Sri Lanka Modeliyle sorun çözmek -3-

Sri Lanka Modeliyle sorun çözmek -3-

Tamil kaplanlarına yönelik üç yıl süren mücadele ardından hükümet ve genelkurmay lider kadronun tümüyle yok edildiğini Mayıs 2009’da ilan etti…

Kaplanlar öldürülen üst düzey kadro ve liderlerin yerine kendilerine yeni lider buldular ama başka topraklarda barınmaya çalışan bu dar kadro da yayınlanan kırmızı bültenler ve kimi ülkelerin gizli açık desteğiyle Tayland, Malezya’ da yakalandı. (Ve son darbeyle yere serilen düşmana karşı elde edilen zafer anısına 17 Haziran yıllarca bayram niyetine kutlanacaktı)

Zafer sarhoşluğu dağılırken asker-siyaset ittifakı arasında başlayan başarıyı ranta çevirme kavgası su yüzüne çıktı.

Kaplanların yok edilmesinde en büyük payı sahiplenen Genel Kurmay Başkanı Fonseka Kasım 2009’ da Cumhurbaşkanı Rajapaksa ile anlaşmazlığı öne sürüp istifa etti. Gerekçe hiç kimseyi inandırmadı. Çünkü cümle alem Fonseka’ nın yaklaşan seçimlerde Rajapaksa karşısına aday olarak çıkacağını biliyordu.

Öyle de oldu.

Evlerinden parklarından olan ve Birleşmiş Milletler Kızılhaç teşkilatının yardım erzakıyla hayata tutunan tam 300 bin günahsız sivil Tamil’ in toplandıkları kamplardan yükselen feryatları ve bu Tamil azınlığın feryatlarına kulaklarını kapatmış büyük çoğunluğun zafer çığlıkları eşliğinde seçime gidildi.

Tamil kaplanlarının yok edilmesiyle ortaya çıkan mirası paylaşmaya çalışan iki eski müttefik Ocak 2010’daki seçimde kozlarını paylaştı ve o kavgadan Rajapaksa açık ara galip çıktı. Seçim sonuçlarını beğenmeyen Fonseka’ yı ise kendisine darbe planlamakla suçlayıp divan-ı harp niyetine kurulan olağan üstü mahkemeye sevk etti. Bununla da yetinmedi, Fonseka ile birlikte hareket ettikleri gerekçesiyle şubat başında pek çok üst düzey komutanı görevden aldı.

Durun daha bitmedi, sandalye dağılımını beğenmediği Parlamentoyu 9 Şubat 2010’da feshetti.

Fonseka ve taraftarlarının darbecilikle suçlanıp sindirildiği, muhalefetin parçalandığı ortamda gidilen erken seçimde halk parlamenterleri belirlemek üzere Nisan 2010’ da yeniden sandık başına gitti. Muhalefet, yeniden oluşturulan merkez medyanın tek taraflı Rajapaksa propagandasından ve tüm kamu olanaklarının bay başkana hizmet etmesinden şikayetçiydi ama sandıktan çıkan tabloyla gücünü iyice pekiştiren Rajapaksa muhalefet bir yana gözlemci BM’ lerin uyarılarını ‘dış güçlerin kışkırtıcı tahrikleri’ olarak tanımlayıp kulak ardı etti. Sesi fazla çıkan Kızılhaç temsilcilerini gözaltına aldırması fütursuzluğun sınırlarını belirlemesi bakımından önemli örnekti sanırım.

Sadece muhalefet değildi yeni diktanın mağdur ettikleri…

Tamil Kaplanlarına karşı savaşmak üzere yine Tamillerden oluşan militanları silahlandırıp “Kurtuluş Kaplanları” ismiyle örgütleyen iktidar, işi bitince satın aldığı bu kadroları da unutmaya başlamıştı. İşte o parayla tutulan örgütler kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını söyleyerek ortalığa saçılmış silahlı militanların potansiyel suç örgütlerine dönüşme riskine karşı iktidarı nazikçe! Uyarıyordu o günlerde.

Rajapaksa’ nın Birleşik Halk Özgürlük İttifakı şipşaka getirilen seçimden güçlenerek çıktı ve 225 koltuklu parlamentoya 144 Milletvekili soktu ama bu bile parçalı muhalefete rağmen Rajapaksa’ nın hayal ettiği ve kendisini ömür boyu ülkeyi yönetmesi için gerekli anayasa değişikliğini yapacak sandalyeyi sağlamadı kendisine.

Sonunda olanla yetindi. Üstelik Tamil kaplanlarını yenme hatırına kimi iyileştirici ve halkın gazını almaya yönelik adımlar bile atılmasını sağladı. Örneğin güvenlik güçlerine sonsuz ve sınırsız yetki tanıyan olağanüstü hal kaldırıldı. Ardından 2011’ de Hükümet Tamil kaplanlarına karşı girişilen yok etme operasyonu sırasında yaşanan hak ihlallerini ve işlenen suçları soruşturmak üzere ulusal komisyon oluşturdu.

Komisyonun oluşmasında Birleşmiş Milletler’ in artan baskıları etkili oldu ama komisyon BM’ lerin “işlenen savaş suçları ancak uluslararası bir soruşturma ile ortaya çıkarılabilir ve ölümlerin çoğundan hükümet sorumludur” görüşünden çok uzak “nabza göre şerbet” içerikli sulandırılmış raporla yetindi.

Rajapaksa ve etrafındaki dar kadro BM’ lerin şikâyetten öte yaptırım gücü olmadığını biliyordu ve yazılanlar çok ta umurlarında değildi ama savaş ülkeyi ekonomik açıdan iflasın eşiğine getirmişti ve dünyadan yeni kaynak getirmenin, yatırım çekmenin yolu diktatörlüğün cenderesini gevşetmekten geçiyordu.

2012’ de Tamillerin ağırlıkta olduğu kuzey bölgesi başta olmak üzere ülkenin dört yanını saran 1 milyon mayının temizlenmesine girişildi.

Hem ordu hem Tamil kaplanlarının cömertçe gömdüğü mayınları temizlemek te Tamil kadınlarına düşecekti.

2013’te Hükümet 30 yıl süren çatışmalarda ölümlerin ve mülklere verilen zararın tespit edilebilmesi için ülke genelinde altı ayda tamamlanacak sayım yapmaya karar verdi. 16 bin memurun görev alacağı sayımın gerçek nedeni ise İngiliz Milletler Topluluğu zirvesine ev sahipliği yapan Sri Lanka’da Tamillere yönelik tutumun protesto edilmesi ve Hindistan, Moritius ile Kanada liderlerinin zirveyi boykot etmesiydi.

Adayı saran ekonomik yaptırımların zorlamasıyla hükümet bu adımları atsa da ipleri elinde tutan Rajapaksa savaş suçlarına ilişkin bağımsız bir soruşturma çağrılarını reddetmeyi sürdürüyor, kendi hükümetini bile yumuşak davranmakla, dış güçlere boyun eğmekle suçluyordu.

Rajapaksa kendisini Sri Lanka’ nın ezeli ve ebedi lideri yapacak, yakın çevresi ve akrabalarını bu iktidarla ülkenin efendisi yapacak yasal ve anayasal değişiklikleri 2010’da bir ay arayla yenilettiği seçimler sonunda yapmaya girişmişti zaten.

Cumhurbaşkanlığı süresini 2 dönemle sınırlayan uygulamayı kaldırması, tüm üst düzey yargı mensuplarının atamasını uhdesine alması hep o 2010 döneminden sonra gerçekleşti.

Ve derken savaş yorgunu, yoksul halkın önüne sandık Ocak 2015’ te bir kez daha geldi.

2005’ te başladığı göreve yeniden seçileceğine emin Rajapaksa ve rakibi Sirisena’ nın girdiği yarışta halk enselerinde boza pişiren kurtarıcıya! Yeter dedi ve onun “ben gidersem yeniden terör azar” korkutmalarına inat Sirisena’ yı Başkan seçti.

Sirisena yılların çatışma diline inat barış ve uzlaşma diyordu ama parlamento halen Rajapaksa destekçisi haldeydi. Durumu yine halk düzeltti. 17 Ağustos 2015 günü sandığa giden seçmen Meclis yapısını da bu Tamillerle bir arada barış içinde yaşamayı savunan görüşe uygun hale getirdi.

Bugün kendi küçük, anlamı büyük adımlar atıldı, atılıyor Sri Lanka’ da…

Örneğin 2010’dan itibaren zafer naraları atılan 17 Haziran günü artık “zafer günü” olarak değil çatışmada hayatını yitiren tüm tarafların acısına hürmeten “hatıra günü” olarak anılıyor.

Parlamento Rajapaksa’ nın kaldırttığı 2 dönem cumhurbaşkanlığı kuralını yeniden yasalaştırdı. Yıllarca terör altında inleyen kuzey bölgesine yatırımların gelmesi için gerekli yasal düzenlemeler hızla hayata geçmekte.

40 bin gerilla ile birlikte 100 bin insanın ölümüne yol açan iç savaşın yaralarını sarmak kolay değil ama oluşturulan komisyonlarla hakikatler araştırılacak, cinayetlerin failleri soruşturulacak, uğranılan zararların tazminine çalışılacak.

Bunlar terörle mücadele dışında bir şey söylemeyen ve halkı terörle korkutup kendisi ve ekonominin başına getirdiği kardeşi eliyle cebini dolduran Rajapaksa’ ya karşı Sirisena’ yı başkanlığa taşıyan vaatler.

Ve Sirisena kampanya boyu her defasında yemin ederek bir söz daha vermişti halka:

“Geçmişte yapılan tüm yolsuzlukların hesabını sormak namus borcumdur”

Şimdi acılarla yoğrulmuş vakur Sri Lanka halkı o borcun ödenmesini, yaraların sarılmasını ve barış meşalesinin bir daha sönmemek üzere tutuşturulmasını bekliyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sri Lanka yöntemiyle etnik sorun çözmek (2)…

Sri Lanka yöntemiyle etnik sorun çözmek (2)…

Önceki yazıyı; “neden Türkiye’ de ne zaman şiddet dili öne çıksa birilerinin aklına Sri Lanka geliyor?” “Sri Lanka ile Türkiye’ yi benzer ve farklı kılan koşullar, örgütler, çatışma nedenleri ne?”sorularıyla noktalamıştım.

Devam edeyim kaldığımız yerden…

Soruların cevabı için Sri Lanka’ yı ve çatışmaları yaratan, besleyen fay hattını anlatmak gerekiyor.

Sri Lanka tıpkı ana kara Hindistan gibi İngiliz emperyalizminin sömürdüğü, özellikle de, Kızıldeniz’ den Hindistan’a ulaşıp baharat ve ipeği imparatorluğa taşımak için Bengal körfezinin güvenliği açısından imparatorluğun yüz yıl boyunca vazgeçemediği dünyanın en stratejik birkaç boğazından birine hâkim ada…

Hindistan bağımsızlığını 1948’ de kazanıyor ama baharatı ve özellikle de çayı nedeniyle İngiltere hegemonyasının vazgeçilmezi Sri Lanka’ nın çilesinin dolması 1972’ de mümkün oluyor.

Ülke bağımsızlığını kazanıyor ama huzura eriyor mu?

Ne gezer? …

Yaklaşık 21 milyon nüfuslu ülkenin dörtte üçü olan Sinhaliler kendilerini bu toprakların asli unsuru ve kurulan devletin birinci sınıf vatandaşı görürken, diğer unsurları yok saymaya, asimile etmeye başlıyor. Zulme baş eğenler de var ama Tamiller dirençli çıkıyor. Nüfusun yaklaşık %15’i Tamilce konuşuyor ama yoğun baskı ve sistemli asilime yöntemleri nedeniyle etnik olarak kendisini Tamil olarak tanımlayanların oranı %10-11 civarında…

Peki kavga ne zaman başlıyor?

Sri Lanka’ nın bağımsızlığını kazandığı 1972’ de yapılan ilk anayasayla…

Anayasa ile kavga nasıl başlar sorularına Türkiye yabancı değil aslında.

Tıpkı “Türkleri asli unsur” görenlerin Kürtlerin ana dillerini konuşmalarına ve kültürel kimi haklarına karşı çıkması, anayasal engeller çıkarması gibi, Sri Lanka’ da bağımsızlığın ardından yapılan ilk anayasada Sinhalilerin dini olan Budizm resmi din olarak ilan ediliyor…

Bundan da önemlisi; İngilizlere karşı ortak mücadelede yer alan Tamillerin Tamilce’ si resmi dil olarak anayasaya girmiyor. Bu ise pratikte Tamilleri daha okul çağında ikinci sınıf konumuna itiyor. Ve Örneğin bir Tamil’ in resmi dille yapılan Üniversite sınavlarını aşması ve okula girişi neredeyse imkânsız hale geliyor. Örnekleri hayatın her yanına yaymak mümkün: Konuştuğunuz dil resmen kabul görmediği için devlet dairelerinde iş bulmanız, hastaneye gitmeniz bile birinci sınıf Sinhali’ ye göre daha zor.

Demografik oranlara varıncaya kadar anlattıklarım aşina geldi değil mi?

Ben Sri Lanka diyorum ama vicdanı kurumamış çoğu insanın yüz yıllık Türkiye yolculuğuyla benzerlikler kuracağı, dersler çıkaracağı bir öykü bu…

Ve kuruluş döneminde en doğal haklarını alamadıkları gerekçesiyle Tamiller içinde filizlenen Tamil Kaplanları, ülkenin kuzeyinde kalan ve zaten doğal toprakları olan bölgede bağımsızlık savaşı başlatıyorlar, yıl 1983…

O dönem tüm dünyada halkların ulus devlet yaratma akımının moda olduğu yıllar.

Berlin duvarının yıkılması, Sovyetlerin dağılması, tek kutuplu dünyanın yeni hükümranı ABD’ nin yeni dünya düzeni ve bu modelde ulus devletlerin cazibesini yitirmesi yabancısı olduğumuz mevzular değil ama birebir yaşanıyor Sri Lanka’ da…

Ve bir süre sonra kavga yorgunu devlet ve Tamil Kaplanları bir masa etrafında oturup sorunları görüşerek çözme noktasına geliyor.

Aralık 2001’ de yapılan seçimlerin ana argümanını da Tamil Kaplanları ile müzakere oluşturuyor.

İktidara talip iki büyük partiden UNP öncülüğünde oluşan geniş cephe “Tamil Kaplanlarıyla görüşüp sorunu barış içinde çözme” vaadiyle giriyor seçime.

İktidardaki Freedom Party ve dönemin Başbakanı Wickremanayake ise tüm kampanyayı UNP’ nin seçimi kazanması halinde ülkenin bölüneceği iddiasıyla götürüyor.

Savaş yorgunu Sri Lankalılar savaş naraları atan iktidardaki FP’ ye değil, barış diyen UNP’ yi tercih ediyor. UNP iktidarı alır almaz sözünü tutuyor ve ateşkes ardından barış görüşmeleri başlıyor.

Görüşmelerin çerçevesi basit ama anlamlı bir cümleyle çiziliyor:

“Ülkenin üniter yapısı korunacak ama Tamillere siyasal, kültürel tüm hakları verilecek”

Ülke ateşkesin nispeten huzurlu ortamında yaklaşık 2 yıl süren görüşmelerin sonuçlanmasını sabırla bekliyordu savaş ilahları da boş durmuyordu elbet…

Ekonomik sorunlar, halkın genel memnuniyetsizliği ve benzer sorunlar derken, 2004 seçimlerinde sandıktan “ülkeyi bölüyorlar” çığırtkanlığını yıllardır sürdüren FP iktidarı çıktı.

Yetmedi, Endonezya depreminin tetiklediği tsunami Tamillerin yaşadığı bölgeyi vurdu ama dünyanın her yanından gelen yardımlar bile adil dağıtılmadı…

Ve hepsinden önemlisi değişen dış konjonktür nedeniyle Sri Lanka-Hindistan arasında Tamillerin kontrolündeki kuzey bölgesine yönelik Bush’ un çılgın neoconlarının hesapları da değişmişti.

İki yıl gelgitler yaşadı ülke ve derken 2006 seçimleri “ülkeyi böldürmem” diyen FP ve lideri Wickremanayakeka’ ya iktidar yolunu açtı. FP’ nin savaş lobisi ve ABD neoconları kökten çözüm! Stratejisini sahneye koyarken Tamil kaplanları da “pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” misali başlatılan büyük yangına körükle koştular.

Ateşkes bir kez daha rafa kalktı. Ordu tüm gücüyle ve her türlü aracı kullanarak kuzeydeki Tamillerin üzerine çöktü. Militan sivil demeden en az 50 bin sivilin bedelini canıyla ödediği “ toptan yok etme” adımıyla bölge tümüyle temizlendi!

Üç yıl içinde kurban isteyen savaş ilahlarının bile yeter diyeceği kanlı dönem sonunda 2009’ da ordu-iktidar güç birliği kesin zaferi ilan etti ve tüm dünyaya belki de ilk kez “terörizmin barış masasında değil, askeri yöntemle ve düşmanı öldürerek yok edilebileceğini ispatladığını” duyurdu.

Evet, Tamil kaplanları geçici olarak yok edilmişti ama Tamil sorunu çözülmüş müydü?

Özellikle de geçmekte olduğumuz süreçte çok daha önem kazanan sorunun Sri Lanka cephesindeki cevabını bir sonraki yazıda ele almaya çalışacağım…

 

Sri Lanka yöntemiyle etnik sorun çözmek (1)…

Sri Lanka yöntemiyle etnik sorun çözmek (1)…

Türkiye’ de yüz yıllık Kürt sorunu özellikle de son yıllarda ne zaman olumlu veya olumsuz bir yöne doğru evrilse iki türlü yöntem dillendiriliyor.

Yöntemlerden biri müzakereyi, diğeri mücadeleyi öngörüyor işin özetinde.

Müzakere denince de akla İngiltere ve Kuzey İrlanda’ daki İRA arasında yıllar süren savaş ardından tarafların uzlaşmasıyla sonuçlanan görüşme süreci geliyor.

Mücadele veya daha gerçekçi ifadeyle “imha yöntemine” en uygun model denince bu alanda gösterilecek en iyi örnek Sri Lanka olsa gerek…

Türkiye’ de defalarca eşiğinden dönülen barış süreçleri ardından başlayan çatışma dönemlerinde savaş şahinlerinin örnek diye sarıldıkları “terörün kökünü kazıma” yönteminin kaynağı da süreçlerde büyük benzerlikler ve paralellikler gösterse de asıl çarpıcı sonuçlarıyla bu ülke…

Öncelikle şunu söyleyeyim: Çatışma yaşanan her ülkenin kendine has sorunları, bu sorunlardan beslenen dinamikleri devletlerle kavgaya tutuşan örgütleri var.

Bu nedenle dünyanın kanayan yaraları yara olarak birbirine benzese de, her birini yaratan neden ve çözümler büyük farklılıklar gösterebiliyor.

Kolombiya’ daki FARC, İspanya’ daki ETA, İrlanda’ daki İRA, Sri Lanka’daki Tamil Kaplanları ile PKK arasında mutlaka benzerlikler olabilir ama hiçbir ülkenin koşulları tam olarak birbirine benzemiyor. O nedenle şu ülkedeki yöntemi alıp şu ülkeye giydirirsek, buradan şu başarılı sonuca ulaşırız diye kestirmeden ulaşılabilecek, basma kalıp ilaç niyetine birine iyi gelenin bir başkasında da aynı başarılı sonucu vereceğine dair garantili reçete yok kısaca…

Hoca Nasrettin’ e mal edilen ünlü hikayeyi hatırlayalım: Çoğunuz biliyorsunuz; minarenin tepesine çıkmış adam korkudan aşağı inememiş, ahali korku dolu gözlerle aşağı bakan adamın derdine derman olur diye her şeye akla eren Hoca’ yı çağırmışlar. Hoca minaredeki adama bakmış ve “bir ip bulun” demiş ve getirilen ipi uzatıp “yüksekten korkmayan biri çıksın da bunu garibin beline bağlasın” demiş. İstenileni yapmış adamın beline bağladıktan sonra ucunu minareden aşağı sarkıtmışlar. Hoca asılmış ipe ve adam aşağı düşüp yere çakılmış. Toplanan ahali Hoca’ ya “ne yaptın öldürdün adamı” diye bağırmaya başlayınca sakalını kaşıyan Hoca cevabı yapıştırmış: “Allah Allah geçen hafta kuyuya düşen adamı bu yolla çekip çıkardım, şimdi niye böyle oldu?”

Sadece bu da değil…

Çoğu ülkenin çatışma ortamı kendi iç dinamikleriyle de sınırlı değil. Dış konjonktür ile de doğrudan ilintili.

Örneğin Kolombiya’ da devlet uyuşturucu ekilen alanları tümüyle kontrol edebilse başta bu ülkeden gönderilen kokainin en ciddi pazarı olan ABD olmak üzere dünyada kaç kişinin umurunda olurdu yıllar süren kanlı kavga?

Ve neden defalarca ateşkesin sağlandığı, herkesin tam da “bu sefer tamam” dediği barış İspanya ve İrlanda/İngiltere örneklerinde olduğu gibi demokrasileri nispeten gelişmiş, oturmuş ülkelere gelir de, diğer çoğu ülkede hep gelip gibi yapar ve tam avuçlarınızda hissettiğiniz an, kuş misali uçup gider?

Bu alanda özellikle de çatışmaların neredeyse kent savaşlarına döndüğü bugün Sri Lanka da yaşananları yeniden hatırlamakta var.

40 yıllık zaman dilimine acıları, geçici sevinçlerini şaşkınlıkla izleyeceğiniz, okuduğunuzda bazen sanki bizi anlatıyor diyeceğiniz bir öyküsü var coğrafi olarak bizden çok uzak ama benzer kimi uygulamalar, öykülerle bize çok yakın bu ada ülkesinin…

Bu nedenle kimi ülkeyi kasıp kavuran çatışmalara yol açan iç dinamikler yanında dış konjonktürün önemi ve çözüme olan etkileri için Sri Lanka önemli bir örnek…

Özellikle Ortadoğu operasyonları gündeme geldiğinde Bengal körfezinin güvenliğine özel önem veren ABD açısından Sri Lanka-Hindistan arasındaki geçişin kontrol edildiği doğu kıyılarının çatışmalardan arındırılıp risklerden uzak bölge olması önem kazanıyorsa, barış görüşmeleri dış dünya denilen konjonktür için önemli hale geliyor.

Peki neden Türkiye’ de ne zaman şiddet dili öne çıksa birilerinin aklına Sri Lanka geliyor?

Sri Lanka ile Türkiye’ yi benzer ve farklı kılan koşullar, örgütler, çatışma nedenleri ne?

Soruların cevabı için Sri Lanka’ yı ve çatışmaları yaratan, besleyen fay hattını anlatmak gerekiyor.

Anlatacağım ama bir sonraki yazıda…

Doğalgaz savaşları ve Türkiye…

Doğalgaz savaşları ve Türkiye…

Üç bölümlük yazıların ilk ikisinde Rusya ve Katar’ ın Suriye topraklarındaki doğalgaz patentli güç savaşlarını ele almaya çalıştım.

Gelelim bu stratejik kavganın Türkiye yanına…

Rusya’ nın Suriye’ ye iyice yerleşmeye başlaması ve Esad’ lı rejimi himayesine almasıyla tetiklenen gerilimi hep birlikte izledik…  Ortaya çıkan fay hattının bir yerlerde kırılacağı belliydi, öyle de oldu. Sınırları ihlal ettiği gerekçesiyle Türkiye bir Rus savaş uçağını düşürdü ve ardından olan oldu.

Rusya’ nın düşen uçağı nedeniyle başlattığı ekonomik yaptırımların nereye varacağını şimdiden kestirmek zor ama Putin’ in bu çok ta işine geldiği anlaşılan sert duruştan kolay kolay geri atmayacağı anlaşılıyor.

Yaptırımlar şimdilik ihraç ettiğimiz kimi ürünlerle sınırlı ve Rusya ikili anlaşmalarla Türkiyeye verdiği doğalgazda herhangi bir kesintiye gitmeyeceğini ifade etse de, bunca hakarete varan söylemin o cepheye de sirayet etmeyeceğinin garantisi yok.

Peki Türkiye kendi eliyle yarattığı ve boru hatlarıyla göbekten bağlandığı bağımlılıktan kurtulabilir mi?

Daha açık ifadeyle sorayım:

Rus doğal gazının alternatifi var mı?

Önceki yazılarda belirttiğim gibi Türkiye yaklaşık 50 milyar m3 doğalgaz tüketiyor 2014’te bunun 41,1 milyar m3’ünü boru hatlarından sağlıyor. Boru hattıyla taşınan doğalgazın 26,9 milyar m3’ü Rusya’dan, 8,9 milyar m3’ü İran ve 5,3 milyar m3’ü Azerbaycan’ dan gelmiş.

Türkiye elektrik üretiminde kaynakları çeşitlendirmediği sürece doğalgaz bağımlılığını azaltamayacağına göre bu gazı almak zorunda ve kıs vadede Rusya’ nın alternatifini bulmak hem zahmetli hem de yeni boru hatlarını gerektirdiği için alt yapı yatırımı nedeniyle hayli pahalı.

Aslında Özal’ ın “Baltık denizinden-Çin seddine” diye hayal ettiği ve Sovyetlerin dağılmasından sonra birbiri peşi sıra kurulan Orta Asya ülkelerinden Türkmenistan 17,5 trilyon m3’lük rezervi ile dünya 4.sü ama o ülkeden gaz alınmasında çok geç kalındı ve o köprülerin altından epeyi su aktı. Üstelik Putin’ in yayılmacı politikası gereği çok istikrarlı bir alternatif te değil.

Azerbaycan ile ortak TANAP adı verilen boru hattının temeli Rusya ile gerilimden de önce bu yılın Mart ayında atıldı ancak 1841 km uzunluğundaki projenin tamamlanması en iyimser tahminle 13 yılı alacak. (Termin planına göre ilk gaz 2028’de akmaya başlayacak)

İran’ dan alınan doğalgazın arttırılmasına çalışılıyor ama o cephede de hem yeterli gaz tedarik sorunu var hem de vananın siyasi tansiyona nasıl bağlı olduğunu son günlerde yeterince görüyoruz.

İsrail’ le ilişkilerin yeniden normalleştirilmesi ve bu ülke kıyılarında bulunan yeni rezervlerin boru hattıyla deniz altından İskenderun civarına ulaştırılması ve hem Türkiye hem Avrupa’ya buradan dağıtımı söz konusu ama bu d bugünden yarına gerçekleşecek gibi değil.

Çare?

Çare sıvılaştırılmış doğalgaza yönelmek…

Dünyada gelişen deniz taşıma sistemleriyle birlikte son yıllarda bu alanda önemli gelişmeler yaşanmakta.

Örneğin 3-5 yıl öncesine kadar en fazla 50 bin m3 sıvılaştırılmış gaz taşıyan gemi üretilirken bugün 250 bin m3’ lük gemiler seferlere başladı. 250 bin m3 sıvılaştırılmış doğalgaz, tahliye sırasında genleşip 150 milyon gaz haline geliyor ki, bir gemi Türkiye’nin günlük gaz ihtiyacını karşılayacak boyutta. Üstelik daha büyük gemilerle ilgili projeler de yolda.

Gelin görün ki o cephede çok ciddi bir sorunu var Türkiye’ nin…

Rusya ile krizler öngörülmediğinden olsa gerek, olası krizlere karşı “B planları” düşünülmemiş ve sıvılaştırılmış doğalgazı tahliye terminalleri çok sınırlı kapasitede.

Bu nedenle Rusya ile gerilimin doruğa çıktığı şu günlerde Katar’ ı ziyaret eden Erdoğan rüyalarda kalan boru hattı yerine sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG)anlaşmasını yeniden masaya sürüyor ama bunun moral depolamadan öte anlamı olmadığını kendisi de bu alana kafa yoran teknisyenler farkında.

Kısacası LNG özellikle Türkiye için kısa hatta orta vadede hayal…

LNG’ nin boru hatlarından sağlanan gaza göre çok önemli bir dezavantajı daha var. O da iki tedarik yöntemi arasındaki fiyat farkı:

Taşıma masrafı nedeniyle LNG, natürel doğalgazın iki hatta ABD ve Kanada’ yı dikkate alırsak 4 kat daha pahalı…  (2014’te boru hattından sağlanan doğalgaz ABD ve Kanada’ da 4, İngiltere’de 8 dolar iken en büyük LNG alıcısı olan Japonya’ nın CİF LNG alış fiyatı 16 dolardı)

Sorun fiyatla da bitmiyor.

Doğalgazı sıvılaştırmak riskli ve masraflı bir iş. 600 m3’ü sıvılaştırıp 1 m3’e sığdırıyorsunuz çünkü.

Bugün 250 milyon dolara mal olan bir gemiyle 150 milyon m3 doğalgazı 250 bin m3’e sıkıştırıp taşımak mümkün ama bunun için tahliye limanında terminal ve depo gerekiyor.

Bu alanda dünyanın en büyük yatırımını yapan ülkesi Japonya.

Japonya farklı limanlarda tam 31 terminale sahip ve 120 milyar m3’e ulaşan tüm doğalgazını LNG olarak tedarik ediyor. Depolama kapasitesi de buna uygun altyapı ile pekiştirilmiş. Japonya’ nın riskleri göz önüne alan gaz temin stratejisi bununla da sınırlı değil. Yıllık gaz gereksiniminin tamamını LNG olarak alan Japonya’ nın temin kaynakları yumurtaların tek sepete koyulmaması ilkesine dayalı. (2014’ te 120 milyar m3 gaz alan Japonya’ nın ithal dağılımı: 22 milyar m3 Qatar, 7,7 milyar m3 BAE, 25 milyar m3 Avustralya, 6 milyar m3 Brunei, 8 milyar m3 Endonezya, 20 milyar m3 Malezya, 3 milyar m3 Papua Yeni Gine)

Aslında Türkiye’ nin toplam gaz tedariki içindeki LNG payı %15’ler mertebesinde kalsa da, boru hatlarındaki Rusya ve kısmen İran bağımlılığı aksine LNG tedarikinde sorun yok.

Sorun tahliye terminalleri ve ondan da önemlisi bugüne kadar ihmal edilen depolama…

Türkiye bugün için İzmir Aliağa ve İstanbul Silivri’de iki terminale sahip. İki terminalin gaz depolama olanağı 14 günlük tüketimi karşılayacak sınırda.

Konuyu bir özetle toparlayayım:

Ortadoğu’ daki gerilim ve istikrarsızlık Suriye ile sınırlı değil ve kağıtların karılıp yeniden dağıtıldığı bu sahnede daha pek çok paylaşım savaşı, kavga yaşanacak.

Bu nedenle doğalgaza orta ve hatta uzun vadede bağımlılığı sürecek Türkiye gerek tedarik yöntemlerini gerekse tedarikçi ülkeleri arttırmak ve çeşitlendirmek zorunda.

Her şeyden önce günlük tedarikin temel unsuru olan depolama sorununu bir an önce çözmek ve olası kesintilere karşı geçici de olsa en radikal önlemi almak zorunda. Tuz gölü altına ve Mersin’ deki kireç taşı çıkarılan mağaralara gaz depolama projeleri bir an önce hayata geçirilmeli.

Mevcut İzmir Aliağa ve İstanbul Silivri LNG tahliye terminallerine ilaveten Doğu Akdeniz’ de örneğin Yumurtalık ve Mersin arasında birkaç terminalin projelendirilmesi hızla yapılıp devreye alınması sağlanmalı.

Ve hepsinden önemlisi ve elbette en zoru olan yenilenebilir enerji üretimine daha fazla ağırlık verilmeli… Bu enerji çeşitleri teşvik edilmeli, hidrokarbon döneminin ancak güneş enerjisiyle kapanacağının ve dünyanın bu belalı çağdan ancak böyle kurtulabileceğinin idrakine varılmalı.

Evet önümüzde meşakkatli bir yolculuk var ama insanoğlunun kendi eliyle yakıp havaya savurduğu milyonlarca yıllık mirasın toparlanmasının, en azından kalanlarla dünyanın yaralarını yeniden sarmanın başka da yolu yok…

 

Rusya-Katar doğalgaz kavgasının arenası Suriye…

Rusya-Katar doğalgaz kavgasının arenası Suriye…

Bir önceki yazıda yılda 50 milyar m3 doğalgaz tüketen Türkiye’ nin boru hatları nedeniyle Rusya’ ya bağımlı hale gelmesini rakamlarla anlatmaya çalışmıştım.

Peki, bu bağımlılığın taşıdığı büyük risklere karşı, hiçbir girişimde bulunulmadı mı?

Haksızlık etmeyelim, bölge ülkeleriyle bal ayı yaşanan dönemin sıcak ikliminde bazı ülkelerle alternatif projeler üzerinde epeyi kafa patlatıldı.

Projelerin en ciddisi ise Katar doğalgazını boru hatlarıyla Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye üzerinden Anadoluya getirip hem Türkiye hem de Avrupa’ ya ulaştırmayı hedefleyen projeydi.

Doğalgaz boru hattı anlamında proje yeni sayılırdı ama güzergah Abdülhamit döneminde hayata geçirilen Hicaz Demiryolu birebir aynıydı.

O günlerde Rusya-Türkiye arasındaki balayı nedeniyle Katar doğalgazı Türkiye’ den çok Ukrayna sorunu nedeniyle istikrarlı akış konusunda sıkıntı yaşayan Avrupa ülkelerinin derdi gibi görülse de, fazla mal göz çıkarmaz misali maliyeti hayli yüksek proje epeyi destek buldu.

2 bin km uzunluğa sahip ve yaklaşık 10 milyar dolar maliyeti olan proje raflardan indirildiği 2009’ a kadar hayalleri zorlasa da, o günlerde Türkiye’ nin Ürdün ve Suriye ile neredeyse ortak hale gelmesiyle bir anda ciddiye bindi.

Ağustos 2009’ da İstanbul’ u ziyaret eden Katar Emiri Şeyh Hamid Bin Halife El Tani’ yi ikna etmek zor olmadı. Ardından Katar’ lı yetkililerle kendi ülkelerinde masaya oturan Türkiye Büyükelçisi şunları söyleyecekti:

“Geçmişte bu hat siyasi açıdan mümkün değildi. Sizin Suudi Arabistan ile, bizim Suriye ve Ürdün ile ilişkilerimiz bugünkü boyutlarda değildi. Ancak artık siyasi konjonktür değişti ve proje siyasi açıdan yapılabilir bir proje haline geldi. Bu proje Katar için stratejik bir proje. Bu proje Katar’ın Nabucco’nun ve dolayısıyla da Avrupa’nın enerji güvenliğinin doğrudan parçası olmasını sağlayacak ve Katar’ın 2012’de 150 milyar dolarlık bir ekonomi olmasını sağlayacak bütün enerji gelirlerinin sadece Hürmüz boğazında bağlı olmasının yarattığı riskleri ortadan kaldıracak. Biz nasıl kaynak ve rota çeşitlendiriyorsak, siz de uzun vadeli çıkarlarınız için ihracat rotalarınızı çeşitlendirmelisiniz.” (19.9.2009 Radikal)

Suriye ve Ürdün ile sınırları ortadan kaldırma adımları atan Türkiyenin rota ve kaynak çeşitliliğini arttıracak ve öte yandan da Katar’ ı Hürmüz Boğazı bağımlılığından kurtarıp dünyanın en zengin ülkesini daha da zengin hale getirecek projenin başına nelerin geldiğini bugün ortaya çıkan tablo ışığında merak eden çıkar mı? Sanmıyorum…

Tam da boru hattının bitim randevusu olarak belirlenen 2012’den aylar önce Mart 2011’ de masum talep ve gösterilerle başlayan ve sonrasında kan deryasına dönen Suriye…

Baas rejiminin kısa zamanda devrileceğine yönelik hesapların iflası ve derken Rusya ile Türkiye’ yi sıcak savaş arifesine sürükleyen süreç…

Her şey yolunda gitse Türkiye’yi bilmem ama dünyanın en zengin doğalgaz rezervlerine sahip 3. Ülkesi Katar için moda deyimle çılgınların çılgını projenin önemi bugün daha iyi anlaşılmakta.

Ukrayna üzerinde kurduğu hegemonya yanında Türkiye üzerinden sağladığı doğalgaz akışıyla alternatifsiz kalan Rusya ve dünya rezervlerinin %13’üne sahip olmasına rağmen bunun ancak %5’ini sıvılaştırarak piyasalara verebilen Katar…

Yukarıda özetlemeye çalıştığım tablo ışığında sorulması gereken en ciddi sorulardan biri şudur:

Boru hatlarıyla Avrupa’ yı kendisine bağımlı hale getiren Rusya, Katar gibi doğalgaz potansiyelinin ancak %30’unu değerlendirebilen Katar’ ın, kısa vadede rakip, orta ve uzun vadede stratejik emellerini yerle bir edecek tehdit olarak sahneye çıkmasına izin verir mi?

Elbette vermezdi, vermedi de…

Bugün Katar Esad’ ın gitmesi için her türlü katkıya hazırken ve gizli açık operasyonu desteklerken, Rusya ise tüm gücünü Esad’ la simgelenen Baas rejiminin kalması yönünde sarf ediyor.

2 milyon nüfuslu Katar’ ın eti budu nedir diye düşünenler çıkabilir.

Oysa Arap CNN’ i olarak ünlenen ve Arap baharının hızlı estiği günlerde tüm Kuzey Afrika devrimlerinde yaptığı yayınlarla isyan hareketlerine omuz veren Al-Jazeera televizyonunun yaptığı yayınlar bile Katar’ ın sahneye koymaya çalıştığı büyük oyunun stratejik parçasından başka şey değil.

Özellikle de, Mısır’ da Mursi’ nin gitmesiyle sonuçlanan Müslüman kardeşlerin meydanlardaki o büyük eylemleri ve isyan günlerindeki Al-Jazeera yayınları hatırlandığında…

Katar’ ın 1400 kat büyük toprağa, 70 misli nüfusa sahip Rusya ile haritadaki yeri bile zor bulunur Katar hem de bir başka ülkenin kaderi konusunda nasıl olup ta kavgaya tutuşabilir ki?

Ortada dünyaya nizamat verecek doğalgaz gibi bir ürünün Pazar paylaşım savaşı varsa bu savaş ticaretten bambaşka mecralara akabiliyor demek ki…

Suriye iç savaşının yüzlerce nedeni, aktörü, zalimi/mazlumu sıralanabilir.

Katar-Rusya doğalgaz kavgası da bunlardan biridir ve olayları bu yönüyle okumakta ve en azından bakış açısını bu yanıyla değiştirmekte yarar var derim.

Not: Boru hatlarına bağımlı Türkiye’ nin Rusya ile başlayan gerginliğin ardından alternatif arz arayışları çerçevesinde Katar’ dan LNG alma imkanı olup olmadığı, bu kartın gerçekleşme ihtimali bir başka yazı konusudur.

Katar doğalgazı üzerinden Suriye iç savaşı -2-

Katar doğalgazı üzerinden Suriye iç savaşı -2-

Bir önceki yazıda yılda 50 milyar m3 doğalgaz tüketen Türkiye’ nin boru hatları nedeniyle Rusya’ ya bağımlı hale gelmesini rakamlarla anlatmaya çalışmıştım.

Peki, bu bağımlılığın taşıdığı büyük risklere karşı, hiçbir girişimde bulunulmadı mı?

Haksızlık etmeyelim, bölge ülkeleriyle bal ayı yaşanan dönemin sıcak ikliminde bazı ülkelerle alternatif projeler üzerinde epeyi kafa patlatıldı.

Projelerin en ciddisi ise Katar doğalgazını boru hatlarıyla Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye üzerinden Anadoluya getirip hem Türkiye hem de Avrupa’ ya ulaştırmayı hedefleyen projeydi.

Doğalgaz boru hattı anlamında proje yeni sayılırdı ama güzergah Abdülhamit döneminde hayata geçirilen Hicaz Demiryolu birebir aynıydı.

O günlerde Rusya-Türkiye arasındaki balayı nedeniyle Katar doğalgazı Türkiye’ den çok Ukrayna sorunu nedeniyle istikrarlı akış konusunda sıkıntı yaşayan Avrupa ülkelerinin derdi gibi görülse de, fazla mal göz çıkarmaz misali maliyeti hayli yüksek proje epeyi destek buldu.

2 bin km uzunluğa sahip ve yaklaşık 10 milyar dolar maliyeti olan proje raflardan indirildiği 2009’ a kadar hayalleri zorlasa da, o günlerde Türkiye’ nin Ürdün ve Suriye ile neredeyse ortak hale gelmesiyle bir anda ciddiye bindi.

Ağustos 2009’ da İstanbul’ u ziyaret eden Katar Emiri Şeyh Hamid Bin Halife El Tani’ yi ikna etmek zor olmadı. Ardından Katar’ lı yetkililerle kendi ülkelerinde masaya oturan Türkiye Büyükelçisi şunları söyleyecekti:

“Geçmişte bu hat siyasi açıdan mümkün değildi. Sizin Suudi Arabistan ile, bizim Suriye ve Ürdün ile ilişkilerimiz bugünkü boyutlarda değildi. Ancak artık siyasi konjonktür değişti ve proje siyasi açıdan yapılabilir bir proje haline geldi. Bu proje Katar için stratejik bir proje. Bu proje Katar’ın Nabucco’nun ve dolayısıyla da Avrupa’nın enerji güvenliğinin doğrudan parçası olmasını sağlayacak ve Katar’ın 2012’de 150 milyar dolarlık bir ekonomi olmasını sağlayacak bütün enerji gelirlerinin sadece Hürmüz boğazında bağlı olmasının yarattığı riskleri ortadan kaldıracak. Biz nasıl kaynak ve rota çeşitlendiriyorsak, siz de uzun vadeli çıkarlarınız için ihracat rotalarınızı çeşitlendirmelisiniz.” (19.9.2009 Radikal)

Suriye ve Ürdün ile sınırları ortadan kaldırma adımları atan Türkiyenin rota ve kaynak çeşitliliğini arttıracak ve öte yandan da Katar’ ı Hürmüz Boğazı bağımlılığından kurtarıp dünyanın en zengin ülkesini daha da zengin hale getirecek projenin başına nelerin geldiğini bugün ortaya çıkan tablo ışığında merak eden çıkar mı? Sanmıyorum…

Tam da boru hattının bitim randevusu olarak belirlenen 2012’den aylar önce Mart 2011’ de masum talep ve gösterilerle başlayan ve sonrasında kan deryasına dönen Suriye…

Baas rejiminin kısa zamanda devrileceğine yönelik hesapların iflası ve derken Rusya ile Türkiye’ yi sıcak savaş arifesine sürükleyen süreç…

Her şey yolunda gitse Türkiye’yi bilmem ama dünyanın en zengin doğalgaz rezervlerine sahip 3. Ülkesi Katar için moda deyimle çılgınların çılgını projenin önemi bugün daha iyi anlaşılmakta.

Ukrayna üzerinde kurduğu hegemonya yanında Türkiye üzerinden sağladığı doğalgaz akışıyla alternatifsiz kalan Rusya ve dünya rezervlerinin %13’üne sahip olmasına rağmen bunun ancak %5’ini sıvılaştırarak piyasalara verebilen Katar…

Yukarıda özetlemeye çalıştığım tablo ışığında sorulması gereken en ciddi sorulardan biri şudur:

Boru hatlarıyla Avrupa’ yı kendisine bağımlı hale getiren Rusya, Katar gibi doğalgaz potansiyelinin ancak %30’unu değerlendirebilen Katar’ ın, kısa vadede rakip, orta ve uzun vadede stratejik emellerini yerle bir edecek tehdit olarak sahneye çıkmasına izin verir mi?

Elbette vermezdi, vermedi de…

Bugün Katar Esad’ ın gitmesi için her türlü katkıya hazırken ve gizli açık operasyonu desteklerken, Rusya ise tüm gücünü Esad’ la simgelenen Baas rejiminin kalması yönünde sarf ediyor.

2 milyon nüfuslu Katar’ ın eti budu nedir diye düşünenler çıkabilir.

Oysa Arap CNN’ i olarak ünlenen ve Arap baharının hızlı estiği günlerde tüm Kuzey Afrika devrimlerinde yaptığı yayınlarla isyan hareketlerine omuz veren Al-Jazeera televizyonunun yaptığı yayınlar bile Katar’ ın sahneye koymaya çalıştığı büyük oyunun stratejik parçasından başka şey değil.

Özellikle de, Mısır’ da Mursi’ nin gitmesiyle sonuçlanan Müslüman kardeşlerin meydanlardaki o büyük eylemleri ve isyan günlerindeki Al-Jazeera yayınları hatırlandığında…

Katar’ ın 1400 kat büyük toprağa, 70 misli nüfusa sahip Rusya ile haritadaki yeri bile zor bulunur Katar hem de bir başka ülkenin kaderi konusunda nasıl olup ta kavgaya tutuşabilir ki?

Ortada dünyaya nizamat verecek doğalgaz gibi bir ürünün Pazar paylaşım savaşı varsa bu savaş ticaretten bambaşka mecralara akabiliyor demek ki…

Suriye iç savaşının yüzlerce nedeni, aktörü, zalimi/mazlumu sıralanabilir.

Katar-Rusya doğalgaz kavgası da bunlardan biridir ve olayları bu yönüyle okumakta ve en azından bakış açısını bu yanıyla değiştirmekte yarar var derim.

 

 

Rusya ile gerilimin doruğa çıktığı şu günlerde Katar’ ı ziyaret eden Erdoğan rüyalarda kalan boru hattı yerine sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG)anlaşmasını yeniden masaya sürerken, bunun moral depolamadan öte anlamı olmadığını bilmez mi?

LNG özellikle Türkiye için kısa hatta orta vadede hayal…

Hayal çünkü; Türkiye tüm stratejisini boru hatlarından akacak gaza göre kurgulamış bir ülke.

Öncelikle şu hususa dikkat çekmekte yarar var: Taşıma masrafı nedeniyle LNG, natürel doğalgazın iki hatta ABD ve Kanada’ yı dikkate alırsak 4 kat daha pahalı…  (2014’te boru hattından sağlanan doğalgaz ABD ve Kanada’ da 4, İngiltere’de 8 dolar iken en büyük LNG alıcısı olan Japonya’ nın CİF LNG alış fiyatı 16 dolardı)

Sorun fiyatla da bitmiyor.

Doğalgazı sıvılaştırmak riskli ve masraflı bir iş. 600 m3’ü sıvılaştırıp 1 m3’e sığdırıyorsunuz çünkü.

Bugün 250 milyon dolara mal olan bir gemiyle 150 milyon m3 doğalgazı 250 bin m3’e sıkıştırıp taşımak mümkün ama bunun için tahliye limanında terminal ve depo gerekiyor.

Bu alanda dünyanın en büyük yatırımını yapan ülkesi Japonya.

Japonya farklı limanlarda tam 31 terminale sahip ve 120 milyar m3’e ulaşan tüm doğalgazını LNG olarak tedarik ediyor. Depolama kapasitesi de buna uygun altyapı ile pekiştirilmiş.

Buna karşı Türkiye’ nin toplam gaz tedariki içindeki LNG payı %15’ler mertebesinde ve boru hatlarındaki Rusya ve kısmen İran bağımlılığı aksine LNG tedarikinde sorun yok.

Sorun tahliye terminalleri ve ondan da önemlisi bugüne kadar ihmal edilen depolama…

Türkiye bugün için İzmir Aliağa ve İstanbul Silivri’de iki terminale sahip. İki terminalin gaz depolama olanağı 14 günlük tüketimi karşılayacak sınırda.

 

 

 

 

 

 

Suriye’ deki trajedinin enerji koridor boyutu…

Suriye’ deki trajedinin enerji koridor boyutu…

“Rusya Suriye’ de ne arıyor?” sorusu son zamanlarda çok daha fazla dillendirilmekte.

Kimisine göre sıcak denizlere en kolay yerden erişme fırsatını yakalamışken, gelen davete icabet etmesinden daha doğal ne olabilir?

Taraftarı hayli fazla bir başka öngörüye de bakılırsa; İran ile zaten stratejik ortak olan Rusya Irak’ ı da içine kattığı şia kuşağı üzerinden Türkiye’ yi pas geçerek Suriye ve Hizbullah desteğiyle de Lübnan üzerinden Akdenize ulaşma hamlelerini atıyor.

Tümü de akla yakın bu ve benzeri olasılıklar yanında bugüne kadar üzerinde pek durulmayan bir doğal gaz senaryosu var ki mutlaka üzerinde durulması gerekir diye düşünüyorum.

Dünyanın belirlenmiş toplam doğal gaz rezervi ise 186,5 trilyon m3 ve yıllık doğal gaz tüketimi ise 1 trilyon metreküp civarında.

Rezerv zenginliği bakımından İran 34, Rusya 32,6, Katar 24,5, Türkmenistan 17,5 trilyon metreküp ile ilk 4 sırada yer alıyorlar ve tartışılmaz lider ülke konumlarıyla açık ara öndeler. Bu dörtlüye en yakın beşinci ülke ABD ve ABD’ nin toplam saptanmış rezervi 9,8 trilyon m3*…

Rezervde durum böyle ama iş üretim ve tüketime gelince tablo farklılaşıyor.

Örneğin 9,8 trilyon m3 yani dünya rezervlerinin yalnızca %5’ine sahip ABD’ nin yıllık gaz üretimi %20’lerde…

Dünya toplam üretiminin 3 trilyon 460 milyar m3 olarak gerçekleştiği 2014’ te ABD üretimi 728 milyar m3…

ABD’ yi sırasıyla 579 milyar m3 ile Rusya, 177 milyar m3 ile Katar, 172 milyar m3 ile İran izliyor.

2 trilyon m3 rezervi ile (%1 civarında) rezerv sıralamasında esamisi okunmayan Kanada’ nın iş üretime geldiğinde 162 milyar m3 ile dünya yıllık üretiminin %5’ini karşılaması ayrı bir ilginç ayrıntı.

Kısaca dünya yıllık gaz tüketimine de göz atıp asıl konuya geleyim:

ABD tek başına 760 milyar m3 gaz tüketiyor, yani dünya toplam gaz tüketiminin %23 ünü…

Rusya 410 milyar m3 ile %12’ sini…

Rusya’ nın ABD’ den farkı, tükettiğinden fazlasını üretmesi ve net ihracatçı pozisyonunda olması.

ABD’ nin başka hiçbir ülkeyle mukayese edilmeyecek tüketime rağmen arz sıkıntısı yok çünkü tüketimini kendi üretimiyle karşılayabiliyor, yanı başında boru hatlarıyla kendisine bağladığı Kanada da cabası…

Üretmeden tüketenlere gelince ilk sırayı Almanya (71, İtalya 57, İngiltere 67, Fransa 36 vs)  AB ülkeleri alıyor.

Türkiye 50 milyar m3 tüketimiyle dikkat çekiyor. Rakam AB’ ye göre hayli yüksek çünkü AB’ den farklı olarak Türkiye doğal gazın yaklaşık %40’ ını (hidroelektrik santrallerin üretimine bağlı olarak oran %50’ye kadar çıkabiliyor) elektrik üretiminde kullanıyor.

Dünyada elektrik üretiminin neredeyse yarısını dışa bağımlı olduğu ve bulunduğu bölgenin jeopolitik oynaklığı dikkate alındığında istikrarsızlığın meçhullerine terk etmiş bir ülke söz konusu…

Olumsuz tabloyu iyileştirmek için son yıllarda atılan adımlara bakıldığında da, alternatif yaratma ve enerji çeşitlendirme alanında tek ciddi adımı görüyoruz: Akkuyu nükleer santral projesi…

Dünya yenilenebilir enerjiye yönelir ve Almanya gibi ülkemize oranla güneş yoksulu bir ülke bile güneş enerji yatırımlarını büyük oranda teşvik edip hayata geçirirken biz ne yapmışız?

Çeşitlendirmede yeterince zengin olduğumuz güneşe yöneleceğimize en tartışmalı enerji üretim alanı sayılan nükleer enerji projelerini tozlu raflardan indirip, o yatırımları da zaten yeterince bağımlı olduğumuz Rusya’ ya ihale etmişiz…

Hepsi bu kadar mı?

Haksızlık etmeyeyim, doğalgazda Rusya zincirini kırmak için rezerv itibariyle dünya üçüncüsü Katar’ a gidilmiş ve Türkiye’ ye gaz getirilmesi yolları aranmış, stratejik kimi projeler üzerinde durulmuş hem de 2009’ da…

Peki, Katar doğal gazı ile Suriye iç savaşının ne ilgisi var, Rusya nereden gelip bu kan deryasının içine balıklama atladı sorularını duyar gibiyim…

Onu da bir sonraki yazıda anlatayım…

*Dünya doğalgaz rezerv ve üretimi: (Veriler BP 2015 Enerji raporundan derlenmiştir)

  Rezerv (trilyon m3 ve%) Üretim milyar m3/yıl
İran 34 (%18,2) 172 (%5)
Rusya 32,6 (%17,4) 579 (16,7)
Katar 24,5 (%13,1) 177 (%5,1)
Türkmenistan 17,5 (%9,3) 69 (%2)
ABD 9,8 (%5,2) 728 (%21,4)
Dünya 187 (%100) 3,460

 

 

 

 

 

 

 

Vaatleri dinlediniz, şimdi gerçekler…

Vaatleri dinlediniz, şimdi gerçekler…

AK Parti “kaos yerine istikrar” temelli söylem ve tek başına iktidar talebiyle sürdürdüğü kampanya sonunda gidilen seçimden hem de %49,4 lük tartışmasız zaferle çıktı.

Sonuçların pek dikkate alınmayan bir özelliğini hatırlatmakta yarar var:

1 Kasım günü halkın AK Partiye tek başına hükümet etme yetkisi vermesiyle birlikte 2019’ a kadar ajandalarda yazılı her türlü yeni seçim ihtimali tartışılmaz biçimde gündemden kalktı.

Cumhurbaşkanlığı, Milletvekilliği ve yerel yönetimleri belirleyeceğimiz tüm seçimlere kaderin garip cilvesi olarak 2019’ da gideceğiz. (Burada olağan gidişten söz ediyorum. Ekonomik krizler, olası anayasa değişiklikleri vs. gibi beklenmeyen durumlar karşısında yukarıdakilerden herhangi biri için erken seçime gidilmesi her zaman mümkün)

Bu nedenle 2019’ a kadar tek başına AK Partinin kuracağı hükümet veya hükümetlerin sosyal, ekonomik programları geçerli olacak.

İstikrarlı büyüme, eğitim, sağlık ve bunların yanında gelişmiş ülkeler düzeyinde bir ülke olma hayali veya hayal kırıklıklarının tümünün olumlu yanları AK Parti hanesine pozitif olarak yansıyacak, olumsuzlukların faturasını da yaşarsak 2019’ da onlara keseceğiz.

Türkiye sağlıkta geçmişin kötü mirasına oranla son 13 yılda ne kadar başarılı performans sergilediyse eğitimde buna inat adeta dibe vurdu.

Dibe vuruş nedeniyle inovasyon, AR-GE gibi alanlardan beslenecek teknoloji üretim ve ihracatında sınıfta kaldı. Yakın geleceğin büyük potansiyeli genç nüfusu bu alanda değiştirip dönüştüremedi.

Kaçan fırsatlar yüzünden bugün Türkiye’nin ileri teknoloji ürünleri ihracatının genel ihracat içindeki payı %3’lerdeyken birlikte yola çıktığımız Güney Kore ve bizden çok sonra dünya sahnesine çıkan Çin’ in ileri teknoloji ürün ihracatı %30’lar düzeyinde…

Bugün bu ülke cep telefonu üretmekten aciz ama Güney Kore’ li Samsung tek başına toplam Türkiye ihracatından fazla ihracat yapıyor…

2023 ihracat hedefini 500 milyar dolar olarak belirleyen Türkiye bugün 150 milyar dolarlık dilimde sıkışmış debelenip duruyor. Ve o ihracat hedefinin senaryosunu hükümetle birlikte yazan TİM ekibi sorunun temeline yönelik çareler üretmekten geçtim önermekten bile aciz durumda İnovasyon çalıştaylarıyla zaman öldürüyor.

Oysa sorun yüzeysel değil çok derinlerde ve öyle kur bahaneleri, jeopolitik koşullar gibi gerekçelerle geçiştirilmeyecek kadar ciddi üstelik.

Asgari ücretin yükseltilmesi, emeklilere ilave zam gibi vaatlerin gerçekleşmesi elbet gerekli ve önemli ama hep birlikte hangi cephede yer alırsak alalım soluklanıp dürüstçe soralım kendimize: Bu palyatif adımlar kalıcı olarak sorunları çözecek mi? Ve daha da önemlisi ülkenin düştüğü orta gelir tuzağından çıkmasına yetecek mi?

Eğitimin hem kalitesini hem de dünyayla rekabet eden ve teknolojik gelişmelere açık niteliğe bürünmesini sağlamak zorundayız. Bunun formülü ise öyle “gençlere ücretsiz internet” vaatleri falan değil.

Her derde deva niyetine bulduğu ilacı yutarak ayağa kalkılacağına inananların ülkesinde gençlere parasız internet hizmeti vererek teknolojik devrim yaratılacağını sanmak ülkeyi bir süre daha uyutabilir ama kısa zamanda duvara toslayarak telafisi imkânsız dijital devrim çağını ıskaladığımız gerçeğiyle yüzleşiriz ki, gelecek nesillerin yüzüne bakamayız.

Yıllardır ihracatını arttıramayan ve 150 milyar dolar civarında dolanıp duran bir ülke taş, toprak pişirerek, küresel markalara elbise dikerek ve kg başına 1,5 dolarlık değeri 4 dolarlara çıkarmadan 500 milyar dolara nasıl ulaşacak?

Ülkelerin yüzyıl içinde genç nüfus şansı ellerine bir kez geçer. O genç nüfus bıçak sırtı bir süreci de barındırır içinde. Eğitirseniz refah, sıra savma babından bir eğitim verirseniz kendi yağında kavrulan ve eğitmezseniz sırta yük bela olarak dönüp çıkar karşınıza o nesil…

AK Parti açıklayacağı ve büyük olasılıkla 4 yıllık iktidar dönemini kapsayacak hükümet programında kaçınılmaz biçimde ihracat ağırlıklı kalkınma modeli eksenli bir hikaye koyacak önümüze…

Bu hikayenin uyutma cinsinden masala dönüşmemesi için gerçekçi olması ve toplumun tüm kesimleri heyecanlandırması gerekiyor.

Peki, halka heyecanlı ve umut aşılayan bir hikaye anlatması gereken AK Parti’ de böyle bir ışık gören var mı?

Korkarım ki, böylesi somut bir sorunun cevabı bile cephelere göre farklılık gösterecek…

Bu nedenle vaatlerle dolu yolculuğun ve umutla beklediğimiz hikayenin sonu ciddi anlamda kaygılandırıyor beni…

Ne diyordu Hasan Hüseyin usta:

“Yüreğim sızlıyor, bu roman iyi bitmeyecek”

 

 

 

Çukurova Havalimanının seyir defteri -2-

Çukurova Havalimanının seyir defteri -2-

Çukurova Havalimanının 2010 yılında başlayan serüvenini anlattığımız makalenin birinci bölümünü temel atma hazırlıklarının sürdüğü hengamenin toz dumanı arasında noktalamıştık.

Kaldığımız yerden gün gün gelişmelerle devam edelim:

14.10.2011 Daha önce 3 Kasımda yapılacağı duyurulan ÇHL ihalesi 15.12.2011 tarihine ertelenir.

15.12.2011 Koçoğlu grubunun içinde yer aldığı SKY Line Havacılık-Zonguldak Sivil Havacılık ortak girişimi tek başına girdiği ÇHL ihalesini 357 milyon Euro yatırım bedeli karşılığı 9 yıl 10 ay 10 gün işletme garantisiyle kazanır. İhaleye dosya alan 16 firmadan Koçoğlu dışında kimse teklif bile vermez.

13.1.2012 Koçoğlu grubu Ankara Ticaret Siciline kayıtlı Çukurova Bölgesel Havaalanı Yatırım Yapım ve İşletim A.Ş. adıyla bir şirket kurar.

26.1.2012 İhaleyi kazanan grupla anlaşma Ankara’da imzalanır.

22.6.2012 Koçoğlu:Bize uygulama projesi için 9 ay süre verildi. 3 ay sonunda bankalarla anlaşmaları tamamlar DHMİ’ ye sunarız. Bize yer teslimli yapılsın hemen başlar 22 ay içinde de havalimanını tamamlar hizmete açarız.

2.8.2012 Gazeteler “Bankalardan kredi şoku” diye verir haberi. Projeyi rantabl bulmayan bankalar şirketin taleplerini geri çevirir ancak DHMİ 6 ay olan kredi ibrazı süresini 3 ay uzatır.

11.8.2012 Proje genel koordinatörü 25.7.2012 günü ek süresi de dolan kredi bulma dönemini es geçerek tesisin 2014 Mayıs ayında hizmete gireceği müjdesini verir.

25.11.2012 Şirket bu kez “kredi bulduk ama biz öz kaynakla işe başlayacağız” açıklamasıyla çıkar ortaya.

24.1.2013 Zafer Çağlayan “en geç 2 ay sonra temel atarız”

28.3.2013 Yer tesliminin yapıldığı açıklaması yapılırken hiç kimsenin aklına “kredi bulundu mu?” sorusunu sormak gelmez. Temel atma töreninin Nisan ayında yapılacağı müjdesi yeterlidir.

14.5.2013 Temel atma töreninden önce çalışmaların başladığı, çıkan fırtınada 2 işçinin ölmesiyle öğrenilir.

19.5.2013 Yapılacağı duyurulan temel atma töreni 27 Mayısa ertelenir. Ama 28 Mayıs günü gerçekleşir.

17.4.2014 Bir zamanlar hizmete açılacağı tarih olarak duyurulan bugünlerde çalışmaların durduğu, sıkıntıların baş gösterdiği haberleri yer almaya başlar medyada.

8.7.2014 Proje Müdürü: “yavaşlama var ama bu projenin zamanında bitmeyeceği anlamına gelmez”

23.9.2014 Gazetelerden haberler, siyasilerden mesajlar: “Firma yabancı ortak buldu. Tesis 2016 Martında bitirilecek.

12.10.2014 AK Parti Mersin il başkanı “yapımcıya 3 hafta süre verildi. Başlamazsa sözleşme feshedilip yeniden ihaleye çıkılacak.

10.11.2014 İstanbul’ da kentsel dönüşüm atıkları taşıma işi yapan Erdal Alkış’a ait İCON grubu çıkar ortaya. “Asya menşeli bir firma ile anlaştık, ilk pisti 6 ay içinde hizmete açarız”

Müjde karşısında Mersin kamuoyu öylesine sevinir ki, kimsenin aklına “bu İCON nereden çıktı? Hangi yetkiyle havaalanı işini üstleniyor, açıklamalar yapıyor” sorusu gelmez.

10.1.2015 Binali Yıldırım’ın boşalttığı Ulaştırma Bakanlığı koltuğuna oturan Lütfi Elvan’ ın gönülleri serinleten açıklaması düşer medyaya: “Sorunlar aşılma noktasına geldi. Hedefimiz 2016 sonu”

18.1.2015 İCON grubu yeniden sahne alır: “Projeyi 31.12.2015’e yetiştirmeyi planlıyoruz. Finansmanın %60’ı dış, %40’ı yurt içinden sağlanacak. Şubat ayında yapacağımız proje tanıtım törenine şimdiden tüm Mersinlileri davet ediyoruz”

1.5.2015 AK Parti Mersin il başkanı Taşpınar “inşaat yeniden başlıyor” müjdesini verir.

3.6.2015 Seçimlere 4 gün kala Mersin’i cumhurbaşkanı sıfatıyla ziyaret eden Erdoğan’ ın da gündeminde havalimanı vardır: “Yüklenici firmanın yaşadığı sıkıntılar nedeniyle gecikme oldu. Şimdi yeni formül bulduk. İnşallah gecikmeyi de telafi edecek şekilde Mersini mutlaka bu hizmete kavuşturacağız, bizzat takip ediyorum.”

13.7.2015 Koçoğlu’nun salt havalimanı için kurduğu Çukurova Havalimanı Yatırım Yapım ve İşletme A.Ş. şirketi Rus “Stroy İnvest” isimli bir şirketle anlaştığını duyurur. Şirkete göre proje Ramazan Bayramından sonra kaldığı yerden devam edecektir.

31.8.2015 Üstlenici şirket bir yandan iflas ertelemeyle nefes almaya, kalan zamanında da kredi veya ortak aramayla uğraşa dursun, projenin geleceğine yatırım yapanlar da çıkar sahneye. Örneğin Mersin Üniversitesinin yeni rektörü Çamsarı’ nın müjdeler dolu demeci yankılanır dört yanda:

“Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Türkiye’de çok az ilde mevcut. Her yıl pilot ve havacılıkla ilgili çalışanları yabancı ülkelerden alıyoruz ve görevlendiriyoruz. Bunun ciddi bir milli kayıp olduğu konusunda hemfikiriz. Bunu engellemek ve Çukurova Havalimanı’nın altyapısına katkı sağlamak için bu okulun açılmasını istedik. Şu anki aşamada YÖK ile görüştükten sonra fakültemize geçici bir dekan atayacağız. Dekan atamasının ardından fakültede 4 veya 5 bölüm açmak istiyoruz. Lojistiğinden hostes eğitimine, pilotajından makine ve destek birimlerine kadar bölümleri burada açmak istiyoruz. Fakültemiz, bölgenin işsizliğinin azalmasına da katkı sağlayacak ve ciddi sayıda öğrenci sayısı oluşturacak.”

Gülmeyin, havalimanı bitti de bunlara mı geldi sıra diye de düşünmeyin. Ben somut fotoğrafı yansıtıyorum.

26.9.2015 Ulaştırma eski Bakanı Lütfi Elvan kesinleşen Mersin adaylığının rüzgarıyla indiği Adana Şakirpaşa hava alanında “tüm duyduklarınızı unutun, söyleyeceğime inanın” dercesine müjdeyi verir:

“İşi alan firmayla yaşanan bazı sıkıntılar söz konusuydu ve iş akdi fesih edildi. İnşallah 20 Ekim’e kadar tekrar ihalesine çıkacağız. Tüm hazırlıklar yapılıyor. Bayram da dahi arkadaşlarımız çalışıyorlar, tekrar ihalesine çıkacağız ve en kısa sürede Mersin’imize ve Adana’mıza tüm Akdeniz’imize Çukurova Havalimanımızı, kavuşturacağız”

19.10.2015 Ve epeyi su kaldıracağı belli pilavın pişirsin diye aşçıya sipariş edileceği gün anlamına gelen müjdeli haber Resmi Gazetede yayınlanan ilanla yedi düvelden duyulur:

Buna göre; Çukurova Bölgesel Havalimanının YİD modeli ve kapalı teklif alma yöntemiyle yapılacak ihalesi 15 Ocak 2016 günü saat 10′ da DHMİ Genel Müdürlüğünde yapılacaktır.

2 bölümlük seyir defteri burada ve şimdilik sona eriyor.

Umarım gelecek seçimlerde benzer hikayeler yerine “uçan çilekleri” anlatırım da ruhu kararan bu kent bir nebze şenlenir…

Çukurova Havalimanının seyir defteri -1-

Çukurova Havalimanının seyir defteri -1-

Önceki yazıda Çukurova Bölgesel Havalimanın 1 Kasım seçimleri öncesinde yeniden AK Partinin Mersin kozu olarak gündeme gelmesi ve eski ulaştırma bakanı yeni Mersin milletvekili adayı Lütfi Elvan’ ın hayli uzun vaatler listesinin başlarına oturması nedeniyle dünden yarına projenin başına gelenleri anlatacağımı söylemiştim.

Bu konuda ilk günden başlayarak yeterince kalem oynattığımı sanıyorum. Merak eden abdullahayan.wordpress.com sitesindeki bloguma girip oradan yazılarıma ulaşabilir.

O yazılar tarandığında görülecektir ki, başlangıcından itibaren yanlışlar manzumesi olarak başlamış o süreçle ilgili söylenmemiş pek şey de bırakmamışım.

Yer seçiminden tutun da, ihale yöntemine, yapılış biçimine, ortaya çıkan tek taliplinin verdiği teklifin ekonomik kriterlere pek uygun düşmeyişine ve buna rağmen gerekli finansmanı sağlayıp sağlamadığına nedense bakılmadığına, hepsinden önemlisi projeyi sağlıklı yürütmesi için gerekli kredileri bulduğuna dair belgeleri sunmadan yer tesliminin yapılmasının yanlışlığına varana kadar nelere dikkat çekmemişim ki…

Yapımcı firma sıkıntıya girip iflas erteleme talebinde bulunmasına rağmen, özellikle AK Parti cenahına mensup ve yakın kimi isimlerin oyalama taktikleri, durmadan anlattıkları masallarla iş o kadar sulandı ki, itiraf edeyim yaklaşık bir yıldır ipin ucunu bıraktım.

1 Kasım seçimlerinde Mersin’den aday gösterilen Lütfi Elvan’ ın kente gelişiyle tozlu raflardan indirdiği proje bugünlerde başımızı hangi yana çevirsek billboardlardan göz kırpıyor ve AKP’ nin lokomotif adayı gittiği her yerde “geçmişte yanlış yöntemle düzenlenen ihalenin gözden geçirilerek yeniden yapılacağını, bu kez 20 yıllık işletme süresi çerçevesinde teklif alınacağını” anlatıyor.

Sadece bununla da yetinmeyip; Katıldığı pek çok toplantıda 20 Ekim 2015 tarihini deklare ederek o gün ihale yapılacağı sözünü vermesi sonucunda oturup bir şeyler yazmak gerekiyordu.

Çünkü Türkiye gibi bir ülkede de yaşasak, bu ve benzeri işlerin kimlere, nasıl ve ne şekilde verileceği yasalarla düzenlenmiş ve o yasalar orada durduğu sürece bırakın bugün tek sıfatı eski bakan olan birini başbakan bile olsanız kafanıza göre ne ihale düzenleyebilir, ne de tarih belirleyebilirsiniz.

O nedenle geçen hafta; “ ‘havalimanı tamamlanacak’ vaadi iyi güzel de, ihale şartnamesi nerede? İhale hangi yöntemle yapılacak ki, ilanın bile yayınlanmadığı bir iş nasıl ve kim tarafından bitirilecek?” diye sormuştum.

Sonunda soruların cevabının en azından birini 19 Ekim 2015 tarihli resmi gazetede yer alan bir ilanla almış oldum. Bu ilana göre Çukurova Bölgesel Havalimanı YİD yöntemiyle 15.1.2016 günü ihaleye çıkarılıyor. Umarım o tarih ilk ihalede olduğu gibi ertelenmez de, ciddi bazı talipliler yarışır, yarışanlar arasından en iyisi kazanır ve artık yılan hikayesine dönen bu proje dosyası mutlu sonla kapanır.

Elbette sadece benim değil, Mersin’ in özellikle STK’ ları konunun takipçisi olmalı, hem ihalenin ertelenmemesi hem de bu kez gerçekten yapabilirlik kapasitesi olan ehil ellere verilmesinin takipçileri olmalı.

Çukurova Havalimanının 2010’ dan bugüne geçirdiği evreleri, hangi gün kimin ne söylediğini hatırlatarak ve “söz uçar, yazı kalır” misali tarihe de iz düşerek noktalayayım sıkıcı yazıyı…

27.3.2010 Çukurova Havalimanının yapılacağı bölgenin haritasını da içeren ve o bölgede “acele kamulaştırma yapılacağı” kararı yayınlanır Resmi Gazetede…

18.6.2010 Projenin ÇED sürecinin başladığı Mersin Çevre Orman Müdürlüğünce duyurulur.

5.9.2010 Erdoğan: “Çukurova Havalimanında ilk kazma 2011’ de vurulacak. Mersin turizmde patlama yaşayacak”

1.12.2010 ORGİ (Ordu-Giresun), Zafer (Uşak-Afyon), Çukurova (Adana-Mersin) adlarıyla üç havalimanının 2011’ de yapımına başlanacağı açıklanır.

5.3.2011 Havalimanı projesi Yüksek Planlama Kurulunca imzalanır.

23.5.2011 Tüzmen’ in yerine aday gösterilen Ekonomi Bakanı Çağlayan Mersin’ de seçim kampanyasını başlatır. Havalimanı lokomotif adayın lokomotif projesidir. Kent ilk kez “uçan çilek” tabiriyle tam o gün tanışacaktır.

15.8.2011 Havaalanının en kısa zamanda ihale edileceğini açıklar dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve ekler: ”Havaalanı yanında Mersin-Antalya yolunu da 2014’te tamamlıyoruz”

22.8.2011 DHMİ Genel Müdürlüğü tarafından Çukurova Bölgesel Havalimanı Projesi ihalesinin 3 Kasım 2011 tarihinde yapılacağı ilanı gazetelerde yer alır.

14.9.2011 Dönemin Mersin Valisi Güzeloğlu:

“havaalanı ihalesi Kasım ayında yapılacak. Merkezden bavulunu alıp trene binenler direk havaalanına ulaşacak. Ayrıca otoban bağlantısını da yapıyoruz. Mersin-Tarsus arasındaki D-400 karayolunun proje ihalesini Kasım’da yapacağız, ancak ihaleyi Ekim ayına çekmeyi düşünüyoruz. Çalışmalar 2012’de başlayıp 2013 öncesinde bitecek. D-400 karayolunun her iki tarafını da 3’er şeride çıkarıyoruz. Ayrıca her iki tarafta 2 gidiş, 2 geliş olmak üzere tali yol bağlantısı yapacağız. Böylece 5 şeride çıkmış olacak. Mersin-Tarsus arasındaki tüm trafik ışıklarını kaldırıp, 2 olan otoban bağlantısını da 6’ya çıkaracağız. Böylece otobanı daha da aktif hale getireceğiz ve Mersin ikinci bir yola kavuşmuş olacak. D-400’ün yeni hali sayesinde Mersin-Tarsus arasını 15 dakikaya indireceğiz. Şu an Çeşmeli’ ye kadar olan otoban Taşucu’na kadar uzatılacak.”

Hayali bile kenti rüyalara sürükleyen müjdeler bununla da sınırlı değildir elbet…

Devam edeceğiz seyir defterinin sonraki günlerini anlatmaya…