Petrol çağının sonu -2- (Irak’ ın kaçınılmaz parçalanışı)

Petrol çağının sonu -2- (Irak’ ın kaçınılmaz parçalanışı)

Bir önceki yazıda 100 yıllık otomobil macerasıyla aynı döneme damgasını vuran ve paylaşılması uğruna dünyanın kan banyosuna döndüğü petrol çağının sona ermekte olduğunu anlatmaya, “kara altın” sayesinde zenginleşen Suudi Arabistan’ ın bugün içinde bulunduğu durumu ve yaklaşmakta olan kaçınılmaz sonunu rakamlarla yansıtmaya çalışmıştım.

Sadece Suudi Arabistan değil, iflasın eşiğine gelen…

Başta Irak, İran ve tüm gelirlerini petrole dayandıran diğer ülkelerini bekleyen akıbet te farklı değil.

Batmakta olan gemi misali imdat sinyalleri veren ama mevcut yönetimlerin perde arkasında iplerini elinde tutan ABD’ nin de kılını kıpırdatmadığı Irak’ ın ibretlik tablosu hayli çarpıcı derslerle dolu.

İki körfez savaşının ardından yüksek petrol fiyatları sayesinde yaralarını sarmaya çalışan ve zaten güç bela ayakta durmaya çalışan Irak’ ta özellikle petrol fiyatlarının 40 dolarların altına inmesiyle işler çığırından çıktı.

Neden?

Nedeni çok basit: 37 milyonluk ülkenin %40’ı 14 yaş altında ve çalışma çağında iş bulabilen 9 milyon Iraklının 7 milyonu devlet memuru statüsünde, her ay devletten maaş adı altında ücret alarak yaşamını sürdürüyor.

Bu 7 milyon insana ödenen aylık maaş tutarı 4 milyar dolar.

Kısaca hayatı devletten aldığı maaşa bağlı 7 milyon insana her yıl yaklaşık 50 milyar dolar para bulunması lazım. Irak günde 3,5 milyon varil petrol üreten ve ortalama ayda 100 milyon varil satarak petrolün 100 dolarlarda dolaştığı bir iki yıl öncesindeki mutlu günlerde yaklaşık 10 milyar dolar elde eden bir ülke konumundaydı.

Elde edilen parayla hem maaşlar ödeniyor hem de iyi kötü yatırım yapılıyor, savaş nedeniyle çökmüş alt yapı onarılmaya, yerle bir olmuş kentlerin yaraları sarılmaya, bu arada da dağıtılan ihaleler üzerinden yöneticilerin yolunu bulmasına imkân sağlayan ballı sistem yürüyordu.

Bugün ise petrol fiyatlarının 25 dolarlara gerilemesiyle tek gelir kalemi olan petrolden ayda 2,5 milyar dolar elde eden buna karşın diğer giderler bir yana sadece memur maaşları için 4 milyar dolar bulmak zorunda kalacak ve petrol fiyatları böyle giderse çok yakında iflas bayrağını çekecek bir ülke var karşımızda.

Kısa vadede maaşa bağlanan bu insanları devlete bağımlılıktan koparıp başka istihdam alanlarına yöneltemeyeceğine göre atılacak tek adım var: Devalüasyonlarla maaşları tırtıklamak. Bu ise satın alma gücünü eritecek ve beslenmek için gereken gıda ürünlerini bile yetiştirmekten aciz ülkede yaşamayı bile zorlu hale sokacak.

2014 bütçesine göre giderleri 100 milyar, geliri 86 milyar dolar olan ülkenin giderlerini kısması 50 milyar dolarlık maaş nedeniyle çok zor ama gelirler bugünkü hesaplara göre 35 milyar dolara kadar gerilemiş ve petrolde gerçekleşecek düşüşler nedeniyle nerede duracağı meçhul bir dibe doğru yuvarlandığı ortada.

Geliri giderini karşılamayan her fert ve kurum gibi devletlerin de önünde iki yol var: Ya tasarruf, ya iflas…

İflastan öte bataklıkta son nefesini vermekte olan Irak ne yapıyor? ABD’ den bugün bile silah almaya devam ediyor. 2015’tekine benzer sayısı meçhul alım haberine yenisi 22 Ocak 2015’ te eklendi ve Irak’a 2 milyar dolarlık uçak mermisi satışını mutlulukla duyurdu ABD Savunma Güvenliği İşbirliği Ajansı…

Kâbus gibi ama gerçek bu…

Bu kadar da değil, yüksek petrol fiyatları nedeniyle nispeten durumun bugüne oranla daha iyi olduğu 2015’ in ilk 10 ayında bile ülkede tam 3 milyon insanın evini terk etmek zorunda kaldığını düşünürsek, bundan böyle ortaya çıkması kaçınılmaz açlık tehlikesi karşısında neler olacağını tahmin etmek zor değil.

Bu ise zaten Suriye’ den başlayan göç dalgasının altında kalan bölge ülkeleri ve Avrupa için yeni bir felaket! Fırtınası demek…

Tabii, Barzani’ nin hüküm sürdüğü Irak Kürdistan bölgesindeki düşen petrol fiyatlarına bağlı yaşanmakta olan gelişmelere de göz atmakta yarar var:

Irak Kürdistan bölgesini yıllardır tek başına yöneten Barzani ve yakın çevresi de “memur ve özellikle de peşmergeye maaş vermekte zorlandıkları” uyarısında bulunup, “eğer IŞİD ile mücadele etmemiz isteniyorsa, bize daha fazla maddi destek sağlayın” mesajıyla aba altından sopayı göstermeye başladı son günlerde.

daha geniş anlamda düşen petrol fiyatlarının altında kalan Rusya ve İran’ ı, satın alma gücü düşen petrol üreticisi ülkeler kadar bu ülkelere sattıkları ürünler sayesinde büyüyen ve artık tıkanmaya başlayan Çin ve diğerleri…

Mevzu hayli derin ama yer sınırlı, bir sonraki yazıyla devam edeceğim…

 

Petrol çağının sonu -1- (Suudi Arabistan’ın tükenişi)

Petrol çağının sonu -1- (Suudi Arabistan’ın tükenişi)

1913’ te Ford’ un üretim bandıyla seri üretim düğmesine bastığı otomobil macerasıyla özdeşleşen dönem petrol çağı olarak geçti tarihe…

Adı gibi tam yüz yıl süren, o yüz yıl içinde iki büyük, sayısız da küçük savaşa yol açan ve bugün küresel ısınmanın en önemli etkeni sayılan, önüne geçilmediği takdirde birkaç on yıl içinde dünyayı yok etmesi kaçınılmaz bir çağ bu…

Kimi ülkeleri öne çıkarıp refah içinde yüzdüren, yokluğuyla hayatın durduğu petrol son 20 yılda izlediği akıl almaz fiyat dalgalanmaları sonunda bugün çok kritik bir yol ayrımında.

1970’lerde 1 dolarlardan 12 dolara fırladığı ve çok tüketen arabalarıyla ünlü ABD otomotiv endüstrisini yere seren dönemden çok farklı bir dönemdeyiz.

1998’ de 12 dolara düşen, Mayıs 2008’ de ise 138 doları gören ve on yıllık çılgın trendin ardından bu yazı kaleme alınırken 28 dolarlarda tutunmaya çalışan ama bu işlere aklı erenlere bakılırsa 20 dolarları görmesi de sürpriz sayılmayacak çılgın trendle ilgili bugün en çok merak edilen “sürecin ne yöne evrileceği?” sorusudur.

Soruya cevap vermek için bugünleri geçmiş dalgalanmalardan, krizlerden ayıran, farklı kılan pek çok etken arasında dikkat çeken bir kaçının üzerinde durmak gerekiyor:

Birincisi ve belki de petroldeki en büyük dalgalanmalara, çatışmalara, gizli açık savaşlara yol açan Ortadoğu etkisini ortadan kaldıran neden ABD’ nin üretim/tüketim dengesi…

2008’ lere kadar günde yaklaşık 19 milyon varil tüketen ve bunun ancak 6 milyon varilini üretebilen ABD, bugün aynı tüketime karşı 12 milyon varil petrol üretmekte. Arz fazlasını boru hatlarıyla zorunlu olarak ABD’ ye akıtmaktan başka çaresi olmayan Kanada’ yı da oyunun içine katarsak, neredeyse körfez petrolüne artık neredeyse ihtiyacı kalmamış bir dev bir ülke var karşımızda.

Nereden nereye? Sorusunun cevabını Körfez ülkeleriyle ABD’ nin binlerce yıllık dünya tarihinde zerre kadar anlamı olmayan ama petrol çağındaki süreci anlatan 40 yıllık yol arkadaşlığıyla ilgili bir anekdot vermesi bakımından ilginç:

1973 Arap-İsrail savaşının ardından petrolü silah olarak kullanmayı düşünen petrol üreticisi Arap ülkeleri ve özellikle Suudi Arabistan İsrail’ in yanında yer alan batılılara petrol ambargosuyla karşılık verdiler. 1973 Ocak ayında 2,5 dolar/varil olan petrol fiyatı bir yılın sonunda 12 dolara çıktı. Yükselen sadece petrol fiyatı değildi, otomobile dayalı ABD tarzı yaşam da çok ciddi darbe yemiş, karneye bağlanacak kadar yokluğu çekilen akaryakıt nedeniyle panik dalgası tüm ülkeyi kaplamıştı.

İşte o günlerde efsanevi dış işleri bakanı Kissinger Suudi Arabistan’ ın yolunu tuttu. İpleri koparmadan göz korkutmayı amaçlıyordu. Kral Faysal Kissinger’i sarayda değil çöl ortasındaki bedevi çadırında kabul etmiş ve ambargo sürdüğü takdirde petrol kuyularının bombalanma olasılığını dile getiren Kissinger’ e cevap vermişti:

“Elbette kuyuları bombalayacak gücünüz var ama petrole bağımlı olan sizsiniz, biz gördüğün gibi çadırda yine çadırda yaşar, deve sütü ve hurmayla hayatımızı sürdürürüz, peki ya siz?”

O sorunun zor cevabını bir yıl sonra verecekti ABD ve Kral Faysal yeğeninin eline tutuşturulan silahla öldürülecek, bir daha da hiçbir Suudi yönetici ne çadırı ağzına alacak, ne de dünyanın büyük efendisine kafa tutmayı aklından geçirecekti.

Bugüne dönecek olursak, geçen zaman içinde ABD teknolojide her on yılda yüz yıla sığacak dev adımlar attı. Sadece yeni yöntemlerle kendi petrolünü çıkarma konusunda değil, petrol içen arabalardan koklayanları da geliştirdi. Bugün ise elektrikle çalışan hatta sürücülere bile ihtiyaç duymayacak yeni bir çağa geçmekte…

Ya Suudi Arabistan?

ABD petrol platformu olarak ta anılan ülke, halkının refahından çok iki elin parmaklarından az sayıda ailenin keyif çattığı, mezhep savaşlarını kışkırtıp iktidarını sürdürmekten başka yol bulamayan dünyanın en acımasız diktatörlüklerinden biri haline geldi. Petrol fiyatlarının henüz dibe vurmadığı 2015’ te bile 160 milyar dolarlık gelire karşı 260 milyar dolar gideri olan bir bütçe ve neredeyse tüm geliri petrole, gideri ise ABD’ den alınan silahlara dayalı bir hapishane… (aynı ülkenin 2013’te 345, 2014’te 305 milyar dolarlık petrol geliri olduğunu not etmekte yarar var)

IMF’ in son uyarılarına göre Suudi Arabistan böyle giderse 5 yıl içinde iflas edecek ve petrol fiyatlarının 25-30 dolar civarında kalması halinde bugünkü 160 milyar dolarlık gelirin de hayal olduğu karanlık günler bekliyor ülkeyi.

Ortalama akıl bile, geliri azalan ve bütçesi dev açık vermeye başlayan Suudi Arabistan’ın ayağını yorganına göre uzatıp tasarrufa yönelmesi gerekir diye düşünür değil mi? Hayır öyle yapmıyor kral ve avenesi… Yemen’ deki mezhep savaşına bodoslama dalarken, Suriye’ de at oynatıyor, İran’ la gerginliği savaş boyutuna taşımaktan kaçınmıyor. Daha petrol fiyatları böylesine düşmemişken 2015’te 650 milyar dolarlık döviz rezervinin 100 milyar dolarını tüketen yönetim bunca kötü gidişe rağmen silah alımını durdurmuyor. 280 milyar dolarlık bütçenin dörtte biri savunma harcamalarına ayrılmış durumda.

Dışarıdaki agresif bunca hamleye karşı içeride geniş kesimleri bugüne kadar alışık olmadıkları sürprizler bekliyor. Ekonomik toparlanma planı adı altında bugüne kadar ücretsiz verilen eğitim ve sağlık hizmetleri sonlandırılırken, elektrik, su ve konutu neredeyse bedavaya getiren yardımlar kaldırılacak.

Ve olası toplumsal tepkileri şimdiden sindirmek amacıyla her despot yönetimin yaptığını yapıyor Suud despotizmi: Masum gösterilere katılanların da içinde yer aldığı 50’ye yakın insanı astı yeni yılın ilk günlerinde. Sırada cellâdını bekleyen çok sayıda insanın olduğu da sır değil…

Sadece Suudi Arabistan değil, iflasın eşiğine gelen…

Başta Irak, İran ve diğer petrol ülkelerini anlatacağım ama bir sonraki yazıda…

Dolmuş zammı üzerine…

Dolmuş zammı üzerine…

Aslında özerk yönetim, öz yönetim, öz savunma tartışmalarından yola çıkıp yaşanan kavram kargaşasını, uzun zaman önce bu sorunu çözmüş Avrupa’dan örneklerle ele almayı düşünüyordum.

Konuyu daha sonraki yazılara erteleyip son günlerde insanları meşgul eden zamları ele almak istiyorum.

Zam dediysem sigara, içki gibi nereye çeksen oraya gidecek mevzulara girecek değilim. Çok daha lokal ve Mersin’ de öğrencisinden işçisine, emeklisinden ev kadınına büyük kitleleri ilgilendiren toplu taşıma zamlarına değineceğim.

Son günlerde sosyal medya hesaplarıma düşen yorumlardan, görüşlerini benimle paylaşan dostlardan anladığım kadarıyla yılbaşından geçerli olmak üzere eskiden normal yolcudan 1,750 olarak alınan dolmuş ücreti 2 lira oldu.

“Ne olacak şunun şurasında 25 kuruşluk zam yapılmış lafı mı olur?” diyenler çıkabilir.

Kazın ayağı öyle değil.

Öyle değil çünkü her gün işe gidip gelen asgari ücretlinin aylık bütçesine hesapta olmayan ve oran olarak 2015’e göre %11’i aşan bir ek yük, bir külfet bu…

Daha da önemlisi bu zammı haklı kılacak hiçbir neden yok…

Hangi alanda yaparsanız yapın, ister özel sektör ister devlet kuruluşu olun yapacağınız zam maddi bir gerekçeye dayanmalı…

Bu ilke dolmuşlar veya genel adıyla toplu taşımacılık için de geçerli.

Bu alanda temel girdi ne? Akaryakıt ve özellikle de motorin fiyatları…

Dünyada petrol fiyatlarının 100 dolarlardan 30 dolarlara gerilediği dönemde böylesi bir girdi tartışılır mı?

Türkiye’ de yaşıyorsanız ve devlet sattığı her litre yakıtın %66’sını vergi olarak daha pompa başında cebinizden alıyorsa elbette tartışılır ama o kadar da uzun boylu değil.

İyisi mi yüksek vergilere rağmen dolmuşlara referans olması gereken motorin fiyatları son bir yılda ne olmuş bakalım:

Geçen yıl bugün ortalama 3,80 lira olan motorin 1.1.2016 itibariyle 3,520 lira (tartışmalar başka yerlere çekilmesin diye Petrol Ofisinin Mersin için uyguladığı fiyatları esas aldım. Yoksa bugün geçtiğim yollarda “3,10 kuruşa motorin” satılıyor ve açıkçası Mersin’de büyük çoğunluk bu fiyatlardan araba deposunu dolduruyor)

Demek ki resmi olarak kabul edebileceğimiz Petrol Ofisi bültenleri bile bir yıl öncesine göre motorin fiyatlarının %9 düştüğünü gösteriyor.

Temel girdinin %9 düştüğü bir kentte hangi akla, vicdana, gerekçeye göre halkın tek yararlanma aracı olan dolmuşa %11 zam yapılabilir?

Hadi dolmuşçu böyle bir zammı istedi diyelim…

Kafasına göre bir sabah uyanıp ben sizi bundan sonra bu fiyata taşıyacağım diyemeyeceğine göre ona gizli açık onay veren UKOME nasıl olup ta, bu zamma yeşil ışık yakmış?

Soruların zor cevaplarıyla uğraşacağımıza ne yapılacağına bakalım…

Kamuoyu duyarlılığının yüksek olduğu yerlerde “boykot” denilen mekanizma var. Mersinli başka yöntemleri dener ve üç gün binmez bu araçlara, üç günün sonunda süngüler düşer, geri alınmak zorunda kalınır bu zam…

Öbür yöntem ise yasal yollara başvurmak…

Yasal yolların da çeşitleri var:

Örneğin Kamu Rekabet Kurumu tam da böylesi sorunlar için oluşturulmuş bir kurum ve fırınından içme suyuna, liman tarifesinden dolmuş ücretlerine hatta banka faiz oranlarına kadar rekabet dışına çıkan fiyat oluşturma girişimlerine çok ağır cezalar verebiliyor.

Tüketicilerin oluşturduğu derneklerden biri veya bireysel olarak herhangi bir Mersinli Rekabet Kurumuna başvurarak zammın soruşturulmasını talep edebilir ve emin olun hayli yüklü bir ceza faturası kesilir zam yapanlara…

Bir başka yol ise zammın dayandığı UKOME kararına karşı İdare Mahkemesine başvurup, yürütmeyi durdurma kararı talep etmek…

Tabii, UKOME kararına karşı Büyükşehir Belediye Başkanı veya Valiliğin olaya el koyup zammın geri alınmasına yönelik girişimlerini saymıyorum bile…

Hangi yöntem uygulanır, kamuoyu hangi tepkiyi gösterir bilemem ama bildiğim tek şey var:

Akaryakıt fiyatlarının %9 düştüğü bir kentte %11 lik zam ne vicdana sığar ne de kimseye anlatabilirsiniz…

 

 

 

 

 

 

 

 

Mersinin ulaşım sorunu, ulaşım planı…

Mersinin ulaşım sorunu, ulaşım planı…

Mersin Büyükşehir Belediye Meclisinin son toplantısına katılan Mühendis Odalarının temsilcileri sunumu yapılan ulaşım planıyla ilgili tepkilerini “hani birlikte yönetecektik” cümlesiyle ortaya koymuşlar.

“Birlikte yönetme” söyleminin her seçim döneminde yerel yönetimlere talip adayların kullandığı hayli geçerli bir vaat olduğunu ama iş fiiliyata gelince, işlerin hiç te sanıldığı gibi yürümediğini sokaktaki vatandaş biliyor da Oda yöneticileri bilmez mi?

Kaldı ki bu Mersin’e veya bugün Büyükşehir Başkanlığı koltuğunda oturan Başkana özgü bir sorun da değil. Osmanlı dönemine falan gidecek değilim, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar ister yerel ister merkezi iktidara sahip olanlar, bu konuda olumlu yaklaşımlara sahip te olsalar bir süre sonra tek karar verici konumuna geçiyor ve her alanda son sözü söylemeye başlıyorlar. İyi niyetle bazılarının görüşlerine başvursalar da sistem tek karar vericiliği dayatıyor sonunda.

Prens Sabahattin’ den beri bu topraklarda merkezi yönetim ile âdem-i merkezi (yerinden yönetim) güç kavgasının temelinde de eline ipleri geçirenlerin kimseye kaptırmama amacı var.

“birlikte yönetmenin” aslında yerel özerkliğin temel taşlarından öz yönetim anlamına geldiğini bilen biliyor da, şu günlerdeki toz duman arasında bazı masum kavramların bile ağza alınmasının ihanetle eş tutulduğu bir ülkede bırakın uygulamayı, tartışmanın nelere yol açtığını sanırım anımsatmaya gerek yok.

Gelelim Mühendis Odalarının “görüşümüz alınmadan önümüze getirildi” dedikleri ulaşım planına…

Mersin’ in kent içi ulaşımda ciddi sorunlar yaşadığı sır değil.

Sorunun çözümü belli ve bunun için öyle Amerikayı keşfe çıkmaya da gerek yok. Kaldı ki kent trafiğini rahatlatmanın yolu aynı çözüme bağlı ve bunun adı yolcuları konforlu biçimde toplu taşıma araçlarıyla taşımaktan geçiyor.

Toplu taşıma deyince de en kolay ve pratik çözüm Mersin gibi düz topografyaya sahip kentlerde metrobus veya raylı sistem…

Zaten hazırlayacağınız her türlü projeyi onaylatmak ve yatırım için iznini almak zorunda kalacağınız Ulaştırma Bakanlığının kriterleri de Mersin gibi bir milyon civarında nüfusa sahip kentler için tramvay ve benzeri sistemlere cevaz veriyor.

Taşınacak yolcu sayısı göz önüne alınarak kent nüfuslarına göre kategoriler belirlenmiş. Örneğin bir hatta birkaç milyonluk şehirde kalkıp metro yapamazsınız. Hadi yapacak parayı ve babayiğidi de buldunuz diyelim, onay alamazsınız. Ve seçeceğiniz taşıma sistemi için Bakanlığın onayı şart.

Eski zamanlara dönecek değilim ama Mersin tam 12 yıldır bir raylı sistem rüyasının peşinde koşup duruyor.

2004 yerel seçimleri öncesinde 2003’ te dönemin Büyükşehir Başkanı Özcan MERAY adını verdiği projenin tabelalarını kentin muhtelif noktalarına dikmişti de epeyi eğlence malzemesi çıkmıştı o günlerde. (Tabelanın biri İstiklal Caddesi Kırmızı Lacivert iş hanının önünde yıllarca selamladı geleni geçeni)

Sadece taşıma modeli değil, raylı sistemin güzergâhı hatta durak yerleri ve sayıları bile yıllardır belli.

Bu kadar da değil…

Mühendis Oda temsilcilerinin tepki gösterdiği Ulaşım Planı var ya, bu planın bire bir aynısı hem de aynı şirketçe 2009’ da yapıldı, 2012’de de revize edildi.

Ancak 2014 seçimleriyle büyükşehir sınırları değişince yeni Büyükşehir Başkanı Belediyede mevcut ulaşım planının tüm ili kapsayacak biçimde yeniden revize edilmesi düşüncesiyle süreci yeniden başlattı.

Yenice’ den- Anamur’a kadar uzanan yeni kapsama alanına özgü bir planın yazılması gerektiği konusunda haksız da sayılmaz.

Ancak sınırlar büyüdükçe işin büyüklüğü ve ortaya çıkacak mali portrenin, eski ve hayli mütevazi projenin bile altından nasıl kalkacağını bilemeyen bir kent için aşılmaz engellere yol açacağını da gözden uzak tutmamak gerekiyor.

Mersinin yapması gereken ana arter dediğimiz Mezitli-Liman arasındaki yaklaşık 14 km’ lik güzergahı da belli raylı sistemi hayata geçirmek ve sonrasında ortaya çıkacak ihtiyaç çerçevesinde sisteme eklemeler yapmaktı.

Örneğin Antep bunu yaptı. 2008’ de bir yıl içinde 11 km’ lik ana omurgayı hayata geçirdi. Yıllar içinde farklı bölgeleri de buna eklemledi. Üstelik o ilk yatırımı o kadar ucuza mal etti ki, hazine garantili kredilere falan ihtiyaç duymadan kendi kaynaklarıyla başardı bunu.

Mersin ise tam 12 yıldır ulaşım master planlarını durmadan revize etmekle vakit geçiriyor ve bugün bile nasıl bir sistemin hayata geçirileceği konusu netleşmiş değil.

Elimizde mevcut ulaşım master planının revizyonu için tüm planları yapan şirkete yeniden ihale edilen işe verilecek para yaklaşık 6,7 milyon TL ve işin teslim süresi 420 gün…

Kısaca Ocak 2016’ da Mühendis Oda temsilcilerinin de bulunduğu toplantıda paylaşılan bilgiler henüz yazılmamış revize plana ait ve bu planın tamamlanması için öngörülen tarih yaklaşık olarak 2016 sonu…

Ulaşım Ana Planı tamamlanır ve Ulaştırma Bakanlığından da onay alırsa ondan sanırım sıra seçilecek taşıma sistemine uygun yatırıma gelecek.

Seçilecek sistem diyorum çünkü; kesinleşmiş bir yöntem belirlenmiş değil.

Monoray mı, raylı sistem mi veya başka bir model mi hayata geçirilecek?

Korkarım ulaşım planı revizyonu, seçilecek sistem derken yeni yerel seçimler arifesinde buluruz kendimizi…

O güne kadar, Büyükşehir sınırları hükümet tarafından değiştirilmez, teknoloji dünyayı yepyeni sistemlerle tanıştırmazsa…

Brexit, AB’ nin sonu mu?

Brexit, AB’ nin sonu mu?

Günümüzdeki AB’ nin macerası; 2. dünya savaşının acı tecrübeleri ışığında iki ezeli düşman, Almanya ve Fransa’nın “bir daha asla” düsturuyla oluşturdukları kömür birliğiyle başlar.

Zaman içinde bu kömür/çelik ortaklığı Avrupa Ekonomik Topluluğuna, oradan Avrupa Topluluğuna ve bugün Avrupa Birliğine dönüşür.

Bakmayın kuruluş sürecinde Hollanda, Belçika, İtalya ve Lüksemburg’ un da topluluk içinde yer aldığına.

İşin temeline inildiğinde; 1850’ lerde kurulan Alman Birliği ile Fransa arasında durmadan ihtilaf konusu olan ve 2 büyük dünya savaşının en önemli ganimeti sayılan kömürüyle zengin Alsace Loren bölgesi başta olmak üzere, mirasın kavgasız paylaşımı yatar.

Zaman içinde süreç kömür/çelik ötesine geçecek, ekonomik ortaklığı da aşarak sınırların, gümrük duvarlarının, farklı kriterlerin kalktığı tek çatı altındaki bir büyük birlikteliğe, sosyal, kültürel, çevre değerleriyle insanlığın bugüne kadar ulaştığı en müreffeh oluşuma kanat çırpacaktır.

Daha AB, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) den öte gidememişken bile ortaya çıkan Pazar İngiltere’ nin iştahını kabartacak, ancak bir zamanların üzerinden güneş batmayan imparatorluğun varisinin “hasta adam” durumu iki kez başvurduğu kapıdan çevrilmesine yol açacaktı.

Bilinen hikâyedir ama efsanevi başkan De Gaulle döneminde İngiltere’nin iki kez veto yediğini ve topluluğa kabulünün ancak onun sahneden inmesi/indirilmesiyle mümkün olduğunu hatırlamakta yarar var.

Amacım AB tarihçesi anlatmak değil, İngiltere’ nin bugün AB ile geldiği yol ayrımıyla ilgili ilginç gelişmelere değinmek…

Ne oldu da, bir zamanlar kapısında girmek için dil döküp yalvardığı Birlikten ayrılmak, daha açık ifadeyle kaytarıp kaçmak için fırsat kolluyor İngiltere?

1973’ te topluluğa girse de, AB’ nin “ortak vize, ortak para” gibi en önemli iki temel argümanına hiçbir zaman yanaşmadı İngiltere.

Ve bugün Kuzey Afrika özellikle de Suriye’ den akmaya başlayan mülteci seli nedeniyle AB ilişkilerini ciddi anlamda sorgulayan, sığınmacılara ve göçmenlere karşı kapılarını kapatmaya hazırlanan, bunu da AB’ yi “ortaklıktan ayrılırım” tehdidine ulaştırmış durumda.

AB; onca dert arasında bugünlerde Brexit kavramını anlamaya çalışıyor ve bu yeni sözcüğü de lügatlere kazandıran İngiltere’ nin gösterdiği “ayrılırız ha”  sopası…

Brexit aslında iki sözcüğün kısaltılmışı: “Br” Britanya ve “çıkışın” İngilizcesi “exit”…

İngiltere’ de iktidardaki muhafazakarlar 1973’ten beri süren AB ortaklığını 2017’de referanduma götürmeyi ve halkın “tamam mı/devam mı?” konusundaki görüşünü sormayı hedefliyor.

Şu anda Cameron liderliğindeki hükümet AB ile yeniden masaya koyduğu çekincelerle dolu dosyaları tartışıyor ama referandum kartını elinde tutarak.

İngiltere’ nin müzakere masasındaki taleplerinin temelini AB’ den İngiltere’ ye gelen göçmenler ve bu göçmenlerle ilgili alınmasını istediği önlemler oluşturmakta.

Örneğin yasal olarak gelmelerini engellemek olanaksız olmasına rağmen kimi önlemlerle gelecek göçmenleri caydırmak. Bunun için bugün zorunlu olarak verilmekte olan devlet yardımlarının kesilmesi vs gibi önlemler.

Cameron AB ile ortaklığın yeniden pazarlık konusu olduğu masaya ancak bu ön koşulla oturacağını aksi takdirde en geç 2017 sonunda üyeliği halk oylamasına götüreceğini kesin dille ifade etmekte…

Peki referanduma sunulması halinde ayrılık konusuna İngiltere halkı nasıl bakıyor?

Son bir yılda hatta son birkaç ayda Avrupa’ da ortaya çıkan ve her gün biraz daha yoğunlaşan mülteci karşıtı dalga İngiltere’ yi de sarmış durumda.

Haziran ortası AB’ ye karşı olan İngilizlerin oranı %37 ve AB’ de kalalım diyenler %45 iken Eylül başı anketinde ayrılma yanlılarının oranı %43’e çıktı, AB taraftarları da %40’ a geriledi.

Aralık ayında yapılmış bir anket yok ama gelişmeler ışığında tahmin yürütmek zor değil. Mülteci akını devam ettikçe karşı çıkanların azalması mümkün mü?

Asıl soru ise şu:

İngiltere AB’ den ayrılırsa ne yazar, kalsa ne olur?

Uzmanlar İngiltere’nin AB’ den ayrılması ekonomik ve siyasal açıdan çok ciddi sonuçlara yol açacak.

Zaten Euro bölgesine girmeyerek bir ayağı eşikte olma pozisyonu yeterince tedirgin ediciyken, tümüyle kopmanın tüm AB ekonomisini derinden sarsacağı yadsınamaz gerçek…

Ama daha önemlisi ve referandumla gelecek bir ayrılığın sadece İngiltere’ yi değil, dünyayı etkilemesi kaçınılmaz sonucu bu ayrılığın İskoçya bağımsızlık sürecini hızlandırması…

Aklı başında stratejistlerin bugünlerde yanıtını aradığı soru şu:

İngiltere’ nin AB’ den ayrılmasıyla başlayacak dalgalanma İskoçya’ yı koparma noktasına getirirse böylesi bir kopma Birleşik Krallığın dağılmasına kısaca hayata gözlerini yummasına kadar varır mı?

Muhafazakâr iktidarın AB ile buz üzerindeki dansı, Rus ruletini andırıyor ve Brexit sanırım bu ruletin tek mermisi…

 

 

Dolmuş zammı üzerine…

Dolmuş zammı üzerine…

Aslında özerk yönetim, öz yönetim, öz savunma tartışmalarından yola çıkıp yaşanan kavram kargaşasını, uzun zaman önce bu sorunu çözmüş Avrupa’dan örneklerle ele almayı düşünüyordum.

Konuyu daha sonraki yazılara erteleyip son günlerde insanları meşgul eden zamları ele almak istiyorum.

Zam dediysem sigara, içki gibi nereye çeksen oraya gidecek mevzulara girecek değilim. Çok daha lokal ve Mersin’ de öğrencisinden işçisine, emeklisinden ev kadınına büyük kitleleri ilgilendiren toplu taşıma zamlarına değineceğim.

Son günlerde sosyal medya hesaplarıma düşen yorumlardan, görüşlerini benimle paylaşan dostlardan anladığım kadarıyla yılbaşından geçerli olmak üzere eskiden normal yolcudan 1,750 olarak alınan dolmuş ücreti 2 lira oldu.

“Ne olacak şunun şurasında 25 kuruşluk zam yapılmış lafı mı olur?” diyenler çıkabilir.

Kazın ayağı öyle değil.

Öyle değil çünkü her gün işe gidip gelen asgari ücretlinin aylık bütçesine hesapta olmayan ve oran olarak 2015’e göre %11’i aşan bir ek yük, bir külfet bu…

Daha da önemlisi bu zammı haklı kılacak hiçbir neden yok…

Hangi alanda yaparsanız yapın, ister özel sektör ister devlet kuruluşu olun yapacağınız zam maddi bir gerekçeye dayanmalı…

Bu ilke dolmuşlar veya genel adıyla toplu taşımacılık için de geçerli.

Bu alanda temel girdi ne? Akaryakıt ve özellikle de motorin fiyatları…

Dünyada petrol fiyatlarının 100 dolarlardan 30 dolarlara gerilediği dönemde böylesi bir girdi tartışılır mı?

Türkiye’ de yaşıyorsanız ve devlet sattığı her litre yakıtın %66’sını vergi olarak daha pompa başında cebinizden alıyorsa elbette tartışılır ama o kadar da uzun boylu değil.

İyisi mi yüksek vergilere rağmen dolmuşlara referans olması gereken motorin fiyatları son bir yılda ne olmuş bakalım:

Geçen yıl bugün ortalama 3,80 lira olan motorin 1.1.2016 itibariyle 3,520 lira (tartışmalar başka yerlere çekilmesin diye Petrol Ofisinin Mersin için uyguladığı fiyatları esas aldım. Yoksa bugün geçtiğim yollarda “3,10 kuruşa motorin” satılıyor ve açıkçası Mersin’de büyük çoğunluk bu fiyatlardan araba deposunu dolduruyor)

Demek ki resmi olarak kabul edebileceğimiz Petrol Ofisi bültenleri bile bir yıl öncesine göre motorin fiyatlarının %9 düştüğünü gösteriyor.

Temel girdinin %9 düştüğü bir kentte hangi akla, vicdana, gerekçeye göre halkın tek yararlanma aracı olan dolmuşa %11 zam yapılabilir?

Hadi dolmuşçu böyle bir zammı istedi diyelim…

Kafasına göre bir sabah uyanıp ben sizi bundan sonra bu fiyata taşıyacağım diyemeyeceğine göre ona gizli açık onay veren UKOME nasıl olup ta, bu zamma yeşil ışık yakmış?

Soruların zor cevaplarıyla uğraşacağımıza ne yapılacağına bakalım…

Kamuoyu duyarlılığının yüksek olduğu yerlerde “boykot” denilen mekanizma var. Mersinli başka yöntemleri dener ve üç gün binmez bu araçlara, üç günün sonunda süngüler düşer, geri alınmak zorunda kalınır bu zam…

Öbür yöntem ise yasal yollara başvurmak…

Yasal yolların da çeşitleri var:

Örneğin Kamu Rekabet Kurumu tam da böylesi sorunlar için oluşturulmuş bir kurum ve fırınından içme suyuna, liman tarifesinden dolmuş ücretlerine hatta banka faiz oranlarına kadar rekabet dışına çıkan fiyat oluşturma girişimlerine çok ağır cezalar verebiliyor.

Tüketicilerin oluşturduğu derneklerden biri veya bireysel olarak herhangi bir Mersinli Rekabet Kurumuna başvurarak zammın soruşturulmasını talep edebilir ve emin olun hayli yüklü bir ceza faturası kesilir zam yapanlara…

Bir başka yol ise zammın dayandığı UKOME kararına karşı İdare Mahkemesine başvurup, yürütmeyi durdurma kararı talep etmek…

Tabii, UKOME kararına karşı Büyükşehir Belediye Başkanı veya Valiliğin olaya el koyup zammın geri alınmasına yönelik girişimlerini saymıyorum bile…

Hangi yöntem uygulanır, kamuoyu hangi tepkiyi gösterir bilemem ama bildiğim tek şey var:

Akaryakıt fiyatlarının %9 düştüğü bir kentte %11 lik zam ne vicdana sığar ne de kimseye anlatabilirsiniz…