Abdullah Ayan’dan Mersin ve bankacılık yazı dizisi -4- (İş Bankasının öyküsü)

Mersin ve Bankacılık -4- (İş Bankasının öyküsü)

Yabancı ülke temsilcilikleri, Ticaret ve Sanayi Odası, Ticaret Borsası, İhracatçı Birlikleri gibi kurumlara daha küçücük bir sahil kasabası iken kavuşan Mersin’ in limanı sayesinde elde ettiği Anadolu’ nun dünyaya açılan kapısı olma özelliği bankaların da dikkatini çeker.

1890′ larda 12 konsolosluğa ev sahipliği yanında 6 yabancı bankanın Mersin’ de şube açması bu yoğun ilginin en önemli göstergesidir.

Kurtuluş savaşı ve ardından Cumhuriyet ile birlikte yeniden inşa edilmekte olan Türkiye’ de de durum değişmez.

Örnek mi?

Ülkeyi bekleyen ekonomik sorunları aşmak, milli sanayiye destek vermek amacıyla kurulan, kurulması teşvik edilen milli bankalar…

Özellikle de İş Bankası…

Mustafa Kemal’ in direktifleri ve İzmir’ de toplanan Birinci İktisat Kongresi’ nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 günü kuruluşu gerçekleştirilen İş Bankasının dört yıl sonra 1928′ de Mersin şubesini açması, Mersin’ in dünyaya açık bir kent olmasıyla ilgilidir.

Yoğun hazırlıkların ardından İş Bankası Mersin Şubesi 25 Aralık 1928 günü kapılarını açar.

O tarihte şube Azak Hanın tam karşısında uzanan iskelenin batısındaki binanın alt katıdır.

Bina bölge sanayiciliğinin piri sayılan Sadık Paşa’ ya (Eliyeşil) aittir. (Bina İş Bankası bugünkü özgün ve kendisine ait binaya taşındıktan sonra da boş kalmamış, uzun yıllar Yapı Kredi’ ye sonraları da yine Eliyeşil-Karamehmet grubuna ait Pamukbank’ a ev sahipliği yapar. 1970′ lerin ortasında Pamukbank şubesi olarak faaliyet gösterirken yıkılıp yeniden yapılan bina, 2001 krizinin ardından Pamukbank’ ın tasfiyesiyle boşalmış halde uzun zamandır üzerindeki satılık ilanıyla yeni sahiplerini beklemektedir)

İş Bankası Mersin şubesinin açılışına kurucu genel müdürü sıfatıyla Celal Bayar ve yönetim kurulu üyesi Kılıç Ali katılır.

28 Aralık 1928 Cuma günü yapılan açılış töreni anısına hazırlanan şeref defterinin ilk sayfasında Celal Bayar’ ın duygularını yansıtan sözleri yer alır ve Kılıç Ali ile birlikte imzalarlar o sözlerin altını…

İş Bankasının Mersin ilgisi kent merkeziyle de sınırlı kalmaz.

25 Mayıs 1929 günü Tarsus Şubesi hizmete girer.

Bankanın o dönem Mersin merkez şubesinin mülk sahibi de olan Sadık Paşa Tarsus şubesinde 2 bin 500 lira liralık hesabın sahibi ilk müşteri olarak kayıtlara geçecektir.

İş Bankası dış ticaret ve liman şehri olan Mersin’ de başka kentlerdekinden farklı bankacılık hizmetleriyle çeşitlendirir faaliyetlerini.

Örneğin 28 Nisan 1929 tarihli Yeni Mersin gazetesinde yer alan ilanda Banka depolarında mevcut 35 bin okka (1 okka=1283 gram) koyun yağı ile 30 bin okka Antakya sabununun 30 Nisan günü teklif alma usulüyle satılacağı bilgileri de bankanın açılıştan itibaren Mersin’ de antrepo hizmeti verdiğini göstermekte.

Yeni Mersin gazetesinin arşivini taradıkça İş Bankasının bir dönem kentin tüm sektörleriyle olan ilginç bağlantılarını şaşkınlıkla gördüğümü itiraf etmeliyim.

23 Mart 1933 günlü gazetedeki bir habere birlikte göz atalım:

“Mersinin Cocak dere ormanlarını işletmekte olan İş Bankası kereste üzerine olan çalışmasını arttırmıştır. Bu cümleden olmak üzere ecnebi memleketlerle temasa geçilerek kerestelerimize mahreç temini (ihracat pazarı) için uğraşılmaktadır. Haber aldığımıza göre Banka şehrimizde fenni techizatla modern şekilde kereste fabrikası kurma tasavvurundadır (…)”

İlginç olan İş Bankasının bir zamanlar Mersin ormanlarından bir bölümünü işletmekte olması yanında Berdan ırmağının çıkış noktası olan ve 2 bin metre seviyelerindeki sedir ormanları…

Bilindiği gibi sedir (katran) ağacı suya dayanıklılığı nedeniyle gemi yapımında ve bir dönem bölgenin tüm jeostratejisini baştan aşağı değiştiren  Süveyş kanalının da vazgeçilmez inşa malzemesi…

Bankanın Mersin’e damgasını vurması bunlarla da sınırlı değil.

İş Bankası Mersin’ de zorunlu sanayicilik deneyimi de yaşayacaktır 1930′ larda…

Bir dönem imparatorluk sanayi ve ticaretine damgasını vuran ve mübadele ile ülkeyi terk etmek zorunda kalan Bodosaki’ ye ait yağ, sabun, iplik, un fabrikalarının yer aldığı Mersin Dakik Çırçır ve Nebati Yağ Türk A.Ş’ ye ait tesisi de bir dönem işleten Şaşati kardeşlerin kredi borçlarını ödeyememesi üzerine devralır ve bankaca kurulan İÇPAK (İçel Pamuk Yağ A.Ş.) şirketi eliyle tesisi Çukurova grubuna devredeceği 1944 yılına kadar faaliyetlerini sürdürmesini sağlar.

İş Bankası iştiraki olan Anadolu Sigorta ile de tanıştırır Mersin’ i…

Mersin Ticaret ve Sanayi Odasına 586 Sicil numarasıyla kayıtlı olan İş Bankası Mersin Şubesine Sigorta acenteliği yetkisi verilir. 21 Temmuz 1932 tarihinde yayınlanan sicil ilanına göre vekaletname yangın,nakliyat ve hayat branşları için düzenlenmiştir.

Hayat branşı o günlerde kent için önemli. Önemli çünkü 16 sigorta acenteliğinin faaliyet göstermesine rağmen hiç biri o tarihe kadar bu alanda poliçe iştira etmemekte.

Bugün İstiklal Caddesini süsleyen ve birbirini selamlayan üç taş bina…

Yan yana üç banka şubesi…

Osmanlı (günümüzde Garanti), Merkez ve İş Bankasına ev sahipliği yapan üç mekan…

Mersin’in üç mücevher taşı olarak nitelendirdiğim üç muhteşem anıtı bugün de geçmişin sırlarıyla yoğrulmuş yorgunluklarıyla hizmet vermekte…

Dilerim başlarına bir dönüşüm kazası gelmeden sürdürürler varlıklarını…

 

 

 

 

 

 

Abdullah Ayan’dan Mersin ve Bankacılık yazı dizisi 3. bölüm:Mersin merkezli ilk ve tek bankanın öyküsü

Mersin ve Bankacılık -3- (Mersinin ilk ve tek bankasının öyküsü)

Mersin ekonomisine bankacılık işlevi yanında bugün de ayakta duran binalarıyla damgasını vurmuş İş ve Merkez Bankalarına gelmeden önce Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkıp sonra kaybolmuş iki küçük finans kurumuna değinmek gerekir.

1927′ de Karaman’ da kurulduktan sonra genel merkez dışındaki ilk ve tek şubesini Mersin’ de açan Karaman Çiftçi Bankası’ dır.

1933 bilançosuna göre Mersin şubesinin tesisi için 2 bin 414 lira ayrılan banka, daha ayakları üzerine basma fırsatını yakalayamadan 1929′ da Amerika Birleşik Devletlerinde başlayıp tüm dünyayı saran küresel krizden etkilenir ve 1934 yılında Mersin şubesi kepenklerini indirir. 1937’de ise Karaman’ daki genel merkez kapanarak banka 1965’e kadar sürecek tasfiye masasına terk edilecektir.

İlginçtir, Karaman Osmanlı’ nın son dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarında Çiftçi Bankası dışında da finans kurumlarına ev sahipliği yapar.

1915′ te Karaman Milli Bankası, 1927′ de Karaman’ a bağlı Ermenek Ahali Bankası…

2.414 lira tahsis edilen Karaman Çiftçi Bankası Mersin şubesi nerede mi faaliyet gösterir?

Bugün de neredeyse tüm bankaların yoğunlaştığı Gümrük meydanı ile Uray Caddesinin kesiştiği kavşağın batı köşesinde önceleri Avrupa sonra Akdeniz adını alan otelin alt katında yer alır banka şubesi…

Ve ilginçtir bugün de bir bankaya (Deniz Bank) ev sahipliği yapmaktadır yıkılıp yapılan mekanın bu giriş katı…

**

Aynı dönemde dikkat çeken bir başka finans kurumu ilk ve belki de son kez Mersin’ li iş adamlarının kurduğu adını da kentten alan Mersin Ticaret Bankası’ dır…

Ticaret Sicile 6 Mart 1929 günü kaydedilen Bankanın sermayesi 100 bin lira, kurucu ortakları Niyazi Develi, Galip Göksu, Şevket Sümer, Müftüzâde Bahattin beylerdir.

Bankanın kuruluş sözleşmesi 11 Mart 1929’dan başlayarak on gün boyunca Yeni Mersin Gazetesinde yayınlanır ve Banka 1 Nisan 1929 sabahı kapılarını müşterilerine açar.

Kuruluş mukavelesine göre ortaklar sırasıyla Genel Müdürlük görevini de üstlenecektir.

Tek şubesi ve genel merkezi Osmanlı Bankası (günümüzdeki Garanti Bankası Mersin merkez şubesi) arka kapısının tam karşısında yer alan (son günlerde diğer benzerleri gibi yeniden yapılmak üzere yıkıldı) ve kurulduğunda mülkiyeti de bankaya ait olan binadır. Benim dönemimin ünlü narenciye ihracatçılarından Hüseyin Dinçyürek’ e de ev sahipliği yapmıştır.

Bankanın kurulması Mersin’ de heyecanlı hava estirir.

Yeni Mersin Gazetesi Bankanın doğuş haberi ve beklentilere baş köşesinde yer verir.

“kendi varlığımızı daima yükseltmeğe çalışalım.

Bizim samimi temennilerimiz; ümit ederiz ki bir çok hemşehrilerimiz tarafından da tasvip edilir.

El birliği ile yapılacak hayırlı işlerde kârlı şirketlere ehemmiyet verme zamanı gelmiştir. Bu gibi teşekküller  ne kadar çoğalırsa o kadar istifade etmiş oluruz.

Doğan müesseseleri yaşatalım ve bu gibi müesseselerin doğması için iktisadi sahada da el ele verelim.” (Yeni Mersin 27 Ekim 1929)

Mersinlilerin Bankaya sahip çıkmaları çağrısı sadece birinci sayfanın baş köşesinde yer alan bu köşe yazısıyla sınırlı kalmaz. Aynı gün aynı gazetenin ikinci sayfasında bir ilanla da bankaya Mersinlilerin ortak olması daveti yayınlanır.

İlan metni aynen şöyledir:

“Mersin Ticaret Bankasından başlıklı ilanda 11-21 mart 1929 tarihleri arasında Yeni Mersin gazetesinde esas mukavelesi (kuruluş sözleşmesi) ilan edilen ve elyevm (bugün) Vasıfzâde Şevket ile Develizâde Niyazi Beylerin (soyadı kanunu zorunlu hale getirince Şevket bey Sümer ve Niyazi bey Develi soyadını alacaktır) mesuliyetleri altında 1 Nisan 929 tarihinden beri faaliyette bulunan yüzbin lira sermayeli Mersin Ticaret Bankası Türk Anonim Şirketinin hisse senetlerini gördüğümüz rağbet ve arzu üzerine ahalii muhteremeyi de (sayın halkımızı) iştirak ettirmeye İdare Meclisimiz karar vermiş olup hisse senedatı iştira etmek arzusunda bulunan zevatın Bankamız merkezine müracaatla kayd ve hisse senedi almaları ticaret kanununun mevadı mahsusuna tevfikan (kanunun maddeleri çerçevesinde) ilan olunur.”

Banka ABD’ den başlayıp tüm dünyayı saran borsa çılgınlığının gök kubbeyi sardığı günlerde kurulur ama o çılgınlık aslında ortaklık davetinin yapıldığı tarihte büyük bir çöküşe dönmüş ve küresel kriz tüm dünyadaki finans kurumlarında depreme yol açmıştır.

Başlangıçta Mersin Ticaret Bankasının bir süre ayakta kalmaya çalıştığını gösteren önemli belgelerden biri Mayıs 1933′ te Resmi Gazetede yer alan Bakanlar Kurulu Kararnamesidir. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Mustafa Kemal’ in de imzasının yer aldığı bu kararname ile Bankanın faaliyet alanı tanımlanmaktadır. Resmi Gazete arşivlerini taradığımda gördüğüm 10 Mayıs 1933 tarih ve 14328 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Mersin Ticaret Bankası Türk Anonim Şirketi unvanlı Banka, Bakanlar Kurulu kararnamesiyle “bilumum malî, ticarî, sınaî muamelâtı  icraya ve bu muamelât ile iştigal eden diğer şirketlerin hisse senedat  ve tahvilatını mubayaa ve bu nevi şirketler tesis etmeye” yetkili kılınmaktadır.

Mersin Ticaret Bankasının en önemli özelliği Mersin girişimcilerinin ortak hareket etme, sermayelerini birleştirip birlikte büyük teşebbüslere kalkışmaları konusundaki ilk büyük model olmasıdır.

Ne yazık ki, bu model yukarıda değindiğim küresel kriz ve ardından gelen ikinci dünya savaşı yetmezmiş gibi bankaların faaliyetlerini gittikçe kısıtlayan düzenlemeler sonucu gittikçe erimeye yüz tutar ve sonunda Mersinlilerin ilk ve tek bankası 29 Nisan 1941 tarihinde tüm faaliyetlerine son verip kapılarını bir daha açılmamak üzere kapatır.

Tasfiye hazırlıkları sırasında vefatın ardından ortaya dökülen miras listesini andırır bir ilan yayınlanır gazetelerde:

“Mersin Ticaret Bankasının müstakilen mülkü olup bankanın tasfiyesi münasebetiyle elden çıkarılacak olan aşağıda yazılı dört parça gayri menkul pazarlık suretiyle satılacaktır. Talip olanlar bankaya müracaat etsin.

Muhammen kıymeti Lira

800         Soğuksu Caddesinde 919 metre arsa

1000      Karaca elyas köyünde 50 dönüm tarla su altı

1200      Mesudiye mahallesinde iki dairede ev 220 lira irat getiren

1000      Yeni Mahallede Gözne yolu üzerinde 2450 M.M. (günümüzdeki m2 karşılığı metre murabaa)”

 

 

 

 

 

 

 

 

Abdullah Ayan’ ın yazı dizisi… Mersin ve Bankacılık -2-

Mersin ve bankacılık -2-

30 yıl önce Sultanlık kayıtlarında bile izine rastlanmayan bir koy, koyun kumsalında filizlenmeye başlayan ticari hayat…

Sadece Anadoludan değil, Lübnan, Suriye, Filistin, Kıbrıs, Mısır başta olmak üzere dört bir yandan yerli, yabancı girişimci akınıyla adı duyulmaya başlayan Mersin…

İki, bilemediniz üç binlik nüfusa sahip olduğu kuruluş yıllarında ilgi öylesine yoğundur ki, kadim İstanbul ve İzmir ile birlikte üçüncü Ticaret Odası bu köyde! kurulur.

1890′ larda 12 konsolosluğun birbiri peşi sıra boy göstermesi ve aynı zaman diliminde açılmaya başlayan yabancı bankalar…

Finans kurumlarının ilgisi yabancılarla da sınırlı değildir.

Vaat ettiği ışıltılı gelecekle herkesi ve her kesimi kendisine çeken Mersin’ e çıkarma yapan kurumlar arasında Ziraat Bankasının olması üzerinde durulması gereken önem ve özelliktedir.

Önemlidir çünkü 15 Ağustos 1888′ de resmen kurulan banka 4 ay gibi kısa zaman içinde Mersin kuruluş işlemlerini tamamlar.

Tarih 1 Ocak 1889′ u gösterdiğinde faaliyete geçen bankanın kurucu müteşebbisleriyle Mersin Ticaret Odası kurucu isimlerinin aynı olması dikkat çeken önemli özelliklerden biridir.

Adana Vilayet salnamesi kayıtlarına düşen  kurucu ortak isimleri şöyle;

Reis Abdullah Merzuk Efendi

Azalar: Ali Efendi, Abdulhalik Efendi, Bogos oğlu Dimitraki, Hacı Aslan oğlu Yuvanaki..

1890 yılında Ali Efendi’ nin yerine Yasef Barbour yönetime girecektir.

Abdullah Merzuk ve Ali Efendi (Saydavi) nin 1886′ da kurulan Mersin Ticaret Odasının kurucuları arasında yer aldığını not edelim.

Ziraat Bankası Mersin’ de faaliyete Uray (o zamanki adıyla hükümet)Caddesi üzerinde Eski Cami ile Azak han arasında kalan Ramazan oğlu Niyazi Bey’ e ait iki katlı binanın üst katında geçer.

Banka büyüyüp geliştikçe buraya sığmaz olur, 1933 yılında uzun yıllar faaliyetlerini göstereceği Maroni kilisesi karşısındaki (günümüzde Nüzhetiye Camii) binasına taşınır.

Osmanlı Bankasının Mersin binasını anlatırken sözünü ettiğim ünlü Mavromati burada da karşımıza çıkar, hem de çok daha iz bırakacak biçimde.

Ziraat Bankasının 1933′ te taşındığı bina, 1905 yılında kente damgasını vuran bir kaç isimden biri olan ünlü Mavromati tarafından çok amaçlı olarak inşa edilmiştir.

Döneminin göz kamaştıran ve denizden gelenleri büyüleyen binası iki katlıdır.

Uray Caddesinin deniz tarafında yer alan bina Mavromati döneminde zemin katın depo ve antrepo, üst katın ofis olarak kullanılacak biçimde inşa edilmiştir.

Ziraat Bankasının Konstantin Mavromati’ ye ait binaya 1933 yılında taşındığına dair tartışmalara yer bırakmayacak belge, o günlerde Mersin’ de yayınlanan Yeni Mersin Gazetesinde yer alan ilandaki bilgidir.

26 Mart 1933 tarihli Yeni Mersin gazetesinde yer alan Mersin Ziraat Bankası resmi ilanı şöyle:

“Yeni nakledilecek binanın banka kısmıyla altındaki mağazaların tamir ve tadili 27 Mart 933 tarihinden itibaren bir hafta müddetle münakasaya (eksiltme) konulmuştur. İhale 3 Nisan pazartesi günü saat on birde yapılacaktır. Talip olanlar bu baptaki şeraiti (ihale şartlarını) anlamak üzere her gün bankaya müracaat edebilirler”

Tadilatın ardından aynı yıl göz kamaştıran binaya taşınır Ziraat Bankası ve faaliyetlerini 1978 yılına kadar da burada sürdürür.

1960′ ta limanın hizmete girmesiyle önemini yitiren Gümrük İskelesi ve yanı başındaki Gümrük Binası işlevsizdir artık. Gümrük Meydanını  genişletme çalışmaları sırasında kamulaştırılan bina bir süre sonra Ziraat Bankasına devredilir.

Kentin sembolü Gümrük Meydanına da adını veren Gümrük Binasının neredeyse yıkılıp yok edilmesiyle o binanın kalıntıları üzerinde büyüyüp gelişen ve artık eski binaya sığmaz hale gelen Ziraat Bankasınca hazırlatılan proje yükselir.

Ziraat Bankası 1978′ de Gümrük Meydanındaki bugün de hizmet verdiği binaya taşınınca bu kez kaderine terk edilme sırası Uray Caddesindeki Mavromati’ den yadigar tarihi binadadır artık.

Bir süre Mersin Defterdarlığı Muhakemat Müdürlüğüne ev sahipliği yapar bina ve 1990′ larda tamamen kaderine terk edilir.

Taki Vali Hasan Basri Güzeloğlu döneminde “Tarihe Gülümseyen Mersin” projesi kapsamında restore edilerek bugünlerde İl Kütüphanesi olarak yeniden kente kazandırılıncaya kadar.

Mersin’ deki Bankacılığa ev sahipliği yapan mekanların öyküsü Ziraat Bankasıyla bitmiyor.

Osmanlı Bankası ile aynı hat üzerinde ve birbirine komşu iki banka binası daha var ki, günümüzde yıkılıp yok edilmiş bir kentin hoyratlığına inadına kafa tutmakta.

O iki güzel eserin; Merkez ve İş Bankası binalarının belgelere dayalı yapılış öyküsü bir sonraki yazıda…

 

Abdullah Ayan’ dan yazı dizisi… Mersin ve Bankacılık -1-

Mersin ve bankacılık … -1-

Mersin’ e çeşitli elbiseler giydirilmeye, farklı kimlikler bulunmaya çalışılsa da kentin tartışılmaz özelliği ülkenin dünyaya açılan bir kaç kapısından biri olması hatta İstanbul ve İzmir’ i saymazsak, Anadolu’ nun en önemli limanı olmasıdır.

Kısaca bir liman kentidir Mersin ve limanın ivmesiyle de ticaret ve taşımacılığın öne çıktığı sektörleri, hitap ettiği hinterlandıyla diğer tüm Anadolu şehirlerinden çok daha farklı bir konuma sahiptir.

Bu konumuyla toplasanız tüm tarihi yüz elli yılı zor bulan Mersin, Anadolu’ nun binlerce yıllık kadim şehirlerinin sahip olmadığı pek çok kurum ve kuruluşa ev sahipliği yapar.

1855′ te Padişah Sultan Abdulmecid tarafından Adana Vilayetine gönderilen fermandan anlıyoruz ki, “Tarsus kazası civarında Mersin iskelesi nam mahalde deniz kenarındaki kumluklar üzerinde ev ve dükkan yaptırmak üzere yer kiralamak isteyen talipliler çıkınca” Saltanat konunun araştırılma talimatını veriyor ve görülüyor ki, Defterhane-i Amire’de (arazi kayıtlarının tutulduğu defterler) ne Mersin iskelesi ne de karyesi (köy) hakkında en küçük bir kayıt yoktur…

İmparatorluk Kayıtlarında bile izine rastlanmayan bu kuş uçmaz, kervan geçmez kumluk üzerinde bir süre sonra başlayan yerleşim, bir insan ömrüne sığacak zaman diliminde ve otuz yıl sonra 1886′ da ve payitaht merkezi İstanbul’ dan sadece dört, İzmir’ den bir yıl sonra üçüncü Ticaret Odasının kuruluşuna tanık olacaktır.

Anadolu’ nun dünyaya açılmaya başlayan bu çiçeği burnunda kenti dış Ticaretin olmazsa olmazları sayılan yabancı temsilciliklere ve bankacılığa da tıpkı Ticaret Odası gibi kuruluştan itibaren bigane kalmaz, kalamaz.

1893′ te Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya, ABD, Hollanda, İspanya, Portekiz, Avusturya, Lübnan, Norveç ve Danimarka gibi 12 ülke konsolosluğuna ev sahipliği yapması bile Mersin’ in dış dünyaya açıldığını gösteren hayli ilginç bir öyküyü anlatır.

Ve yabancı temsilciliklerle aynı zaman diliminde yabancı finans kuruluşlarının ilgisi, birbiri peşi sıra açılmaya başlanan yabancı bankaların akını…

Konsolosluklarla aynı günlerde birbiri peşi sıra kurulmaya başlanan Banka şubelerine şöyle bir göz atalım:

-Mersin başta olmak üzere imparatorluk sınırları içindeki her şehre damgasını vurmuş Bodosaki’ nin girişimleriyle 1906′ da Anadoluda ilk ve tek şubesini açan Banque D’Athens

-Alman imparatorluğunun Ortadoğu’ da nüfuzunu güçlendirmeye çalıştığı 1900′ lerin hemen başında kurulan Deutsche Orient Bank…  (Hem Banque D’ Athens hem DOB,  Almanya Merkez Bankasının -Reischbank- desteğiyle kurulur)

Banka Almanya dışında ilk şubesini İstanbul’da açacak ve ardından Osmanlı İmparatorluğu nezdindeki beş şubeden birine Mersin’ i uygun bulacak, 16 Temmuz 1933 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Ticaret İşleri Umum Müdürlüğü ilanıyla Bankanın Almanya Dresdner Bank’a devredildiği duyurulacaktır.

-Sonradan pek çok isim ve el değiştirecek olan, 1919′ da Suriye’ nin Fransız mandası olması ardından Fransız sermayeli şirkete devredilen, kurulan Suriye’ de para basma imtiyazı da tanınan La Banque De Syrie… (Banka bugün de Suriye-Lübnan ortak sermayesiyle Lübnan merkezli olarak ve Banque de Syrie et du Liban adıyla faaliyetini sürdürmektedir.)

-Banque Franchais Des Pays Orient;

Banka Mersin’ de 12 Aralık 1926 günü sonradan Selanik Bankasına ev sahipliği yapacak olan Hükümet (bugünkü Uray Caddesi) Caddesi Valilik konağı bitişiğindeki binada faaliyete geçmiş, 30 Haziran 1931′ de tasfiye kararı alınınca da, Azak Han kapısının batı tarafında yer alan sonradan Türk Hava Kurumu’ na ev sahipliği yapacak binaya taşınacaktır*. (Arşivimde Mersin Şubesinin aracılık ettiği kambiyo işlemine ilişkin 14 Mayıs 1931 tarihli yetkili imzaların yer aldığı daktilo metninin bulunması da bankanın kapandığı tarihe kadar Mersindeki faaliyetlerini etkin biçimde sürdürdüğünü göstermektedir.)

-Selanik Bankası:

1888′ de Selanik’ te kurulan ve 1909′ da İstanbul’ da faaliyet göstermeye başlayan Selanik Bankası Mersin’ de 15 Mart 1926 günü faaliyete geçer. 1931′ de Banque Franchais Des Pays Orient’ in boşalttığı Valilik bitişiğindeki binaya geçer. Selanik Bankası uzun yıllar uluslararası ilişkileri ve uzman kadrosuyla özellikle de kambiyo işlemlerinde en etkili banka olarak damgasını vuracaktır Mersine…

-Osmanlı Bankası:

Osmanlı İmparatorluğunun son demlerinde para basma yetkisi de dahil Hazinedarlık görevini üstlenen Bankanın Mersin Şubesi 30 Ocak 1926′ da tescil ve ilan edilip faaliyete geçer.

Banka bugün de Mersin’ in az sayıda ayakta kalmayı başarmış binalarından biri olan ve günümüzde Osmanlı Bankasını bünyesine katan Garanti Bankası Mersin merkez şubesi olarak anılan binanın  ilk mukimidir.

Osmanlı Bankasına 2001′ de tasfiye edildiği güne kadar ev sahipliği yapan bina aslında Mersin kanalizasyon inşaatını yapan Alman Lenz Şirketince inşa edilen ve şirket borç/alacak ilişkileri nedeniyle hayli maceralı Mersin defterini kapatıncaya kadar faaliyetini burada sürdürdüğü yapıdır . Binanın yapıldığı taşların öyküsü de ilginçtir. Günümüzde Özgür Çocuk Parkı olarak anılan alanda Mavromati’ nin Rum çocukları yaptırdığı okul mübadele ile Rumlar gidince kapatılır. Cumhuriyetten sonra kentin kalifiye eleman ihtiyacı sonucu okul Ticaret İdadisine  dönüştürülür. Ancak 1925′ te bir gece mektep tümüyle yanar. İşte o yangın enkazının taşları Lenz şirketince taşıtılıp yapılmakta olan idare binasının inşaatında kullanılır.

Osmanlı Bankası’ nın yanında uzanan Merkez Bankası ve İş Bankası ile başlı başına bir yazıyı hak eden Ziraat Bankalarının Mersin’e gelişleri ve faaliyet gösterdikleri mekanlar bir başka yazıya…

*Hükümet konağının batı yakasında komşusu olan bina 1980′ lerin ortasına kadar ayaktadır. Bankalardan sonra uzunca süre bir dönem kent hayatına damgasını vuran ve pavyon olarak adlandırılan gece kulübü/kabare türü bir mekana ev sahipliği yapan Mersin finans hayatının sembolü bina 1987′ de satın alan iş adamı tarafından iş merkezi yapma düşüncesiyle yıkılır. O proje de gerçekleşmeyince molozlar kaldırılır, boş bir alana dönüştürülür. Bugün Vergi ve İdare Mahkemelerine ev sahipliği yapan Vali Konağının bitişiğindeki açık otoparkın yanından geçerken şöyle bir durup soluklanın. Bir döneme damgasını vurmuş efsane bankasının toz toprağa bulanmış küllerini hissedeceksiniz…

“Şanghay İşbirliği Teşkilatı AB’ ye alternatif mi?” Abdullah Ayan (6.12.2016)

Şanghay İşbirliği Teşkilatı AB’ ye alternatif mi?

İlk iki bölümde iki yüz yıla yaklaşan Avrupa yolculuğunun özellikle de 2. dünya savaşı ardından doğan Avrupa Birliği ile süren ilişkilerini önemli dönemeçlerine değinerek ele almaya, özetlemeye çalıştım.

1958′ deki Avrupa Ekonomik Topluluğuna başvuru, 1963 Ankara Anlaşmasıyla çerçevesi çizilen yol haritası, 1987 tam üyeliğe kabul mektubu, 1994 Gümrük Birliği Anlaşması…

Bazıları mahcup, bazıları cesur, çoğu zaman siyasilerin öngörüsüne kalmış ama neresinden bakarsanız bakın, tümü Avrupa ile buluşma, birleşme, kenetlenme hamleleri…

Demokrat Parti, CHP-AP koalisyonu, sonrasında Demirel, Ecevit kavgalarıyla kan kaybeden ülkenin acılı kayıp yılları, derken Özal dönemi ve üyelik bir yana entegrasyona yönelik cesur hamleler…

1990′ larda bu kez Çiller- Mesut Yılmaz isimleriyle simgeleşen kısır çekişmelerin yine korku tünellerinde geçirilen zor yılları…

2001 krizi, ardından Mecliste temsil edilen tüm sistem partilerinin seçmen tarafından cezalandırılması ve oyun dışına atılması…

Henüz bir yaşında olan AK Parti’ nin biraz da seçim sisteminin azizliği sayesinde halkın üçte birinin oyunu almasına rağmen Milletvekilliklerinin üçte ikisini kazanması…

Ve her fırsatta karşısına dikilip duran askeri vesayeti geriletmenin en önemli argümanlarından biri olarak gördüğü Avrupa Birliği’ ne ip gibi sarılması…

Derken 2004′ te o yıllardır açılması için eşiğinde beklenen kapıların ilk kez, üstelik ardına kadar açılması…

1987′ de Özal’ ın Ali Bozer eliyle teslim ettiği tam üyelik başvuru mektubunun üzerinden tam 17 yıl geçtikten sonra 17 Aralık 2004 günü Avrupa Konseyinin “müzakere görüşmelerine” yeşil ışık yaktığı o tarihi toplantı.

2005 Ekim’ inde müzakerelerin fiilen başlaması ve 35 başlık altında toplanan tüm müktesebatın uyumlu hale getirilmesi amacıyla tarama sürecinin başlatılması, 35 başlıktaki 35 fasıl’ ın ayrı ayrı taranmasıyla mutlu sona ulaşılması…

Hepsi gözlerimizin önünde cereyan eden, heyecan dolu, gel/git’ lerine rağmen olumlu yanları hayli fazla, bazen esen gerginliklere, dışarı taşan kavgalara rağmen tarafların sonunda sağduyuyla masaya yeniden döndükleri kısacık dönem…

Kıbrıs sorunu, limanların Rum kesimine açılması gibisinden kimi zor, kimi basit bir hamleyle atılacak adımlardan, zina gibi kamuoyunun bir bölümüne seçim mesajı olarak nitelendirilebilecek sudan sebepler.

Bilim ve araştırma gibi fasıllar aynı gün açılıp, olumlu anlamda kapanırken, tüketici ve sağlığın korunması gibi aslında bu ülke insanının Avrupa yaşam standartlarına kavuşmasını mümkün kılacak siyasetle de pek ilgisi olmayan fasılların 2007′ de açıldığı günden beri 10 yıldır kapanamaması.

AB’ nin Kıbrıs sorununa endeksleyerek, orada gerekli adımlar atılmadığı için Aralık 2006’da müzakereleri askıya aldığı ve fasılların kapağını bile açmadığı Malların, işçilerin serbest dolaşımı gibi Türkiye’ nin olmazsa olmaz saydığı, asıl mevzular…

AB’ nin Türkiye tam üyeliğiyle ilgili yaşadığı kafa karışıklıkları, AB’ nin her üye devlete aynı hakları eşit olarak tanıması nedeniyle; yıllık toplam hasılası 10 milyar doları bulmayan 400 bin nüfuslu Malta’ nın, 3,5 trilyon dolarlık milli gelire sahip 80 milyonluk Almanya’ yı bloke edebildiği ve iş Türkiye’ nin üyeliğine geldiğinde herkesin topu birbirine attığı vizyondan yoksun ülke yönetimleri eliyle heba edilmesi…

**

Sonrasını “vizelerin kaldırılıp kaldırılmayacağı, mülteci anlaşmasının işleyip işlemeyeceği” tartışmalarıyla izlediğimiz, iplerin kopma noktasına geldiği bu günler ve 2004′ te kurtarıcı ip niyetine sarıldığı AB sürecini tek hamlede bitirip, yerine Şanghay birliği gibisinden alternatif yapılanmaları öne süren Erdoğan’ ın son kararı verdiği AK Parti…

“Muassır medeniyet” ya da bugünkü karşılığıyla “çağdaş uygarlık” yolundan vazgeçip Asya steplerinde gelecek aramanın gerçekleşme olasılığı var mı?

Soruya kitaplar dolusu araştırmalar, analizler ışığında cevaplar aranabilir, verilebilir de…

Ama ben tek şeyle yetineceğim; Türkiye’ nin AB ile 1994′ te Gümrük Birliği sayesinde bugün ulaştığı ticaret hacmiyle Şanghay İşbirliği Teşkilatı (ŞİT) ülkeleriyle olan ticaretinin boyutları bile diğer uyum fasılları ve gelişmişlik düzeyine erişim bir yana ekonomik ortaklıkların bile dengesizliğini, imkansızlığını ortaya koyan verilerle dolu…

ŞİT dediğimiz Rusya ve Çin’ i saymazsak diğer üçünün esamisinin okunmadığı bir yapı…

İlk kuruluş amacı da ne ekonomik ne de ortak değerler çerçevesinde birleşme.

Çin ve Rusya’nın radikalizme, özellikle de Uygur, Tacik ve Çeçen şiddet yanlısı radikal İslami örgütlere karşı birlikte hareket etmeyi hedefleyen sınırlı hedeflere sahip örgüt.

Siyasal ve sosyal hedeflerinin, o hedeflere ulaşmak için seçtiği demokrasi dışı yol ve yöntemler bir yana ekonomik olarak ta Türkiye ile masaya oturduklarında bir ortaklıktan çok, bir tarafın tartışılmaz üstünlüğüyle diğer tarafa söz hakkı vermesinin anlamsız kaldığı bir tablo var karşımızda.

Örneğin Çin; 2001 yılında 200 milyon dolar ihracat yapıp, 926 milyon dolar mal aldığımız kısaca dengenin (-726) olduğu ülkeye 2015’te 2,4 milyar dolarlık mal satıp, 25 milyar dolarlık ithalat yapmışız. Denge (yaklaşık -22,5 milyar dolar)

Rusya Federasyonu ile de durum çok farklı değil;

2001 yılında 925 milyon dolarlık mal satıp, 3,4 milyar dolarlık mal aldığımız Rusya’ dan 2015’te ithalatımız 20 milyar dolara ulaşmış, ihracatımız ise 3,6 milyar dolar civarında.

Özetin özetine gelince;

Bir yandan 200 yıla yaklaşan Avrupalılık hayaliyle ete kemiğe bürünmüş Avrupa Birliğine yalnızca ekonomik ilişkiler penceresinden baksak bile ihracatının yarısını bu birliğe yapan bir Türkiye var artık.

Ve bugün içine kendi ayağımızla daldığımız ekonomik kriz tünelinden çıkmak için eninde sonunda başvuracağımız doğrudan yatırım rakamları da %65 düzeyini gösteriyor ve AB’ siz “asla” diyor.

Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan ve Özbekistan gibi zaten ekonomik anlamda pek fazla ilişkimizin olmadığı dörtlüyü saymazsak Çin ve Rusya birlikteliği anlamına gelen ŞİT ile 45-50 milyar dolarlık ticaret hacmi iş bilanço sonucuna geldiğinde 40 milyar dolarlık açık veriyor.

Orta ve uzun vadede de tablonun iyileşmesini sağlayacak ışık yokken, ihracatımızın yarısını yaptığımız AB ile mevcut köprüleri atmak ne derece doğru?

Sorunun cevabını ekonomik veriler veriyor zaten, gerisi abesle iştigal…

 

 

 

 

 

Abdullah Ayan: “Türkiye’ nin AB yolculuğu… -2-“(1.12.2016)

Türkiye’ nin AB yolculuğu… -2-

Önceki yazıda “muassır medeniyet” olarak ta özetlenen Avrupalılaşma macerasının 200 yıla yaklaşan serencamını ve batılılaşma, aydınlanma ile başlayan yolculuğun Avrupa Birliği hedefine doğru giden ara dönemeçlerini özetlemeye çalışmıştım.

İki dünya savaşının enkazı altındaki Avrupa’ nın başta iki düşman kardeşi Almanya ve Fransa’ nın girişimiyle ve savaşlara yol açan ekonomik nedenlerin önemli faktörlerinden kömür/çelik birlikteliğiyle başlayan ortaklık girişimi ve o ortaklığın Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adı altında yapılanması…

Demokrat Parti iktidarının ama özellikle de Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu çabalarıyla Temmuz 1959′ da yapılan ilk başvuru ve başvuruyu olumlu karşılayan AET’ nin ortak komisyon kurma kararı…

1960 darbesi ardından da Avrupa ile kenetlenme anlamına gelen AET’ ye girme hedefinden sapmaz Türkiye…

Gerekli irade ortaya koyulabilse, daha o yıllarda tam ortaklığa vardırılma olasılığı hayli yüksek üyelikle ile ilgili en radikal adım 1963 Ankara anlaşmasıyla atılır.

İktidarda İsmet İnönü liderliğindeki CHP-AP koalisyon hükümeti vardır.

Anlaşmaya göre Gümrük Birliği, ülke ekonomisinin Topluluk ile entegrasyonu sağlanacak bu amaçla Ortaklık Konseyi kurulacaktır.

Emek gücü, sermaye, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı gibi devrim niteliğinde pek çok adım aslında o anlaşmayla atılır.

Atılır da uygulamaya geçer mi?

Aslında savaştan çıkmış Avrupa’ nın özellikle de tüm yetişmiş insan birikimini kaybetmiş Almanya’  nın o yıllarda iş gücüne duyduğu gereksinim ortadayken, entegre olmaya yatkın Türk insanına tüm kapıların ardına kadar açılabileceği konjonktür olarak ta çok uygun bir dönem heba edilir.

Taraflardan kim suçlu, kim masum gibi arayışları burada sorgulayacak değilim. Ama tarihi bir altın fırsatın nasıl olup ta kaçırıldığını not olarak düşmekte fayda var.

Ve bir ayrıntı daha; Aslında Ankara anlaşmasının altına imza atmış AET ortağı ülkelerin, serbest dolaşım hakkının o anlaşmayla tanınmış olması nedeniyle bugün vize vs engellemeleri dayatamayacakları o pek çok uzman ve konuya vakıf akademisyen tarafından dillendirilmekte.

1963 Ankara anlaşmasıyla ardına kadar açılma şansı doğan kapılara rağmen atılması gereken adımların bir türlü gelmemesi, arada yaşanan askeri müdahaleler, ülke içindeki kısır iktidar kavgaları, özellikle de bir döneme damgasını vuran Demirel-Ecevit çekişmelerinde Ecevit’in “onlar ortak biz pazar” sloganıyla özetleyip popülizme kurban ettiği hayli uzun süren uyuklama dönemi.

Kıbrıs müdahalesi, 12 Eylül darbesiyle bırakın AET’ yi, Avrupa Konseyiyle bile ilişkilerin askıya alındığı bunalımlı yıllar.

Derken Özal’ ın ANAP’ lı iktidar yılları…

Özal Türkiye’ de AET ile ilişkilerin yeniden canlandırılması bir yana, ortaklık için her türlü gayretin gösterilmesi gerektiğine inanan liderdir. Daha iktidara gelmeden ve 12 Eylül darbesinden de önce 24 Ocak 1980 kararlarının bürokrat mimarı olarak ülkenin ekonomik açıdan dünyaya açılması gerektiğini, bu yolda AET çıpasının entegrasyon anlamında en önemli yol haritası olduğunu bilir.

İlk fırsatta da AET’ nin kapısının çalınması gerektiğini…

Kurduğu hükümette bu amaçla AET’ den sorumlu Devlet Bakanlığı koltuğu ihdas eder.

Ve 1987′ de Türkiye’ ye oranla geçen zaman içinde arayı epeyi açmış, dev adımlar atmış “Avrupalı Ortak” ların kapısının çalınması..

Bizzat Özal’ ın virgülüne kadar metin üzerinde çalıştığı başvuru mektubu 14 Nisan 1987 günü Brüksel’ de Topluluk Dönem Başkanına Devlet Bakanı Ali Bozer tarafından verilir.

Başvuru mektubunun en dikkat çeken cümlesi, 200 yıllık Avrupa hayalini özetleyen “Avrupa organizasyonuna, Avrupa Birliği’ ne ve keza Avrupa topluluklarını tesis eden antlaşmaları ortaya çıkaran ideallere bağlılığını bilhassa belirtmek isterim” vurgusudur…

Bozer, Brüksel’de masaya otururken Ankara’ da Özal, yapılan tarihi başvuruyu yıllar boyu konuşulacak “uzun, ince ve yokuşlu bir yoldayız” cümlesiyle özetleyecek ve devam edecektir:

“AET’ ye tam üyelik girişimimiz, Atatürk’ün idealinde olan, batıyla daha yakınlaşmak, ileri batılı ülkeler arasına girebilmek için atılan tarihi bir adımdır”

Adım tarihi olmaya tarihidir ama yol haritalarını kurumsallaştırmaktan çok iktidarların iradesine terk etmiş Türkiye’ de, AB süreci de aynı kaderi yaşar.

Özal’ ın güç kaybetmesi, ANAP iktidarının yerini SHP-DYP koalisyonunun alması ve daha nice gelişme…

Özal’ ın ölümü, yerine Demirel’ in çıkması ve SHP-DYP koalisyonunu oluşturan iki parti liderinin de değişmesi…

Bu arada AET’ de artık AB’ ye evrilmiş, hem ülke sayısı hem de müktesebat anlamında çok daha geniş ve etkin bir Birlik modeline evrilmiştir.

1995′ te SHP-DYP’ nin Çiller-Karayalçın’ lı döneminde AB ile tam ortaklığa giden yolda Gümrük Birliği anlaşmasını imzalar Türkiye…

1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe giren anlaşma Türkiye’ de destekçiler kadar eleştirenleriyle uzun süre gündemin en önemli konusu olur.

Gümrük duvarları arkasında dilediği ürünü, dilediği kalitede üretip, rakipsiz sayıldığı piyasada dilediği fiyata satan sanayici başta olmak üzere, rahatı kaçan kesimler başta olmak üzere pek çok çevrenin tepkisiyle doğar Gümrük Birliği…

Yıllar geçtikçe gümrük duvarlarının kalkmasıyla kaliteli Avrupalı karşısında şansını yitireceği sanılan Türk sanayi, beklenenin aksine zaman içinde standartlarını yükseltir ve Avrupa pazarına açılır.

1959′ da Zorlu’ nun müracaatıyla başlayan zorlu ve “ince yoldaki yokuşlu” yolculuğun 40. yılında 1999′ da çok önemli bir merhale daha aşılır.

11 Aralık 1999 günü Helsinki’ de Türkiye’nin Birliğe üyelik adaylığı resmen onaylanır ve diğer adaylarla eşit konumda olduğu ilan edilir.

Sonrası, AK Parti iktidarlarının daha geçerli ifadeyle Erdoğan’ ın AB ile imtihanı ve bugün yol ayırımına doğru savrulan süreç bir başka yazıya…

 

 

 

Abdullah Ayan: “Muassır medeniyet ve AB yolculuğu” (29.11.2016)

Muassır Medeniyet hedefi , AB yolculuğu…

Türkiye’nin AB hedefi sadece bir pakta, bir birliğe girme macerasından ibaret değildir.

Bu topraklarda yaşayanların neredeyse 200 yıla varan, meşakkatli yolculuğunun büyükçe hayallerinden birinin Avrupa ile bir arada olma fikrinin gerçekleşmesidir.

  1. Mahmud ve Sadrazam Alemdar mustafa Paşa’ nın imzaladıkları Senedi ittifak’ la başlar.

Yeniçeri ocağını dağıtan padişahın adını “gavura” çıkaran çapulcuların akıttığı kanlar bu yolda ödenen ilk bedelleri anlatır.

1839 Tanzimat fermanı, 1856 Islahat fermanı…

Daha da önemlisi 1876′ da yürürlüğe giren kanuni esasi, bugün bile kendimize uygun elbiseyi bir türlü giyemediğimiz, halen tartışa geldiğimiz anayasaların ilki ve bugün bile uygulanabilse çoğumuzun kabul edeceği standartlara sahip…

Örnek mi?

Yasa önünde tüm Osmanlıların eşit olduğu, işkence ve eziyetin kesinlikle yasaklanması, yasayla hükme bağlanmadan kimseden vergi, harç vs. alınamayacağı, vergilerin ödeme gücüyle orantılı toplanması, Hakimlerin azlolunamayacağı, yargılamaların aleni yapılması, herkese mahkemelerde savunma hakkı tanınması, hiç kimsenin mahkemelere müdahalede bulunamayacağı…

Yasamayı Meclis-i Mebusan (Temsilciler Meclisi) ve Heyet-i Ayan’dan (Günümüzdeki karşılığı Senato) oluşan  Meclis-i Umumi’ ye bırakan, üstelik her vekilin düşüncelerini özgürce söylediği ve rüşvet, vatana ihanet, anayasayı çiğneyecek eyleme kalkışmadıkça kendisine dokunulmazlık sağlayan bir anayasa…

Sonrası hem batılılaşma hem de batılılaşmayı pek çok yapısal reform, demokrasi çizgisinde götürmeye çalışanlar adına tam bir med cezirdir ve AB ile ilişkilerin bugün kopma noktasına geldiğini sananların nasıl bir yanılgı içinde olduklarını anlamalarını sağlayacak sayısız derslerle doludur.

Osmanlı’ yı bir yana bırakıp genç Cumhuriyete bakacak olursak, Anadolu’ nun yüzü hep batıya dönüktür, İmparatorluğun kurduğu batılı tüm kurumlar Cumhuriyet ile güçlendirilmekle kalmamış, eğitim gibi, dinle devlet işlerinin ayrılması gibi reformlar batı standartlarına uygun hale getirilmiş, mühendislikten mimarlığa, felsefeye, edebiyata, tıbba, pozitif bilimlere kadar yaşamı etkileyen her alanda tüm kurum ve kavramlara batılılaşma egemen olmuştur.

Osmanlı ve onun küllerinden doğan Türkiye batıya bu denli entegre olmaya çalışırken batı diye tanımladığımız Avrupa da med cezir dalgalarıyla çalkalanmaktadır.

İki dünya savaşı, iki savaş arasında ortaya çıkan faşizm dalgasının yükselişi, diktatörlerin kan gölüne çevirdiği ve o güne kadar tarihin pek tanık olmadığı milyonlarca insanın hayatına mal olan bir kıtayı yakıp yıkan karanlık döneme karşın bu ülke yüzünü doğuya değil hep batıya dönük tutmuştur.

Mustafa Kemal’ in “muassır medeniyet” olarak tanımladığı günümüz Türkçesiyle seslendirirsek ‘çağdaş uygarlık’ çizgisi, çağdaşlık ve uygarlığı model olarak tüm kurumları ve enstrümanlarıyla hep batıdan almıştır.

Ceza ve medeni hukuk, Üniversiteler, ikinci dünya savaşının bitmesiyle tıpkı Avrupa’ da olduğu gibi hızlanan demokratik arayışlar, çok partili sisteme geçiş, “gizli oy, açık sayım” ilkesinin de kabulüyle gittikçe önem ve anlam kazanan “halk iradesine” saygı…

Darbelerle uğranılan yol kazalarına rağmen o sandığı halkın önüne götürme ilkesinin işlemesi de “batı icadı” demokrasinin kazanımları sayesinde olmuştur.

Avrupa’ nin birlik fikri işte o iki büyük yangının yerle bir ettiği, yenilen bir yana kazananın da enkaz altında kaldığı iki büyük savaşın ve 60 milyon insanın cesetleri üzerinde doğar…

İki savaşın asıl iki rakibi Fransa ve Almanya’ nın bir türlü uzlaşamadığı kömür ve çelik endüstrilerini kan yerine barış çubuğu tüttürerek küresel kurallara göre ortak yönetme fikri ve iki ülkenin yanlarına aldıkları İtalya ve üç Benelüks ülkesi (Hollanda, Belçika, Lüksemburg) altıya ulaşan Avrupa Kömür Çelik Topluluğu 1951 Paris Anlaşmasıyla doğar böylece…

Ve topluluk 1957 Roma anlaşmasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu AET adını alır.

Artık hedef kömür ve çelik endüstrilerinin ortaklaşa yönetilmesinden çok daha farklı ve ileri boyuttadır. Gümrük Birliğiyle ülkeler arası gümrük duvarlarının kısıtladığı mal değişimi yanında, insanların topluluk içinde serbestçe dolaşımı da sağlanacaktır.

Avrupa’ daki bu gelişmelere ve birleşik Avrupa fikrinin somut ürünü AB’ ye uzanan süreçte Türkiye ilk gününden başlayarak Avrupa kurumlarının içinde yer alma arzusunu sürekli ortaya koyan istekli partner görünümündedir.

Daha Avrupa Çelik/Kömür Topluluğundan da önce 1949′ da oluşturulan Avrupa Konseyinin ve konseyi oluşturan ülkelerin parlamenterlerinden oluşan Meclise temsilci veren ülkedir Türkiye…

Bu kadar da değil…

1957′ de Avrupa Ekonomik Topluluğunun temelleri atılırken ortaklığa girme arayışları dönemin iktidarı Demokrat Partinin de gündemindedir.

Dönemin Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu daha Çelik/Kömür Topluluğu AET’ ye evrilmeden 1955′ te Türkiye’ nin bu çağdaş uygarlık modeli gördüğü Birliğe girmesi için hükümeti nezdinden çaba gösterir ve aldığı yeşil ışık sonucu 1959′ da ilk resmi başvurunun yapılmasını sağlar.

Tarihin tozlu ama yalan bilmez arşivi bakın nasıl anlatıyor o günleri:

60 darbesinin ardından kurulan mahkemede idama mahkum edilen Demokrat Parti önde gelenleri kararın ardından 15 Eylül 1961 davanın görüldüğü Yassıada’ dan İmralı’ ya askeri hücumbotla sevk edilmekte.

Elleri kelepçeli asılmaya götürülmekte olan grubun üzerine çökmüş olan ölüm sessizliğini Celal Bayar bozar. karşısındaki Zorlu’ ya döner ve seslenir:

“Fatin Bey bize şu Ortak Pazar’ ı anlat”

Bir gün sonra darağacına çıkarılacak Zorlu heyecanla bir yıl önce kendi elleriyle yaptığı başvuruyla başlayan süreci yolculuk boyu anlatacaktır…

Bugün bir kalemde köprüleri atmaya çalışanlara ve Çelik Topluluğundan Avrupa Birliğine, Avrupa Konseyinden Avrupa Parlamentosuna uzanan meşakkatli yolculuğu kolaylıkla inilecek vasıtaya benzetenlere bakmayın.

İnönü hükümeti döneminde imzalanan 1963 Ankara anlaşmasından 1987 Özal’ ın tam üyelik başvurusuna, 1994 Gümrük Birliğinden 2004 tam üyelik müzakere sürecine uzanan macera dolu yolculuğun ilginç öyküsünü bir sonraki yazıda sürdüreyim.

Şanghay İşbirliği Örgütü, AB’ ye alternatif mi? tartışması mı?

Onu da yeri geldiğince siyasetten uzak, ekonomik veriler ışığında yapalım izninizle…

 

 

 

 

Abdullah Ayan:”açılan yeni çağ kapısının yeni dinamikleri” (25.11.2016)

Yeni çağın yeni dinamikleri…

Buharın güce dönüşmesi, buharla çalışan makineler, o makinelerin gemilerde kullanılmaya başlanmasıyla mesafelerin kısalmaya başlaması, okyanus ötesi düzenli ve hızlı gemi seferlerinin mümkün olması…

  1. yüzyıla damgasını vuran ve diğer baş döndürücü keşifleri, icatları insan oğluyla tanıştıran soluk kesen yolculuk böyle başladı.

Buharlı gemiler lokomotiflere ilham verdi, dünyanın dört yanında uzaklar yakın oldu. Yetmedi, telgraf ve telefonla iletişim baş döndürücü bir hal aldı.

Buharlı makineler sadece ulaşımı değil üretimi de tümüyle değiştirdi. El dokumacılığının yerini makineler aldı, evlerdeki tezgahların yerini ise fabrikalar.

Fabrikalara iş gücü gerekiyordu, o güne kadar çiftliklerde boğaz tokluğuna çalışan yoksullar, köleler birbiri ardına açılan fabrikalarda istihdam edilmeye başlandı.

Kırsaldan kente ilk dalga, büyük toprak sahiplerinin sanayi devrimi ile birlikte birikimleri değerlendirme alanlarının değişmesi, burjuva sınıfının yapı değiştirmesi yanında emeğiyle çalışan işçi sınıfının güçlenmesi…

Toplasanız 150 yıllık bir zaman dilimine sığacak kadar küçük ama etkileriyle on bin yıllık yerleşik insanlığın tüm yaşamını, geleneklerini baştan aşağı yıkıp yeniden kuran bir dönemden söz ediyoruz.

Sancıları, krizleri, dünyayı kan denizine çeviren savaşları, sesten hızlı uçakları, atom bombaları, milyonlarca yılda oluşmuş petrol yataklarını kurutan, kömür dağlarını yakıp gelecek nesillerin havasını, suyunu zehirleyen, tüketen çılgın çağın yol ayrımındayız.

Kısa zaman zarfında enerji kaynakları değişip, hidrokarbon ve türevlerinin yerini güneş gibi sonsuz ve sınırsız yenilenebilir kaynaklar almaya başlayacak. Bu bile yüz yıllık en kanlı kavgalardan birinin varlık sebeplerini ortadan kaldıracak.

Petrol içen, kömür yutan tesislerin yerini, çevreye ve canlılara duyarlı yeni tarz üretim modelleri alacak.

Aslında son yıllarda şiddetlenen küresel çatışmaların önemli nedenlerine bakıldığında; bu enerji modelleriyle ilgili başlayan değişimin sancıları, mevcudu korumak isteyen enerji kartelleriyle, önümüzde açılan yeni dönem dinamikleri arasındaki kavganın ip uçlarını görmek mümkün.

Sanayi çağı buharla başlayıp makineleşmeye dayalı bir büyümeyi öngörüyordu.

Kol gücüyle, yüzlerce mahkumun, esirin kürek çektiği gemilerin yerini eskiye göre akıl almaz hızda bir yerden bir yere götüren, çok daha büyük ve kazana kömür atan bir kaç işçiyle bir kaç teknisyen dışında insana ihtiyaç duymayan gemiler…

Uzakları yakın eden trenler, ardından yollara dökülen arabalar…

Tarlalar yerine fabrikalarda alın teri döken işçiler…

O çağı yakalayanlar büyüyüp gelişti, ayak uyduramayanlar dağılıp gitti.

Önce Büyük Britanya ardından bayrağı devrettiği Amerika Birleşik Devletleri…

Sanayi çağının kaymağını yiyen iki emperyal ülke, yeni model imparatorluklar…

Ve bu iki ülkenin iki büyük savaşta tokadını yedikten sonra onlarla kol kola yeniden toparlanıp, küresel anlamda çağa damgasını vuran Almanya ve Japonya…

Osmanlı gibi, Avusturya-Macaristan gibi çağı ıskalayıp, dağılıp gidenleri saymıyorum bile.

İşte bugün dünya tıpkı tarım çağından sanayi çağına geçtiği 19. yüzyıl ortaları ile 20.yüzyıl başlarındaki devinim ve değişime benzer bir yeni çağın eşiğinde, doğum sancılarında…

Sanayi çağında nasıl kol gücünün yerine insanın yönettiği makineler aldıysa, bugün artık fabrikalarda çalışan işçilerin yerini robotlar almakta.

Tarımın makineleşmeye başlamasıyla milyonlarca insan, topraklarından kopup fabrikaların bulunduğu kentlere akmıştı, bugün o işçileri robotlar ikame etmekte, makineleri artık insanlar değil bilgisayarlar yönetmekte.

Sadece sanayi değil tarım bile artık kol gücüne, işçiye daha az ihtiyaç duyuyor. Akıllı telefonlarla uzaktan yönetilen seralar, çalıştırılan sulama sistemleri…

Yeni çağ yarattığı avantajlar yanında bir sürü bilinmeyeni, sorunu da getirip koyuyor insanlığın önüne.

Bunların en önemlisi robotların devreye girmesi ve hayatın her alanında faaliyet göstermeye başlamasıyla ortaya çıkacak milyarlarca işsizin ne olacağı?

Sanayi çağı kendi dinamikleri ve gereksinimleri çerçevesinde tarımdan kopan milyonları fabrikalara sokup, kölelerden dünyaya kafa tutan işçi sınıfı yaratmıştı.

Bu kez fabrikaların kapısına koyulacak milyarlarca insan ne yapacak?

Sadece enerji modelleri, üretim tarzları değil, sosyal yaşam da çağların değişen dinamikleriyle büyük bir devinim yaşıyor, bambaşka bir dünyanın kapıları açılıyor.

Çeyrek asrı doldurmamış cep telefonları ve on yaşına yeni girmekte olan akıllı telefonların şu kısacık zaman diliminde hayatımızda neleri değiştirdiğini bir düşünün ama şunu unutmadan; henüz emekleme evresinde olan bir çağ bu…

Bizi nelerin beklediğine gelince…

Mevzu derin ve öyle bir iki makaleyle geçiştirilecek gibi değil.

Bir yanıyla keyifli, bir o kadar da ürkütücü konuyu, bambaşka boyutlarıyla ele almayı sürdüreceğim.

İyisi mi yazıyı petrol ülkelerinin üretimlerini kısmalarına yönelik stratejinin mimarlarından 1973′ te Suudilerin Petrol Bakanı olan Zeki Yamani’ nin başucumda asılı ünlü sözüyle noktalamak:

“Taş devri taş bittiği için sona ermedi”

 

 

Abdullah Ayan: “Türkiye orta gelir tuzağından nasıl çıkacak?” (22.11.2016)

Türkiye orta gelir tuzağından nasıl çıkacak?

Bir önceki yazıda orta gelir tuzağını genel anlamda ele almaya, 20.yüzyılın tartışılmaz lideri ABD’ nin kişi başına düşen yıllık milli gelirinin %20′ sine ulaşamayan ülkelerin orta gelir tuzağı kategorisinde görüldüğünü rakamlarla  anlatmaya çalıştım.

Yazının sonunda, birbirinden hayli uzak ama son yıllarda ortaya çıkan siyasi/sosyal/ekonomik çalkantılarıyla benzerlikler taşıyan Türkiye ile Brezilya’ nın kişi başına düşen milli gelir verilerine özellikle yer verdim.

1970’ten başlayarak, bugüne kadar iki ülkenin dolar bazında kişi başına düşen gelirleri yani büyüme performansları ile paralel yaşadıkları sancılar hayli ilginç derslerle dolu.

Oysa iki ülkenin jeopolitik konumları, büyümeye damgasını vuran dinamikleri ve hepsinden önemlisi siyasi erkleri itibariyle hayli farklı iki ayrı modele sahip.

Örneğin Brezilya yer altı özellikle de petrol ve doğalgaza sahip ve ülkeyi geçmişteki dikta/yarı dikta yönetimlere inat 2003′ ten beri sol bir iktidar tarafından yönetiliyordu.  (Ta ki bu yılın Ağustosunda Parlamento tarafından seçimle iş başına gelmiş devlet başkanı Dilma Rousseff azledilinceye kadar)

Türkiye’ nin son yıllarda iç ve dış gelişmelerin de etkisiyle yaşadığı sıkıntılara burada değinecek değilim.

Ama 2008 küresel krizine rağmen 2010 yılında on bin dolarları gayet rahat aşan iki ülkenin sonrasında yaşadıkları, tüm dünyada orta gelir tuzağına örnek gösterilecek, tez konusu olacak cinsten.

Ve 2010-2014 arasındaki 5 yıl içinde duraklayan ve patinaj yapmaya başlayan büyüme rakamlarının 2015’te dolar bazında düşmeye başlamasıyla da ilginç benzerlikler taşımakta.

İki ülkenin ortak ve ayrışan yanlarıyla ilgili analizleri bir yana bırakıp bugün Türkiye’ nin takıldığı orta gelir tuzağıyla ilgili mevcut görünümüne ve yeni nesillere ışık tutacak çıkış yollarına gelecek olursak…

Türkiye son beş yıldır ihracat, yatırım, tasarruf, faiz, enflasyon anlamında hangi veriye bakarsak bakalım bir yerlere gelip tıkanmış ülke görüntüsü veriyor.

Büyümek için yeni ve teknolojik anlamda katma değeri yüksek üretim sağlayacak yatırım gerekiyor oysa yatırım için gerekli tasarruf oranları gerilemekte. Yeni istihdam için her yıl GSYİH’ nın %20-25′ i kadar yatırıma kaynak sağlayacak tasarruf şu anda %12′ ler civarında ve kolay kolay artacak gibi de durmuyor.

Daha da önemlisi sanayi üretim ve ihracatını çeşitlendirmeyi nispeten başarmış Türkiye, iş katma değerli ürüne geldiğinde tıkanıp kalmış. O çok eleştirdiğimiz büyümenin durakladığı 1990′ larda bile imalat sanayindeki katma değer payı bakımından dünya 13. lüğüne yerleşen Türkiye 2010 yılında sıralama dışına çıkıyor ve bir daha da giremiyor. (McKinsey Manufactoring The Future: The Next Era of Global Growth and İnnovation raporu)

Oysa Türkiye’ yi orta gelir tuzağından çekip çıkaracak en önemli faktörlerin başında katma değeri yüksek ürün imalat ve ihracatından geçiyor.

2023 hedefi olarak 500 milyar dolar ihracat, 25 bin dolar kişi başı milli gelir çıtasını koymuş Türkiye’ nin bugünkü tabloyla asla o rakamlara erişmeyeceği gerçeğini yeniden tekrarlamanın ne gereği ne yararı var.

Türkiye yıllık 90 milyon ton olan ihracatını yedi yılda fiziki olarak üç katına çıkaramayacağına göre 500 milyar dolar hedefine ancak katma değeri yüksek kaliteli ürünle erişebilir. Bunun da yolu 1,5 dolar/kg değerindeki ihracat verisini 4 dolarlara çıkarmaktan geçiyor.

Basit bir örnek vereyim:

Bugün Türkiye 20 ton patates/soğan satarak ancak 2 bin dolar elde edebiliyor. 10 ton patates/soğan hatta narenciyeden sağlanan dövizle 80 gramlık akıllı telefonun döviz getirisi aynı.

Oysa günümüzdeki soluksuz küresel yarış, patatesi patates olarak satma yerine ondan çok daha farklı ve döviz getiren katma değeri yüksek ürün elde etmekten geçiyor.

Telefon gibi teknolojik üründen geçtim, pazarlamaya çalıştığımız ve onu da doğru düzgün yapamadığımız için her yıl yüz binlerce tonunu dökecek çöplük aradığımız soğanın tonu 100 dolar ama aynı soğanın kurutulmuşu, yani soğan tozunun tonu 3 bin dolar.

Türkiye son 15 yılda eğitimini bilişim çağıyla buluşturabilse, en önemli fırsat dinamiği gençlerini bu yolda eğitebilse dünya çapında sıçrama kaydedebilirdi, ne yazık ki bu şansı yitirmekte olan bir ülke görünümünde bugün.

Sanayi çağını ıskalayan, bugün de bilişim trenini kaçırma olasılığı hayli yüksek Türkiye’ nin, sanayi ile bilişimi buluşturan ve sanayi 4.0 denilen devrimi yakalama şansı var mı?

Onu da bir başka yazıda ele alacağım ama imalat sanayi içindeki katma değer payını arttırmak demişken, dünyadaki sıralamayı ele alan McKinsey araştırmasının dikkat çeken kimi ülkelerine bakıp bu yazıyı noktalayayım:

1980′ de 15. sırada yer alan Hindistan, 1990′ da Türkiye’nin bir basamak altında 14. sırada yer alırken Türkiye’ nin sıralama dışı kaldığı 2010 yılında 10. sıraya yerleşiyor.

Asıl ilginç performansı ise Çin, Güney Kore ve Rusya gösteriyor.

1980 ve 90′ da dünya 7. si olan Çin 2000 yılında 4. ve 2010′ da ABD ardından dünya 2.liğini alıyor, bırakmaya da niyeti yok.

1980′ de dünya sıralamasında 25. olan Güney Kore, 1990′ da 11., 2000′ de 8. ve 2010 yılında dünya 7.si…

Türkiye’ nin dünya 15. si olduğu 2000 yılında 21. sırada kendisine yer bulabilen Rusya ise 10 yılda 10 basamak sıçrayıp 2010′ da dünya 11. si…

Aşağıda özetlediğim McKinsey 2012 raporundaki  sıralama çok şey anlatıyor, tabii ders alma niyetinde olanlara…

  1980 1990 2000 2010
ABD 1 1 1 1
Almanya 2 3 3 4
Japonya 3 2 2 3
Çin 7 7 4 2
Güney Kore 25 11 8 7
Hindistan 15 14 14 10
Rusya 21 11
Türkiye 13 15

 

 

 

 

 

 

Abdullah Ayan’ dan “orta gelir tuzağına düşmek” (17.11.2016)

Orta gelir tuzağına düşmek…

Orta gelir tuzağı, bir ülkede kişi başına düşen milli gelirin belirli bir düzeye ulaştıktan sonra o seviyede sıkışıp kalması olarak tanımlanıyor.

Doğaldır, kişi başına düşen milli gelir hesaplanırken ülkenin yıl içinde yarattığı tüm hasıla toplam nüfusa bölünüyor.

Bu detay önemli çünkü, ülkeler milli gelirlerini nüfus artış hızının üzerine çıkarmadıkları sürece sıçrama kaydedemiyor.

Peki orta gelir tuzağı denilince evrensel olarak kabul edilen bir kriter var mı?

Dünyanın her konuda ABD’ ye baktığı günümüzde, küresel ekonominin tüm kurallarını ABD belirliyor. Orta gelir tuzağı ölçümünde de durum değişmiyor.

Genel kabul gören kaba tanıma göre, ABD’ de kişi başına düşen milli gelirin %20′ sinin üzerine çıkamamış ekonomiler orta gelir düzeyinde kabul ediliyor ve orta gelir tuzağı tehlikesi de tam burada ortaya çıkıyor.

ABD’ de 2015 itibariyle kişi başı milli gelir 55 bin dolar olduğuna göre 11 bin dolar orta gelir seviyesine tekabül ediyor ve bir ülkenin aynı yıl itibariyle orta gelir tuzağındaki kategoriye girmemesi için bu seviyenin üzerinde yer alması gerekiyor. (ABD’ nin her yıl ortalama %3 büyüyen bir ülke olduğunu ve orta gelir düzeyi civarında dolaşan ülkelerin üst gelir grubu ülkeleri arasına geçerken, ABD büyüme oranlarını yakalayıp üzerine çıkmaları gerektiğini de not etmekte yarar var)

Son yıllarda Dünya Bankası da ülkeleri kişi başına düşen yıllık ortalama gelire göre değerlendiriyor.

Örneğin yıllık kişi başı geliri bin doların altında kalan ekonomiler düşük gelirli kabul edilirken bir ülkenin küresel ligde yüksek gelirli kabul edilmesi için 12.275 doların üstüne çıkması gerekiyor. (Dünya Bankası 2012 küresel kalkınma raporu)

İster 11 bin ister 13 bin deyin, Türkiye bu belirlenen ve kabataslak ABD’ nin %20′ sine tekabül eden çıtaya aslında yabancı değil.

ABD’ nin 50 bin dolara yaklaşmakta olduğu 2010-2012 yılları arasında 10 bin doları aşan kişi başı gelirle Türkiye ilk kez makus talihini değiştirme şansını yakalamış ve %20′ lik barajı aşma temayülü olan bir trende girmişti.

Ama bu uzun sürmedi.

2010-14 yılları arasındaki 5 yılın ilk iki yılını %20′ nin burun farkı önünde götüren Türkiye, sonraki üç yılda yorulma emareleri göstermeye başladı. 2015′ te ise bir önceki yıla göre dolar bazında %12 lik erimeyle 10 bin dolarlık kategoriden 9 bin dolarlık o kritik çıtanın altına düştü.

Bugünkü dolar kuru seviyeleri sürerse(ki düşmesi bir yana, değer kaybının hızlanma olasılığı daha yüksek) 2016 sonunda 8 bin dolarlara gerilemesi sürpriz sayılmamalı.

Peki Türkiye orta gelir tuzağına durup dururken mi düştü?

2001 krizinin ardından başlattığı yapısal reformları sürdürse, barış süreciyle uzaklaştığı çatışma ortamına geri dönmese, ihracat ağırlıklı büyüme hedefini yakalamak ve 2023 yılı için belirlediği 500 milyar dolar ihracata erişmek için tıpkı Kore ve Çin gibi teknolojiye yatkın üretime yönelse patinaj yapmaktan geçtim, geriye doğru kayan bir ülke konumunda mı olurdu?

AB ile başlattığı müzakere sürecini ağız dalaşı yerine tam üyelikle taçlandıran Türkiye’ nin bugün Ortadoğu bataklığına sürüklenme olasılığı ve yüz yıllık batıya erişme hayalini susuz çöllere gömme riskinin ürkütücülüğü…

Genç nüfusun itici gücünü nitelikli ve bilişim çağına uygun  eğitim sistemiyle avantaja çeviren Türkiye’yi hayal edin bir de bugünkü kısır döngüyü…

Aslında Güney Kore, Çin, Brezilya ve Türkiye’ nin 55 yıllık kısacık yolculuğunu özetleyen aşağıdaki tablo* başka söze gerek bırakmadan her şeyi yeterince özetliyor.

Bir başka yazıda, aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı gibi orta gelir tuzağına yakalandığı şüphe götürmez Türkiye’nin çıkış şansı ve yollarını ele almaya çalışacağım.

  1960 1970   1980   1990   2001 2010   2011   2014   2015
Brezilya   209   441   1923   3071   3135 11121 13039 11728   8538
Çin     89   112     193     316   1047   4515   5574   7587   7925
G.Kore   155   292   1778   6642 11256 22151 24156 27989 27222
Türkiye   508   491   1567   2791   3054 10112 10538 10304   9130
ABD 3007 5247 12598 23955 37274 48374 49782 54399 55837

*Dünya Bankası Kişi başına düşen GSYİH verileri (Cari ABD doları)