. Oturup 2011 seçimlerinde kendi seçim bölgesi Tarsus’ ta 51 bine ulaşan ve herkesin “kısır iç çekişmeler bir yana bırakılırsa Belediye seçimleri rahat kazanılır” görüşüne katıldığı partisinin 2014 yerel seçimlerinde aynı Tarsus oylarının nasıl olup ta 8 puan düşüşle 38 bine indiğini sorgulamalı.

O kısır çekişmelere kimin yol açtığı, hangi tayinlerin hangi kavgalara yol açtığı, ilçe başkanıyla girilen tartışmaların yol açtığı tahribatın boyutlarını benim burada tekrarlayacak halim yok. Bilmesi gerekenler her şeyi biliyor zaten.

Geçmişi değerlendirmeyi burada noktalayıp 7 Haziran akşamı AK Partinin Mersin’ de nasıl bir sonuç alacağı sorusunun cevabına gelince…

Merakla beklenen o sorunun cevabını bir sonraki yazıda vermeye çalışacağım.

Not: Bir önceki yazıda 2002 seçimlerini ve o günlerde CHP’ deki adayların belirlenmesiyle ilgili süreci anlatırken adaylık sıralamasında 5. liğe yerleştirilen Ali Oksal’ ın yerini beğenmeyip adaylıktan çekildiğini yazmıştım.

Dayanağım 11 Eylül 2002 tarihli gazete arşivleriydi ve o arşivlerde “hazırlanan geçici aday listesinin 5. sırasında yer alan ve yerini beğenmediği için istifa eden Parti Meclisi Üyesi Ali Oksal’ ın kendi ağzından “Partiden ya da PM’den istifa etmediği ama adaylıktan çekildiği” açıklaması yer alıyordu.

Uğur Yıldırım’ ı liste dışı bırakan o operasyonda küsen Ali Oksal’ ın 4. Sıraya kaydırılarak gönlünün alındığı ve zaten seçimde 7 Milletvekili çıkaran partinin o dönem TBMM’ ye giden isimleri arasında yer aldığı gerçeği bu düzeltmeyi yapmamı gerekli kıldı.

Düzeltir özür dilerim.