Çukurova Havalimanında yeni oyun planı, yeni sayfa…

Çukurova Havalimanında yeni oyun planı, yeni sayfa…

14 Aralık 2011 günü yapıldığına göre ilk ihalenin üzerinden 5 yıl 2 ay geçmiş…

İhaleyi üstlenen firmanın altına imza attığı, teminatını da verdiği anlaşmaya göre işin 36 ayda, bir başka ifadeyle 2014’ te bitirilmesi gerekiyordu.

Sonrasını biliyoruz, bilmeyen de kalın kitap oluşturacak kadar çok yazının yer aldığı www.abdullahayan.wordpress.com adresinden konuyla ilgili yazılara ulaşabilir.

İhale sürecinde 16 firma dosya alması ve ihale günü geldiğinde tek firmanın teklif vermesi…

357 milyon Euro (yaklaşık 500 milyon dolar) tutarında yatırım yapacağını ve 9 yıl 10 ay 10 gün işlettikten sonra tesisi Devlete devredeceğini söyleyen talipliyle 25 Ocak 2012′ de imzalanan sözleşme.

Bu 5 yıl boyunca çoğu tatlı ninni niyetine o kadar çok masal dinleyip, masalların ardından öylesine acı hikâyelerle karşılaştık ki…

Rantabl olmayan şartlar nedeniyle kredi başvuruları geri çevrilen ve işin altından kalkması daha ilk gün ortaya çıkan firmanın kendi öz kaynaklarıyla projeye başlama girişimleri. Kredinin sağlandığına dair belgeler masaya koyulmadan yapılan yer teslimi. İşlerin sarpa saracağı daha ilk günden belliyken ve üstlenicinin işi tamamlayacak yeterince kaynağı olmadığı biliniyorken, halkın karşısına geçip “Akdeniz oyunlarına yetiştirilecek, sporcu kafilelerini bu havaalanında karşılayacağız” pembe yalanlarını söyleyenleri anlatayım, en ciddi yüz ifadelerini maskeledikleri kalın güneş gözlükleriyle teftişe çıkanların arazi önünde verdikleri pozları ve bitti bitiyor teranelerini mi?

Batıp gitmiş firmanın yabancı ortak bulduğuna dair açıklamaları yetmezmiş gibi iktidar partisinin yerel aktörlerinin durmadan patlattıkları “bu hafta başlıyor, yeni ortak kapıda” demeçlerini mi?

Hiç biriyle kimsenin başını ağrıtacak değilim. Konuyu yakından izleyenler her şeyi biliyor, kamuoyu ise anlatılanlara değil, koyunların otladığı sahanın fotoğrafından anlıyor her şeyi ve, halk futbol deyimiyle “neticeye” bakıyor…

Ve neticede de, iflas bayrağını çeken ve yatırdığını söylediği 100 milyon doları toprağa gömüp giden yükleniciden geriye terk edilmiş şantiyeden gayri bir şey yok…

Ben tek teklifin çıktığı günden beri işin yapılabilirliğini sorgulamakla kalmadım. Durmadan yabancı ortak teraneleri anlatanlara “ihalenin iptalinden” başka çözümün imkansızlığını, kendisini 10 yıldan az işletme süresine angaje etmiş bir sözleşme ortadayken aklı başında hiç kimsenin gelip yarım kalmış işi tamamlamayacağını yazıp durdum.

Yazdım da ne oldu?

Pembe masallar anlatılmaya devam edildi.

O kadar ki, İstanbul’ da kentsel dönüşüm alanlarının molozlarını toplayan bir şirketin patronu bile geldiği Mersin’e projeyi bir yıl içinde tamamlayacakları açıklamalarını yaptı.

2015 Mayıs başında iktidar partisinin Mersin il başkanı sayısını unuttuğum “inşaat yeniden başlıyor” müjdelerinden birini daha veriyordu.

Aslında bu durmadan “başlıyor, tamamlanıyor” demeçleri boşuna değildi.

AK Partinin Mersin’ le olan 13 yıllık çetin imtihanında havaalanı bir prestij proje haline gelmişti ve özellikle seçim dönemlerinde halk karşısına gelen siyasilere “yeni havaalanından ne haber?” sorusunu yöneltiyordu.

Derken Türkiye, 2015 ikinci yarısında iki genel seçim yaşadı.

İlk seçimden önce anayasa gereği Ulaştırma Bakanlığından istifa etmek zorunda kalan Elvan önce Antalya’ dan, Kasım seçimlerinde de Mersin’ den aday oldu. Adaylık süreci boyunca Elvan’ ın tüm kampanyası tamamlanmayan yollar, henüz proje aşamasına gelmemiş olsa bile hayaliyle insanları hoplatan hızlı tren vaatleri ve elbette Çukurova Havalimanıyla ilgili kesin ve bağlayıcı sözler vardı.

Örneğin 26.9.2015 günü Lütfi Elvan, kesinleşen Mersin adaylığının rüzgarıyla indiği Adana Şakirpaşa hava alanında “bugüne kadar anlatılanları boş verin, şimdi söyleyeceğime inanın” dercesine manşetlere çıkmayı hak eden ve ihale tarihini bile önceden ilan eden demeci verdi:

“İşi alan firmayla yaşanan bazı sıkıntılar söz konusuydu ve iş akdi fesih edildi. İnşallah 20 Ekim’e kadar tekrar ihalesine çıkacağız. Tüm hazırlıklar yapılıyor. Bayram da dahi arkadaşlarımız çalışıyorlar, tekrar ihalesine çıkacağız ve en kısa sürede Mersin’imize ve Adana’mıza tüm Akdeniz’imize Çukurova Havalimanımızı, kavuşturacağız”

5 yıldır bekleyen ve bırakıp giden yüklenicinin durumu netleşmeden yeni bir taliplinin çıkması imkânsız bir projeyi bir ay içinde canlandırıp ihaleye çıkarmak her babayiğidin harcı değildi ama konuya vakıf ve üstelik sahadan gelen biri olarak Elvan’ ın da bir bildiği olmalıydı.

“Ortada bunca bilinmeyen varken, ihaleye nasıl çıkılacak, çıkılsa bile kim gelip teklif verir?” soruları bir yana, nasıl olacaktı da, “bir ay içinde yeni şartname hazırlanıp teklif toplanacak” gibisinden meraklı çatlatan konulara kafa yormamıza bile gerek kalmadı.

20 Ekim günü elbette ihale yapılmadı ama ondan bir gün önce 19.10.2015 tarihli resmi gazetede gerçekten bir ilan yer aldı:

Buna göre; “Çukurova Bölgesel Havalimanının YİD modeli ve kapalı teklif alma yöntemiyle yapılacak ihalesi 15 Ocak 2016 günü saat 10′ da DHMİ Genel Müdürlüğünde yapılacak” tı…

Yapıldı mı? Hayır…

1 Kasım seçimlerinin gölgesinde bir ilan daha yayınlandı Resmi Gazetede ve yeterli hazırlık yapılmayan ihalenin 29 Ocak 2016 gününe ertelendiği duyuruldu. 29 Ocak yaklaşırken de teklif gelmeyen ihalenin ileri bir tarihe bırakıldığı haberi…

Ve eski hikâyenin bittiğine, şimdi yeni bir sayfanın açıldığına ilişkin en ciddi izahat bütçe görüşmeleri sırasında yöneltilen soru üzerine konunun kurdu sayılan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’dan geldi.

Kelimesi kelimesine şunları söyledi Yıldırım:

“yap işlet devret” modeli kapsamında finansal modellemesi ve fizibilitesi yeniden değerlendirildiğinde, bu projenin aynı modelle ihaleye çıkılmasının projenin pazarlanamama riskini artıracağı değerlendirilerek, ihalenin yönteminin değiştirilmesinin uygun olacağı tespit edilmiş ve projenin bir an önce sektöre kazandırılmasını teminen, Devlet Hava Meydanları İşletmesi öz kaynaklarından karşılanmak üzere, Yüksek Planlama Kurulu nezdinde proje açılması için girişimde bulunulduğu ve 2016 yılı programına dahil edildiği takdirde ihaleye çıkılacağı”

Tercümeye gerek var mı bilmiyorum, ama edeyim:

Çukurova HL için YİD yöntemiyle gelip kapımızı çalan olmadı. Şimdi DHMİ öz kaynaklarından karşılanıp yapılması için YPK nezdinde çabalıyoruz. 2016 programına dâhil edilirse, DHMİ kendi bütçesinden ihaleye çıkarıp yapılması için çabalayacak…

Bu durumda sorulması gereken ciddi sorular yok mu? Var elbet örneğin;

1 Kasım seçimleri öncesi billboardları süsleyen “söz verdik, yapıyoruz” cümlesi dört yanı doldururken “projenin aynı modelle ihaleye çıkarılmasının projenin pazarlanamama riskini artırması” riski yok muydu?

Bu riskler bilinmesine rağmen neden seçim kampanya dönemine denk ihale ilanları yapıldı? Teklif gelmeyeceği gün gibi aşikâr iken oturup talipli beklenildi? Bu oyalama olmasa kasım/aralık ayında bütçe çalışmaları yapılırken, DHMİ bütçesine bu proje için kaynak aktarılması çok daha kolay ve mantıklı olmaz mıydı?

Neyse buna da şükür diyelim ve oyun planının tümüyle değiştiğini, havalimanını imkanlar el verirse devlete ait DHMİ’ nin yapacağı müjdesini Yıldırım’ın ardından yineleyen Elvan’ ın verdiği muhtemel bitim tarihi olan 2018’i bekleyelim.

2018’ de Havalimanı tamamlanır mı?

Türkiye gibi gündemin hızla değiştiği ülkede böylesi zor sorulara kesin ve keskin cevaplar verilmemesi gerektiğine inanıyorum.

Temele dayanmayan vade biçmeler gün geliyor karşınıza çıkıyor ve hatırlatılıyor çünkü…

 

 

 

 

 

 

Gelir paylaşımındaki adaletsizlik, 62 kişi dünyanın yarısına bedel…

Gelir paylaşımındaki adaletsizlik, 62 kişi dünyanın yarısına bedel…

İlk sinyali 2015 Ocak ayında verdi Oxfam adlı kuruluş ve yaptıkları araştırma sonucuyla ilgili verileri tek cümleyle özetledi:

Buna göre dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin elinde bulunan servet, tüm dünyanın geri kalanındaki servetten daha fazla olmak üzereydi…

Bir başka ifadeyle anlatmak gerekirse trend böyle sürerse dünyanın zengin %1’ nin serveti diğer %99’ unun tamamını yakalayacaktı.

Oxfam aslında bir yardım kuruluşuydu ve pek çok küresel bankanın işi gereği yaptığı benzer araştırmayı yıllardır küreselleşmenin yoksulluğu nasıl etkilediğine ilişkin değerlendirmelerde bulunmak amacıyla yapıyordu.

Dünyanın %1’ i dediğiniz 70 milyonun geri kalan 7 milyar 200 milyon insanın servetinden daha fazlasına sahip çıkma ihtimali bile hayli çarpıcıydı ve epeyi ses getirdi geçen yılın Ocak ayında…

Bir yıl önce tahminden öteye geçmeyen ama perşembenin gelişini çarşambadan haber veren iddia 2015’ te gerçek oldu.

Oxfam 2016 Ocak ayında duyurduğu 2015 raporunda, son bir yılda en zengin %1’lik kesimin servetinin geri kalan %99’ u geçtiğini açıkladı.

Çarpıcı manşet haberin detayları daha da ilginç sonuçları ortaya koydu:

Buna göre Zenginle fakir arasındaki uçurum son beş yılda giderek daha derinleşmiş ve dünya nüfusunun nispeten fakir yarısının son beş yılda bir trilyon dolar azalırken en zengin 62 dünyalı servetini yarım trilyon dolar arttırmıştı.

Oysa çok değil 2010 yılında dünyanın yoksul yarısının servetine denk gelmesi için 388 zenginin varlıklarını toplamak gerekiyordu.*

Üstelik 2000-2009 arasındaki on yıl boyunca farklı bir trend gelişmiş ve en zengin yüzde 1’lik kesimin servetinde o yıllar arasında her yıl düşüş yaşanmıştı.

İstikrarlı düşüş, 2010’dan başlayarak akıl almaz biçimde tersine dönmüş, 2010 yılında dünyanın en yoksul yarısının servetine eş servete sahip zengin sayısı 388 iken, 2011’de 177, 2012’ de 159 zengin dünyanın yarısına denk gelecek zenginliğe erişmişti. Trend burada da durmadı. 2013’te 92, 2014’ te 80 ve 2015’ te 62 zenginin varlığı, en dipteki 3,6 milyar yoksuldan fazlaydı. Böyle giderse sanırım 2020’ yi tahmin etmek zor değil. Büyük olasılıkla o gün 4 milyara ulaşacak en yoksulun toplam varlıklarıyla 5-10 Karun’ un servetinin eşitlendiğini konuşuyor olacağız.*

İlginç olan detay tam da burada gizli:

Küresel krizin zirve yaptığı 2008’den itibaren zengin daha zengin, yoksul ise daha yoksul hale gelmişti.

Ama 10/15 yıllık tablo yerine son 40 yıla bakıldığında gidişatın yönü daha iyi anlaşılıyordu:

Örneğin ABD’ de zengin %12 lik kesim 1975’ te toplam varlıkların %9’una sahipti, bugün %40’una…

İşin ilginci günümüz kapitalizminin ana mabedindeki gelir adaletsizliğinin çok daha beteri dünün servete karşı olan ve sosyalist mirası kimselere kaptırmayan Sovyetler Birliği mirasçısı Rusya ile Mao heykelleri gölgesinde kendisini bugün bile Halk Cumhuriyeti olarak tanımlayan oligarşik muktedirlere sahip Çin gibi ülkelerde görülmekte…

Peki, gittikçe artan ve milyarlarca insanı yoksullaştırırken sayıları birkaç elin parmağını geçmeyen zenginini daha da semirten sistemi besleyen sır nerede?

Dev kartellerin, tröstlerin, küresel şirketlerin dünya üzerinde kurdukları acımasız sistem ve o sisteme hizmet etmesi için oluşturulan vergi cennetleri…

Kâinatın tüm varlıklarını kirletme, tüketme hatta küresel ısınma etkisiyle ortaya çıkan gidişe bakılırsa yok etmeyi göze alan bu ‘Amok koşusu’ sürdürülebilir mi?

Bu delice gidişin sonu var mı?

Sorunun pek çok farklı cepheden gelecek cevapları var ama bunların en önemlilerinden birini 2016 Kasım ayında yapılacak ABD Başkanlık seçimleri ve seçimlerde boy gösterecek adaylar verecek bize.

Örneğin Cumhuriyetçiler adına sahneye çıkan isimlerden hangisi aday olursa olsun, hiç merak etmeyin adaletsizlik artarak sürecek.

Bana göre başkanlık ipini göğüsleme ihtimali daha yüksek Demokratlarda ise iki aday yarışıyor; bunlardan biri kurulu sistemle fazlaca oynamayacağı geçmişteki performansından belli Hillary Clinton ile mevcut düzeni değiştireceğini, adaletsizliği yoksulların, dar gelirlilerin lehine düzelteceğini vaat eden ve kendisini demokrat, sosyalist olarak tanımlayan Sanders…

Sanders sosyalist olduğu iddiasında ama örneğin küresel silahlanmaya, İsrail’ in saldırgan tutumuna ve kan gölüne dönen dünyada barışın nasıl sağlanacağıyla ilgili netameli konuları şimdilik teğet geçiyor.

Aslında mutsuz kitleler yaratan ve zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul kılan mevcut sistem uzun süre böyle sürdürülemeyeceğini siyasisinden çevrecisine ve ekonomistine kadar herkes biliyor. Baskıyla, zulümle, borçlandırılıp finansal köleliğe mahkûm edilmiş yüz milyonlarca insanın eninde sonunda ayağa kalkacağını da…

Geçmişte kapitalizm iki büyük bunalımı iki büyük dünya savaşıyla aştı.

Şimdi dünya yeni ve geçmiştekilerden çok daha karmaşık bir küresel bunalımla başa çıkmaya çalışıyor.

Bir yandan 3 milyar 600 milyon yoksuldan daha zengin 62 insan…

Hayatta kalmak için suya ve bir dilim ekmeğe muhtaç milyarlarca insana karşı her gün, her an servetine servet katan, cüzdan şişirmekten başka dertleri olmayan bir avuç ahtapot…

Olağan koşullarda ve gerçek demokrasi işlese kendilerine refah vaat eden Sanders’ e mi oy verir ABD’ nin yoksulları, yoksa 62 zenginin tepelerinde dolaşan Trump gibilere mi?

Birilerini daha da korkutan soruyu da sorayım:

Kurtuluşu Sanders’ te gören çoğunluğun iradesini sandığa yansıtma tehlikesi! boy gösterirse kendilerini ABD’ nin sahipleri gören bir avuç azınlığın gerçek iktidar sahipleri, izlemekte olduğumuz demokrasi oyununun sürmesine izin verir mi?

Soru şakaya gelmez ciddiyettedir ve sadece ABD’ nin değil, insanlığın hatta evrenimizin geleceğini belirleyecek ağırlıktadır.

*Dünyanın yoksul yarısının toplam servetine eşit varlığa sahip zengin sayısı

2010 388
2011 177
2012 159
2013 92
2014 80
2015 62
2016 ??
2020 ?

 

Yerel demokrasi olmadan demokratikleşme mümkün mü?

Yerel demokrasi olmadan demokratikleşme mümkün mü?

Bir önceki yazıda AK Partinin 2003 yılında hayata geçirmeye hazırlandığı yerel yönetimler reformu üzerinden merkezin yetkilerini yerele devretme hazırlıklarını, dönemin Cumhurbaşkanı Sezer’in vetosu nedeniyle kaçırılan eşsiz tarihi fırsatı o günlerdeki yazılarımdan alıntılarla özetlemeye çalıştım.

Sonrasında yaşadıklarımız ortada…

Zaman içinde iktidarı muktedir olmaya çevirmeye başlayan aynı AK Parti, yetki devri bir yana her şeyi merkeze ve o merkezde de tüm gücü, bir başka ifadeyle karar mekanizmalarını tek kişide toplanmasını sağlayan acayip bir sisteme giden yolu açtı.

Bugün geldiğimiz yeri anlatması bakımından iki anekdotu çok çarpıcı bulur ve sıkça yinelerim.

Henüz hafızalardan silinmemiş iki vaka da futboldan…

2011-2012 sezonunda şampiyonluğunu Fenerbahçe’ ye ait Saraçoğlu stadında ilan eden Galatasaray’ ın kupayı orada almak istemesi seyircilerin tepkisiyle karşılanmış, can güvenliği nedeniyle soyunma odasına giden ancak kupayı o gece orada almaktan da vazgeçmeyen GS ile FB arasındaki büyük kriz devreye Erdoğan’ ın girmesiyle çözülebilmişti.

İkinci örnek çok daha yeni ve çarpıcı: Geçtiğimiz günlerde Trabzon stadında verdiği penaltı nedeniyle tacize uğrayan hakem soyunma odasına sığınmış ve Trabzonspor başkanının “odadan çıkarılmasın” talimatı ardından deyim yerindeyse rehin tutulan hakem, araya Erdoğan’ ın girmesiyle stattan ayrılabilmişti.

Herkesin kendi alanında sayısız örnekle katkıda bulunacağı, yeterince zengin tek adam dağarcığımızı özetleyecek iki küçük ve çoğumuza göre üzerinde konuşulmaya değmeyecek kadar önemsiz iki örnek, Türkiyenin bugün geldiği yeri yeterince anlatıyor sanırım.

Gelişmiş ülkelerle aramızdaki demokrasi makası kapansın diye umut ederken savrulduğumuz yönetim tarzı her şeyi kendinde toplayan ve gün geçtikçe hantallaşıp sırtındaki yükün altında ezilen Ankara’ nın mevcut halini ve bu gidişle içinden çıkılamaz, çaresiz geleceğini de anlatıyor.

Oysa 2003 yılında sadece yerel yönetimleri güçlendirmeyi hedeflemiyordu AK Parti. Artık yolun sonuna gelen temsili demokrasinin yerini,  yerelleşme hamlesiyle birlikte katılımcı demokrasinin alması doğrultusunda da pek çok ciddi hamleyi de yerine getiriyordu. Bu konuda o günlerde eşiğine geldiğimizi düşündüğümüz AB’ nin yeterince deneyiminden de yararlanılıyor, uyum çerçevesinde pek çok adım atılıyordu. Örnek mi? Tek başına “bilgi edinme hakkı kanunu” bile vatandaşın hesap sorması ve idarenin şeffaflığı bakımından tarihi öneme sahipti.

O heyecan dolu günler ne yazık ki çabuk bitti. Bugün savrulduğumuz yerden, o AB müzakere sürecinde demokrasi çıtasını koyduğumuz çizgiyi anlatmak bile hem hayli zor hem acı verici.

2003 Eylülünde tam da yerel yönetimler reformunu tartışırken, sıcağı sıcağına kaleme aldığım makalelerden birinden aşağıda yer verdiğim bir bölüm yeterince anlatacaktır o günleri ve ruh halimizi:

“Devinim içindeki insanlık binlerce yıl öncesinin katılımcı site demokrasisinden son iki asrın dinamikleri etkisiyle temsili demokrasiye geçti.

200 yıllık sürecin sonunda bugün, insanlık sancılı sanayi çağı demokrasisini sorgulamaya, eleştirmeye, yeni çıkışlarla restore etmeye çalışıyor.

Özellikle Bilgi Çağının ayak seslerinin duyulduğu son 30 yılda temsili demokrasi tükeniyor. İnsanlık, yönetenle yönetilen arasındaki ilişkinin seçimden seçime hatırlandığı modelin yerini alacak yeni bir demokrasi anlayışının arayışında.

Temsili demokrasinin en büyük açmazı: İki seçim arasındaki süreçte seçenle seçilenin bir daha karşılaşmaması…

Hesap sorma, kötüyü cezalandırma gibi mekanizmalar da yok o demokraside. Bizden farksız birileri seçildikten sonra ayrıcalıklı hale geliyor. Atanmış yöneticiler de seçenle seçilen arasındaki kopukluktan yararlanarak, onları var eden, başına taç eden halka tahakküm etmeye başlıyorlar.

Sistemlerin açıkları sayesinde azınlık oylarıyla çoğunluğu sağlayanlar, halkın sesine, tercihlerine aldırmadıkları gibi, kamuoyunu oluşturan çok renkli, çok sesli “kendilerinden olmayan ötekileri” sindirmekten çekinmediler.

Bugün 20. yüzyılın temsili demokrasisinden eski yunan sitelerindeki katılımcı demokrasiyi bilim çağının araçlarıyla yoğuran bir senteze doğru taşıma arayışları yoğunlaşmakta.

“Piramit harmanlaması” olarak adlandırabileceğimiz bu sentezde, piramidin tabanını gönüllülük esasına göre bir araya gelmiş sendika, oda, lonca, dernek, hatta mahalle sakinleri/üyeler oluşturuyor. Her mesleğin temsilcileri veya aynı hedefleri taşıyan oluşumlar, içlerinden yöneticileri seçiyorlar. Yöneticilik çok bilmişlerin dışında amatör ruhla yapılıyor. Belli bir zaman diliminde görev yapan kişiler, günü geldiğinde bayrağı devredip çekiliyorlar.

Eski yunandaki gibi piramidin tabanında yer alan tüm katılımcılar sorunlarını özgür ortamda tartışarak somut projeler, öneriler manzumesi haline getiriyorlar. Aralarından seçilen temsilciler bir araya gelerek üst meclisi oluşturuyor, kurumlarının beklentilerini, sorunlarını oraya taşıyorlar. Temsil ettiği grup ya da örgütün sorunlarını, tabanın özlemlerini bilen, seçilerek katıldığı yerel mecliste kişisel hesapların, çıkar ilişkilerinin değil, içinden geldikleri tabanın dertlerini derdi bilen insanlar.

Başta AB olmak üzere gelişmiş ülkeler sanayi çağındaki temsili demokrasiyi terk ediyor, başlayan yeni süreçte bilgi çağındaki katılımcılığı öne çıkaran yerel meclislere ve meclisleri oluşturacak alt yapılanmalara önem veriyorlar. “

 

 

 

 

 

Ankaralılaşan AK Parti ve yerelleşme…

Ankaralılaşan AK Parti ve yerelleşme…

AK Partinin iktidar olduğu 2002’ den 2007’ ye kadar Başbakanlık Müsteşarlığı, sonrasında da bir dönem Milli Eğitim ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları koltuğunda oturan Ömer Dinçer, özellikle müsteşarlık dönemindeki deneyim ve gözlemlerini “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor?” adını verdiği bir kitapta topladı. (Kitap, 2003’ te hayata geçmesine ramak kalan ancak dönemin cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer’in vetosuyla güme giden yerel yönetimler reform yasasıyla ilgili mutfak çalışmalarını, kazanılan mevzileri terk etme konusunda şanlı direniş sergileyen bürokratik yapıyı irdelemeye çalışmasıyla daha bir önem kazanıyor)

Dinçer kitabın ardından bir söyleşiyle de, başarılsa Cumhuriyetin en radikal değişimlerinden birini sağlayacak olan reform çalışması sırasında yaşananlara ve bugün ülkede yaşanan çatışmanın en önemli nedenlerinden biri sayılan “yerinden yönetim, yerel özerklik vb” sıcak konulara ilişkin görüşlerini paylaştı.

Dinçer, anlattıkları ve tespitleriyle ister istemez beni yerel yönetimlerle ilgili çalışmaların yapıldığı 2003’ e götürdü.

AB uyum sürecinin estirdiği rüzgârı da arkasına alan AK Partinin değişim lokomotifi olduğu ilk yıllar.

Ve o değişimin heyecanıyla “galiba bu sefer olacak” hayallerine kapıldığımız, o güne kadar konuşulmasını bile zaman kaybı saydığımız yerelleşme, yerinden yönetim, katılımcı demokrasiyi yerelden başlatma gibi “abesle iştigal” konuları masaya yatırdığımız heyecan dolu tartışmalar, etkinlikler…

Örneğin 2003 başında başlattığımız ve özellikle de AB müzakere sürecini farklı konu ve konuklarla masaya yatırdığımız “Akdeniz Toplantıları”…

Beyin fırtınaları, sadece konukların değil, çok farklı görüşlere sahip katılımcıların da düşüncelerini paylaştıkları etkinlikler.

O etkinliklerden birine yerel yönetimler reform yasa tasarısının hazırlanması ve Meclisten geçirilme sürecini siyaseten üstlenen TBMM komisyon başkanı Halil İbrahim Ürün’ ü çağırmış, hem doğrudan iktidarın reformla ilgili düşüncelerini birinci elden dinlemek hem de beklentilerimizi paylaşma, aktarma olanağını elde etmiştik.

Süreç içinde çeşitli makalelerle hazırlanmakta olan yasaya ilişkin görüşlerimi paylaştım. Reform gibi mahcup ifadelerle başına gelecek kazalardan korunmaya çalışılsa da, bal gibi devrim olarak nitelendirilecek değişim ve dönüşümün önüne çıkarılacak engellerle ilgili kaygılarımı dile getirmeye çalıştım.

Bugün o kaygıların ne kadar yerinde olduğunu, ilk günler devrimi yapmaya yeminli AK Partinin zaman içinde iktidar gücünü pekiştirdikçe ve iktidar olmanın ötesine geçip muktedir olmaya başladıkça yetkileri yerele devretme düşüncesinden ne kadar uzaklaştığını yaşayarak görüyorum.

2003’ ün özellikle son çeyreğinde kaleme aldığım makalelerin bir bölümünü birkaç yazıyla paylaşmanın geçmişten geleceğe yaşananları ve yaşanacakları yansıtması bakımından önemli buluyorum.

27 Eylül 2003 günü yayınlanan “Yerel Yönetimler Yasası ve Kaygılar”*(ilgilenen https://abdullahayan.wordpress.com/2003/09/26/yerel-yonetimler-yasasi-kaygilar-27-9-2003/ linkinden yazının tümüne ulaşabilir) başlıklı yazıdan alıntılar;

“Eğer hükümetin kararlı yürüyüşü kesilmez, Ankara’da birileri YÖK, KIBRIS gibi tabu saydıkları alanlarda sergiledikleri tavırları, Yerel Yönetim reform yasasında da takınmazlarsa, bir mucize gerçekleşecek.

Bir yandan kamu yönetim reformu, öte yandan mahalli idareler yasasıyla Ankara’da toplanan çoğu yetki, il özel idareleriyle belediyelere devredilecek.

İldeki kütüphanenin temizliğinden, kentin çevre sorunlarına kadar her şeyi kontrol altında tutan merkezi idare yenilgiyi kabul edip, çekilecek.

Öğretmen tayininden, köy hizmetlerinin asfalt önceliğine, hastane hemşiresinin görev alanından, kent içindeki trafik düzenlemesine kadar her şeyi yapmaya kalkan, sonunda çuvallayıp sorunların altında boğulan merkezi yönetim, makro politikalar belirleme dışındaki günlük işleri, asli sahiplerine devredecek.

Yetişmeye çalıştığımız ‘gelişmiş’ ülkeler bu değişimi yıllar önce yaptılar.

  1. yüzyıl boyunca tartışılmaz tabu sayılan “Ulus devlet modelinde” kalkınmanın tüm insanlık için tek tip bir modeli, gelişmenin tek yol haritası olduğu sanılıyordu.

Oysa gelinen noktada bu varsayımın doğru olmadığı, bizim gibi ülkelerin düştüğü durumla somut biçimde ortaya çıktı.

Merkeziyetçi yönetim kalkınma ve gelişmeyi sağlayamadığı gibi, zengin, sağlıklı, mutlu toplumları da yaratamadı.

Ve yine aynı yönetim tarzı, gelişmekte olan -Türkiye gibi-ülkelerin geçişi tamamlayıp, gelişmiş konumuna sıçramalarını sağlayacak demokratik açılımı da sağlayamadı.

Aksine merkezi yönetimde kontrolü elinde tutan bürokrasi, halkın kendi kendini yönetme talebini engelleyerek çıkarlarını toplumun gelişimine tercih etti.”

Demiş ve devam etmişim:

“Yetki devrinde cimriliğin ana nedeni, Merkezi idarenin bazı işleri yerel yönetimlere devrederken, aslında “iktidarın da bir kısmını” vermesi, paylaşmaya razı olmasıdır.”

Küreselleşmeyle başlayan entegrasyon, ulusların kapılarını kapatarak dünyadan kendilerine izole etmesini olanaksız kılıyor.

Direnmek doğumu daha sancılı kılmaktan başka işe yaramaz. Kamu yönetim reformu ve mahalli idareler yasası da statükonun direnme gücüyle orantılı zaman diliminde çıkacaktır.

İktidar gücü merkezden yerele geçerken, halkın ve bireylerden oluşan sivil kurumların duruşları, örgütlenme biçimleri, kaderlerine el koyma şanslarını nasıl kullanacakları soruları önem taşıyor.”

 

Ve bugün çok daha önem kazanan sorunların en can yakıcılarını Eylül 2003’te şöyle sormuşum:

“Mevcut yetkilerin rahatlıkla suiistimal edildiği, halk adına hiçbir denetleme mekanizmasının kurulmadığı ortadayken, bu kafayla çok daha güçlendirilecek yönetimleri, yöneticileri nasıl denetleyeceğiz?

Kentlerde gerçekleştirilecek projelerin önceliğine, kaynakların optimum kullanılmasına kimler, nasıl karar verecek?

Halkın bilgilendirilmediği projeleri, birileri şahsi çıkar önceliklerine göre hayata geçirecekse, öncelikler ve tercihler konusunda yönetenleri, karar vericileri hangi yöntemle etkileyecek, denetleyecek, yeri geldiğinde nasıl engelleyeceğiz?”

2003’ten 2016’ ya, tam 13 yıl…

Bir dönüp bakın, en azından ayak sesini duyduğumuz o heyecan dolu günlerden, kâbusa uyandığımız bugüne, neler hayal ederken, nerelere savrulmuşuz?

Sadece bununla sınırlı değildi elbette o değişim rüzgârlarıyla kanatlandığımız günlerde paylaştığım düşünceler, korku ve kaygılar…

Yazının başında dediğim gibi, 13 yıllık büyük savrulmanın kısacık tarihi bile ilk günlerdeki beklentinin yerini bugün alan hayal kırıklığını göstermesi bakımından ibret verici bir trajik öyküdür aslında…

Devam edeceğim 2003’teki yerel yönetimlerle ilgili devrim! beklediğimiz günlere ve o gün yazdıklarıma…

*https://abdullahayan.wordpress.com/2003/09/26/yerel-yonetimler-yasasi-kaygilar-27-9-2003/

 

 

 

 

 

 

 

 

Ciwane’ nin elleri hepimizin yakasında…

Ciwane’ nin elleri hepimizin yakasında…

“Daha kaç Aylan ölecek?” sorusunu manşete çıkarıp Ege denizine kurban verilen 39 kişinin ölüm haberini veriyordu gazeteler ve etkili olsun diye aylan’ a benzer bir iki bebeğin kumsala vurmuş cesetleriyle süslemişlerdi birinci sayfaları…

Öylesine kanıksandı ki mülteci ölümleri ve öylesine günlük doğal hayatımızın parçaları haline getirildi ki, çok çarpıcı öyküler ortaya çıkmadığı sürece artık kimselerin ruhu bile duymuyor.

Hani eşinin bedenine durmadan sapladığı bıçağı sallayan caninin “Seni 40 yerinden bıçaklamasam gazeteler yazmaz Emine” repliği var ya o hesap…

Bu yılın ilk ayında Ege kıyılarından karşı yakadaki Yunan adalarına geçmeyi başaran mülteci sayısı 60 bin…

Sularda yitip gidenlerin tam sayısını bilen yok ki, öyküleri bilinsin.

Ara sıra trajedinin boyutu en kör vicdanları bile uyandıracak hale geliyor ve daha çarpıcısı onu unutturuncaya kadar oturup ağlıyoruz insan olanı insanlığından utandıran öykülerden birine…

Trajedilerden trajedilere savrulup duruyoruz sanki…

Ve o trajik öykülerden biri kahramanının tek cümlesiyle kabus gibi gelip çöktü hayatıma…

Günlerdir unutamadığım ve sanırım ölünceye kadar unutmayacağım o tek cümleyle özetlenecek feryadında “boğulan çocuklarımı balıklar yemesin diye ellerini bırakmadım” diye dövünüyordu Ciwane…

18 yaşında baş göz edildiği kocası Hiva’ dan 4 yıl içinde üç çocuğu oldu Ciwane’ nin ve son bir yıl içinde gittikçe bozulan ekonomi nedeniyle Barzani yönetimi aylık ödeyemeyince kapanan umut kapılarının yerine yenilerini zorlamaya başladılar.

Onca dert arasında gittikleri doktorun önerdiği ilaç için ayda 35 bin dinar gerekiyordu ama dolara vurduğunuzda gün başına 1 dolarlık ilacı bile çocuklarının boğazından kısıp artık almaya güçleri kalmadığını boşalan ceplerinden anlamaları uzun sürmedi.

Kadrolu Peşmerge koca, artık maaş alamıyordu ki ilaç alsın…

Terk-i diyar etmekten başka çare yoktu. Elde ne var yoksa sattılar ve düştüler yollara…

İlk durak İstanbul…

Hiva onları kurtuluşun ilk kapısı Yunan adalarına götürecek tacirlerin eline 5 bin doları saydı ve tıkıştırıldıkları minibüsle İzmir’ e oradan da Didim’ e götürülmüş kendileri gibi 37 kişiyle birlikte.

Kıyıda iki katlı küçük bir balıkçı teknesine bindiklerinde alt kattaki ambarın da onlarca insanla dolu olduğunu anlamışlar.

Tamamı Irak’ tan kaçan Kürtlerin yer aldığı meme emen bebekten, annelerinin eline yapışmış tam 70 insan…

Açıldıktan kısa bir süre sonra alabora olan tekne ve deniz ortasında saatler süren can pazarı…

İmdat çağrısına 3 saat sonra gelebilen kurtarma ekibi hayata tutunan Hiva ve Cewane’ yi güverteye aldığında inanılmaz gerçek yüzlere şaklıyor:

70 kişinin bindiği tekneden kurtulan kurtuluyor ama kadın ve çocuk tam 46 bedeni yutuyor sular…

Ege denizine kurban gidenlerin arasında üç yaşındaki Jivan, iki yaşındaki Jale ve memeden henüz kesilmemiş dokuz aylık Jila da var…

Yeniden getirildiği İzmir’ de karaya ayak basan Cewane yaşadığı can pazarını insanım diyen hiç kimsenin taşıyamayacağı acıyla anlatırken o hayatımın kalanında unutamayacağım cümleyi kazıyor beynimden yüreğime:

“Çocuklarım elleri ellerimde boğuldular ve ben balıklar onları yemesin diye ellerini bırakmadım”

İnsanlıktan bir şeyler kaldıysa köşede bucakta unuttuğumuz, bu feryat onu da yakacak, kül edip savuracak lanetli coğrafyanın üzerine…

Öyle ya, denizlerin içine çektiği bebeklerinin cesetlerini balıklara yem etmemek için ellerini bırakmayan bir annenin yakamıza yapışacak ellerini söküp alacak şeytanından rahmanına güç var mı dünya üzerinde?

Varsa bulup getirin, yakında hepimizin ihtiyacı olacak…

 

 

 

Petrol çağının sonu -4-

Petrol çağının sonu -4-

Yazı dizisinin üç bölümünde ekonomileri petrole dayalı ve büyümeleri petrol fiyatlarına bağlı üç önemli ülkeye göz atmaya çalıştım.

Elbette tablo üçüyle sınırlı değil.

Bugün doğalgazda olduğu gibi petrolde de hidrolik kırma yöntemi sayesinde günde 11,7 milyon varil üretimiyle Suudi Arabistan ve Rusya’ nın önüne geçerek en büyük üretici konumuna giren ABD’ de ucuz petrole sevinenlerle üzülenlerden oluşan iki kesim var.

Ucuz akaryakıt sayesinde gider bütçesi hafifleyen geniş halk kesimleri var ama fiyatların 100 dolarların üzerinde seyrettiği günlere güvenip kaya petrolüne yatırım yapan şirketler batmanın eşiğinde. Yapılan hesaplamalara göre jeolojik yapılara göre farklılık gösterse de çok derinlere inmeyi zorunlu kılan kaya petrolü ortalama maliyetleri 70-75 dolar civarında ve bankalardan 1 trilyon dolar kredi kullanmakta olan şirketlerin neredeyse tamamı batma sinyalleri veriyor. Derecelendirme kuruluşlarına göre fiyat trendi böyle sürerse en geç bir yıl sonra ABD petrol üreticisi şirketlerin üçte biri iflas edecek…

Zaten Suudi Arabistan da oyun planını düşük fiyatlar sayesinde elemine olacak ABD’ li şirketlerin piyasadan çekilmesiyle eski şaşaalı günlere dönme hayallerine dayandırmakta.

Ortaya çıkan dev bütçe açıklarını daha fazla petrol çıkarıp satarak kapatmayı ve batacak ABD’ li şirketlerin ayakaltından çekilmesiyle fiyatları yeniden yukarı çekmek…

Suudilerin ders verme planı ABD’ li üretici şirketlerle de sınırlı değil.

Ambargonun kalkmasıyla yeniden dünya sahnesine dönmeye başlayan ve ‘petrol satrancında ben de varım’ diyen İran’ ı da düşük fiyatlarla terbiye edeceklerini, en azından hareket alanını daraltacaklarını da düşünüyor Suudiler…

Rakipleri piyasadan silerek ayakta kalma hesaplarının tutma olasılığı nedir diye sorarsanız?

Uzmanların hesaplarına göre; nüfusunun %10’unu şişkin maaşlı devlet memuru kisvesi altında besleyen Suudi Arabistan’ ın bütçesini dengelemesi için petrol fiyatlarının gecikmeden 80 doların üstüne çıkması gerekiyor. Bu mümkün mü? Elbette çıkmayan candan umut kesilmez ama petrol o fiyatlara günün birinde çıksa bile bugün içerideki sıkıntıları baskı ve zulümle bastıran ülkenin askeri ve güvenlik harcamaları, yıllık bütçenin %25’ini oluşturmakta…

Bu dev aktörler yanında küresel piyasaları onlar kadar etkilemese de ekonomileri petrole dayalı daha pek çok ülke ciddi sıkıntılarla boğuşuyor:

Brezilya, Venezüella, Kanada, Nijerya…

Kimi resesyonla boğuşuyor, kimi eski güzel günlerde pek sırıtmayan yolsuzluklarla…

Kimi geleceği ipotek altına soktuğu borçlarla, kimi de terör belası ve istikrarsızlıkla…

Üreticiler demişken son dönemde korsan yöntemlerle de olsa piyasada olan IŞİD’ in bile düşen petrol fiyatları nedeniyle sorunlar yaşadığını, mevcut militanlarına para ödemekte sıkıntı yaşadığını ve yeni kadro devşirmekte zorlandığını ironik te olsa not etmekte yarar var.

Ve sadece devletler değil, bütçeleriyle devletlere meydan okuyan küresel karteller de düşen fiyatlarla zora girmiş durumda. BP’ ye göre petrol fiyatlarındaki her 1 dolarlık düşüş, şirket bilançosuna 500 milyon dolar zarar olarak yansıyor. Diğer şirketlerin durumu da BP’ den farklı değil.

Üreticilerin durumu böyle gelelim madalyonun öbür yüzüne, tüketici ülkelere gelince:

Son 25 yılda gelişen ekonomileriyle Dünyanın en önemli petrol ithalatçıları arasına giren Çin ve

Hindistan gibi devasa nüfusa sahip iki ülke ucuz petrol sayesinde, dışarıya daha az döviz ödemeye başlamakla kalmadı, sanayi enerji maliyetlerinin düşmesiyle rekabetçilikte yeni fırsatlar yakaladı.

Avrupa ekonomileri de soluklanma şansı elde etti.

Tüketici ülkelerdeki bu olumlu tabloya rağmen en büyük risklerden biri petrol gelirleri azaldığı için dışarıdan daha az ithalat yapmak zorunda kalan ülkelerin daralan pazarları…

Çin başta olmak üzere bugüne kadar ihracat odaklı büyüyen ekonomileri bekleyen yakın tehlike bu ve tehlikeyi bellik en azından şimdilik gelişmeye başlayan orta sınıfların iç talebiyle savuşturmaya çalışacaklar…

**

Nasıl taş devri taş bitti diye sona ermediyse, petrol çağı da petrol bittiği için değil, doğaya ve elbette insanlığa daha saygılı enerji türlerinin hayatımıza daha yoğun biçimde girmesiyle bitecek…

Ama yakma amaçlı petrol yavaş yavaş hayatımızdan çıksa da, farklı alanlarda işlevini sürdürecek.

Enerji alanında petrolün boşaltacağı alanı bugün için doldurmaya en yakın alternatif kaynak, sonsuz ve sınırsız güneş…

Gittikçe düşen yatırım maliyetleri, depolama sorununun çözülmeye başlanması ve hepsinden önemlisi doğayla barışık olması güneş enerjisinin en önemli avantajları…

Beş yıl önce bir kw/saat elektrik elde etme maliyeti 13 cent iken günümüzde 5 centlere gerilemesi de bunun en somut göstergesi…

Bilim insanlarına göre verimli biçimde dönüştürüp saklayabilsek güneşin 10 dakikalık enerjisiyle dünyanın yıllık tüketimini karşılamak mümkün…

İnsanlık getirdikleri yanında dünyayı kan denizine çeviren petrol devrini, enerji kartelleri, silah tröstleriyle birlikte tarihe gömmek için gün sayıyor anlayacağınız…

Kısa bir zaman diliminde bambaşka bir faza geçecek dünya, sorun insan için uzun insanlık için çok kısa olan o süreci nasıl geçireceğimiz…

Bugüne kadar hep daha iyiye doğru akan büyük nehir, bu kez de mahcup etmeyecek ve daha iyi bir limana çıkaracaktır insanlığı, enseyi karartmayın…

 

Petrol çağının sonu -3- (Rusya)

Petrol çağının sonu -3- (Rusya)

İlk yazıda düşen petrol fiyatlarıyla gelirleri giderlerinin yarısını bulabilen Suudi Arabistan’ ı, ikinci yazıda da gelirlerini tamamını ayırsa memur maaşlarına yetmeyecek müflis Irak’ ı ele almaya çalışmıştım.

1990’ daki büyük çöküşten sonra petrol ve doğalgaz gelirleriyle toparlanan ve günümüzdeki konumunu büyük ölçüde bu kalemlere borçlu Rusya ile devam edeyim…

Rusya elbette ne zengin Suudi Arabistan ne de savaş yorgunu Irak değil.

Yer altı ve üstü büyük zenginliklere sahip, daha da önemlisi yetişmiş insan gücü, dünyaya ayak uydurmaya çalışan teknolojik birikimiyle diğer petrol ülkelerinden farklı avantajlara sahip bir ülke.

Ama petrol ve doğalgazın bu ülkeye nefes aldıran, Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla başlayan yıkım döneminden kurtulup toparlanmasını sağlayan en önemli iki kalem olduğu da yadsınamaz gerçek.

Bunu Putin yönetimi de kabul ediyor. Örneğin iktidarın ikinci adamı Medvedev petrol fiyatlarının 30 dolara dayandığı Ocak ortasında “en kötü senaryoya hazır olmalıyız” diye özetliyordu durumu.

18 ayda %70 oranında eriyen fiyatların renk vermeseler de Rusya muktedirlerini ciddi anlamda tedirgin etmesi gayet doğal.

Bu erimenin faturasını kim ödüyor derseniz; geliri Ruble olan halkın tamamı. Petrol fiyatları yanında Ukrayna kriziyle başlayan gerginlikle Batının ambargosunu sineye çekmek zorunda kalan Rusya yönetimi ilk önlem olarak parayı dalgalandırmaya başladı.

Bu dalgalanma daha doğru ifadeyle çalkantı sonunda 35 rublenin 1 dolar ettiği günlerden 82 ruble ile ancak bir doların alındığı bugünlere gelindi kaçınılmaz olarak.

Serbest piyasa ekonomisine kontrollü geçiş yapan ülkede neredeyse tüketilen ürünlerin tamamı ithal ve tümünün fiyatı 1,5 yıl içinde iki katına çıkmış durumda.

Son dönemde sıkça ‘kara gün’ görmeye başlayan Rusya bunların sonuncusunu 20-21 Ocak günlerinde yaşadı ve tüm programlarını iptal eden ekonomi kurmayları 24 saatte %5 değer kaybeden rubledeki kan kaybını durdurmak için alacakları önlemlere kafa yormaya çalıştı.

İşin şakaya gelir yanının olmadığını en iyi ekonomiyi yönetmeye çalışanlar biliyor. 2016 bütçesinin tüm dengelerini 50 dolarlık petrole göre kuranlar onlar ve fiyatların 30 doların altına gerilemesinin yeniden 1998 büyük krizine rahmet okutma riski nedeniyle kâbus görenler de…

Rusya’ nın ekonomiyi petrol/doğalgaz gelirlerine dayandırmasının bir başka açmazı da ülkedeki petrol çıkarma maliyeti… Irak petrolünde 6 dolara düşen maliyet Rusya’da 18 dolara çıkıyor. Ve petrolün 25 dolara gerilemesi bu kaleme dayalı ekonomik tablonun tümüyle çökmesi demek.

Aslında petrol satarak güçlenen Rusya’ nın petrol üretimi ABD kadar değil. Ama ABD kadar tüketmeyen bir ülke var karşımızda.  Ve iyi para eden o güzel günlerde Holigark’ların petrol şirketlerine el koyan, petrol gelirlerini de devlet bütçesine aktararak nispi refah sağlayan Putin’ in 2014’ e kadar olumlu giden oyun planı Ukrayna krizi ve Kırım işgaliyle birlikte sorgulanmaya başlandı. Putin’ i iktidara taşıyan 1998 ekonomik krizi sendrom olarak hafızalardan kolaylıkla silinmiyor. Öyle ki mevcut iktidarın Maliye Bakanı Siluanov “bütçe harcamalarını derhal %10 kısmazsak ülke yeniden 1998’ dekine benzer bir krizle karşılaşabilir” uyarısında bulunabiliyor.

Batılı uzmanlar Putin’ in Rusya’ yı getirdiği durumu çok daha karamsar rakamlarla özetlemeye çalışıyor…

Örneğin dolara karşı 35’lerden serbest düşüşe geçen Ruble’ nin 85’lerin de altına inmesi ve 100’ler civarına gerilemesi halinde Rusya’ nın milli gelirinin 750 milyar dolar civarında gerçekleşmesi anlamına geliyor. Oysa aynı Rusya 2013’ te 2,5 trilyon dolarlık gelire sahipti. 30 ay öncesine göre %70 eriyen bir ülke uzun süre bunu nasıl sürdürebilir ve geniş kesimler bu yoksulluğu daha ne kadar taşır?

Putin’ in tüm ipleri elinde tuttuğu ve muhalefeti sindirip medyayı susturduğu bugün “Batının; Kırım’ ı yeniden fetheden ve Suriye üzerinden sıcak denizlere ulaşıp yeniden eski gücüne kavuşan ‘Büyük Rusya’ olgusundan korkup diz çöktürme” komplo teorilerini dillendirmek ve büyük halk yığınlarını buna inandırmak mesele değil…

Mesele bu yıkıcı tablonun ne kadar sürdürüleceği ve artık eski petrol fiyatlarına bir daha kolay kolay erişilmeyeceğine göre o çok kısa süren “altın yılların” hayaliyle insanların daha ne kadar avutulacağı?

Evet Rusya elbette tüm varlığı petrole dayalı Suudi Arabistan ve Irak değil ama bütçe gelirlerinin yarısını bu kalemden sağlayan bir ülke olarak bırakın dünyayı nizama sokmayı, kendi ayakları üzerinde durmayı bile başarması hayli zor…

Afganistan’ ı ele geçirelim derken Moskova’ yı kaybetme noktasına gelinen 1980’ ler genç insanların hafızalarından silinmeye çalışılsa da, tarih çok daha uzun soluklu okuyor gelişmeleri…

Ve o tarihin Suriye işgaliyle halkını “yeni çarlık” yalanıyla avutan Putin ve avenesine nasıl bir son hazırladığını görmek için bir asır beklemek gerekmeyecek…

 

Yerel yönetimler reformu (24.10.2003)

Yaz mevsimi nedeniyle ara verilen Akdeniz toplantıları başlıyor.

Yeni dönemin ilk konuğu AK Parti genel başkan yardımcısı Halil Ürün…

Sn. Ürün’ün konuşmacı olarak davet edilmesi elbette rastlantı değil.

Kendisi geçmiş yıllarda Konya Büyükşehir Belediye başkanlığı yanında, yerel yönetimler konusunda da birikimli dolu dolu bir insan.

Bu özellikleri nedeniyle AK Parti’nin acil eylem planı içinde önemli yer tutan ve bu yıl çıkarılması hedeflenen yönetim reformu yasa tasarısı çalışmalarını yürüten komisyonun da en önemli aktörü.

Halil Ürün’ün Akdeniz toplantıları nedeniyle Mersin’e gelecek olması vesilesiyle, bir yandan birinci elden yasa hakkında bilgilenecek, öte yandan yasayla ilgili görüşlerimizi, varsa kaygı ve beklentilerimizi de ortaya koyabileceğiz.

Türkiye yıllardır çağa uygun yönetim reform paketini hayata geçirmek istiyor.

Merkezi idarenin yeniden yapılanması, yerel yönetim yasaları kapsamlı çalışmanın sadece farklı ayakları….

  1. yüzyılda küreselleşme hızlanıp tüm dünyayı etkisine alırken, yerelleşme de onunla birlikte yeni değer olarak yükseliyor.

Türkiye gibi gelişme yolunda çabalayan, ancak eşiği bir türlü aşamayan ülkelerde merkeziyetçi sistem çökmesine rağmen, gücü elinde tutan siyaset, yetkileri mahalli idarelere devretmeyi bugüne kadar kabullenmedi.

1999 yılında iş başına gelen koalisyon hükümetinin de hedefinde Yerel Yönetim Reformu vardı. İç işleri komisyonunda ele alınan, “yasa çıkarmaya gücümüz yetmese bile kanun gücünde kararname ile reformu hayata geçireceğiz iddiası” da gerçekleşmedi.

Üzerinde yoğun çalışmalar yaptığımız tasarıya şimdi baktıkça “Dağın Fare Doğurmasından” öte işlevi olmayan geçmiş yasa tasarısı için “ iyi ki de yasalaşmadı “ demekten kendimizi alamıyoruz.

Gerek Başbakan Erdoğan, gerekse Ürün yeni yerel yönetimler yasasının en geç kasım ayında meclisten geçerek cumhurbaşkanının önüne gideceğini söylüyor.

Reformun neler getireceğinden çok, ülkemizin bugünkü durumunu ve yasadan beklentileri irdelemeye çalışalım.

Türkiye’de bugün mahalli idareler kapsamında 81 il özel idaresi,3226 Belediye, 34600 köy, 1000 den çok fazla Mahalli İdare Birliği ve bunlara bağlı sayısı bile tespit edilemeyen işletme, Belediyelere ait yaklaşık 1000 Şirket, 50 Vakıf, sayısı ve hesabı tutulamayan döner sermaye ve Fon bulunuyor.

Döner Sermaye ve Fonlar son zamanlarda devlet kaynakları kısıldıkça yaygınlaşıp, bürokratik her işlemde karşımıza çıkmaya başladı.

Denetimden uzak, toplanma ve harcama kayıtları sorgulanmaya muhtaç, milyarlarca dolar tutarında neredeyse kayıt ve denetim dışı ikinci bir bütçe.

Ve ülke genelinde bugün belediyelerde 350 bin, Özel İdarelerinde 5 bin personel istihdam ediliyor. Belediye şirketleri, işletme ve vakıflarda çalıştırılan insan sayısı ise doğru dürüst bilinmiyor bile.

Belediyeler başta olmak üzere yerel yönetimlerin mali yapıları karmaşık ve verimsiz.

Yerel vergi tabanı düşük olduğu için belediyeler siyasi güce sığınarak Ankara’da avuç açma yolunu sürdürüyorlar. Politik açıdan iktidara yakın olanların Hazine Garantili Dış Borçları yüzünden ülkenin genel mali disiplini de bozuluyor.

Belediyeleri verimli işletme olarak yönetmekle yükümlü başkanların çoğu ulufe dağıtan Padişah görüntüsünde.

Sağlıklı borç yönetiminden, nakit yönetim mühendisliğinden, yeni çağın gerektirdiği şeffaflık ve yerel demokrasiden habersiz yöneticilerden bu vesileyle de olsa kurtulmamız gerekiyor.

Yeni Yerel Yönetim Reformu hazırlanırken, sadece siyasetçilere değil hepimize düşen görevler var:

Öyle bir sistemi hayata geçirmeliyiz ki; Yerel Yönetimler güçlendirilip, merkeziyetçiliğin müdahaleciliğinden kurtarılırken, Ankara da yerel yönetimlerin istek ve baskılarından arınmalıdır. Düzenleyici, ihtilaflarda hakem, hırsızlıkları değerlendirip yargıya teslim eden bir makro yönetim anlayışı siyasetçinin yeni hedefi olmalıdır.

Yerel Yönetimler Reformunun olmazsa olmazlarına gelince:

Yerel Yönetimler Demokratik olmalıdır. Halkın hür iradesine saygı duyulmalı, dünde kalan korkulardan herkes arınmalıdır.

-Halk bilinçlenerek, hak ve sorumluluklarını bilmeli, sonuna kadar kullanmalıdır.

-Yerel yönetimlerdeki tüm karar ve yürütme organları halkın hür iradesiyle seçilmelidir.

-Yerel harcamalar, bütçeler; birey, sivil toplum örgütleri ve yerel meclislerin denetimine açık olmalıdır. Yerel yönetimin şemsiyesi altındaki her aktör ve kurum şüphelendiği işlem için yargıya gidebilmelidir.

-Karar verme sürecinde halkın her düzeyde katılımı, ortak çalışmalarda yer alması sağlanmalıdır.

Siyasi iktidarlar ve ister istemez onlardan etkilenen bürokrasi yön göstericilik dışında günlük uygulamalardan çekilmelidir.

Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, Yerel yönetimleri bağlayan en önemli unsur bağımsız yargı olmalıdır.

Bu durumda merkezi yönetime düşen bir görev var; sivil toplum örgütleriyle, bireyler Yerel Yönetim uygulamalarının “Hukuka Uygunluğu”nu araştırmalı, yanlış bulduğu işlemleri adalete taşıyabilmelidir.

Son günlerde TBMM;’ince çıkarılan Bilgi Edinme Yasası bu açıdan atılmış önemli bir adımdır diye düşünüyoruz

Yeni dönemin yerel meclisleri (26.9.2003)

Temsili demokrasinin zaafları zamanla gelişmiş ülkeleri arayışa itti.

Başta AB olmak üzere oturmuş demokratik kurumları olan devletler fazla da zorlanmadılar.

Sendikaların başını çektiği dernek ve meslek odaları gibi kurumlar, kendi içlerinde demokrasiyi işleterek, seçtikleri temsilciler eliyle üst meclisleri oluşturdular.

Meclislere gidenler, geldikleri tabanın sorunlarını, çözüm önerilerini, hayata geçirilecek projeleri yaşayarak öğrenmişlerdi. Bu nedenle yerelden ulusala tüm meclislerde, yer aldıkları her platformda kurumlarını savundular.

AB ülkelerinde 30 yıllık sürede katılımcı demokrasi adına son büyük yol alındı. Bugün Kopenhag kriterleri ışığında, yerel düzeydeki platformlarda bireylerin; mutlu, zengin, sağlıklı yaşamasının gerekleri yerine getiriliyor.

Yerel meclisleri Piramit tabanındaki üyelerin seçtiği temsilciler oluşturuyor.

Türkiye’nin AB üyeliğinin tartışıldığı bugünlerde tüm sivil inisiyatiflere, oda ve derneklere, sendikalara düşen önemli görevler var.

Gerek AB üyeliği, gerekse hazırlanmakta olan idari reform, yerel yönetimler yasası gibi devrim niteliğindeki değişimler konusunda tüm sivil platformların önerilerini, proje ve çalışma biçimlerini, nasıl bir örgütlenme tarzı düşlediklerini tartışıp, somut projelere dönüştürmeleri gerekiyor.

Önümüzdeki süreçte hiç kimse “Ankara yerimize düşünür, biz de uygularız” rahatlığında olmamalıdır.

Bugün katılımcı demokrasinin geliştiği ülkelerde bireylerin oluşturduğu meslek odaları, dernek ve sendikalarda yönetici konumuna gelen hiç kimse seçildikten sonra “ben buradan kalkmam” deme lüksüne sahip değil. Herkes sırayla yönetimin belli kademelerinde görev alıp, günü geldiğinde nöbeti başka bir arkadaşına devrediyor. Geldiği mevkiden geçinme, çıkar sağlama, silah olarak kullanma kimsenin aklından geçmiyor.

Ülkemizde özellikle 1960 ihtilalinden sonra her gelen müdahale kendi örgütlenme tarzını dayattı.

Özerk dediğimiz kurum ve kuruluşları her dönemde önce müdahaleci zorbalar, ardından da seçimle iş başına gelen demokrasi havarileri kendilerine göre şekillendirdiler.

Kontrol altında tutup, kullanacakları bazı kurumları dokunulmazlık zırhıyla donatırken, demokrasinin yerleşmesi adına katkı sağlayacak kurumları katletmekten çekinmediler..

50 yıllık çok partili tarih bu konuda sayısız örnekle dolu.

1950 deki Halk hareketi, 1960 ihtilali, 1971 askeri müdahalesi, 1980 darbesi, hatta 28 şubat dediğimiz süreç…. Operasyonların tümünde ezilip yok edilen ya da tersine “el verilen örgütlenmeler” olmadı mı?

60 lı yılların sonunda komünizmle Mücadele dernekleri birilerine kurdurulurken, ardından yol verilen komando kamplarında verilen eğitimlerle solcu avına çıkıldı. 1980 darbesine kadar geçen on yıllık sürede ölen 10 bin insan, ülkenin kaybedilen yıllarının sorumlusu iktidarlar eliyle körüklenen ayrımcılıktır.

Özellikle 1980 darbesi demokrasinin temel taşı örgütlenmelerin üstünden tanklarla geçmedi mi?

Kızılay, Yeşilay, THK gibi yanına aldığı ya da tamamen kontrolündeki oluşumlara dokunulmazken, sendikaların köküne kibrit suyu dökülmedi mi?

Ticaret Odaları ve üst kuruluş Odalar Birliğine şapka çıkarılırken, mühendis mimar odaları ya da sendikalara reva görülenleri unutmak mümkün mü?

Üstelik yandaş sayılan tüm örgütlenmelerde yıkılması, değiştirilmesi olanaksız bir oligarşik yapı oluşturuldu. Bugün ne kadar yetenekli ve başarılı olursanız olun, mevcut yönetim kurulu onaylamadan Kızılay cemiyetine üye bile olamazsınız.

Yolsuzluk mızrağı çuvalı delmeden “yandaş kurumların” yönetimlerine kimse dokunamaz.

Kağıt üzerinde tüm kurumlar demokratiktir. Belli periyotlarda hakim nezaretinde seçimler yapılır. Sistemin pratikte nasıl çalıştığını, koltuğa oturanların makamlara nasıl yapıştığını anlamak için insanların aday olup boyundan büyük işlere kalkışması gerekiyor.

1980 lerde Türkiye’deki demokratik örgütlenmeler yok edilmekle kalınmadı. AB ülkelerinin katılımcı demokrasiyi tüm kurumlarıyla oturtmaya çalıştığı “o değişim sürecinde” darbeciler siyasi partileri besleyen örgütlenmeleri bile dinamitlediler.

Partilerin kadın ve gençlik,işçi kolları yok edildi.

Buna karşın hemşehri cemaatleri gibi ilkel örgütlenmeler desteklendi. Demokrasiyi geliştirecek derneklerin piramit yapılanması yerine hemşehricilik faaliyetlerine yol verildi.

Örneğin Kürt ya da Laz berber ortak sorunlarını kendi cemiyetlerinde dile getirip, projelerini yerel meclise gönderdikleri temsilcileri eliyle çözeceklerine, zorunlu olarak hemşehri ilişkilerinden medet umdular.

İğdiş edilen mesleki örgütlenmeler 1983 te başlayan sınırlı demokratik süreçte de güçlendirileceğine, siyasi kaygılarla oy deposu hemşehri cemaatleri baş tacı edildi.

Sanayileşme sürecinde köyden kent varoşlarına gelenler, zamanla bulundukları ortama uyacaklarına, haklarını savunan örgütlenmelerin içinde yer alıp ortak demokratik mücadele edeceklerine, “mecburen” hemşehri örgütlenmelerine yöneldiler.

Sendikaların, demokratik baskı aracı olan oda ve derneklerin kan kaybetmesiyle, hemşehri cemaatleri yerel yönetimlerin elindeki güçten yararlanmak üzere siyasi misyon yüklendi.

Bunu da partilerin yerel örgütlenmelerine hakim olup, yöneticileri seçerek gerçekleştirdiler.

Feodal düzende köy ağasının sattığı blok oyları bu kez cemaatlerin sırtındaki “sözü geçenler” pazarlamaya başladılar.

Çorumluluk, Trabzonluluk, Mardin ya da urfalılık kendi kentinden çok Mersin, İzmir, İstanbul’da para etmeye başladı.

Belediye meclisi ya da başkan seçilirken, katılımcı demokrasi gereği meslek örgütleri ve sendikaların yerini hemşehri cemaatleri aldı.

Böylece oluşan mecliste tüm toplum kesimlerinin uzlaşmasıyla hakça bir paylaşım yaratılacağına, kişisel çıkar ilişkilerine dayalı vahşi bir düzen doğdu.

Tabandan tavana doğru demokratik işleyiş yerine, Tepedekilerin köşe döndüğü, tabandakilerse kırıntılara razı olduğu, ilkel bir paylaşım modeli ikame edildi.

Türkiye hemşehri cemaatlerinden kurtulup, bireylerin özgürce haklarını savunduğu dernek örgütlenmesine yönelmelidir.

AB uyum yasaları, kamu yönetim reformu, yerel yönetimleri yeniden şekillendirecek yasalara tüm dinamikler bu perspektifle yaklaşmalıdır.

Unutmayalım ki gelişmenin yolu cemaatleri var eden koşulları yok ederek, dernekleri güçlendirecek ortamı elbirliğiyle yaratmamızdan geçiyor.

Özgür iradeleriyle bir araya gelen bireylerin, ortak çıkarlarını savunmak amacıyla kurulan derneklerin çerçevesi sınırlıdır.

Oysa hemşehri cemaatleri kişilerin yaşamını kontrol altında tutan, başka cemaatlerle ilişkilerini de denetleyen, gelişmelere kapalı, demokrasiden nasipsiz örgütlenmelerdir.

“BİZ” ve “onlar” ayrımcılığını körükleyen tehlikeli olgu hemşehricilikle başlar.

Bazı Kentlerdeki “azınlık sayılan güçlü kıdemliler”ya da kendi ifadeleriyle “memleket çocukları”, göç olgusunu kabul edip potansiyel kalkınma enerjisi olarak değerlendireceklerine, “yeni kentlileri” dışlayarak, kendi kenetlenmelerine benzer karşı duruşlara çanak tutmuşlardır.

Türk siyasetçileri son 20 yılda “lokal şovenizm” diyebileceğimiz hemşehriciliği, çağdaş dernekleşmelere tercih ettiler.

Oy deposu hemşehri cemaatlerini manüple etmek, kılı kırk yaran demokratik yapılanmalardan daha kolaydı.

İlkel kabile tarzını andıran olgunun sonuna gelindi. AB eliyle yeni dünya düzeni Türkiye’yi demokratik sürecin aydınlık yoluna sokmaya çalışırken, hepimize ciddi ve önemli görevler düşüyor.

Cemaatlerden sıyrılarak, çağdaş, demokratik dernek örgütlenmelerine geçmek…

Bakkalın ya da berberin haklarını tanıdığı hemşehrileri değil, bakkallar odasıyla berberler derneği savunacaktır. Mesleki sorunları çözme yanında gelişme adına projeler de ancak bu tip oluşumlarla sağlanır.

Önümüzdeki günlerde yapılacak yerel seçimler yeni tarz örgütler için “milat” olabilir.

Yerel meclisler şekillenirken, ahbap çavuşluktan arınmış, düşman bile olsa derneğin kapsama alanında faaliyet gösteren herkesi barındıran inisiyatiflerin demokratik yolla seçecekleri üst yönetimler aday belirlemeli, yerel meclisler bundan böyle yeni baskı gruplarından oluşmalıdır.

Daha demokrat, çağdaş, etkin, tabanın sorunlarına kulak veren meclisi yaratmanın yolu budur.

Nükleer’ de Mersin’ i ikna etmeye gelen Ruslar’ ın kafası karıştı -2-…

Nükleer’ de Mersin’ i ikna etmeye gelen Ruslar’ ın kafası karıştı -2-…

Gelelim Ruslara yönelttiğim sorularla, aldığım ve alamadığım cevaplara…

Bunlara göz atıldığında ne demek istediğim daha kolay anlaşılacaktır:

S-Fukişima felaketinin ardından Siemens grubu oluşturduğunuz ortaklığı sona erdirdiğini açıkladı. Daha da önemlisi Siemens Fukişima’ da yaşananlardan yola çıkarak 15 Eylül 2011’ de tarihi bir kararla NGS alanından tümüyle çekildiğini açıkladı. Bu sizi teknik ve finansal açıdan etkilemeyecek mi?

Soruyu yönelttiğim uzman önce Siemens konusuna hiç girmedi. Yeniden hatırlatınca olayın Almanya iç siyasetiyle ilgili olduğunu, Merkel’ in Fukişima ile ortaya çıkan tepkiler nedeniyle nükleer santralleri kapatma kararı aldığını, kapatılanların zaten ömrünü tamamlamış eski NGS lerden oluştuğunu, yapılacak seçimlerin ardından Almanya’ nın tavır değişikliğine gidebileceğini anlattı.

Oysa benim sorum Alman hükümetinin NGS’ lere bakışıyla ilgili değildi. Teknolojik ve finans anlamında en önemli desteği verecek bir partnerden söz ediyordum ve o ortak bundan böyle ne bu ne de başka, hiçbir nükleer projede yer almayacağını, bir başka ifadeyle nükleer defterini kapattığını açıklamıştı ve bu çok ciddi bir handikaptı. Soruyu elbette boşuna sormamıştım.

Ortaya saçılan Wikileaks belgelerinden birinde ABD’ nin Moskova Büyükelçisi Washington’ a gönderdiği gizli kriptoda noktası noktasına şunları söylüyor:

 “Atomstroyexport, Hindistan, İran, Bulgaristan ve Ukrayna’da toplam 11 yeni nükleer santral inşaatı sözleşmelerinin peşinden koşuyor. Bunların yanı sıra altı yeni nükleer reaktör için de müzakereler devam ediyor (Çin’de 2 ve Türkiye’de 4). Ancak kredi krizi, yetersiz makine-üretim altyapısı ve eğitimli uzman eksikliği nedenleriyle Atomstroyexport’un kısa sürede  tüm bu planları gerçekleştirmesi gerçek dışıdır.” (25 Ağustos 2011 tarihli Wikileaks belgesi. Belgenin orijinali Wikileaks’ ın Bulgaristan partneri www.bivol.bg sitesinde yayınlandı ve Atomstrovexport Türkiye’ deki NGS’ yi yapacak Rosatom şirketinden başkası değil… a.a.)

S-Türkiye Akkuyu yer seçimini 1977’ de yaparken, olası bir Sovyet işgali, komünizm istilası kaygılarıyla tercih etmişti. Ruslara en uzak, en kuytu, en sapa yer aranmış, kuş uçmaz kervan geçmez Akkuyu böyle bulunmuştu. Oysa geçen zaman içinde her şey değişti. O gün saldırmasınlar diye kendilerine en uzak yer seçtiğimiz Akkuyu’ daki santrali bugün Ruslarla ortak yapmayı hedefliyoruz. Oysa Akkuyu’ nun Türkiye’ de belirlenen diğer NGS alanı olan Zonguldak-Sinop’ a göre iki ciddi dezavantajı var:

a)Santralde kullanılacak soğutma suyu bakımından 22 derece ortalama sıcaklığa sahip Akdeniz ile 16 derecelik Karadeniz arasında ciddi fark var.

b)Santral için her türlü ekipman Rusya’ dan Türkiye’ ye gelecek. Geçmişte yakınlığı nedeniyle uzak tuttuğumuz Karadeniz bölgesi  yer olarak daha avantajlı.

Bu iki noktaya rağmen Hükümetin Akkuyu ısrarını uzman gözüyle nasıl değerlendiriyorlardı?

Soruma somut yanıt alamadım. İleride Karadeniz’ de de NGS’ ler kurulacağını, Akkuyu seçimini kendilerinin değil, Türkiye Hükümetinin yaptığını söylediler. Bir başka yetkili ise İran’ da yapılmakta olan Buşehr NGS’ nin yapıldığı yerdeki soğutma suyunun Akkuyu’ dan daha sıcak olduğunu anlattı. Ama söylenenler doyurucu değildi elbette. Hele santrali soğutup daha da ısınacak suyun denize deşarjı nedeniyle o bölgedeki deniz sularının daha da ısınacağını, bunun deniz canlılarına etkisini anımsattığımda gelen sessizlik benim açımdan yeterince açıklayıcıydı. Zaten salondaki uzmanlara “ben cevabımı aldım” diye özetledim durumu…

-Atıkları da sordum Ruslara… NGS’ ler konusunda en ciddi kaygımızın atıklar olduğunu, bunların bertarafı bir yana ne şekilde, nerede muhafaza edileceğiyle ilgili, açıklama yapan uzmanları dahil hiçbir şey duymadığımızı, bu konudaki varsa planlarıyla ilgili düşüncelerini açıklamalarını istedim.

Ve ister inanın ister inanmayın: Bu konuda çalışma yapmak şöyle dursun henüz oturulup konuşulmuş, tartışılmış bir şey olmadığını anladım. Yanımda oturan MTSO Başkanı Aşut ile göz göze geldik bir an. Sanırım ben o konuda da tahmin ettiğim “cevabı” aldım…

Ve en önemli soruyu NGS ve çevresel etkilenme konusunu anlatan yıllarca Bulgaristan’ daki NGS’ de faaliyet göstermiş uzmanlarına yönelttim.  Son Hükümet açıklamaları Akkuyu için Ruslardan ÇED belgesi istendiğini ortaya koyuyordu. Bu durumda yöre halkının NGS’ ye ne diyeceği gibi konunun en can alıcı, en hassas noktası çıkıyordu ortaya…

Biraz da ironi yaparak sordum soruyu: “Allah korusun bu halk, bu kadar yararlı! Bir yatırım önerisini elinin tersiyle iter de, istemem eksik olsun” derse ne olacaktı?

Soruyu yönelttiğim uzman epey dolandırdı cevabı. Böyle bir şey beklemediklerini, halkı ikna etme konusunda sıkıntı yaşamayacaklarını elli dereden su getirerek anlatmaya çalıştık. O da ben de sıkılmıştık.  Bu kez çok daha basit, yalın olarak yönelttim soruyu: “Olur ya milyonda bir ihtimalle çıktı diyelim öyle bir sonuç ne yapacaksınız?”

Onun yerine kendisini şirketin avukatı olarak tanıtan bir Türk arkadaş söz aldı ve şöyle dedi: “ÇED raporunun ve yöre halkının görüşü elbette önemlidir ama bağlayıcılığı yoktur.”

Onca bilimsel izahatın, bilgilendirmenin sonunda gelen bu Türk usulü hukuki açıklama bırakın beni ve diğer dinleyenleri, heyeti de hayli sarstı.

Filmin gerisini ne siz sorun ne ben anlatayım.

Ama MTSO’ daki bilgilenme/bilgilendirme toplantısının yadsınamaz bir faydası olduğuna inanıyorum.

Ruslar halktan önce Mersin’ deki iş adamlarını, Sivil Toplum örgütlerini, Odaları ikna etmeye gelmişlerdi ama o salondan çıkarken onlar bizi aydınlatacaklarına biz onların kafalarını karıştırdık.

Bu bile geleceğe dönük sürecin nasıl gelişeceği, nerelere doğru evrileceği soruları bakımından hayli önemliydi bana göre…

Gün gelir ne demek istediğim daha iyi anlaşılır…