Cumhuriyet tarihi boyunca Mersin’ in ‘bakanları’ -2-

1990’ lar Türkiye’ nin koalisyon arayışları, kaotik ve kayıp yılları olarak geçse de, hükümetlere Bakan verme açısından bakacak olursak Mersin adına en bereketli yıllardır.

23.6.1991’ de kurulan ve 5 ay süren 1. Yılmaz hükümetinde Sanayi ve Ticaret Bakanı olan Rüştü Kazım Yücelen, sonraki Yılmaz hükümetlerinde de görev alacak ve 2002 seçimlerinden önce zorunlu olarak ayrıldığı İç İşleri Bakanlığıyla noktalayacaktır siyasi yaşamını. 2002’ de Yücelen bir yana partisi ANAP’ ta tarihin tozlu arşivlerine kalkacaktır.

1991-93 yılları arasındaki 7. Demirel hükümetinde Kültür Bakanı Fikri Sağlar, Özal’ ın ölümüyle Çankaya’ ya çıkan Demirel’in ardından Başbakanlık koltuğuna oturan Çiller’in DYP-SHP hükümetlerinde de aynı görevi sürdürmekle kalmaz. Bu kadar da değil, örneğin 1. Çiller hükümetinde Mersin Sağlar yanında Aydın Güven Gürkan’ ı da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak görecek ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez 2 Bakanla temsil edildiği bir hükümete tanıklık edecektir.

1996’ da Mesut Yılmaz’ ın 2. Hükümetinde Türkiye adına değilse de Mersin adına bir ilk yaşanır. Kentin ilk kadın bakanı olarak Ayfer Yılmaz Hazineden sorumlu Bakanı olarak görev alır.

28 Şubat dönemini de kapsayan 1997-99 yılları arasında 3. Kez hükümeti kurmakla görevlendirilen Mesut Yılmaz bir kez daha Yücelen’ i Bakan yapar, Yücelen aynı koalisyon hükümetindeki DSP’ yi temsilen kültür bakanlığı koltuğundadır ve Mersin bir kez daha iki bakanla temsil edilmektedir.

Derken 1999’ da Ecevit’ in kurduğu DSP-ANAP-MHP koalisyonu ve bir kentin kolay kolay rastlamayacağı tablo…

28.5.1999-18.11.2002 tarihleri arasındaki 5. Ecevit hükümetinde adı İçel’ den Mersin’ e dönüştürülen il 3 partinin koalisyona verdiği üç (hatta İçel Valiliği yaptığı dönemden itibaren kendisini yürekten Mersinli olarak gören Sabahattin Çakmakoğlu’ nu da sayarsak dört) bakanla temsil edilmektedir:

Önce devlet ardından İç İşleri Bakanı olan ANAP’ lı Yücelen, MHP’ nin Ulaştırma Bakanlığına uygun gördüğü Enis Öksüz ve DSP’ den bir kez daha Kültür Bakanı olan İstemihan Talay…

Üç Bakanı veren o hükümetlerden Mersininin payına ne mi düştü? O başka yazıların konusudur ama büyük çoğunluğun yakından tanık olduğu 13 yıllık AK Parti ile kapatalım mevzuu…

2002’ de iktidara gelen AK Parti Mersin’ i hep önemsedi.

Örneğin kuruculardan biri olması dışında “siyasi işlerden sorumlu genel başkan yardımcısı” sıfatıyla partinin ikinci önemli adamı Mir Dengir Fırat 2007 seçimlerinde Adana’ ya kaydırılıncaya kadar Mersin Milletvekiliydi.

2007’ de Fırat’ ın yerine dönemin Ekonomi Bakanı Kürşat Tüzmen lokomotif görevini üstlendi.

2011 seçimlerinde bu kez Tüzmen’ in yerini Zafer Çağlayan aldı ve 17 Aralık skandalına kadar aynı ekonomi bakanlığını sürdürdü.

Ve geldik yazının kaleme alındığı 24 Kasım 2015’ e…

1 Kasımda tekrarlanan seçimler öncesi AK Partinin Mersin aday listesinin ilk sırasına yerleştirilen Lütfi Elvan Davutoğlu’ nun kurduğu 64. Hükümette Mersin Milletvekili olarak Başbakan Yardımcılığı görevini üstlendi.

Beklentiler Ulaştırma Bakanı olması ve Mersin’ in kangren halini alan bekleyen projelerine merhem olmasıydı ama Başbakan yardımcılığı gibi çok önemli bir koltuğa oturması, kaybolan yılların telafisine büyük katkı yapabilir.

Bekleyip görelim…

 

    Görev tarihi  
10.İnönü Hükümeti Cafer Sadık Kutlay 15.12.1964-20.02.1965 İmar İskan Bakanı
2.Özal Hükümeti Ali Hüsrev Bozer 30.03.1989-09.11.1989 Devlet Bakanı Başb yrd
Akbulut Hükümeti Ali Hüsrev Bozer 09.11.1989-21.02.1990  
I. Yılmaz Hükümeti Rüştü K. Yücelen 23.06.1991-20.11.1991 Sanayi ve Ticaret
VII. Demirel Hükümeti Fikri Sağlar 20.11.1991-25.06.1993 Kültür
I. Çiller Hükümeti

Fikri Sağlar

27.07.1994-02.10.1994 Devlet
 

Fikri Sağlar

25.06.1993-27.07.1994 Kültür
  Aydın G. Gürkan 27.03.1995-04.06.1995 Çalışma Bakanı
III. Çiller Hükümeti Fikri Sağlar 30.10.1995-06.03.1996 Kültür
II. Yılmaz Hükümeti Ayfer Yılmaz 06.03.1996-28.06.1996 Devlet
Erbakan Hükümeti Ayfer Yılmaz 28.06.1996- 30.06.1997 Devlet
III. Yılmaz Hükümeti Rüştü K. Yücelen 30.06.1997-11.01.1999 Devlet
  İstemihan Talay 30.06.1997-11.01.1999 Kültür
IV. Ecevit Hükümeti İstemihan Talay 11.01.1999-28.05.1999 Kültür
V. Ecevit Hükümeti Rüştü K. Yücelen 28.05.1999-05.06.2001 Devlet
  Rüştü K. Yücelen 05.06.2001-05.08.2002 İç İşleri
  Enis Öksüz 28.05.1999-17.07.2001 Ulaştırma
  İstemihan Talay 28.05.1999-09.07.2002 Kültür
II. Erdoğan Hükümeti Kürşat Tüzmen 29.08.2007-02.05.2009 Devlet
  Zafer Çağlayan 02.05.2009-06.07.2011 Devlet
III. Erdoğan Hükümeti Zafer Çağlayan 06.07.2011-25.12.2013 Ekonomi

 

Cumhuriyet tarihi boyunca Mersin’ in bakanları -1-

Cumhuriyet tarihi boyunca Mersin’ in bakanları -1-

“kimler geldi, kimler geçti” diye de başlamak mümkün…

92 yıla sığan tam 64 kabine…

Ortalama ömürleri 1,5 yılla sınırlı kalmış.

En fazla hükümeti kendi ifadesiyle “6 kez gidip 7 kez geri dönen” Demirel kurmuş, tabii Cumhuriyetin ilanından itibaren ölümüne kadar ülke siyasetine damgasını vuran ve tek parti dönemini de göz önüne aldığımızda tam 10 kez Başbakan koltuğuna oturan İnönü’ yü saymazsak…

En uzun ömürlü hükümet rekoru ise 4 yıl 5 aylık süreyle Erdoğan’ ın…

Erdoğan’ı Meclisin 4 yıllığına oluştuğu 1965-69 arasında 4 yıl 7 gün boyunca hükümet olmayı sürdüren Demirel takip ediyor.

**

Gelelim Cumhuriyet boyunca Mersin’ in hükümetlerdeki temsiline…

Demokrat Partinin kurulduğu günden başlayarak gerçekten kalesi olan Mersin ne tek parti döneminde ne de durmadan desteklediği DP devrinde tek bir hükümete bile Bakan verememiş…

Hem de DP’ nin efsane isimlerinden Refik Koraltan ve Hüseyin Fırat’ ı 3 seçim boyunca meclise göndermesine rağmen…

Haksızlık etmeyelim Menderes Mersin’ den kimseyi Bakan yapmamış ama, rejimin 3. Önemli koltuğu sayılan TBMM Başkanlığı DP’ nin iktidara geldiği Mayıs 1950’ den darbeyle indirildiği Mayıs 1960’a kadar on yıl boyunca Mersin Milletvekili Refik Koraltan’ a emanet edilmiş.

Koraltan gerçekten bir efsane çünkü 1920’deki ilk Meclisten başlayarak 1935’e kadar 4 dönem Konya ve 1935-1957 arasındaki tam 7 dönem o zamanki adıyla İçel Milletvekili seçilmiş. (1935, 39, 42, 46, 50, 54, 57 seçimlerinde İçel’ den seçilen Koraltan 1960 darbesiyle yargılanıp idama mahkûm edilir. Yaşı göz önüne alınarak ölüm cezası müebbet hapse çevrilecek, 1966’ da çıkarılan afla serbest kalsa ve 1974’ te siyasi hakları iade edilse de bir daha siyasete bulaşmayacaktır)

Aynı dönemde Hüseyin Fırat’ ın da Demokrat Parti Genel İdare Kurul üyeliği yaptığını not edip gelelim Mersin’ in şeytanın bacağını kırdığı yani ilk Bakana kavuştuğu yıla…

**

1960 darbesinin ardından halk 15 Ekim 1961’ de Meclise İçel’ den göndereceği 7 Milletvekili için oy kullanır. Sonuç mu? DP’ nin mirasına konan Adalet Partisi 4, CHP ise 3 Milletvekili ile temsil eder. (DP %55 oranına tekabül eden 92 bin oy alırken CHP 67 bin oyla %41’de kalacaktır)

İşte o Meclis çatısı altında İnönü’ nün 25.12.1963-20.02.1965 tarihleri arasında görev yapan 10. Hükümetinde İmar ve İskan Bakanı olan Celalettin Uzer’ in yerine15.12.1964 günü İçel Milletvekili Cafer Tayyar Kutlay atanır. Siyasete girmeden önce DSİ’ de mühendislik yapan Kutlay 15.12.1964-20.02.1965 arasında 55 gün görev yapar. Görev süresi hükümetin ömrüyle sınırlıdır ama cumhuriyet döneminin ilk İçel (Mersin) bakanı olarak geçecektir tarihe…

Taa 1987’ ye kadar bir daha Bakan yüzü görmez Mersin…

1987’ de 2. Hükümetini kuran Özal İl ile hiç ilgisi olmamasına rağmen daha önce rakip MDP’ den Ankara Milletvekili olan Ali Bozer’ i Mersin birinci sırasından aday gösterir ve seçilip meclise giden Bozer 1987’ de Devlet Bakanı, 1989’da Başbakan yardımcısı olarak görev yapar.

Özal’ ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Başbakan olan Yıldırım Akbulut hükümetinde de önce Başbakan yardımcısı ardından Dış İşleri Bakanı olarak görev yapacaktır.

Not etmem de yarar var; tarihe “Türkiye’ nin AB başvurusunu yapan” olarak ta geçen Ali Bozer siyasete atılmadan önce AİHM ve Lahey Adalet divanı gibi evrensel hukukun en önemli iki kurumunda görev alan birikimli bir akademisyendir aynı zamanda…

Gelin görün ki, ne kısacık Bakanlık dönemiyle Kutlay, ne de Bozer’ in kente katkıları yoktur. Hatta Bozer’ in Milletvekilliği ve Bakanlık dönemine tanıklık eden biri olarak şu kadarını söyleyeyim; Bozer’ in Mersin’ e geldiğini bile pek hatırlamıyorum.

Bakan olmamasına rağmen Koraltan’ ın Mersinin yüz yıllık rüyası olan limana kavuşmasındaki çabaları göz önüne alındığında iki ismin de denizde bir damlalık katkısı yoktur…

Mersinin siyasi tarihini ele alacak olanların Cumhuriyet dönemini 1990’dan önce ve sonra diye ikiye ayırmasında yarar var diye düşünüyorum.

Nedenlerini örneklerle anlatacağım ama bir sonraki yazıda…

 

Narenciye festivaline ne oldu?

Narenciye festivaline ne oldu?

2009’da yapılmaya başlanan ve bu yıl gerçekleştirilse 6.sına tanıklık edeceğimiz Mersin Narenciye Festivali cephesinde ses, nefes yok.

Aslında aylar öncesinden duyurulmuştu etkinliğin 14-15 Kasım tarihinde yapılacağı…

Dolayısıyla aksayan ama kamuoyuna pek yansımayan bir şeyler olduğu su götürmez.

Parasal anlamda Büyükşehir Belediyesiyle Mersin Ticaret borsasının en büyük katkıyı verdiği merkezdeki 4 belediyenin de eşit oranda katıldığı bütçesiyle narenciye gibi Mersinin marka potansiyeli yüksek en önemli ürününün tanıtılması anlamında önemli işleve sahip organizasyonun başına gelenleri öğrenmek herkesin hakkı…

Günümüzde hiçbir şey gizli kalmayacağına göre yakında festivalin bu yıl neden yapılmadığını da öğreniriz nasılsa…

Ama gerekçesi ne olursa olsun, başka alanlarda, etkinliklerde olduğu gibi Mersinin temel hastalıklarından birinin nüksettiği gerçeği bir kez daha ortaya çıkıyor ki, üzücü olan da bu.

Nedir temel sorun ve diğer ifadeyle hastalık?

Kurumsallaşmamak, her türden faaliyeti kişilerle kaim olmaktan kurtaramamak…

Sorun Narenciye festivaliyle de sınırlı değil.

Mersin İdmanyurdu gibi bir marka değerin 45 yıllık son dönemine göz atın, hep aynı dertlerin durmadan nüksetmesiyle yatağa düşen, hatta zaman zaman komaya giren hastayla karşılaşacaksınız.

Bazıları yazdıklarıma bakıp “araba devrilince söz söylemek kolay” diye düşünebilir.

Oysa ben narenciye festivali konusunun tartışılmaya başlandığı ilk günden itibaren özellikle de kalıcılık ve istikrar konusuna dikkat çektiğim, etkinlikleri kişilerle kaim olmaktan kurtarıp kurumsal kimliklere kavuşturmak gerektiğini dile getirdiğim için bugün gönül rahatlığıyla ortaya çıkan tabloyu eleştirme hakkına sahip olduğuma inanıyorum.

İstanbul ve İzmir’i saymazsak Anadolu’ da “Portakal Bayramı” adı altında 1948’ de ilk etkinliği düzenleyen, 1970’ lerde dönemin Belediye Başkanı Kaya Mutlu girişimiyle tam bir hafta tüm ülkenin ilgisini çeken festivallere ev sahipliği yapan bir kentin bu türden girişimleri neden kalıcı biçimde sürdüremediğini sorguladım yıllarca…

Ve bu geçmişte yaşanan acı deneyimlerden yola çıkıp “narenciye festivalini bekleyen tehlikeye ve o tehlikenin yaşanmaması için yapılması gerekenlere ilk günden beri dikkat çekmeye, önerilerimi paylaşmaya çalıştım…

Ağustos 2012’ de kısıtlı kaynaklarını ve enerjisini üç ayrı festivalle tüketen Mersin’ in tek festivale odaklanmasını, Mersin’deki bu ve benzeri etkinliklerin Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde kurulacak kurumsal kimliğe sahip bir kuruluş eliyle sürdürülmesini şu sözlerle kaleme almışım:

“Şu anda Mersin kurumsallaşmamış Büyükşehir konserleri olarak adlandırılacak etkinlikleri de sayarsak üç ayrı festivali aynı yılın farklı dönemlerinde yapmaya çalışıyor. Yapmaya çalışıyor çünkü dernekleşse de Mersin Müzik Festivali dahil kurumsal anlamda yapılanamıyor.

Örneğin yine Abdullah Özdemir’in şahsi girişimleriyle yapılmaya çalışılan Narenciye Festivali de kurumsal değil, kişilerle kaim. Günün birinde o kişi sıkılır, bıkar veya kendisine başka meşgale bulursa festivallerin ne olacağı bile değil.

Böyle bir yapı, anlayış olabilir mi?

Ne yapılmalı diye soranlara getireceğim öneri aslında çok yalın ve herkesin anlayacağı türden olacak.

Mersin üç festivale ayırdığı kaynakları –ki bunlar yaklaşık bir milyon dolar civarındadır- tek bir havuzda toplar, tek festival yapmak üzere geniş katılımlı bir Vakıf kurulur. Bu Vakıfta merkezi idarenin de yerel yönetimlerin de temsilcileri yer alır. Vakıf profesyonellerin de yer aldığı birkaç çalışma komitesi kurar ve Mersin kalıcı biçimde on, yirmi, elli yıl kesintisiz ve tüm kente hitap edecek, kucaklayacak, halkın katılımını sağlayacak konseptte festivale kavuşur.

Aslında tarihi bir fırsat, bir daha zor bulunur şans ta var önümüzde.

2013Akdeniz Oyunları bu bakımdan bir önemli başlangıca vesile olma yanında ilham da verebilir.

Oyunlara katılacak tüm ülke sanatçılarını, müziklerini, kültürlerini, acılarını, sevinçlerini bir araya getirecek, dokusuyla Akdeniz kokan bir festivale ev sahipliği yaparak işe başlayabilir ve aynı ruhla kurumsallaştırdığı takdirde yıllar, yıllar boyu sürdürebilir.” (yazının tamamına https://abdullahayan.wordpress.com/2012/08/24/mersin-icin-nasil-bir-festival/ adresinden erişebilirsiniz)

Sanırım 8 ağustos 2012 tarihli yazının yukarıya olduğu gibi aldığım o bölümü sorunu, çözümü ve hepsinden önemlisi, el atılmazsa ufukta bekleyen tehlikeyi yeterince anlatıyor…

“ben dememiş miydim” gibisinden sözlerin yeri ve zamanı değil diye düşünenler olabilir…

Ama kim ne derse desin üç yıl önce uyarmışım işte…

Yaşananlardan gerekli dersler çıkarılır, uyarılar dikkate alınırsa, zaman geçmiş te değil…

 

 

 

 

Almanya’nın mültecilere yaklaşımı, eğitim ve istihdam politikaları…

Almanya’nın mültecilere yaklaşımı, eğitim ve istihdam politikaları…

Merkez sağda yer alan Hıristiyan Demokrat Partinin başında yer almasına rağmen Angela Merkel , bugüne kadar mültecilere karşı çoğu ülkenin sosyal demokratlarından daha ılımlı yaklaştı.

Gelinen noktada ülkesinde bile izlediği yol artık sorgulanır hale gelse de, her konuda olduğu gibi kendi içinde tutarlılığını sürdürdü ve anketlerde partisinin kan kaybettiği tespitlerine rağmen mülteci eylem planında taviz vermedi.

Türkiye üzerinden Yunanistan’ a oradan transit ülkeler olarak tanımlanan Macaristan, Hırvatistan, Slovenya ve Avusturya üzerinden gelen sığınmacıları ülkelerini terke zorlarken kapılarını ardına açan kadar açan Merkel’ in Almanya’sı en hoşgörülü ülke konumunda görüldü.

Ve tüm eleştirilere karşın Merkel bugün “Nobel barış ödülüne” yakın bir ‘güvercin’ konumundan “rezil olma” çizgisine savrulma arasındaki bıçak sırtı dengede sallanıp duruyor.

Mülteci göç dalgasının güzergâhı üzerindeki tüm ülkeler topraklarına ayak basan mağdurların bir an önce sınır dışına çıkması için zulme varan her yöntemi uygularken, Merkel’ in yönettiği Almanya neden kapılarını ardına kadar açtı ve bugün itibariyle 1,5 milyon mülteciyi buyur ederken acaba sadece insani saikle mi hareket etti? (Alman Federal İstatistik Dairesine göre 1,5 milyon mülteci yanında 500 bin farklı yabancının da ülkeye girmesiyle 2 milyon ilave insan söz konusu ve bu 1990’ da gerçekleşen Doğu Alman selinden sonraki en büyük dalga)

Almanya’ nın mültecilere diğer ülkelerden farklı yaklaşımı veya hoşgörüsüyle ilgili sorunun cevabı 2. Dünya savaşından sonra bozulan demografik yapıda ve gelecekle ilgili benzer bozulmaların yaratacağı yapısal sorunlarda gizli ve istatistiklere bakılırsa korku ve kaygılar boşuna değil.

Projeksiyonlara göre günümüzde 82 milyon olan Almanya nüfusu 2050 yılına kadar 17 milyon azalarak 65 milyona gerileyecek. Mesele burada da bitmiyor. Almanya çoğu Avrupa ülkesiyle benzer kaderi paylaşıyor ve hızla yaşlanıyor. Yaşlanmanın kaçınılmaz sorunu olarak yapılan tahminler gösteriyor ki, bugünkü trendin sürmesi halinde 2050 Almanyasında 65 yaş üstü emeklilerin oranı %30’ları aşacak. Kısaca nüfusun üçte biri sosyal güvenlik şemsiyesinden maaş ve sağlık hizmeti alacak…

Sorun da burada başlıyor çünkü sosyal güvenlik sistemleri tüm dünyada çalışma yaşındakilerin yatırdığı primlerle ayakta duruyor ve sistemlerin başarısı prim yatıranların emeklilere oranının yüksekliğiyle ölçülüyor. (Sistemin ideali altı çalışanın bir emeklinin toplam harcamasını primle finanse etmesi. Oran düştükçe sistem zayıflamakta ve risk artmakta)

Almanya iş alanına yeni genç çalışanları sokmadığı takdirde mevcut yapıyla yıllar içinde zora girecek ve genç nüfusun emeklilik sistemine yatırdığı prim bir süre sonra yetersiz kalacak, aktüer denge bozulacak, zaman içinde emeklilerin sağlık ve bakım giderleri başta olmak üzere aktarılacak kaynak değirmenin suyu çekildiğinden iflas edecek.

Merkel’ in tüm eleştirilere ve partisine oy veren muhafazakâr tabanın günlük yaklaşımlarına karşı ileriye yönelik mülteci akınına yaklaşımının temelinde biraz da bu hesapların yattığı sır değil.

İşte bu kaygılarladır ki, Alman anayasasının iltica hakkını güvence altına alan maddelerinin yeni mülteci dalgasıyla başa çıkılamaması gerçeği karşısında değiştirilmesi taleplerine de şiddetle direniyor.

Almanya’ nın bugün mültecilere bakışı geçmişte kucak açtığı ve teşvik ettiği kontrollü göç politikalarından çok farklı değil.

Ülkeye gelen ve çoğu zaman gelişleri gizli açık teşvik edilen Polonya, Romen, Bulgar ve Macar göçmenler nasıl entegrasyon programlarıyla üretim ve istihdama katıldıysa şimdi de ana hedef Suriye ağırlıklı mültecilerin aynı süreçten geçmelerini sağlamak…

2015 bütçesinde mülteciler için ayrılan yaklaşık 7 milyar dolarlık bütçenin içinde konaklama, gıda, tıbbi yardım da var ama ayrılan kaynağın en büyük dilimi gelen genç mültecilere dil ve mesleki eğitim verilmesine harcanması söz konusu. Ama bütçede mültecilere ayrılan kaynağın suyunu çektiği ve barınma, beslenme, sağlık gibi temel giderler yanında çocuk yuvaları, okul, almanca dil kursları ve idari işlemler hesaba katıldığında bu yıl hükümetin 17-22 milyar doları (15-20 milyar Euro) gözden çıkarması gerektiği uzmanlarca dile getiriliyor.

Alman Ekonomi Araştırmaları Enstitüsünün saha araştırmaları sonucu yaptığı hesaplamalara göre her sığınmacının devlete maliyeti yıllık 13-15 bin dolar civarında.

Bu nedenle de öncelik özellikle genç mültecilerin bir an önce istihdama yöneltilmesi ve sosyal güvenlik şemsiyesine dahil edilerek sisteme entegre edilmesine veriliyor.

Hedef bu olunca hızla uygulamaya koyulan düzenlemelerin bu hedefe uygun olma çabaları yetersiz kalsa da sürmekte…

Örneğin bir yıllık mesleki staja tabi tutulan mültecilerin asgari ücretten muaf tutulması, genç mültecilere dönük asgari ücretin, iş bulmalarını teşvik etmek amacıyla yaşa göre kademelendirilmesi.

Bunlar işin ekonomik açıdan da olumlu yanları ama çocukların eğitim başta olmak üzere ülkedeki akranlarıyla benzer koşullarda ve insanca yaşamlarını düzenleme sorunu var ki, tüm çabalara karşın sürecin en zor ve ağır işleyen bölümü tam da bu…

Yine DIW projeksiyonuna göre “mültecilerin ancak %10’u ilk bir yılda iş bulabilecek. Geri kalan %90’ nın öncelikle eğitimi gerekiyor.” Enstitünün hazırladığı olası senaryoya göre bugün ülkeye gelen sığınmacıların yarısı beş yıl, %80’i ise 10 yıl sonunda istihdam piyasasına girmiş olacak.

Senaryonun umut vaat eden yanına gelince: Gelenler çok genç yaştalar ve 40-50 yıl çalışma hayatında yer alacaklar. 5-6 yıl bu insanlara kaynak aktarılacak ama sonrasında ekonomiye sağlayacakları katkı bu 5-6 yıl içinde harcananın çok üzerinde olacak.

Tabii senaryonun Almanya adına mutlu sona ulaşması için özellikle bugün eğitim çağına gelmiş çocuklar başta olmak üzere genç mültecilerin eğitiminin, özellikle de dil sorununun aşılmasıyla birlikte mesleki eğitimlerinin başarıya ulaşması gerekiyor.

Türkiye’den farklı olarak Almanya mültecilerin eğitiminin önemini ve özellikle çocukların ana dilleri yanında ancak almanca öğrendikten sonra üretime katkı veren bireyler durumuna geleceğinin farkında ve tüm politikaları bu önceliğe göre belirliyor.

Ve bu nedenle gelen ‘zorunlu misafirleri’ yük olarak algılayan Türkiye’ den farklı olarak Almanya gelecek on yılları bu mülteciler sayesinde yaşlanmanın yaratacağı handikapları aşmanın en güçlü dinamiği olarak görmekte…

 

 

 

 

Mülteci çocuklarını kurtarmak, bir nesli kazanmak…

Mülteci çocuklarını kurtarmak, bir nesli kazanmak…

“Suriyeli çocuklara Türkçe öğretme çabasına girmedik. Onları ülkemizde misafir olarak görüyoruz ve Suriye’deki durum düzeldikten sonra kendi ülkelerine dönecekler diye bekliyoruz.”

AK Parti iktidarının o günlerdeki Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ilk göç dalgasının başladığı 2012’ de Suriye’ li ‘misafirlerle’ ilgili hükümet politikasını tek cümleyle özetliyordu ve bu cümle aslında ülke politikalarının mülteciliğe bakışını da anlatmaya yetiyordu.

Türkiye o gün bugündür “6 ay içinde devrilip gidecek Esad’ ın, çökecek Baas rejiminin” sonunu ve küllerinden doğacak yeni Suriye’ nin ufukta belirmesini bekliyor.

Aşağıdaki sözler dönemin dış İşleri Bakanı Davutoğlu’ na ait ve tüm yumurtaların tek sepete koyulduğunu yeterince anlatması bakımından önemli:

“Olan biteni benden çok daha yakından izleyen onlarca kişiyle görüşüyorum; bunların bazıları Türk devletinin bilgilerine de sahipler, pek çoğu Suriye’de sahadan hergün haber alıyor. Görüşmelerden benim çıkardığım, kimi üst düzey birden fazla resmi kaynağa da doğrulattığım sonuç, Esad rejiminin ömrünün artık haftalarla, birkaç ayla ölçüldüğü.”

Öngörü bu olunca gelmekte olan mülteci sayısıyla ilgili kırmızı çizgiler koymak ta kolay o günlerde…

Aynı Davutoğlu 20 ağustos 2012’ de Hürriyet’ ten İsmet Berkan’ la yaptığı görüşmede; “Suriye’den gelen mültecilerin 100 bini aşması halinde Türkiye’nin bu kadar insana yer veremeyeceğini, Suriye’de BM nezdinde güvenli bölge oluşturulması gerektiğini” söylüyor.

Aylar ayları, yıllar yılları izliyor ama ne Esad gidiyor ne Baas rejimi yıkılıyor. Aksine taş üstüne taş kalmayan, 20 milyonluk nüfusun yarısının toprağını terk ettiği ülkede belirsizlik her geçen gün daha artıyor, gizlisi saklısı olmayan biçimde Rusya mevcut yönetimi koruma, kollama amacıyla gelip yerleşiyor ve bu kaostan payımıza 250 bini oluşturulan kamplarda kalan 2,5 milyonluk bir mülteci seli düşüyor.

Rakamı aritmetik diliyle telaffuz etmek kolay da; söz konusu milyonlarca insanın hayata tutunma mücadelesi, her biri ölümü göze almış farklı trajik hikayeler olunca durup düşünmek ve sormak gerekiyor: Milyonlarca mültecinin kendisi bir yana, ülkesini terk ettiği güne kadar okula giden, parklarda oynayan, oyuncak bebekleri, arabaları olan onca çocuk ne olacak?

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası İnsan Hakları Örgütü Human Rights Watch (HRW) bir rapor yayınladı ve Türkiye’ ye sığınmış ailelerin 400 binden fazla çocuğunun okula gitmediğini açıkladı.

2014-2015 yıllarını kapsayan rapora göre kamplarda kalan çocukların %90’ına eğitim olanağı sağlanmış olmasına rağmen asıl sorunun kamplar dışında büyüdüğüne ve “turist” statüsündeki 2,3 milyon zorunlu misafirin çocuklarının okullaşma oranının %25’ lerde kaldığına dikkat çekiliyor.

HRW, toplamda 708 bin okul çağındaki Suriyeli mülteci çocuğun 400 binden fazlasının okula gitmediğini belirtirken aslında iyimser bir tablo çiziyor.

Çünkü aynı raporun bir başka yerinde okul çağına gelmiş çocuk oranının bu sığınmacılar dikkate alındığında %30’ların üstünde olduğu ve kamplar dışında kalan çocukların gitmek zorunda kaldıkları Türk okullarında yaşadıkları dil sorunu nedeniyle gerçek anlamda eğitim alamadıklarına dikkat çekiliyor.

Yeterli eğitim alamamaları doğal çünkü, tüm derslerin zorunlu olarak Türkçe verildiği bu okullarda Türkçe bilmeyen çocukların bırakın temel eğitim alması, dertlerini anlatmaları bile imkansız.

Başta dil sorunu olmak üzere, sosyal entegrasyon ve ailelerin çektiği geçim sıkıntısının çocukların omzuna yüklenmesi nedeniyle çocuklar kaydoldukları okulları terk etmeye başlıyor bir süre sonra.

Kısaca tam sayısı bile bilinmeyen ve el yordamıyla 2,5 milyon olarak telaffuz ettiğimiz mültecilerin 1 milyon civarındaki çocuğu eğitim çağını ıskalama tehlikesiyle karşı karşıya…

HRW raporunda durumu; “Suriyeli çocukların ihtiyaç duydukları eğitimi alamaması, koca bir nesli tehlikeye atıyor” diye özetliyor ve uyarıyor: “Eğitimin güvence altına alınması, çocuk gelin ve çocuk asker sorunlarını ortadan kaldırır”

Genel olarak tüm istatistikler gösteriyor ki, Dünyada ülkesine dönen mülteci oranı %10-15’ lerde…

Türkiye’ de Suriyelilere yönelik son dönemde yapılan saha araştırmaları da bunu teyit etmekte.

Bu durumda HRW’ nin “çocuk gelin, çocuk asker” diye dikkat çektiği olası tehlikenin çok daha büyüğü “sokak çeteleri” gerçeğine karşı atılacak tek akıllıca adım bu çocukların eğitilmesi…

Özellikle istihdama yönelik eğitim verebilirsek hem ekonomik özgürlüklerine kavuşan hem de üretime katkı veren dinamik bir potansiyel gücü harekete geçirmek mümkün…

Aslında bu alanda çok başarılı bir Almanya modeli var karşımızda…

  1. dünya savaşıyla kaybettiği iş gücünü dışarıdan sağladığı göçle telafi eden (1960’larda Türkiye’den giden vasıfsız işçilerin torunlarının bugün yakaladıkları ekonomik başarı hikayesi iyi bir örnektir) Almanya’ nın son 30 yılda doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Romanya vs. gibi ülkelerden gelen göçmenleri sisteme entegre ederek yarattığı mucize…

Aynı Almanya bugünlerde kapılarını açtığı 1 milyon Suriyeli mülteciyle ne yapacak? Onları sisteme entegre etmek için nasıl bir yol izliyor?

Soruların cevabı hem önemli hem de Türkiye’ ye ilham verebilir.

Almanya’ nın mülteci programıyla devam edeceğim…

 

Gaziantep’in liman projesine karşı Mersin ne yapmalı?

Gaziantep’in liman projesine karşı Mersin ne yapmalı?

Seçimler arifesinde Çukurova başta olmak üzere tüm bölgenin geleceğini yakından ilgilendiren bir projeyi ve o projenin Mersin açısından taşıdığı risk ve fırsatları anlattığım bir makale kaleme aldım.

Ancak seçim döneminin toz dumanı ve yazının yayınlandığı günlerde patlayan bombalar başta olmak üzere kamuoyu ilgisi başka alanlara yoğunlaştığından konunun tartışılmak şöyle dursun, yeterince anlaşıldığından bile emin değilim.

Biraz da bu gerekçelerle konuyu, o yazıda yer vermediğim çözüm önerilerini de kapsayacak biçimde yeniden ele almak gerektiğini düşünüyorum.

Projeyi özetlemeye çalışayım:

Mersin limanının özelleştirilmesinin ardından inanılmaz boyutlara ulaşan hizmet bedelleri nedeniyle Gaziantep iş ve sanayicileri alternatif çözümlere kafa yormaya başlar ve Hassa üzerinden Dörtyol civarına ulaşacak, kenti denizle ve bir adım sonrasında limanla buluşturacak projeye yoğunlaşırlar.

Kısa zamanda ortaya çıkar ki, harita üzerinde belirlenen yeni rota hayata geçerse Antep’in 100 km uzaklıkta liman sahibi olması mümkün.

Kilis veya İslahiye üzerinden Hassa’ ya oradan da yaklaşık 30 km lik köprü, viyadük ve tünellerle Amanos dağı içinden geçilip denize ulaşılacak. Projenin en zor ve masraflı bölümü dağın delinip ovanın İskenderun körfezine bağlanması. Ama günümüzde gelişen teknoloji sayesinde bir zamanlar Ferhat’ ın tırnaklarıyla yaptığı işi artık makineler yerine getirmekte. Projeyi fizibl kılan da bu gelişen teknolojinin yarattığı maliyetlerdeki düşüş. Hesaplamalara göre 30 km lik tünel, köprü ve viyadüklerden oluşan yol 300 milyon dolara mal olabiliyor.

300 milyon dolara mal oluyor ama Gaziantep’i de 320 km ötedeki Mersin limanı yerine 108 km mesafeden yeni bir limanla buluşturuyor.

Gaziantep dediğime bakmayın. Maraş, Adıyaman, Osmaniye, Ceyhan hatta Adana’ nın doğu bölümünde kalan sanayi bölgeleri başta olmak üzere Gaziantep’ in doğusundaki tüm kentler ve Irak’ a yapılan transit ticaretin tümü Mersin’ den kopup buraya akacak.

Projeksiyonlara göre yukarıda sıraladığım bölge iş hacmi bugün Mersin limanının yaklaşık %60’ ını oluşturuyor. Bir başka ifadeyle anlatayım: bu projenin hayata geçtiği gün kentin her şeyinden yararlandığı bir katma değer alanının yarısı buharlaşacak.

Gaziantep’ in liman projesi için ileride gerçekleşecek diye bakanlara ve “o güne Allah kerim” diyenlere de haberim var…

Ulaştırma Bakanlığının talimatıyla Karayolları Hassa-Dörtyol arasındaki yatırımla ilgili güzergah vs. yi belirleyecek ön projenin ihalesini yapalı 3 yıl oldu ve o proje tamamlandı şu an Ulaştırma Bakanının masasında düğmeye basılacak günü bekliyor.

Başlama startı verildiğinde en geç 3 yıl içinde hayata geçecek ve o gün eğer Mersin önlemlerini almamışsa dövünmeye başlayacak ama birileri için “iş işten geçtikten sonra”

Peki Mersin ne yapmalı?

Bir defa Gaziantep’ in limana kavuşma projesine karşı çıkılmamalı, çünkü bu akıl dışı bir tepki olur.

Sözünü ettiğim proje sadece Antep için değil ülke adına da daha az enerji tüketip, maliyetleri ve akaryakıt giderlerini azaltması açısından rantabl…

Bu nedenle “istemezük” benzeri bir söylem Mersin’ e bir şey kazandırmaz, inandırıcı da olmaz.

Çünkü Mersini var eden limanın bugünkü vaziyeti umumisi şöyle:

Özelleştirme sonrası Mersin limanını işletmeye başlayan kuruluş koyduğu parayı bir an önce çıkarmak için hizmet tarifesini çılgın hale getirmiş ve denetleme düzenleme görevini yerine getirmesi gereken kamu otoritesi de bu fiyatlandırmayı izlemekle yetinerek iş içinden çıkılmaz hale gelmiş…

Bunun tek çözümü rekabetin sağlanması. O rekabeti de işte bu Gaziantep’ in artık rüyalarını süslemeye başlayan yeni liman sağlayacak. Ve bu liman sayesinde Mersinin bugünkü liman işletmecisi aklını başına toplayıp fiyat politikası oluşturmak zorunda kalacak.

Dayanabilecek yürek varsa basit bir örnek vereyim:

Çin limanlarından Mersin’e bir kontaynere ödenen ücret bugün 125 dolar ama aynı kontayneri liman sahasından liman kapısına çıkarmak için ödenen hizmet bedeli 200 dolar…

Rekabette yeterince zorlanan iş âlemi bir de bu fiyatlandırma nedeniyle inliyor.

Sanırım yeni limana hem ülke hem bölge hatta Mersin adına karşı çıkmanın akılla bağdaşır yanı olmadığını bu birkaç faktör yeterince anlatmıştır.

Mersin dinamikleri Gaziantep’in liman projesine karşı çıkmamalı ama şunları yapmalı:

Kontayner Terminal liman projesine dört elle sarılmalı. Mevcut liman işletmecisinin bu konuda olası lobi faaliyetlerine karşı organize ve etkin bir lobi çalışmasına başlamalı. Son seçim kampanyasında AK Parti lokomotif adayı olarak sahneye çıkan ve her fırsatta kontayner terminal limanını öne çıkaran Lütfi Elvan inanılmaz bir şans… Mersin STK’ ları ve tüm dinamikler bu fırsatı değerlendirmeli.

Kontayner terminal limanı sayesinde Mersin kaybedeceği işlem hacmini 10 kat fazlasıyla geri kazanır ve sadece mevcut limana değil, başta Gaziantep’ in olası Dörtyol ve şu anda hizmet veren İskenderun gibi limanları başta olmak üzere bölge ülkelerine de Hub limanı özelliğiyle hizmet verir.

Bugün yılda 1,2 milyon kontayner elleçleyen ve yeni yatırımlarla bunu 1,4 milyona çıkarma hayali kuran mevcut limanın yanında yılda 12-14 milyon kontayner elleçleyecek terminal limanın hizmete girmesiyle Mersin bugünkü yıllık ortalama 8 bin dolar olan kişi başı GSMH’ını iki katına çıkarır.

Hele bu limanın komşu limanlara aktarma yapması yanında iyileştirilmiş, hızlandırılmış Gaziantep-Bağdat demiryoluna entegre edilmesi halinde Mersin gerçek anlamda doğu Akdeniz havzasının en önemli noktası olma özelliğine yeniden kavuşur, hatta pekiştirir.

Yaklaşmakta olan büyük risk belli, o kaçınılmaz tehlikeye karşı alınacak önlemler belli, tehlikeyi fırsata çevirecek çözüm modeli de ortada…

Geriye ne mi kalıyor? Cevabını hepimizin bildiği sorudur bu, umarım bu kez izlemekle yetinmeyiz…

 

 

 

Mersini bekleyen tehlike; Gaziantep limanı…

Mersini bekleyen tehlike; Gaziantep limanı…

Başlığa bakıp gülenler de olacaktır, yazının içinde çapanoğlu arayanlar da…

Bir zamanlar kürsüye fırlayan siyasinin “Kayseri’ ye deniz getireceğim” vaadiyle ilgili bir şeyler anlatacağımı sananlar da çıkabilir.

Oysa yazıyı sonuna kadar sabırla okursanız; kurguya dayalı fanteziden çok öte, ete kemiğe bürünmüş ve sadece yapım ihalesini, daha doğru ifadeyle siyasi iradenin düğmeye basmasını bekleyen güzergahı belirlenmiş bir projeden söz ettiğimi anlayacaksınız.

Gaziantep’in arayışları; Mersin limanının özelleştirilmesiyle katmerlenen sorunların girdi maliyetlerini içinden çıkılmaz boyutlara taşımasıyla başladı.

Mersin limanında özelleştirmeden önce 50 dolara mal olan bir kontaynerin tahmil, tahliye ücreti yeni ve biran önce koyduğunu almak isteyen yeni işletmeci eliyle ilk etapta 80 ardından 120 dolarlara fırlayıp ta, ipin ucu kaçınca Antep’ in güçlü kent lobisi alternatif bir takım çözümler aramayı kendine iş edindi.

Kafa yorulan basit soru şuydu: Aşılmaz Amanos dağlarını dolanıp yolu yaklaşık 100 km uzatan mevcut güzergahı izleyerek Mersin yerine İskenderun limanına ulaşmak mesafeyi kısaltmadığına göre acaba bu Amanos dağlarını geçmenin başka bir yolu olamaz mıydı?

Günümüzde dağları delip tünellerle aşmak Ferhat’ a özgü bir sevda çılgınlığı olmaktan çıkıp teknoloji sayesinde artık mümkün hale geldiğine göre, Amanosları göbeğinden delip denize ulaşmak ta erişilmez hayalden gerçeğe dönüştürülebilirdi.

AK Parti iktidarıyla gücüne güç katan Antep lobisi yanına kaderi bu projeyle değişecek Hatay’ ın kurum/kuruluşlarını da alıp projeyi anlatmaya,  tüm kapıları çalmaya başladı.

Mersin pek farkında değildi ama 2007’ de özelleştirilen Mersin limanında sözleşmenin “ilk 5 yıl zam yapılmaz” hükmüyle alay eden işletmeci ve onun tarifesini denetlemekle yükümlü olmasına rağmen izlemekle yetinen kamu otoritesi sayesinde hizmet fiyatları öylesine uçmaya başlamıştı ki, Antep ağlama yerine alternatif projeyle çıktı sahneye.

2011 seçimlerinde Antep ve Hatay’ a AK Parti vaatleri arasında anlatacağım projenin özel yeri vardı.

Gerçekten de kısa zamanda ön adımlar atıldı. Örneğin işe aklı erenlerin dışında kimsenin dikkatini çekmeyen “Dörtyol-Hassa yolu etüt ve proje danışmanlık hizmeti alım ihalesi” Şubat 2013’ te yapıldı.

2 yıl süren etüdün sonunda proje bu yıl tamamlanarak ısmarlayan otoriteye teslim edildi.

Güzergahı belirleyen projenin tamamlanmasıyla sıra Amanos dağlarını kalbinden delip Akdeniz’i Hassa-Kilis üzerinden Gaziantep’ e bağlayacak tünel ağırlıklı yolun yapımına geldi.

Bugün Gaziantep her türlü deniz yolu operasyonunu ağırlıklı olarak Mersin, zorunlu hallerde de İskenderun üzerinden yapıyor.

Antep’ ten yüklenen ihraç emtiasının Mersin’ den gemiye yüklenmesi veya Antep sanayicisinin yurt dışından gelen ham maddesini Antep’ e götürmesi için kat etmesi gereken mesafe 300 km…

Oysa Antep-Hassa 65 km…

Projelendirilen yol hayata geçirildiği gün Hassa-Dörtyol civarında ulaşılacak rıhtım uzaklığı 27 km…

Hassa-Payas limanı ise 30 km…

Bunun için yapılması gereken tüm yatırım 15 km uzunlukta 4 tünel ve toplam 1 km civarındaki 5 köprü ile 6 viyadük inşası…

Tahmini yatırım tutarı günümüz kurlarıyla yaklaşık 300 milyon dolar…

Getirecekleri ve sırf akaryakıttan sağlayacağı tasarruf göz önüne alındığında kendisini birkaç yıl içinde amorti edecek ve dilimize artık yerleşen tarifiyle gerçekten “çılgın proje” işte bu…

Bu projenin tamamlanması ne mi demek?

Gaziantep 100 km ötesinde limana sahip olacak, yetmez mi?

Sadece Gaziantep değil, çevresindeki Maraş, Urfa ve ipekyolu üzerinde kalan tüm iller, doğu ve güneydoğunun tamamı ile Irak’ a giden ve oralardan ülke dışına çıkacak tüm yüklerin yolu yaklaşık 200 km kısalacak.

Tek başına Gaziantep’ in yıllık ihracatı bugün 7 milyar dolar civarında ve 2023 tahmini 30 milyar dolar. Bugün bile rekabeti belirleyen maliyet hesabında en zorlandığı girdi, limana giden ve gelen malların üzerine binen büyük yük.

Sadece bu da değil…

İskenderun-Dörtyol arası, sahille dağ arasında sıkışıp kalmış yatırım için bir dönüm yerin zor bulunduğu bir bölge.

Oysa dağın arka yüzü yani Hassa-İslahiye-Kilis arasında akıllara ziyan ve yatırım bekleyen devasa bir bölge var. Ve Antep lobisi limanla yetinme yerine Kilis-Hassa arasında hazineye ait volkanik (leçelik) arazi üzerinde 40 bin dönümlük organize sanayi bölgesi kurmak için şimdiden kolları sıvamış durumda.

Hayaliyle bile heyecanlanmaları boşuna değil. Hassa’ nın tünellerle denize kavuşmasıyla limandan 30-35 km uzaklıkta üzerinde otun bitmediği çorak arazi üzerinde yepyeni bir kent doğacak.

Peki Gaziantep bu “çılgın projeyi” hayata geçirirse ne olur?

Elbet dünyanın sonu değil, üstelik tekel konumuyla her gün biraz daha çile çektiren mevcut Mersin limanını da rekabetçiliğiyle terbiye edeceği düşünülürse haklı olarak “iyi bile olur” diyenleri duyar gibiyim.

Ama kazın ayağı pek öyle değil…

Ciddi verilere dayalı projeksiyonlara göre bugün Mersin liman hizmetlerinin %60’ ını yukarıda anlattığım doğu, güneydoğu ve Irak’ a kadar uzanan bölge alıyor.

Mersin limanında doğacak böylesi bir kapasite eksiği olduğu gibi kente yansıyacak.

Yıllardır bana kentini tanımla diyenlere “Mersin dediğin, bir limandır aslında” diye cevap vermem boşuna değil.

Gerçekten limanı çıkarın bu kentten geriye ne kalır?

Sorunun cevabı tüm gelişimini son 150 yıla sığdıran ve 1860’ ların kuş uçmaz, kervan geçmez göçebe köyünden dünyanın çok stratejik noktasında Mersin yaratan dinamikte saklı…

Ve o dinamik limanla başlayıp limanla biten bir öyküden ibaret…

 

 

Bay Başkanın son günleri (1)… (15.9.2015)

Bay Başkanın son günleri (1)…

Başkan demişken henüz başkan olamadığı için hayalleriyle yatıp kalkanları anlatacak değilim.

2016 kasımında görev süresini dolduracak olan ama şimdiden veda turlarına başlayan Obama’ yı bir süredir yazmak istiyordum.

AK Parti büyük kongresi ve bu kongrede 3 dönem kuralının delinmesi de konuya tuz biber oldu. Sadece 3 dönem kuralı da değil, aynı kongrede “kendisini ömür boyu siyasete endekslemiş” örneğin Cemil Çiçek gibi kimi isimler yeni parti yönetiminin en etkin yerlerine tek kişinin işaretiyle koyulurken o yarım asırlık siyasetçilere karşı, çok daha genç, yenilikçi ve dış dünyanın itibar ettiği Ali Babacan, Mehmet Şimşek gibi isimler ise biçildi.

Cemil Çiçek Özal ANAP’ ından bir istisna olarak görülebilir.

Ama üç dönem kuralının rafa kalkmasıyla şimdiden ömür boyu siyaset yapmaya aday isimler o kadar çok ki, siyasetin bir iki dönem yapılıp bırakılması gerektiğine inanan demokratik ülkelerle aramızda gittikçe açılan uçurumu kapatmayı düne kadar ciddi olarak düşünen AK Partinin bile koyduğu kurucu ilkelerini bir yana itip Türkiye fabrika ayarlarına ayak uydurması gerçekten ilginç.

Cumhurbaşkanlığı gibi tarafsızlığı tartışılmaz makamda olmasına rağmen, parti üzerindeki elini bir türlü çekmeyen Erdoğan’ ın da çatlama, bölünme riskine karşı parti yönetimine dilediği isimleri koyma karşılığında verdiği bir ödün gibi görülse de, sonuçta siyaseti meslek olarak edinen bir avuç siyaset erbabının muradına ermesine yol açtığı yadsınamaz gerçek…

Erdoğan’ ın ulaştığı sanılan başarının “kalıcı zafer mi” , hüsran mı olduğu sorusu şimdilik zafer gibi görünüyor. Elbette kazanılanın Pirus zaferi olup olmadığını anlamak için biraz beklemek gerekiyor.

Birazcık zaman dediğime bakmayın, şunun şurasında son kararı seçmen 1 Kasımda verecek. Eğer parti 7 Haziran altında oy alırsa hele bu oran %35’e doğru süzülürse partinin kurulduğu günden beri tanık olmadığımız bir hesaplaşmaya girmesi kaçınılmaz.

Gül, Arınç, Babacan ve daha nice bir köşede bekleyen, üstelik siyasetin uzun soluklu bir iş olduğunu ve asla defteri kapatmadıklarını söyleyen nice aktör ya AK Parti içinde mücadele başlatacak ya da tarihin tekerrürü anlamına gelen yeni bir oluşuma tanık olacağız.

Tabii tersi de mümkün: AK Parti %40 ve üzeri oy alırsa, harekete geçmek için gün sayan ve artık Erdoğan’ a muhalif olduklarını inkar etmeyen cephe bohçasını toplayıp bahçesine bakacak.

Gelişmeler Davutoğlu’ nu nasıl mı etkiler?

1 Kasım sonucu hangi yönde çıkarsa çıksın, başarı veya hezimetten etkilenecek olan Erdoğan’ dır. Kişisel düşüncem Davutoğlu’ nun Yıldırım Akbulut kadar bile hükmünün olmayacağıdır.

Olmayacaktır çünkü; Cumhuriyet tarihi boyunca Atatürk’ ten İnönü’ ye, Bayar’dan Gürsel’e, Özal’ dan Demirel’ e bugüne kadar Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan hiç bir isim Erdoğan gibi hareket etmedi.

Ve bugüne kadar köşke çıkan 11 Cumhurbaşkanının hiç biri ülkenin sistemini daha anayasal alt yapısı hazırlanmadan fiili olarak “ben başkan oldum” iddiasıyla değiştirmeye kalkmadı.

Erdoğan bu alanda halkı sadece bir ilkle tanıştırmıyor, daha da başkanlığa giden yolda her şeyi göze aldığını eylem ve söylemleriyle durmadan ortaya koyuyor.

Cumhurbaşkanı olduğunda ettiği tarafsızlık yeminine inat, 7 Haziran seçimleri öncesinde bir parti lideri gibi meydanlara inen, tek başına devletin gücünü ve bütçesini de arkasına alarak (örneğin Mersin mitingi için harcanan parayı Valiliğin kendisi karşıladığını yöneltilen soru üzerine açıklamıştı) çeşitli isimler altında mitingler düzenlemekten çekinmeyen biri.

Böylesine bir isim uzunca süre Davutoğlu gibi biriyle çalışabilir mi?

Çok emin değilim. Üstelik son büyük kongrede ortaya çıktığı kadarıyla 1400 delegenin 900′ ünün desteğini aldığı pek te sır olmayan Binali Yıldırım gibi Erdoğan ile ta Belediye Başkanlığı döneminden beri birlikte çalışan, frekansları birebir örtüşen bir isim varken.

Özetle şunu söylemek mümkün:

1 Kasım seçimlerinden AK Parti ister başarıyla çıksın, ister hezimete uğrasın, iki türlü gelişme kaçınılmaz: Partide çıkacak sonuca göre er veya geç Gül ve çevresinin kaçınılmaz bir hamlesi olacak.

Erdoğan odağında ise Davutoğlu dışında alternatif bir genel başkan sahaya sürülecek. Bu genel başkan bugüne kadar alıştığımız türden bir parti lideri değil, olsa olsa yetkileri yeniden belirlenmiş bir genel sekreter olacak.

Ve bu Genel Sekretere benzer parti başkanı seçmene değil, Erdoğan’ a hesap verecek, çünkü istediği kadar delege oyuyla seçildiğini iddia etsin, liderin atadığı bir figürden öte iradesi olmayacak.

Yazının başında belirttiğim gibi aslında ben Obama’ yı ve Obama’ nın “baba ocağı” Kenya’da yaptığı konuşmayı, daha doğru ifade ile oturduğu koltuktan bir türlü kalkmayan, kalkmayı bilmeyen “liderlere” vermeye çalıştığı tarihi mesajları içeren konuşmasından bazı kesitler vermek istiyordum.

Bir sonraki yazıda da ona değineceğim…

1 Kasım seçimlerinde Mersin’ de ne olur?

1 Kasım seçimlerinde Mersin’ de ne olur?

Ülke kan gölü…

İnsanların canı burnunda…

“Sen çıkmış bu durumda bile seçimlerle ilgili nasıl olur da tahmin yapabilirsin?” diyenleri ve çok yerinde haklı soruyu duyar gibiyim.

Ne yaparsınız ki, içimiz kan ağlasa da, bazı analizleri yapmak zorundayız.

Hatta gelmekte olan büyük dalgayı göğüslemenin, önümüzdeki büyük yol ayrımında doğru kararı vermenin de bu tip sorulara sağlıklı cevap vermekten geçtiğini söylemek mümkün…

Mümkün çünkü, eğer 1 Kasım seçimlerinde tıpkı 7 Haziran gibi 4 partili bir meclis oluşursa, başka bir Türkiye’ ye uyanacağız, 3 partili meclis olasılığında ise bambaşka bir dönem başlayacak.

4 partili bir mecliste bir partinin (özellikle de ak partinin) tek başına iktidar için gerekli Milletvekili sayısına ulaşamayacağı için bir koalisyon zorunluluğuyla karşı karşıya kalacağız.

Ve bu 13 yıllık iktidar adına bazı şeylerin sonu demek…

Tek başına atamalarda bulunamayacak, büyük olasılıkla koalisyonu emreden millet iradesi karşısında yürütme ve yargı başta olmak üzere tüm kurumlar yeni iradenin doğrultusunda davranmak zorunda kalacak.

TRT ve Anadolu Ajansından, MİT ve YÖK’ e…

EPDK’ den BDDK’ ye…

MGK’ dan Diyanet’ e…

Her kurum tek partinin değil, artık bir koalisyona uygun olarak hareket etmek zorunda olduğunu görecek.

Savcılar da farklı davranacak, güvenlik güçleri de…

Hiç kimse bana yukarıda saydığım çoğu kurumun bağımsız olduğunu söylemesin.

Türkiye gibi sistemin çarpıldığı ülkelerde bağımsızlık ne anlama gelir, yarım asırı doldurduğum şu çileli yolculukta yeterince örnekle karşılaştım, çok şey öğrendim.

1 Kasım seçimlerinde Türkiye genelinde bizi nasıl bir tablonun beklediği yönündeki analizimi bir önceki yazıda anlatmaya çalışmıştım zaten ve elbette yapmaya çalıştığım tüm analizler derin bir kırılma, fay hatlarından kaynaklı bir deprem yaşanmamasına bağlı…

O tür gelişmelerin bırakın seçim sonuçlarını, nasıl bir ülkeye uyanacağımız sorusunu bile belirleyeceğinden emin olabilirsiniz…

**

Gelelim Mersin’ e…

Mersin önemli çünkü 4 partinin birbirine yakın oy aldığı ve hiç birinin diğerine gözle görülür bir üstünlük sağlayamadığı ilginç bir ilden söz ediyoruz.

Mersin’ de ne mi olur?

Önemli bir kırılma yaşanmadığı sürece hiç bir şey olmaz…

Bir başka ifadeyle anlatmak gerekirse 7 Haziran tablosu büyük oranda değişmez.

3-3-3-2 olarak gerçekleşen ve CHP, AK Parti, MHP’ nin sıralandığı üçünün de üçer Milletvekili ile yetindiği Mersin’ de tek sürpriz yapan parti HDP idi ve 2 Milletvekili çıkarmıştı.

Dediğim gibi büyük kırılma yaşanmazsa dağılım yine aynı olur.

Üç partiden biri 4 Milletvekili çıkaramaz mı?

HDP oylarını koruduğu sürece diğer üç partiden birinin 4 Milletvekili çıkarması için oylarını 380 bine ulaştırması gerekiyor.

7 Haziran ışığında tabloya bakacak olursak MHP zaten çok zor, gelelim CHP ve AK Partiye…

3’ü 4 yapması için CHP’ nin 7 Haziran’ da aldığı 302 bin oya 80 bin, AK Partinin 278 bin oya 100 bin yeni destekçi seçmen eklemesi gerekiyor.

Daha az oyla 4. Milletvekilliğini almaları HDP’ nin 188 bin’ den ne kadar aşağı düşeceğine bağlı.

Örneğin 4. Milletvekilliğine en yakın görünen CHP’ nin mevcut oylarıyla bu başarıyı yakalaması HDP’ nin 150 bin oya gerilemesiyle olabilir.

Peki bu olabilir mi?

2011′ de bağımsız adayın 95 bin oy aldığı Mersin’ de HDP hem alevilerden hem de 2002′ den bu yana AK Partiye oy veren muhafazakar Kürtlerden büyük miktarda destek sağlayıp oylarını ikiye katladı.

Aleviler veya muhafazakar Kürtler HDP’ yi bırakıp CHP ve AK Partiye döner mi?

Sorunun cevabı CHP ve AK Parti 3’ü 4 yapabilir mi? Sorusunu da aydınlatacak…

CHP için küçük bir ihtimal söz konusu ama Erdoğan’ ın geliştirdiği ve 7 Hazirandan sonra adım adım bizi bugünlere sürükleyen Kürtlere yönelik politika ve söylemlere bakıldığında böylesi bir olasılık hayli zor.

AK Parti sözünü ettiğim ve potansiyel gördüğü o muhafazakar Kürt oylarını almak için Muhsin Kızılkaya’ yı Ankara veya İstanbul’a kaydırıp (veya aday yapmayıp) kentte Dengir Fırat gibi güçlü bir rakibin HDP hanesine eklediği hazneden bir miktar oy çekebilecek dişe dokunur bir isim arayabilir.

Ama bu özellikte bir aday var mı? Ve varsa bile öylesi bir isim AK Partinin düşlediği hayali gerçeğe dönüştürecek bir Kürt tabanını, ne yapacak ta, HDP’ den koparıp eski haneye döndürecek?

Üstelik 7 Haziran sonrası geliştirilen şahin politika trendi devam eder ve milliyetçi oyları alma uğruna ülke genelinde şahinlerden daha şahin söylemler sürerse…

O trendin “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma” ihtimalini yabana atmayın derim…

Yenilenecek seçim ortaya çıkacak olası tablo…

Yenilenecek seçim ortaya çıkacak olası tablo…

1 Kasım günü sandığa gidecek ve 7 Haziran günü özellikle Erdoğan’ ın içine sinmeyen sonuçlarla ilgili irademizi bir kez daha ortaya koyacağız.

4 Partinin barajı aştığı hiç bir sonuç, başta AKP olmak üzere hiç bir partiye tek başına iktidar için yetmeyeceğine göre, bu seçime gerek var mıydı? Soruları akla gelebilir…

Sorunun muhatabı “yeniden seçim” diye tutturan Erdoğan’ dan başkası değil.

Aslında normal bir ülkede, tüm kurumların işlerini layıkıyla yaptıkları bir ülkede sorunun cevabı belli. Ama Türkiye zaten zorlandığı tüm dengeleri yitirmiş, freni patlamış vaziyette tek kişinin kafasındaki oyun planının sahaya yansıtılıp yansıtılmayacağı gibisinden abuk sabuk işlerle uğraşıyor.

Hani “binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete” derler ya, çok partili döneme geçtiğimiz 70 yıldır, bu söz genel hal ve gidişi hiç bugünkü kadar layıkıyla anlatmamıştı.

HDP barajı aştığı sürece, bırakın Erdoğan’ a Başkanlık yolunu, AK Partinin bir kaç sandalye farkıyla tek başına iktidar olması bile hayli zor.

O halde 7 Haziran akşamından itibaren sahneye koyulan senaryonun temelinde ne yapıp yapıp HDP’ yi sandığa gömecek projeler yatıyor.

Ancak Suruç’ ta 32 genç çocuğun katledilmesiyle başlayan şiddete dayalı kirli sürece kitleler eskisi gibi itibar etmiyor ve bu durum açıkçası eski durumlardan hayli farklı…

Yaşlıların ifadesiyle eski hal artık muhal…

Plan şiddetin fatura edileceği HDP’ nin oyun dışı kalmasıysa bu plan bir türlü yürümüyor. Aksine sokaktan yükselen “6 Haziran akşamı kimsenin burnunun kanamadığı ülke, ne oldu da 8 Hazirandan sonra kan gölüne döndü?” soruları her geçen gün daha çok kesimde sorulmaya, şiddetin izleri derinlemesine sorgulanmaya başlandı.

Daha da önemlisi, bugüne kadar Kürtlerden ciddi oranda oy alan AKP’ nin, barış sürecini bitiren taraf olarak o cephede görülmeye başlanması…

Bunun getireceği asıl sonuç artık HDP’ nin Kürtlerin tek temsilcisi olarak kalmaya başlaması durumunun ortaya çıkma ihtimali.

Diyarbakır sonuçları 7 Haziranda dipten gelen bu büyük dalgayı yeterince özetliyor.

2011 seçimlerinde AKP’ nin %33 alması bir yana 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Erdoğan’a %33 oy veren Diyarbakır, 7 Haziran seçimlerinde aynı AKP’ yi %14′ te bıraktı. 2011 genel seçimlerine benzer biçimde 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş’ a %64 oy veren Diyarbakır 2015′ te HDP’ yi %80 ile tanıştırdı.

1 Kasımda o kalan %14′ ün ne kadarı müzakere masasını deviren Erdoğan’ ın partisine oy verir? Bir başka ifadeyle AKP’ ye “muhafazakar” olarak tanımlanan ve on yıl boyunca desteğini esirgemeyen Kürtlerden oy çıkar mı?

Sorunun cevabı elbette önemli ama bana göre sır değil.

Korkarım ki  bugüne kadar MHP ve CHP’ yi doğu ve güneydoğuya gidemedikleri için “ti” ye alan AKP’ yi de benzer akıbet bekliyor.

Bu durum, bölgenin gittikçe izole olması, kabuğuna çekilmesi tehlikesini doğruyor ki, bu gidiş gidiş değil.

Tüm hesaplarını HDP’ siz bir Meclis üzerine kuran AKP bir yana, milliyetçi MHP’ nin HDP ile bırakın koalisyon ihtimalini aynı kare fotoğrafta yer almama tepkisi de inanılır ve anlaşılır bir durum değil.

Örneğin şu sorunun cevabı yok:

20 milyon Kürtün yaşadığı bu coğrafyada Kürtleri temsil ettiği açık biçimde ortaya çıkan bir siyasi hareketi yok sayarak, bir arada yaşama iradesi nasıl sürecek?

“Düz ovada siyaset” söylemine bile tahammül etmeyenlerle barış iklimini nasıl hakim kılacağız?

HDP’ yi baraj altı bırakarak, bir başka ifadeyle aynı %40′ lar civarında oyla Kürtleri temsilen seçilip gelen 80 Milletvekilliğini onların elinden alarak güçlü iktidarı, hatta Erdoğan’ın tek ve en büyük rüyası Başkanlık sistemini referanduma götürecek Milletvekili sayısına ulaşmak kağıt üzerinde olasılığı olan bir hesap gibi görünse de, Kürtlerin saha dışına itildiği bir oyun nasıl sahnelenecek?

Aynı şey HDP için de geçerli…

Sadece bölge oylarıyla yetinen ve Türkiyelileşmeyen bir siyasi hareket büyük hedefleri yakalayabilir mi?

Yunanistan’ ın Syriza’ sı, İspanya’ nın Podemos’ u mevcut dünya düzeninin yok ettiği, gelir adaletsizliğin umutları öldürdüğü bir iklimde yeşerdi.

Türkiye’ deki sisteme tümüyle bağlı mevcut siyasi hareketlerin tepki gösteremeyeceği olası bir şiddetli krizde milyonlarca potansiyel seçmenin umutlarına HDP dışında cevap verecek bir siyasi oluşum var mı?

Sorunun cevabını akıl sağlığı yerinde herkes biliyor.

Bu nedenle HDP’ yi dışlamaktan vazgeçmek, baraj altı bırakacak her türlü numaradan sakınmak gerekiyor.

Hem de vakit geçirmeden…

Peki 1 Kasım seçimlerinde Mersin’ de sonuç değişir mi?

Değişirse ne olur?

Değişmesi için siyasi partiler aday belirlerken hangi adımları atmalı?

Ve benzeri soruların cevabına gelince, bir sonraki yazıda da bu merak edilenleri ele alacağım…