Kapanmakta olan petrol çağının lanetlisi Irak…

Kapanmakta olan petrol çağının lanetlisi Irak…

Petrol çağı sona ererken kimi ülkeleri de dünya sahnesinden inmeye zorlayacağını ele aldığım yazı dizisinde Suudi Arabistan yanında Irak’ a da dikkat çekmiş ve fiyatların düşmesiyle ortaya çıkan kaosu anlatmaya çalışmıştım.

Evet, Suudi Arabistan bütçe açığıyla alarm veriyor ve yapısal değişim, dönüşüm için hazırlanan stratejik planın çok ta fazla işe yaramayacağı şimdiden belli ama büyük rezervler nedeniyle öyle akşamdan sabaha batacak bir ülke olmadığı da açık.

Suudilerin sadece ABD hazine bonolarına yatırdıkları para 750 milyar doların az üstünde ve bu rezervler dışında da dünyanın pek çok ülkesinde gizli/açık hesapları, kötü gün için sakladıkları paraları var.

Oysa Irak’ ın durumu çok farklı…

Önce İran ile tam 10 yıl süren sıcak savaş, hemen ardından başlayan ABD müdahalesiyle geçen ve sonunda ülkenin yıkılmasına yol açan çeyrek asırlık cehennemi kıyamet…

Dile kolay 37 yıldır nefes alma imkânı bulamayan bir ülke var karşımızda.

ABD’ nin son işgalinin bile üzerinden 13 yıl geçti ve taş üstünde taş kalmayan Irak bugün fiili olarak çeşitli parçalara ayrılmakla kalmadı, petrol fiyatlarının düşüşüyle insanlarına asgari hayatlarını idame ettirmeleri için gerekli gıdayı temin etmekten bile uzak.

Ocak ayındaki yazı dizisinde de rakamları vermiştim: Ülkenin aylık petrol ihracatı 100 milyon varil civarında ve buradan elde edilecek gelir çıkarma maliyetleri ve diğer çeşitli masrafları düştükten sonra bugünkü 40 dolarlık fiyatları bile esas alsak 2,5 milyar dolar civarında.

Oysa ülkede çoğu evinde oturan, sanayiden geçtim bahçesinde iki tavuk beslemeyen, evinin ihtiyacı domatesi bile yetiştirmeyen ve ölümcül çatışmaların ortasında ecelini bekleyen bir halk var. Ve bu halkın yetişkin 7 milyonu devletten aldığı maaşla geçiniyor. Ayda ödenecek maaş tutarı 4 milyar dolar.

Ocak ayında çizmeye çalıştığım tablo buydu ve o günlerde 30 dolarlara gerileyen petrolün daha nereye kadar düşebileceği tartışılıyordu.

Aradan geçen 100 gün içinde petrol dip yaptıktan sonra bir nebze toparlanıp 40 dolarlara çıktı ama bu Irak’ ın kanayan yarasını sarmaya yetmedi.

Kuzey Irak’taki Kürdistan yönetimi Bağdat merkezi yönetiminden çok daha kötü durumda.

5,5 milyon nüfusun 3,5 milyonu tam takır kuru bakır hale gelmiş hazineden maaşlı.

Bu kadar da değil, Suriye’den gelen yaklaşık 2 milyon mülteciye, Musul başta olmak üzere IŞİD’ ten kaçıp bölgeye gelen 1,5 milyon civarında iç göçmeni de ekleyin. Ve bu insanları en azından ölmeyecek kadar beslemek zorunda kalan Barzani yönetiminin durumunu düşünün…

Petrolün 100 dolarlara çıktığı günlerde Dubai hayalleri kuran Erbil, Süleymaniye gibi kentler yarım kalmış inşaatlar, temeli atılıp öylece bırakılmış yatırımlarla hayalet kentlere döndü.

Oysa ABD’ nin özellikle Kürdistan bölgesiyle ilgili büyük planları var. Büyük planlar denince akıllara buraları Güney Kore veya Singapur yapma hayalleri gelmesin.

Malum Musul IŞİD işgali altında ve Irak’ ın Bağdat kadar önemli ve onun kadar büyük bu kadim şehrini kurtarmak için Kürtler dışında savaşacak başkaca güç yok.

Obama ile birlikte gelişen yeni Amerika doktrininde Bush dönemine özgü karadan askeri harekatlara yer yok. Yangın ne kadar büyük olursa olsun maşa varken elini asla ateşe yaklaştırmamayı prensip edinen bir strateji bu.

Geçtiğimiz günlerde Washington’a giden Kürdistan heyeti, ABD’ nin Musul’a saldırtmayı planladığı peşmergeye üç aydır maaş ödenemediğini, her ay 300 milyon dolar tutan bu paranın en azından bir kısmı ödenmedikçe, kimseyi cepheye süremeyeceklerini münasip dille anlattılar.

Amerika bıçağın kemiğe dayandığını görmüş olmalı ki, gelen heyete Savunma Bütçesinden 400 milyon dolarlık bir kaynağı zamana yayarak aylık belli dilimler halinde aktaracağını iletti.

Taşıma suyla o değirmen döner mi?

Bir zamanlar petrol parasıyla Babil’ in asma bahçelerini canlandırma projeleri üretenler, düşen fiyatlar ve suyunu çeken bütçeler yanında,  bölgenin istikrarsızlığının da yarattığı kaosla başa çıkabilecek mi?

Sorunun yanıtı ortada ve çok değil Türkiye’ nin 2013 yılında 12 milyar dolar* ihracatla en büyük partneri haline gelen komşu ülkenin o performansının, 10 yıl içinde yıllık ihracatı 50 milyar dolara çıkarma umutlarının yerinde yeller esiyor.

Daha da önemlisi, yapısal hiçbir değişikliğe gidememiş, yolsuzluğun ayyuka çıktığı, petrol dışında tek kuruşluk üretimin olmadığı Irak ve ülkemiz açısından onun en önemli parçası Kürdistan bölgesi petrolün lanetine uğramış durumda.

Tıpkı Ortadoğu’ nun diğer lanetlileri gibi…

*Yıllar itibariyle Irak ihracatı

2012 10.757
2013 11.864
2014 10.663
2015   8.326
2016 (3 ay)   1.749

 

 

 

 

 

Petrol çağı biterken Suudilerin çırpınışı…

Petrol çağı biterken Suudilerin çırpınışı…

Bu yılın Ocak ayında kaleme aldığım dört bölümlük yazı dizisinde petrol fiyatlarının düşmesiyle varlıkları petrole dayalı bazı ülkelerin mevcut durumuyla yakın gelecekte karşılaşacakları olası gelişmelere ışık tutmaya çalıştım.

O günlerde petrol 30-35 dolar bandına oturmuştu ve dünya nefesini tutup bundan sonraki yönünü kestirmeye çalışıyordu.

Kimisine göre klasik üreticilere en büyük darbeyi vuran ve artık net ithalat bir yana neredeyse ihracatçı konumuna gelen ABD’ ye bu fırsatı sağlayan kaya gazından petrol elde etme teknolojisi yüksek maliyeti nedeniyle düşük fiyatlara dayanamayıp üretimden çekilecekti.

Bu senaryoyu pompalayanlar, çekilme sonucu dünya petrolünün neredeyse %20’ sini tek başına tüketen ABD’ nin düşen arzı karşılamak için yeniden ithalata başlayacağını ve bununda fiyatları yukarıya taşıyacağı iddiasındaydı.

Ancak bu tam olarak gerçekleşmedi.

Petrolün 110-120 dolar bandına oturduğu 2014’ te günde 11,5 milyon varil üretim yapan ABD’ de 2016 Ocak ayında miktar 9,2 milyona geriledi ama düşüş öyle sanıldığı gibi etki yaratmadı. Hem de yavaşladığı iddialarına inat petrol ithalatı günde 800 bin varil artan Çin’ e rağmen.

1990 yılında küresel ekonomi sahnesine çıktığında günlük tüketimi 2,2 milyon varil olan Çin günümüzde 10,5 milyon varil tüketime ulaşsa da, 2014’ te fiyatları zıplatan bu artış artık piyasaları etkilemekten uzak.

Bunun da sebebi talebin artık duraklaması hatta güneş ve rüzgâr enerjisi nedeniyle yenilenebilir kaynaklar sayesinde otomotiv sektörü dışında gerilemeye başlaması. (Çin’ de elektrikli araç üretiminde de çok önemli gelişmeler var ama o başka bir yazı konusu)

Petrol fiyatlarındaki düşüşten asıl etkilenen ülkelere gelince.

En büyük darbeyi yiyenler Suudi Arabistan ve Irak…

Onları Rusya, İran ve körfez ülkeleriyle Venezüella gibiler izliyor.

Suudi Arabistan’ a Ocak ayındaki yazı dizisinde tıpkı Irak gibi özel bir bölüm ayırmış ve IMF tarafından iflas edebileceği uyarısıyla karşılaşan ülkenin 2015’ te 98 milyar dolar bütçe açığı verdiğini yazmıştım.

Şubat ayında Suudi Arabistan’dan kimi ülke içine yönelik, kimisi de küresel piyasaları etkileyecek bazı radikal adımlar geldi.

Öncelikle dar ve orta gelirlileri zor durumda bırakan eğitim, sağlık ve özellikle de enerjiye yönelik sübvansiyonlar birbiri peşi sıra kaldırılmaya başlandı. Ama asıl strateji değişikliği artık neredeyse unutulmaya yüz tutan OPEC’ in yeniden hatırlanıp kurum üzerinden dünya üretiminin dondurulma önerisiyle ortaya çıktı.

1973 petrol krizinin ardından oluşturulan ve o dönem petrol fiyatlarının artması yanında istikrara kavuşmasını sağlayan OPEC’ e bel bağlayan Suudi hanedanlığı ve diğer körfez ülkeleri çatı altında yer almasa da, düşüşten en az onlar kadar zarar gören Rusya’ nın da üretimi kontrol altına alma önerisini destekleyeceğini açıklamasıyla umuda kapıldılar. Gelin görünki ama o umut kısa zamanda yerini büyük hayal kırıklığına bıraktı.

Bıraktı çünkü yıllardır ABD öncülüğündeki güçlerin ambargo tehdidi nedeniyle kısıtlı üretime mahkum İran, küresel güçlerle uzlaşmaya varınca yeniden dünya sahnesine çıkmanın keyfini yaşıyordu ve “gel birlikte hareket edelim” diyen Suudi Arabistan öncülüğündeki çağrıya “şimdi üretim sırası bende” diyordu.

OPEC kurucusu olmasına rağmen İran için eski çamlar bardak olmuştu ve öyle kotalarla falan geçirilecek zamanı yoktu.

Ortadoğu’ nun günümüzdeki iki düşman kardeşinin en azından bu alanda bir araya getirme görevini Rusya üstlendi ama toplantı talebini sürekli geri çeviren İran, “çıkmayan candan umut kesilmez” misali son saate kadar kendisini bekleyenleri hüsrana uğrattı.

Ambargodan önce günde 4,5 milyon varil üreten İran, 2013-2015 döneminde 3,5 milyon varile gerileyen üretimini yeniden eski seviyeye çıkarma kararından vazgeçmedi. Zaten üretiminin 2 milyon varilini ülke içinde tüketen ülkenin gerçekten de dövize ihtiyacı vardı ve bunun da en kestirme yolu petrol/doğal gaz satmaktan geçiyordu.

Suudi Arabistan odaklı üretimi dondurma lobisine en büyük darbeyi ise Irak vurdu.

Her evden en az bir kişiyi devlet memuru gibi maaşa bağlayan Irak petrol fiyatlarının 100 dolarlardan 30 dolarlara gerilemesiyle ayda bu memurlara ödemek zorunda olduğu 4 milyar doları bile bulamaz duruma düşmüştü ve tek çare üretimi arttırıp tam kapasite petrol satmalıydı.

2013-14 yıllarında günde 3 milyon varil petrol üretimine çıkan Irak bugünlerde “kota uygulayalım” çağrılarına 4 milyon varillik üretimle cevap vermekte.

Varlığını petrole borçlu olan ve Ortadoğu’ ya rejim ihraç ederek, üzerine gelmekte olan Şia İran destekli tehditleri boğmakla ayakta durabileceğini gören Suudi Arabistan OPEC üzerinden planlanan oyun tutmayınca bugünlerde çok daha zahmetli ve bir o kadar da gerçekleşmesi zor oyun planları kurma peşinde.

Kraliyet Ekonomi ve Kalkınma Konseyi oluşturup başına da Savunma Bakanı Prens Muhammed Bin Salman’ ı getirdi.

Salman, biraz Malezya çokça Birleşik Arap Emirliklerini çağrıştıran bir modeli benimsemiş görünüyor. Yıllar önce petrol zenginliğini kullanarak ülkelerini farklı alanlarda geliştirmeyi başaran bu iki ülkeye benzer stratejiye göre Suudi Arabistan özelleştirmeler, dış ve iç özel sektör yatırımlarını teşvik, kamuda verimliliği arttırma, istihdam piyasasını geliştirme reformlarını yapmayı hedefliyor.

Planın başarılı olması halinde beş yıl içinde 1,3 milyon yeni istihdamın sağlanması, böylece bugüne kadar devletin sübvansiyonlarıyla ayakta durmaya çalışan kesimlere özellikle de gençlere yeni iş alanları açılmış olacak. Turizm, meyve-sebze üretim ve ticareti ile mücevherat sektörleri öncelik tanınacak alanlar.

Ancak tarafsız gözlemcilere ve gelişmeleri yakından izleyen uzmanlara göre Suudi Arabistan’ ki çok gecikmiş bir hamle.

Çünkü özelleştirmeyle hedeflenen kaynak 2 trilyon dolar ve böylesi dev hacimli özelleştirmeyi yerel birikimle yapmak olanaksız. Nitelikli insan konusunda Uzakdoğu ile rekabet etmesi imkansız, girişimcilerin kendini güvende hissetmesi bakımından da Malezya ve Dubai ile asla boy ölçüşemeyecek baskıcı, despot Suudi Arabistan belli ki, ayakta durmak için bir süre daha debelenecek.

Korkunun ecele faydası var mı? Asıl soru budur ve petrol sayesinde bir zamanların burnundan kıl aldırmaz hükümranlarını nasıl bir sonun beklediğini tahmin etmek zor değil.

 

 

Basra harap olduktan sonra yatayı dikeyi tartışmak…

Basra harap olduktan sonra yatayı dikeyi tartışmak…

Kentlerin imar planlarıyla ilgili son tartışmayı Cumhurbaşkanı Erdoğan başlattı ve katıldığı akıllı şehirler konulu sempozyumda kentlerin geleceğine dönük hayli kapsamlı bir çerçeve çizdi.

Ağırlıklı olarak iki konudaki şikâyetleri dikkat çekici: Yüksek binalar ve araç işgali nedeniyle yayaların yürümekte zorlandığı yollar.

Yüksek binalarla ilgili aşağıdaki görüş Erdoğan’a ait:

“merkezi yerlere yönelik aşırı talepten dolayı yüksek bina ihtiyacı makul görülebilirdi. Artık dikey yapılaşmadan yatay yapılaşmaya geçmemizin zamanı gelmiştir.

(…) Ankara, İstanbul hatta diğer şehirlerimizde bu istikamette atılması gerekli adımları görüyorum. Şehir merkezlerinden onlarca kilometre uzakta, oldukça da geniş boş alanların ortasında 30 – 40 katlı binalar yükseliyor. Bu kabul edilebilir bir şey değil. “

13 yıllık tek başına iktidarın tartışılmaz liderinden bu sözleri duymak elbette sevindirici ama bir o kadar da şaşırtıcı.

Şaşırtıcı çünkü yasal düzenlemeleri yapma yetkisinin de, o yasaların uygulanmasının da gücünü elinde bulunduran bir iktidarın tüm stratejisini bugün de belirleyen tek oyun kurucusu olan Erdoğan, eleştirme veya görüş belirtmekten söylediklerini icra etme konumunda.

Kısaca şikâyet etmek yerine ifa iradesini ortaya koymalı.

Hele İstanbul, Ankara başta olmak üzere neredeyse tüm büyük kentleri saran yüksek katlı bina dikme sevdasının son yıllarda gittikçe artan ivmeyle zirve yaptığı düşünülürse…

Sonuçta muktedir bir iktidar olarak irade sizde; yasaysa yasa, yönetmelikse yönetmelik, yetkiyse zaten her türlü imar yetkisini dilediğinde belediyelerden alıp icra eden Şehircilik Bakanlığı da tüm yetkisiyle iktidarın bir parçası…

Keşke “Basra harap olmadan önce” bu çok katlı bina furyasına dur denseydi.

Erdoğan’ ın ‘şehir merkezlerinden kilometrelerce uzakta yükselen 30-40 katlı binalar’ tanımından en çok zarar gören kentlerinden biri belki de öncüsü Mersin, özellikle de sahilleri tarumar edilirken bu yağmaya dur diyecek bir iradeyi elde fener arayıp durdu yıllarca.

Ve sonunda tüm sahiller çoğu yerde kıyı kanununa, tarihi bölge gibi kavramlara inat birbiri peşi sıra dikilen surlardan farksız binalarla kuşatılırken tüm kurumlar, yetkililer ya gözlerini kapattı, ya başını başka yöne çevirdi.

Sur tabirini boşuna kullanmıyorum; bugün özellikle de Mersinin batısında vatandaşın denize ulaşması deveye hendek atlatmaktan daha zor ve yer yer can güvenliğini tehdit eder boyutta.

Anayasa ve Kıyı kanunu sahillerin herkese açık olmasını öngörürken sıfır deniz konutların kondurulması nasıl mümkün oldu? Hadi mantar gibi biten ve tek işi “ver parayı, al ruhsatı” olan belediyeler o yağmaya izin verdi diyelim, kanunu uygulamakla yükümlü olan kurumlar niye izlemekle yetindi, neden göz yumdu?

Sakın yazdıklarıma bakıp eski zaman olaylarını anlattığımı sanmayın.

Güzelim kıyıların işgalleri bugün de tam gaz sürüyor. Ruhsatların ne zaman verildiğini, müktesep hak diye bir olgunun halen sürüp sürmediğini bilemem ama bildiğim bir şey var; Bugün de öyle siteler konduruluyor ki balkonundan denize ayağınızı sokmanız mümkün.

Üstelik sahilleri işgal eden siteleri oluşturan konutların neredeyse tamamı bir iki aylık yaz sezonunda kullanılıyor.

Bugünlerde yüksek katlı binalardan şikâyet eden Erdoğan’ ın eleştirileri nedense birkaç yıl önce Bodrum sahillerinde tanık olduğu işgallerden sonraki kararlı görüşlerini anımsattı.

Ağustos 2013’ te şunları söylüyordu Erdoğan;

“Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kendi açısından, Kültür ve Turizm Bakanlığı kendi cephesinden, İçişleri Bakanlığı belediyeler boyutundan bakacak. Kıyı kenar çizgisi incelemesi yapılacak. Belediyeler bu inşaatlar yapılırken neredeymiş, nasıl izin vermişler anlamak mümkün değil. Haklarında dava açılabilir, gerekirse de görevden almalar olabilir”

Görevlerini hatırlattığı onca bakanlık herhangi bir inceleme yaptı mı?

Siz hiç hakkında dava açılan veya görevden alınan tek bir Belediye Başkanı duydunuz mu?

Hepsinden önemlisi ve vatandaşı ilgilendiren yanıyla asıl soru; Bodrum sahilleri işgalden kurtuldu mu?

Soruları uzatmak mümkün ama hepimiz biliyoruz ki, Bodrum işgali genişleyen boyutları ve tüm hızıyla sürüyor.

Bodrum’ u bırak Mersin’e bak sitemlerini de duyar gibiyim.

Kent içinde halka kapatılan kıyılardan da geçtim. Gerçekten Erdoğan Bodrum niyetine; Ayaş, Kızkalesi, Pompeipolis, Afrodisyas başta olmak üzere binlerce yıllık tarihin üzerine dökülen onca betonu, sıfır deniz sevdasıyla dikilen onca binayı, kondurulan onca siteyi görse ne derdi?

Erdoğan’ın yolu düşmedi diyelim. Mersinin yeni tartışma konusu 50 binlik, 100 binlik planlar üzerinde onca ahkâm kesenlerin, Ankara ile Mersin arasında köprü olanların, güreş tutanların, kıyı kanunu ortadayken her metrekaresi işgale uğramış yüzlerce km sahil konusunda bugüne kadar tek kelam ettiğini duydunuz mu?

Hatırlayın, ne diyordu şarkı: “masum değiliz, hiç birimiz”

 

AK Parti anayasası ve MHP, CHP’ ye yönelik hamleler…

AK Parti anayasası ve MHP, CHP’ ye yönelik hamleler…

Türkiye demokrasiyi güçlendirme yolunda elde ettiği en büyük fırsatlardan birini 7 Haziran seçimleri sonrasında ortaya çıkan tabloyu değerlendiremeyen siyasetçiler eliyle tepti.

Elbet CHP’ nin haftalarca koalisyon görüşmeleriyle oyalanması önemli faktörlerden biriydi ama hiçbir sebep/sonuç ilişkisi Devlet Bahçeli’ nin Erdoğan’a altın tepside sunduğu fırsatla boy ölçüşemez.

MHP’ nin aldığı oy oranını görmezden gelerek diğer iki muhalefet partisinin Başbakanlık önerisini bile elinin tersiyle iten, Erdoğan’ ın yeniden seçim stratejisine her adımıyla destek olan bir Bahçeli sadece partisine AK Partiye duydukları tepki nedeniyle kerhen oy veren emanetçileri hayal kırıklığına uğratmakla kalmadı. Partiye gönülden bağlı kitlenin bile umutlarını yitirmesine yol açtı.

Ve 1 Kasım seçimleri MHP’ de umduğunu bulamayan AK Parti küskünü geçici destekçilerin yeniden yuvaya dönüşlerini sağladı.

Bugün yeniden seçim olsa baraj riski yüksek bir MHP var karşımızda.

Peki, bu durumu tersine çevirecek ve partiyi yeniden umut haline getirecek potansiyel nerede?

Bahçeli ile artık gidilecek yol kalmadığını gören parti içi muhalif cephede.

Olası bir kurultay için gerekli delege sayısına erişen muhaliflerin yasal taleplerini görmezden gelen Bahçeli ve ekibinin sergilediği tüm hamleleri savuşturmaya çalışmasına sonunda Ankara’ da bir hukuk mahkemesi dur dedi ve kurultay talebinin yerine getirilmesine karar verdi.

Ama o da ne?

Bahçeli ve kurmayları gelen darbeyi “temyiz” gerekçesiyle savuşturma gayretinde.

MHP gibi demokrasiden çok liderlik disiplininin işlediği bir partide delegelerin en masum talebi kimi hukuki usul yöntemleriyle uyutulmaya çalışılıyor.

Daha da ilginci MHP’ de ortaya çıkan tabloya iktidarın bakışı…

Emir komuta zinciri çerçevesinde hareket eden havuz medyası bugünlerde öylesine bir Bahçeli muhibbi kesilmiş ki, inanılır gibi değil.

Ve Bahçeli’ yi mumu ışığında arayacaklarını bildikleri için yere göğe sığdıramayanlar partiyi yeniden bir çizgiye oturtmaya çalışan muhaliflere olmadık cümlelerle, hakaretlere ve hatta ihanet suçlamalarına varan salvolarla saldırıyor.

Karşı cephenin aşk düzeyinde sevgisini kazanmış olmak bile Bahçeli’ ye izlediği politikanın yanlışlarla dolu olduğunu göstermeye yetmiyor mu?

Yetmiyor ki, durduğu yerde tahkimatı güçlendirmeye ve düne kadar kader ortağı yol arkadaşlarına paralelcilikten ihanete varıncaya kadar akıl almaz yaftalar yapıştırmaya çalışıyor.

**

AK Parti’ de politika geliştiren stratejistlerin son günlerde hamle geliştirdikleri bir başka cephe ise Kılıçdaroğlu üzerinden değişmeye çalışan CHP…

Ülkede ortaya çıkan çatışmalı ortamın en çok Baykal çizgisindeki ulusalcılarla yürütüleceğine inanan bu AK Parti aklı, “önüne yatmak” cümlesinden yola çıkıp, Kılıçdaroğlu’ nun ipini çekmeye çalışıyor. Merak etmeyin bu hamle tutmazsa, başka ve daha şiddetli atışlar başlayacaktır ana muhalefet surlarına…

Peki, MHP ve CHP’ de çok farklı gibi görünse de, AK Partinin geliştirdiği birine dost, diğerine düşman hamlelerin temel ve ortak amacı ne?

Sorunun cevabı çok basit ve en geç 2016 sonunda önümüze gelecek tam Başkanlık modelini de içeren yeni anayasa ile ilgili referandumda yatıyor.

Şu anda MHP abandone olmuş durumda, CHP ise incir çekirdeğini doldurmaz bir konudan bile böylesine saldırı taktiği üretme becerisini gösteren iktidar cephesinin yüksek performansı karşısında şaşkın hatta aciz…

Bu havada gidilecek sandıktan; ister seçim, ister referandum, ister Başkanlık olsun çıkacak sonuç “perşembenin gelişini belli eden Çarşamba” dan farksız.

Çıkış ne diye soruyorsanız, bu gidişe dur diyecek en önemli dinamik; ne daha uzunca süre mahkeme koridorlarına mahkûm olacağı açık MHP, ne de hapsolduğu %25 oy oranının üstüne çıkmak şöyle dursun bölünüp parçalanma ihtimali daha yüksek CHP’ de…

Bu önü alınamaz gidişe dur diyecek potansiyel muhalefetten çok AK Partinin kendi içinde uyumakta.

O potansiyel harekete geçer mi?

Cevabı hayli zor bir soru bu ve belli ki MHP hatta CHP’den devşirilecek 15-20 oyla 330’ u yakalayıp kendi anayasalarını “yeni” diye önümüze getirecek AK Parti üst akılı kadar bu ülkede yaşayan herkesi ilgilendiriyor.

Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma ihtimali var mı? Derseniz…

Yaşayıp göreceğiz, başka da seçeneğimiz yok zaten…

 

 

 

Lockheed’ ten ne çıktı ki, Panama’ dan ne çıksın?

Lockheed’ ten ne çıktı ki, Panama’ dan ne çıksın?

Panama merkezli hukuk firmasından kimi iddiaya göre çalınan, kimisine göre ele geçirilen 11,5 milyon belgenin medyaya sızmasıyla dünyanın neredeyse ortasına bomba düştü.

Bomba tabiri bile hafif kalır durumu anlatmaya…

O belgelere göre ülkelerindeki vergi ve denetimlere yakalanmamayı para ve güç sahipleri paralarını Offshore olarak tanımlanan vergi cennetlerine aktarmış…

Ortalığa saçılan belgelerde kimlerin adı yok ki…

Putin ve yakın çevresinden Ukrayna liderine, Azerbaycan hanedanlığının başındaki Aliyev ve şürekâsından Suudi Arabistan şeyhlerine ve bildiğimiz dünyadan uzak, halk adına ülke yöneten Çin politbürosunun saygın lider kadrosuna kadar…

İsimlere baktıkça insan sormadan edemiyor; Ülkesinin askerleri Rus yanlısı ayrılıkçılarla savaşırken, Ukrayna lideri Poroşenko’ nun Virgin Adaları’nda gizlice kurduğu şirketle Putin’ in yakınlarına kurdurduğu şirketlerin aynı çatı altında buluşması hatta aynı kaderi paylaşması nasıl bir rastlantıdır?

Kaçırdığı paraları iflas eden ülkesine borç olarak getiren İzlanda gibi şeffaf bir ülkenin başbakanı veya dünyanın en köklü demokrasisine sahip İngiltere’ nin iktidardaki Muhafazakâr lideri Cameron’ un bile adı geçtiğine göre bu akçalı işlerin dili, dini, rengi yok…

Ama tepkiler ülkeden ülkeye farklı…

Örneğin “sandıktan çıktım beni ancak seçen halk geri götürebilir” diyen İzlanda lideri, protesto gösterilerine bir gün dayanabildi ve skandalın ertesi günü çekip gitmek zorunda kaldı.

Putin ve Poroşenko ise düşmanlığı bir yana bırakıp aynı çizgide buluşuyor ve belgeleri “kendilerine yönelik komplo” olarak tanımlıyorlar.

Çin ise içinde Panama belgeleri geçen her türlü yayını internet dâhil her türlü araçla paylaşımını yasaklıyor.

Türkiye’ de şimdilik herhangi bir ismin ortaya çıkmamış olmasının etkisiyle olsa gerek pek gündeme oturmuş değil Panama ve hırsızlık/yolsuzluk belgeleri.

Her ne kadar 1 Mayısta açıklanacak yeni belgelerde Türkiye’ den 100 civarında şirket ve ismin yer alacağı söylense de, sakın kimse Panama skandalının bu ülkeyi etkileyeceği hayallerine kapılmasın.

Evlerde çıkan onca kasanın, ayakkabı kutularına yerleştirilmiş paraların çoğunluk tarafından ciddiye alınmadığı bir ülkede Panama kimin umurunda.

Kaldı ki, Panama ilk te değil ve elbette son olmayacak.*

Aslında yolsuzluk anlamında son döneme damgasını vuran ilk küresel deprem Lockheed şirketinin pek çok ülkede dağıttığı rüşvetlerle ortaya çıkan skandaldı.

Tıpkı Panama gibi inkârı zor ve dağıtanların itiraflarıyla pekişen o rüşvet skandalı sonrası her ülke farklı tepki verdi.

Örneğin alınan rüşveti doğduğu geri kalmış yöreye aktaran dönemin Japonya Başbakanı hükümetiyle birlikte istifa ederken, İtalya Cumhurbaşkanı Giovanni Leone koltuğunu bırakıyordu.

İran başlattığı soruşturma sonucu Deniz Kuvvetleri Komutanını kodese yollarken Devlet Başkanı Enver Sedat’ ın eşi Cihan Sedat’ ın adı karışınca Mısır ve kraliyet ailesine bulaşmasıyla Suudi Arabistan sessizliğe bürünüyordu.

Konuyu soruşturan ABD Senatosu 1976 Şubatında tanık ifadeleri ve ortaya çıkan belgeler ışığında 1968 yılından beri Japonya, Almanya, İtalya, Fransa ve Türkiye’de toplam 15 milyon dolar rüşvet dağıttığını açıklayacaktı.

Açıkladı da ne oldu diye soruyorsanız, Türkiye dönemin hava kuvvetleri komutanını gözden çıkarıp oluşturulan askeri mahkemede yargıladı ve bir aydan kısa sürede görülen dava sonucu sanıklar beraat etti.

Verenlerin verdik dedikleri rüşveti almadığını iddia edenlere inanan Türk yargısı kararını beraat yönünde vermişti.

Tanıdık mı geldi Lockheed…

O zaman hala kaldıysa yabancılık çekenlere yardım edeyim:

Dönemin Milli Savunma Bakanı Ferit Melen şöyle savunacaktı kahraman komutan ve yardımcılarını:

“Kamuoyunda bu iğrenç iddiayla Türk Silahlı Kuvvetleri alımları arasında bir ilişki kurulması ihtimali göz önünde tutularak aşağıdaki açıklamaların yapılması zorunlu görülmüştür.

Yapılan incelemeye göre Lockheed firmasından Silahlı kuvvetler için herhangi bir uçak alınmamıştır. Bu firmayla herhangi bir ilişkimiz olmamıştır. Bu durumda Lockheed firması tarafından Türkiye temsilciliğine verildiği ifade olunan komisyonların Türkiye’ de ne suretle ve niçin kullanıldığını anlamak güçtür. Hele bunun Türk Silahlı Kuvvetleri için yapılan alımlarla irtibatı olduğunu ifade etmek mümkün değildir. Ortaya atılan iddia iğrenç ve memleketimiz için itibar kırıcıdır.”

Melen ABD Senato kayıtlarıyla tescillenen rüşvete “yok” derken tek argümana dayanıyordu; Türkiye’nin Lockheed firmasından uçak almadığını söylüyordu ki, yemin etse başını ağrıtmayacak ifade bir yanıyla doğruydu. Doğruydu çünkü Türkiye doğrudan Lockheed’ ten değil, İtalya ayağından almıştı. Allahtan o tarihte Silahlı Kuvvetlere atılan iftira! nedeniyle kimseler yargılanmadı.

Ve Lockheed konusunda en anlamlı açıklamayı dönemin Başbakanı Demirel o her zamanki veciz ifadeyle yapacak, şöyle diyecekti:

“Lockheed bir muammadır. Üzerinde çok uğraşılmış, ama bir şey çıkarılamamıştır. Kişi suçu ispatlanmadıkça suçsuzdur, ispatlarlarsa ben de üstüne varırım. Biz üstümüze düşeni yaptık. Çok ta iyi yaptık…”

*Panama belgelerinde ABD ve Almanların isimlerine rastlanmaması kimi tartışmaları da beraberinde getirdi. Kimi ülkelerin yer almaması onların aklandığı anlamına gelmiyor. Örneğin ABD Senatosu araştırma komisyonu geçen yıl yayınladığı raporda vergi cennetlerini kullanan Amerikan şirketlerinin ülkeye vergi kaybının 150 milyar doları bulduğunu açıklamıştı. Kapitalizm 1929’ u da aşmaya aday en büyük krizini yaşarken vergi cennetlerini cehenneme çeviren Panama sızdırmalarının zamanlaması ve bundan sonra yaşanması olası gelişmeler elbette önemlidir. Bir başka yazıda da konunun bu yönünü ele almaya çalışacağım.

Mülteci akınını durdurmak mümkün mü?

Mülteci akınını durdurmak mümkün mü?

“Miami’ yi seviyorum, çünkü ABD’ ye çok yakın” der Meksikalılar…

Amerikan rüyasına dalacakları ilk duraktır da ondan…

İyi de milyonlarca Meksikalı neden ölümü, polis şiddetini, sayısız acı ve işkenceyi göze alıp o umut yolculuğuna çıkar?

Çünkü Amerika işsizliğe, yoksulluğa derman olur diye düşünülür de ondan…

Ve iki ülke arasındaki nüfus geçirgenliği öylesine yoğundur ki, her ekonomik kriz, ortaya çıkan her durum önce göçmen sayılarına yansır…

Örneğin son 40 yıldır Meksika’ dan ABD’ ye tek yönlü işleyen bu nüfus akışının tek istisnası vardır: ABD’ nin 2008 kriziyle karşı karşıya kalması. 2008 ve onu takip eden 2009’ da iş bulma umudu, daha iyi bir geleceğe kavuşma hayali zayıflamış hatta o günlerde tersine bir göç bile söz konusu olmuştur.

Bu marjinal dönem dışında hep Meksikalılar sınırları zorlamış ve tüm engellemelere inat komşu yakaya kapağı atma yollarını, her türlü akıl almaz yöntemi de deneyerek bulmaya çalışmıştır.

İnsanoğlu bazı şeyleri gözden çıkarmaya görsün, karşısında hiçbir güç, engel duramaz.

Yıllar önce izlediğim ve Meksika sınırını, orada yaşananları anlatan belgeselden hafızama kazınan bir bölüm kalmış: Amerikan sınır devriyelerinin günlük kaçak avlama kapasiteleri 2 bin, oysa her gün sınırı geçmeye çalışan Meksikalı sayısı 20 bin. Aritmetik gerçeği zaman içinde sınırdan geçmeye çalışanlar da öğrenmiş olmalı ki, yakalanan bir kadın, bundan sonra ne yapacağı sorusunu şöyle yanıtlıyordu:

“Şimdi beni yakaladılar, işlemlerimi tamamlayıp beni sınırın Meksika tarafına atacaklar, bir daha deneyeceğim, yakalanırsam bir daha… Sonunda başaracağım nasılsa…”

Özellikle Çin ve ardından diğer uzak doğu yoksul ülkelerinin ucuz emek gücüyle küresel üretime katılmaya başladığı son 25 yıl Meksika yoksullarını ülke içindeki özellikle tekstil işçisi olarak çalışmasını sağlayan ve kendi topraklarına hapsetmeye çalışan ABD adına işlerin gittikçe zorlaştığı bir dönem oldu. Göç dalgası bugün de ABD topraklarında ucuz tarım işçiliği yapmaya gönüllü Meksikalı emekçilerle hızlanarak sürmekte.

Kendi ülkesinde günde 10 dolar kazanamayan Meksikalı asgari ücretin saat başı 9 dolar olduğu komşu topraklarda kayıt dışı olarak 4 dolara neden çalışmasın ki?

İnanılır verilere göre bugün ABD’ de çalışan Meksikalı işçilerin ailelerine gönderdiği para 25 milyar dolar civarındadır ve bu yoksul milyonlar için her şeye rağmen çok önemli bir gelir kapısıdır.

Son yüzyılın gittikçe yükselen gücü ve günümüzün tartışılmaz küresel lokomotifi ABD sınır boyunca aldığı tüm önlemlere rağmen göçü durdurmakta başarısız kalmıştır.

5 milyar dolara mal olan ve iki ülke arasındaki tüm alanı santimine kadar jiletten keskin tel örgüye, termal kameralara, geceleri spotlarla aydınlatılan bir sınıra rağmen milyonlarca insan boğaz tokluğuna da olsa komşu kentlere geçip çalışmayı deniyor.

Her yıl ortalama bin civarında insan bu geçiş denemesi sırasında hayatını kaybediyor ama yine de hiçbir güç durduramıyor onları.

Üstelik Meksika’ dan ABD’ ye gidenler, kendi topraklarında ölümün kol gezdiği savaştan kaçan ve evrensel yasalarla korunmaları zorunlu  mülteciler konumunda da değiller.

Tüm bunları niye mi yazdım…

Avrupa Birliği yapılanmasını var eden tüm insani değerleri, altına imza attığı evrensel sözleşmeleri, hukuki tüm kuralları yok sayarak Türkiye ile bir anlaşma imzalama yolunu seçti.

Buna göre Yunanistan’ a geçenlerden başlayarak Avrupa’ ya iltica etmeye çalışanları Türkiye’ ye iade edecek.

Oysa 2. Dünya savaşının acıları yürek yakarken kabul edilen 1951 Cenevre sözleşmesine göre;

“ırkı, dini, milliyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti ya da siyasal düşüncesi nedeniyle, zulme uğrayacağına dair haklı bir korku duyduğu için uyruğunu taşıdığı ülkenin veya milliyeti yoksa, eskiden ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan ve geri dönemeyen her kişi”  mülteci statüsündedir ve bu durumda olan hiç kimse hangi gerekçeyle olursa olsun sığındığı ülkeden zorla sınır dışı edilemez.

Kendi imzaladıkları sözleşmeyi gelen mülteci dalgası karşısında yok sayan ve ahlaksız tekliflerle dalgayı tersine çevirmeye kalkışan Avrupa, ölümden öte gidecek yeri kalmamış bu insanları engelleyebilir mi?

Vaat edilmiş topraklara yürüyüşten bugüne hiçbir dönemde başarılamadı bu…

Bu kez de başarılamayacak.

“Gerekirse okyanusu aşar Avustralya’ ya ulaşırım” diyecek kadar ölümü göze almış Bangladeş’ linin umut yolculuğunu durduracak hiçbir yöntem nasıl icat edilemediyse, bundan sonra da, ne ABD’ nin fiyakalı gözlüklü sınır devriyeleri, ne de Akdeniz’ de volta atacak sahil güvenlik ekipleri durduramayacak bu yola baş koyanları…

Nereden mi biliyorum?

Tüm önlemleri alan ve Yunan adalarına gidenleri geldikleri gibi geri göndereceklerini açıklayanlara inat anlaşmanın ilk gününde Türkiye’ ye iade edilenlerin iki katı insan çıkmış komşu sahillere…

Merak etmeyin, kısa zamanda yeni yollar, akla gelmedik yeni yöntemler bulur insanlar ve ölümü göze almış insanı durduracak teknoloji icat edilemedi henüz, bundan sonra da edilemeyecek…

 

 

 

 

 

 

İlkokul çocuklarını mabede götüren kardeşlik projesi ve laiklik…

İlkokul çocuklarını mabede götüren kardeşlik projesi ve laiklik…

Önce şu dillere pelesenk olmuş laiklik kavramının ne olduğuna bir kere daha bakmakta yarar var.

Yarar var çünkü her alanda gittikçe ayrışan ve karpuz gibi ikiye ayrılmayı hızla sürdüren Türkiye de bu hayli hassas konuda da fikir ayrılığı içinden çıkılmaz hal almakta.

Bir kesime göre laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, bir başka kesime bakılırsa dinsizlik.

Oysa iki kavram da kendi cephesinde yeterince taraftar bulsa da laikliği tam olarak anlatmıyor…

Her şeyden önce laiklik mezhepler savaşı ve Katolik kilisesinin baskıları sonucu yüz yıllarca çile çekmiş, birbirini boğazlamış Avrupa merkezli batının kurumsallaştırdığı bir kavram.

Ve Lâiklik bizdeki yaygın algıya karşı, din özgürlüğünü aşırı sınırlamak veya yok saymak isteyen tüm akımların aksine din özgürlüğünün en önemli koruyucusudur.

Neden mi? Ortaçağda kilisenin dayattığı ve insanı belli dine iman etmeye, o dinin emrettiği ibadete zorlanamayacağını belirterek, din özgürlüğünün ana öğesi olmuştur.

Lâiklik din karşısında aklın zaferini aramaz. Bu nedenle Lâiklik aslında dinin de güvencesidir…

Lâiklik kuramının en eski ve temel ilkesi dinler arasında göreceli eşitlik hükmünü getirmektedir. Örnek Türkiye’den getirilecek olursa, devlet Sünniliğe, Aleviliğe, Hıristiyanlığa, Museviliğe vs. eşit uzaklıkta olacaktır.

Dine dayalı ilkelerle yönetilen İmparatorluğun külleri üzerinde doğan Türkiye’nin kendine özgü fazla deneyimi olmasa da, girmeyi hedeflediği AB’ nin köklerini oluşturan batı uygarlığı yeterince rehberlik verebilir.

AB hayatın çoğu alanında Roma İmparatorluğunu örnek almakta ve Roma’da geçerli olan “Ubi bene ibi patria” (vatanım mutlu olduğum veya iyi yaşadığım yerdir) ilkesi aslında bugünlerde tartışıp durduğumuz serbest dolaşım hakkının da nüvesini oluşturmaktadır.

AB üyesi tüm devlet vatandaşları, vatandaşı olmadıkları birlik üyesi bir başka ülkeye yerleşme hakkına sahiptir ve bu kazanım aynı zamanda “devlet dinlere eşit uzaklıktadır” yolundaki lâiklik ilkesinin de anahtarıdır.

AB üyesi ve ahalisinin çoğunluğu Hıristiyan olan devlet, ülkesinde bulunan ve fakat vatandaşı olmayan Müslüman’ın din özgürlüğünü, azınlık hakkı olarak değil çoğunluğun din özgürlüğünü korurken uyguladığı ilkelere ve kurallara bağlı olarak korumaya özen göstermektedir.

Bakmayın siz AB “Hıristiyan kulübüdür” safsatalarına. AB tüm yaşayanların inançlarını özgürce yaşamalarına saygı duymakla kalmaz, bu konuda her türlü tedbiri de alır.

Aslında laiklik kavramını devletin kurumlarına yerleştirme ve devleti din işlerinden uzak tutma gayreti yeni de değildir. AB’ nin en önemli iki aktörü ve bir zamanların kanlı düşmanları Almanya ve Fransa’ nın iki asır önce başlayan değişim ve dönüşümün de temelini oluşturur.

Türkiye Osmanlı küllerinden doğarken, azınlık haklarını da düzenleyen Lozan anlaşmasının özellikle 41. , 42. ve 43. Maddeleri herkesin inancını özgürce yaşamasına ilişkin hayli iddialı hükümler içermekte:

“Azınlıklara mensup Türk vatandaşlarının, önemli oranda bulundukları il ve ilçelerde, söz konusu azınlıklara devlet bütçesi, belediye ya da diğer bütçelerce, eğitim, din ya da hayır için ayrılan tutarlardan, hakkaniyete uygun pay ayrılacaktır.” (madde 41)

“Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşları, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmaya zorlanamayacakları gibi, dini istirahat günlerinde mahkemelerde bulunmadıkları ya da kanunun öngördüğü herhangi bir işlemi yerine getirmemeleri yüzünden haklarını yitirmeyeceklerdir. “ (Madde 43)

Yazılı hükümlere bağlanan ve teorik olarak hayata da yansıması beklenen sistemin pratikte nasıl geliştiğini sanırım anlatmaya gerek yok.

Bırakın hakkaniyete göre bütçelerden pay almalarını, tekleştirme politikaları çerçevesinde önce Ermeni, ardından Rum kiliselerinin akıbetine bir bakın… (Az kişi bilir ama hatırlatayım: 1940’ların Mersin Valilerinden T.S.Gür’ ün en önemli eserim dediği Cumhuriyet meydanındaki Halkevi’ nin duvarları bitpazarına çevrilen Rum Kilisesinin taşlarıyla örülmüştür)

Azınlıkların evrensel anlaşmayla elde ettiği hakları böyle de Aleviler ne durumda?

Türkiye kuruluşundan beri hiçbir zaman çağdaş sayılan laikliğe sahip olamadı. Buna en özgürlükçü diye tanımlanan 1961 anayasası da dâhil. O anayasanın başlangıç maddesi “Türk milliyetçiliğinden hız ve ilham alan lâik ve sosyal bir hukuk devleti” diye başlar. “Türk milliyetçiğinden hız alan lâikliğin” aslında Müslüman, Sünni ve hatta Hanefi mezhebinden hız alan laiklik anlayışına dayandığını yaşayarak görüyoruz yıllardır.

Darbecilerin dayattığı ve hayatımızı karartan 82 anayasasının Türkçesi de bozuk “Atatürk milliyetçiliğine bağlı laiklik” ifadesini ele almaya bile gerek yok. Gerek yok çünkü bugünlerde gündemden düşen AB yolculuğumuzun “milliyetçiliğe bağlı laiklik” ilkesiyle bir yere gitmeyeceğini çocuklar bile anlıyor artık.

Azınlıklar bir yana inanç özgürlüğü ilkesini çok gördüğümüz Alevilerin bugünkü durumuna ne demeli?

AB ile balayının revaçta olduğu günlerde Cemevleri sözü verenlerin 14 yıllık süreçte nasıl ayak sürüdüklerini, hele bugün artık kendi sistemlerini, hatta kendi anayasalarını dayatma eşiğine gelmiş yeni muktedirlerin her seçim arifesinde söz verdikleri ama bir türlü hayata geçirmedikleri vaatlerini anlatmanın boşa gayret olduğunun da farkındayım.

Ama itiraf etmeliyim. Mersin’ de Milli Eğitim ile il Müftülüğünün hayata geçirmeye hazırlandığı ilkokul çocuklarının düzenli bir takvim içinde haftanın belli günlerinde camilere götürme projesini bin yıl düşünsem aklıma bile getiremezdim.

Zaten projeyi (proje deyimi bana ait değil, kurumların resmi yazışmalarında var) oturup kâğıda dökenler de epeyi çaba göstermiş. Öyle olmasa Mersin Valiliğinin “olur” yazısının altında yer alan projeye* “Minik yürekler kardeşlik bilincinin farkında” adı verilip Milli Eğitim Müdürlüğünün AR-GE bölümü seferber edilir miydi?

Yanlış duymadınız. Başlığına bakıldığında göz yaşartması kaçınılmaz projeyi hazırlayan Müdürlüğün AR-GE birimi…

AB, Laiklik, tüm inançlara eşit davranma ve özgürlük mü dediniz?

Allah aşkına ağlanacak halimize bari güldürmeyin insanları…

*11.3.2016 tarihinde üst yazıyla Mersin Valiliğine MEB Mersin il müdürü imzasıyla sunulan proje 15.3.2016 tarihinde Valiliğin “acele ve günlüdür” yazısı ekinde dağıtıma çıkarılıyor.

(Makale yayına hazırlanırken; konuyu TBMM gündemine taşıyan CHP Milletvekili Aytuğ Atıcı’ dan edindiğim bilgiye göre,  Mersin Valisi Çakacak konu hakkında kendisini arayan Atıcı’ ya  projeden haberi olmadığını ifade ediyor. O zaman çözüm de kolaylaşır. Valilik uygulamayı durdurmak için Milli Eğitim Müdürlüğüne talimat verir. Sorun da kendiliğinden ve sağduyulu biçimde çözülür)

 

Kentsel dönüşüm ve Mersin…

Kentsel dönüşüm ve Mersin…

Bir önceki yazıda imar uygulamaları sayesinde yaratılan zahmetsiz zenginliklere birkaç örnek üzerinden değinmeye çalışmıştım.

Tarım arazilerinin iskâna açılması sayesinde sihirli değnek değmişçesine köşe dönenlerle ilgili o kadar çok hikayenin anlatıldığı, yazıldığı bir ülke burası. Herkesin yakın çevresinde tanık olduğu yeterince örnek var, bu nedenle de sözü uzatmaya gerek yok.

Gelelim Mersine…

Kürtlerin yerlerinden yurtlarından koptukları veya koparıldıkları, göç etmek zorunda kaldıkları/bırakıldıkları 1990’ larda yoğun göç aldı Mersin. Tüm önlemlere, zoraki engellemelere karşın kentin doğu bölümünde kalabalık mahalleler işte o süreçte serpilip büyüdü.

Bu mahallelere çeki düzen verilmesi, güvenliğin sağlanması adına kontrol altına alınmaları o yoğun göçten sonradır ve epeyi sosyal mühendislik denemeleriyle sıkça gündeme gelmiştir.

Çay, Çilek mahalleleriyle sembolleşen “adam etme” arayışları, bir süre sonra söz konusu mahallelerin kentsel dönüşüm adı altında yaşayan sakinlerinin yapılacak TOKİ konutlarına taşınıp, boşalacak alanların daha işlevsel (!) amaçlarla değerlendirilmesi düşüncesini, o hayallerin de pratiğe dönüşmesi çabalarını anımsatmama gerek yok.

Özellikle 2004 yerel seçimlerinde söz konusu mahallelerin yer aldığı Akdeniz Belediyesinin el değiştirmesiyle yoğunlaşan çabalar, Belediye ile TOKİ arasında imzalanan protokoller, bugünlere kadar devam eden yargı süreciyle gündemden hiç düşmeyen tartışmalar.

Liman gibi kentin en önemli lokomotifinin arka bahçesinde yer alan bu mahallelerin bazı kesimlerin iştahını kabartması şaşırtıcı değil elbette. Ama şaşırtıcı olan neredeyse tamamı sakinlerinin tapulu malı olan evlerinin kendi iradeleri dışında ellerinden alınması anlamına gelecek böylesine bir kentsel dönüşümün sancısız nasıl gerçekleşeceğiydi?

Zor sorunun cevabı da kolay değildi elbet ve bugün geldiğimiz yere bakıldığında on beş yılı aşkın zamandır arpa boyu yol alınamayan tablo sürecin tek gerçeğidir.

Yıllardır inatlaşma ve çatışma yerine daha güzel, daha yaşanabilir bir kent planlamasına kafa yoranlar, önceliğin bir, iki katlı evlerden oluşan Çay/Çilek vb. gibi mahallelerden çok, özellikle olası bir depremde yerle bir olması kaçınılmaz Pozcu gibi bölgelere verilmesi gerektiğini dile getirip duruyor.

Bu tezi son zamanlarda güçlü biçimde savunanlardan biri de, söz konusu bölgeyi yakından tanıyan ve Yenişehir Belediye Başkanlığını üç dönemdir sürdüren İbrahim Genç…

Genç son Büyükşehir Belediye Meclisinde hem gelmekte olan tehlikeye dikkat çekiyor hem de ufuk açıcı çözüme nasıl ulaşılacağını anlatıyor.

Pozcu’ daki çarpık yerleşime ve trafik sorununa dikkat çekerken özellikle dar sokaklardan araç geçişlerinin zor olduğunu, park yeri bulamayan araçların kaldırımları işgal etmesiyle yayaların yürümesinin engellendiğini söylüyor ve ekliyor: “Pozcu’ da bugün gecekondu sorunundan daha büyük bir sorun var. Çözüm için Ankara’ da bir takım girişimlerde bulunduk, umarım kısa zamanda çözüme ulaşılır.

Genç deneyimli bir belediye başkanı olarak hastalığın elbet farkında.

1970’ lerde deniz kumu gibi malzeme ve ilkel yöntemlerle dikilen çok katlı binalar bırakın depremi oturanların küçük tadilatlarıyla bile yıkılma tehlikesi yaşamakta.

Sokakların durumu da iç açıcı değil. Sayıları artan araçlar nedeniyle yol kenarları ve kaldırımlar işgal altında.

Parklardan geçtik, çocukların nefes alabileceği küçük bir oyun alanı dahi yok.

Küçük bir yer sarsıntısı ile insanların hayatlarını her an kaybedebilecekleri, ambulans, itfaiye araçlarının zamanında müdahale edemeyecekleri, daha kaliteli yaşam bir yana can güvenliğinin olmadığı bu yerleşim yerleriyle ilgili Ankara’ nın ne yapacağı daha da önemlisi çözüm gelinceye kadar kimin başına ne geleceği meçhul…

Zaten asıl çözüm Ankara’ da değil, Belediye ile söz konusu bölgedeki mülk sahiplerinin bir araya gelip ortak irade sergilemesinde. Her binanın yükseldiği parseller yerine “ada bazlı” projeler geliştirilecek. Adada yer alan tüm apartmanlar o proje çerçevesinde yıkılacak, yeşil alanları, sosyal donatıları, otoparkları, geniş yollarıyla yeniden inşa edilecek. Bunu sağlamak için inşaat yoğunluğu arttırılacak. Yoğunluk sayesinde ortaya çıkacak alanların tümü yukarıda saydığım ortak kullanım projelerine terk edilecek.

Aklı başında her gayrimenkul sahibi böylesi bir çözüme hayır demez. Her başına çökme tehlikesi olan ve değeri pula dönen dairesinin yerine çok daha sağlıklı, çevre düzenlemesiyle değeri artmış mülke kavuşmaya kim karşı çıkar ki?

Yenişehir Belediyesi Ankara’ dan haber bekleyeceğine, bir iki ada özelinde denemeye girişse, hiç şüpheniz olmasın ortaya çıkacak tablo diğer mülk sahiplerinin de benzer çözüm için kuyruğa girmesine yol açar.

Ne yazık ki, felaket kapıya gelmeden kılını kıpırdatmayanların yaşadığı bir ülke burası.

Umarım bu kez farklı bir şey olur, “bize bir şey olmaz abi” modu dışında sağduyu galip gelir ve büyük felaketlerle karşılaşmadan önce çözüm yolunda adımlar atılır.

 

 

 

 

İktidar partisinde görev almanın dayanılmaz cazibesi…

İktidar partisinde görev almanın dayanılmaz cazibesi…

Bir parti düşünün ki; görevden alınan il başkanının koltuğuna oturmak için 150 civarında aday yarışıyor olsun…

Durumun daha doğrusu sayının çarpıcılığını anlamak için basit bir karşılaştırma yapalım…

Mersin gibi 1,7 milyon nüfuslu bir ilde bu kadar aday çıktığına göre, 15 milyon nüfuslu İstanbul’ da aynı koltuk boşalsa kaç kişi talip olur koltuğa?

Koltuk bugün için iktidardaki AK Parti olunca sorunun cevabını tahmin etmek zor değil.

Ama asıl üzerinde durulması gereken soru bundan çok “neden insanlar aslında külfet olarak görülmesi gereken böylesi bir yükün altına girerler?” sorusu ve buna verilecek yanıttır.

Öyle ya, siyasi partide görev almak aslında madden ve manen durmadan bir şeyler vermek zorunda kalacağınız bir çarka kapılmak demektir.

Ama Türkiye ve benzeri ülkelerde öyle değil.

Tek parti döneminde de, çok partili hayata geçtiğimiz 1946’dan bugüne kadar geçen süre boyunca da siyasette yer almak külfetten çok nimet kapısı olarak görülmüş, hele bu yer kapma iktidar partileri söz konusu olduğunda neredeyse ölümüne bir kapışma alanı görüntüsü vermiştir.

CHP’ nin tek parti iktidarının bazı dönemlerinde illere atanan Valiler devleti temsil görevi yanında partinin il başkanlığını da yürüterek tüm gücü elinde toplarken, o il başkanlığını farklı isimlerin üstlendiği dönemlerde iktidar partisinin il başkanı yer yer Valiye bile hükmeden güce kavuşmuştur.

Çok partili seçimlerin sandık iradesini dürüstçe yansıttığı 1950 seçimleriyle bu iktidardan beslenen yapının kırılacağı zan edilse de, gerçek öyle olmamış, bu kez iktidara geçen Demokrat Partinin il teşkilatları başta il başkanları olmak üzere gücü ellerine geçirdikleri gün, geçmişe rahmet okutacak uygulamalarla sahnedeki yerlerini almışlardır.

1946’ da muhalefetteki Demokrat Parti Genel Başkanı Celal Bayar’ ı Mersin’ de konuşturmamak için akıllara ziyan gerekçeler üreten dönemin Valisi Tevfik Sırrı Gür’ den tutun da, aynı dönemde göz altına alınan bir grup milliyetçiye “”ulan öküzler, sizin milliyetçilikle komünizm’le ne işiniz var. Milliyetçilik lazımsa biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz.” Vecizeleriyle ünlü Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a kadar, merak edenlere yeterince anekdotlarla doludur, kısacık ömürlü siyasi tarihimiz.

Demokrat Parti iktidar olur da bir şey değişir mi?

Tam aksine yılların ezilmiş mazlumları iktidara geçince, “nerede kalmıştık” tavrıyla otururlar koltuklara. (DP Haziran 1950’de henüz iktidarın ilk ayını doldurmamışken Mersin yöneticilerinden birinin il emniyet müdürünü Tüccar Kulübünün ortasında yüzlerce kişinin ortasında tokatlaması ve ardından tokatlayanın değil, tokatlananın görevden alınarak cezalandırılması sanırım o intikam günlerine iyi bir örnektir)

Ve bu “koltuğa oturma yarışı” bazen darbelerle kesintiye uğrasa da, neredeyse yüz yıldır bitmeyen şarkı gibi sürmekte.

Sistemin adı çok partili demokrasi diye tanımlansa da, uygulamada iktidar partisinin borusunun öttüğü, bir hemşirenin hastanede çalışacağı bölümü bile gerektiğinde o parti teşkilatından güçlü bir ismin belirlediği bir ülkede yaşadığımız gerçeği değişmiyor.

Geçtiğimiz günlerde CHP’ li bir Milletvekiliyle sohbet ederken yaşadığı çok çarpıcı bir öykü anlattı:

7 Haziran seçimlerinde koalisyon ihtimali belirince, Valisinden tüm önemli bürokratlarına varıncaya kadar kendisini arayıp hal hatır soranlar, bir isteği olup olmadığını soranlar, kentin sıkıntılarını paylaşma ihtiyacı duyanlar 1 Kasım seçimlerinin ardından deyim yerindeyse ‘sağır duvar’ olmuş, telefonları bile açmamaya başlamışlar.

Türkiye’ de 2001 kriziyle iflas eden sistem sayesinde iktidara gelen AK Parti, oligarşiye dayalı bozuk düzeni değiştirme fırsatını ne yazık ki uzun zamandır kaçırdı, muktedir olduğunu gördükçe adım adım çark etti.

2004 yılında merkezi idarenin çoğu kurumunu ve erkini yerele aktarma niyetini güçlü biçimde ortaya koyan o irade bugün yerini her şeyin kontrolünü elinde tutan ve geçmişi mum ışığında aratan yönetim tarzına evrilmiş durumda.
Bu ağırlığı gittikçe artan güç, o güç sürdüğü sürece iktidara yamanmayı büyük bir yetenekle sürdüren bürokrasiyi de gizli, açık müttefik olarak yanına alıyor ve partinin il hatta daha aşağıya indikçe ilçe, belde, mahalle temsilcilerine varıncaya kadar dünyada eşine zor rastlanır bir yönetim modeli olarak karşımıza çıkıyor.

Gençlik ve Spor il, ilçe müdürünün veya il/ilçe müftüsünün kim olacağı, o müdür ya da müftünün tüm faaliyetleri zaman içinde iktidar partisinin il, ilçe başkanlarının faaliyet alanı gibi görülmeye başlanıyor.

Devlet kurumlarından herhangi birinin çalıştıracağı taşeron işçi listesinin il teşkilatında belli kontenjan çerçevesinde paylaşıldığı, il iktidar milletvekillerine atanacak işçi kotalarının ayrıldığı, adı koyulmamış acayip sistemden söz ediyoruz.

Her gün partilerin faaliyetleriyle ilgili bültenler gelir elektronik postama. Ve fırsat buldukça tümünü de açar, okurum. Son dönemde iktidar partisinin bir ilçe başkanının övünç kaynağı saydığı çalışmalardan bu sayede haberdar oldum.

İlçe Başkanı haftanın bir gününü halk günü ilan etmiş, makamına gelenlerin derdini dinliyor, büyük olasılıkla da çözmeye çalışıyordur.

Sistemin oturduğu bir ülkede insanların şaşkınlıkla izleyecekleri, hatta inanmakta zorluk çekecekleri bir faaliyet bizde övünç kaynağı sayılıyor.

Bir zamanlar girmeyi hayal ettiğimiz hangi AB ülkesinde hangi anne oğluna iş bulması için iktidar partisinin yerel yöneticisine başvurur?

Veya hangi hasta, diyaliz makinesine bağlanmak için aynı iktidar partisinin il/ilçe başkanından medet umar?

Sistemin oturduğu ülkelerde istihdam yöntemleri de, hastaneden hizmet almanın yolları da bellidir ve asla iktidar partisinin yerel yöneticilerinin elinde değildir.

Bugün bu ülkede gelinen noktada ise; bürokrat oturduğu koltuğu kime borçlu olduğunun farkındadır ve liyakat yerine sadakat sayesinde işgal ettiği makamın bedelinin ne olduğunu gayet iyi bilmektedir.

Ne yazık ki, ufukta bu bozuk düzeni düzeltecek emare şöyle dursun, aksine her gün gittikçe bozulduğunu gösteren sayısız örnekle karşılaşıyoruz.

Kendisi de devlet çarkının tepelerinde bulunmuş Ziya Paşa 150 yıl önce ne diyordu?

“Kalkın ey Felah-ı Vatan dediler, kalktık

Onlar oturdu, biz ayakta kaldık”

 

Mustafa Kemal’in ziyaretleri, tarihe gülümseyen Mersin’in ağlayan konağı…

Mustafa Kemal’in ziyaretleri, tarihe gülümseyen Mersin’in ağlayan konağı…

Diğer pek özelliği yanında zayıf toplumsal hafızasıyla da Mersin gerçekten ilginç bir kent…

Örneğin her yıl 17 Martta Mustafa Kemal’ in 1923’teki Mersin ziyareti kutlanır da, ondan önceki ve sonraki pek çok ziyareti ne söz konusu edilir, ne de doğru dürüst hatırlayan, yazan çizen vardır.

Oysa Başkumandan vekili Enver tarafından kurulmasına karar verilen 7. Ordu kumandanı olarak Halep’ teki Suriye cephesine gitmek üzere Hicaz treniyle yola çıktığında; 19 ağustos sabahı Ulukışla istasyonunda Cemal Paşa ile buluşmuş ve 20 Ağustos 1917’ de Yenice’ de kendisini karşılayan Mersinli zevatla bir araya gelmiştir.

İkinci ve asıl gelişi ise 5 Kasım 1918’ dedir ve o ziyaretinde geceyi Albay Bahattin beyin kendisini ağırladığı konakta geçirir.

Bu ziyareti çoğu insan pek bilmez.

Peki,1923 ziyaretini her yıl kutlayanların o tarihlerde mevcut olmayan ve 1945’ te yapılan gar binasında sembolik karşılamanın ardından takip ettikleri güzergâh üzerinde yer alan ve önünden geçerken üzerlerine çökecek gibi duran bir konak hiç mi kimsenin dikkatini çekmez?

Tarif edeyim hatta yazıya konağın mevcut trajik halini gösteren fotoğrafı ekleyeyim de gelip geçerken “ya ayağa kaldırın, ya da fişimi çekip öldürün” diye inleyen harabeyi gelip geçerken görmeyenlerin arasından belki birilerinin ruhu duyar, duyar da bakarsınız bir çare için kafa yoran çıkar.

Gerçekten de Mustafa Kemal 5 Kasım 1918’ de İmparatorluğun görevli üst düzey subaylarından biri iken Yıldırım Orduları Grup Komutanı ve yeni kurulan 7. Ordu kumandanı sıfatıyla Mersin’e gelir…

Ve sonradan Karamancılar konağı olarak anılacak binanın denize bakan ikinci katında o zamanlar Mersin’ de ikamet eden 23.tümen komutanı Albay Bahattin beyin konuğu olur.

Bugünlerde artık yıkılma tehlikesinin de ötesine geçen içler acısı haliyle, son sahiplerinin insafa gelmesini ve ister Belediye ister Valilik veya benzeri kurumlardan birinin yasalarla tanınmış yetkiyi kullanarak kurtarılmayı yıllardır dört gözle bekleyen binadır sözünü ettiğim…

O günlerde denize açılan cephesiyle kumsalı öpen konakta geceleyen Mustafa Kemal’ in serin Mersin akşamında oturduğu balkonu hatta konağı boşuna sahilde aramayın. Ararsanız da bulamazsınız çünkü, konağın önüne uyanık birileri iş hanı dikmiştir geçtiğimiz yıllarda…

Sakın nasıl olur demeyin, oluyor işte…

Kent girişinde eski Adliye ile halen Emniyet müdürlüğüne ait bazı birimlerin kullandığı bina arasındaki caddede ilerleyin, Katolik kilisesini geçin, kilisenin bittiği yerde ayakta duran nispeten iyi durumdaki konağın tam karşısında göreceksiniz sözünü ettiğim Karamancılar Konağını…

Ve gelip geçenlerin başına yıkılmasın diye etrafı kırık dökük çitle çevrili konağın güneyinde kalan kırkılmış bahçesiyle o bahçenin önüne kondurulan denize nazır iş hanını…

Yıllardır yazar dururum, farklı tarihlerde farklı Kent Konseyleri ara sıra başlarını kaldırıp hatırlar, bazen de birilerine hatırlatırlar ama nedense sonuç bir türlü değişmedi, değişmiyor…

Mersini yıllar önce terk edip İstanbul’ a yerleşen konağın sahipleri Karamancılar sahip oldukları Bankalarının kültürel faaliyetlerine her yıl kaynak ayırırlar da, iş bu konağa geldiğinde nedense kıllarını kıpırdatmazlar.

Hadi onların umurunda olmayabilir…

Veya gelir getirmeyecek böylesi bir restorasyona para vermek kendileri için rantabl! görülmeyebilir.

Peki, yıkılma tehlikesi arz eden tarihi binalar konusunda kendilerine yeterince yetki verilmiş olan yerel yönetimler veya Valilik neden gereğini yapmaz?

“Tarihe gülümseyen Mersin” projesinin hayata geçirilmesi için gerekli adımların tartışıldığı günlerde yine konuyu dilime dolamış ve sahipleri ilgilenmiyorsa konağın, satın alma dâhil her türlü yöntem değerlendirilerek yeniden ayağa kaldırılması ve Mersin’ e kazandırılması gerektiğini bıkmadan yazıp durmuştum.

Mustafa Kemal’ in bu pek bilinmeyen ziyaretinin çok değil, iki yıl sonra yüzüncü yılı…

Bugün harekete geçilse, restorasyon ancak iki yılda tamamlanır.

Belli ki, mevcut sahiplerinin pek ilgisini çekmiyor. İyi de bu kentte serpilip büyümüş, onca kurum ve kuruluştan biri de mi satın alıp restore edemez?

Hepsinden geçtim Büyükşehir veya asıl yetki sahibi olan Akdeniz Belediyesi yasalarla da tanınmış yetkisini kullanıp, duruma müdahale edemez mi?

Çok şey mi istiyoruz?

Yoksa unutmak ve hafızalardan itinayla silmek hepimize iyi mi geliyor?