Mersin’ in Sellerle İmtihanı -3- (1930 selinde yaşananlar)

Mersin’ in Sellerle İmtihanı -3- (1930 selinde yaşananlar)

Çukurova bölgesinde kayıtlara geçmiş en büyük sel felaketinin 1845′ te yaşandığı yazılıp çizilir ama o sel ile ilgili elimizde dişe dokunur belge olmadığı gibi yerleşim yeri olarak Mersin de henüz ayağa kalkmış değil.

O nedenle 150 yıllık tarihine baktığımızda Liman kenti olarak önem kazandığı ilk yıllardan itibaren Mersinin maruz kaldığı ilk sel felaketi  olarak 14 Aralık 1930 pazar gününü not etmek gerekiyor.

O gün Antalya’ dan başlayıp Mersin-Adana üzerinden Ceyhan’a kadar tüm bölgeyi etkisi altına alan şiddetli yağmurlar tüm akarsularda taşmalara ve köy, kasaba, kent merkezleri gibi tüm yerleşimlerin sular altında kalmasına yol açar.

Başta Mersin, Adana olmak üzere Çukurova bölgesini Alanya-Antalya’ ya bağlayan yol üzerindeki Kelendiris (Gilindire, Celendiris olarak anılan bugünkü Aydıncık ilçesi sınırlarında kalan) köprüsü olmak üzere sular; ovada ne kadar canlı,cansız, köprü, değirmen ne varsa önüne katıp denize sürükler.

17 Aralık 1930 günü yayınlanan Yeni Mersin gazetesinin birinci sayfası tümüyle yaşanan büyük felakete ayrılmıştır ve ortaya çıkan felaketi yansıtan resim gibidir.

Kazanlı köyünde 35 yaşlarında erkek cesedi sahile vurur. Yapılan incelemede Hasan oğlu Ali’ ye ait olduğu ve seller tarafından sürüklendiği ortaya çıkınca Savcılık gömülmesine izin verir.

Kelendiris köprüsüyle ilgili haber de “Kilindiris Köprüsü harap oldu” başlığı altında şöyle yer alır:

“Seller Kilindiris köprüsünün Mersin tarafındaki başını tamamen yıkmış ve on beş metre genişliğinde bir dere açmıştır. Dere yatağını buraya nakletmiştir. Şose ise (yol) on beş metre arzında (eninde) kaybolmuştur.

Buranın tamiri için dün sekiz usta tedarik edilmiş, ustalar bugün Kilindiris’e hareket etmiştir.

Tamirat için lazım olan kirişler mubayaa edilmişse de, buranın yapılmasının epeyce zamana mütevakkıf olduğu (zaman alacağı) söylenmektedir”

O dönem Silifke’ ye bağlı olan Erdemli nahiyesi ve çevresindeki köylerle, Alata’ da sellerden payına düşeni alır. Gazetedeki habere göre; yüzlerce portakal ve limon ağacının sökülmesi sonucu  ‘o güzel bahçelerin tarlalardan farkı kalmamış’ , yine Alata’ dan iki ev ile bir değirmeni sular alıp götürmüştür.

Mersin merkeze bağlı Seydi Şehir köyünde muhtar Ali Efendi ile Hamzabeyli köyündeki değirmenleri sular önüne katıp götürürken, il dahilindeki tüm telefon ve telgraf hatları harap olur, kentin dünyayla olan irtibatı kesilir.

Aynı gün yağan yağmur ve meydana gelen sel sonucu çeşitli noktalarda bozulan Mersin-Tarsus demir yolu iki günlük yoğun çalışmalar sonucu yeniden hizmete açılır.

23 Aralık 1930 günü Yeni Mersin’ de yer alan “Su Bendi” başlıklı haber Mersin’ in yaşadığı felaketi yansıtması bakımından ilginç bilgiler içerir.

Habere göre; “Belediye encümeni son seylaplar dolayısıyla su bendinin harap olan yerlerinin tamir ettirilmesine karar vermiş ve inşaata derhal başlanmıştır”

14 Aralık günü Mersin’ i esir alan şiddetli yağmur ve seller doğuya doğru ilerleyip Tarsus’ u, ardından Adana’ yı yıkıp geçer. Özellikle Seyhan nehrinin taşması sonucu Adana’ daki tablo çok daha vahimdir.

Adana kış aylarında aşırı yağmur, baharda da eriyen karlar sonucu deliren Seyhan nehrine 1956′ da kelepçe vuracak baraj yapılıncaya kadar hep aynı tehlikeyi yaşayacak, sular altında kalan bereketli toprakları izlemekle yetinecektir.

14 Aralık felaketine maruz kalan Tarsus’ un durumu da içler acısıdır:

O günlerde tümü su gücüyle çalışan değirmenlerin tamamı çalışamaz hale gelir.

Örneğin Sadık Paşa’ ya ait un fabrikası depolarındaki kepek ve buğday sel sularının altında kalırken, Mersin mebusu Hakkı bey ( 1935’te Ramazanoğlu  soyadını alacaktır) ve ortaklarının işlettiği Cennet Hatun Vakfı’ na ait değirmen tamamen, Mahmut Paşa Vakfı ile Su Üstü Medresesi ve Kubat Paşa Medreselerine ait değirmenler kısmen yıkılır.

Tarsus’ taki en büyük zarar ise Çukurova Çırçır Fabrikasında ortaya çıkar.

Fabrikanın alt katı tamamen sular altında kalır. Burada depolanan pamuğun bir kısmı kurtarılır ancak 100 bin batman (bir batman yaklaşık 7,7 kg a.a.) çiğit kullanılamaz hale gelir.

Derken sular çekilir. Belediye su bendinin, Nafia Müdürlüğü Gilindere köprüsünün tamiratını ihaleye çıkarırken, tren yolu kısa zamanda onarılır, yıkılan telgraf direkleri yeniden dikilir, yaralar sarılır.

Mersin yeni bir sel felaketine kadar, olanları unutup olağan gündemine dönecek,  dönemin en ünlü tiyatro sanatçılarından Raşit Rıza’ nın Türk Ocağı sinemasında 28 Aralık günü sahneleyeceği oyunla, Tüccar Kulübündeki yılbaşı balosuna yoğunlaşacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

Mersinin sellerle imtihanı -2- (Akarsu yataklarını koruma yerine yok etmek)

Mersinin sellerle imtihanı -2- (Akarsu yataklarını koruma yerine yok etmek)

“O topraktan utanırım da,

nedense tek söz söyleyemem suya dair”

Mevlana

Bir önceki yazıda 10 ciltlik seyahatnamesinin 9. cildinde 1671’de çıktığı Anadolu, Suriye, Filistin yolculuğuyla ilgili gözlemlerini anlatan Evliya Çelebi’ nin bölgemizle ilgili kaleme aldığı gözlemlerden bir bölüme, özellikle de dile getirdiği Silifke- Mersin arasındaki küçük/büyük 70 akarsu ile bu suların önemlilerine o döneme özgü isimleriyle yer vermeye çalıştım.

Kendi ifadesiyle “Silifke’den altı konakda Tırmır kal‘asına gelince sağîr u kebîr yetmiş su, ubûr etdik, ammâ bu tahrîr olunan nehr-i azîmlerdir” dediği o 70 suyun, ‘nehr-i azim’ olarak tanımladığı büyüklerinin bir kısmı iyi kötü bugün varlığını sürdürüyor, bazılarını ise son 60 yılda ve her yıl artan hoyratlıkla yok ettik.

Bugün Silifke-Mezitli arasında neredeyse her yerleşim yerinin içinden, çevresinden geçen bir su yatağı mevcut ama Aralık-Ocak yağmurları dışında bu yatakların çoğu kar, yağmur sularından ziyade, atıkları denize taşıyan açık kanalizasyon işlevi görmekte…

Kent merkezinin Deliçay-Müftü deresi arasında yapılandığı 1950 sonlarına kadar Mersin’ de mevcut küçük çay yatakları bir iki ay gerçek işlevlerini görüp, diğer dönemlerde kuruyunca,sıtma başta olmak üzere salgın çeşitli hastalıklara davet çıkaran bu tabiatın binlerce yılda oluşturduğu su yatakları önce kapatılır, izleri zamanla kaybolmaya yüz tutunca da üzerlerine konutlar kondurulmaya başlanır.

Sonrasını biliyoruz, biliyorsunuz…

Her sel felaketinden sonra gündeme gelen su yataklarının, derelerin ıslahı…

Kentin afet bölgesi ilan talepleri, o taleplerin yakın geçmişte yerine getirilmesiyle Belediyelere sırf dere ıslahı için aktarılan kaynakların nerelerde kullanıldığı…

Bu kaynakların kullanımını denetlemesi gereken yetkililerin ya da asıl harcamaları sorgulaması gereken halkın yeni afetler yaşanıncaya kadar, yaralar kabuk bağladıkça unutması…

1930′ dan günümüze Mersin’ in yaşadığı selleri, o afetlerde yaşananları tümüyle Yeni Mersin gazetesi eksenli arşiv taramalarına dayalı kaleme aldığım bu yazı dizisini okuyanlar, çoğu zaman “yok canım bu kadar da olmaz” tepkileriyle, yaklaşık 90 yıl boyunca her afet sonrası bugün yaşananlarla bire bir benzerlikler kuracak…

“nerede bu belediyeler?, nerede yetkililer?” feryatlarının, son yaşadığımız ve kimi masumların canlarıyla ödedikleri felaketten sonra yükseldiğini sananlar çıkabilir.

Oysa gerçek öyle değil…

Bu yazı dizisinde ele almaya çalıştığım yaklaşık 90 yıl boyunca, neredeyse 50 afetle karşılaşan kentin yaşadıklarını, yetkililerin yara sarma yöntemlerini, gazetelere yansıyan görüş ve çözüm önerilerini, hepsinden önemlisi asıl meselenin herkesçe bilinmesine rağmen o kalıcı ve kesin ameliyat yerine durmadan palyatif tedavilerle yetinilmesinin ne izahı mümkün, ne de kabul edilmesi…

Son olarak yaşanan ve yine dostlar alışverişte görsün misali, günlük kimi çözümlerle tepkileri dindirmekten başka işe yaramayacağı ortada olan yöntemlere baktıkça hayal kırıklığı azalmamalı, artmalı derim…

Ortaya atılan, hatta anında hayata geçirilmeye kalkışılan projelere baktıkça; yere gömülen paralara, boşa geçirilen zamana, harcanan emeğe yanmaktan başka da şey gelmiyor insanın elinden…

Hadi su yataklarını doldurup kaybettiniz…

O suları bir şekilde denize ulaştıran kumsalları yok edip, dolgu alanları yaratan akıla, projeci dehalara ne demeli?

Evliya Çelebi’ nin 70 akarsuyunun nasıl yok edildiğine, ellerimizle nasıl kıydığımıza en çarpıcı örnek, bu yazı dizisini kaleme alırken eski Mersin’i çok iyi bildiğine inandığım insanların bile hatırlamadığı Soğuksu deresinin başına gelenler.

Soğuksu aslında Evliya Çelebi’ nin kitabında “atla geçtim” dediği Nehr-i Yumuk…

Günümüzde de süren ve yaklaşık 80 yıldır devam eden Yumuktepe kazılarıyla bir bölümü ortaya çıkarılan ören yeri..

Kazılarla 8 bin yıllık tarihi yerlere inilen tepenin yanında da Evliya Çelebi’nin Nehr-i Yumuk dediği son yüzyıldaki adıyla Soğuksu…

Tepe ve etrafı bir dönem Mersininin en güzel mesire alanı…

Salkım söğütler ve zengin bir doğal yeşil dokunun çevrelediği bölge, Denizden yüksek olması, rüzgar alması ve derenin taşıdığı hafif serinlik…

Kim bilir, 8 bin yıllık çok farklı dönem uygarlıklarına ev sahipliği yapması da bu Yumuk biçimli tepeyi kucaklayan nehir olmalı. Müstahkem bir tepe, denize nazır ve içinden akarsuyun aktığı, tarım yapılabilecek bereketli topraklar…

Sonra ne mi oldu?

Her yıl belli bir kaç gün sellerle boğuşan ama yılın diğer zamanlarında susuzluktan kırılan Mersin’ de elbirliğiyle, Yumuktepe çevresindeki bahçelere su sağlamak amacıyla açılan artezyen kuyuları açılıp önce altı boşaltıldı “Nehr-i Yumuk’ un”…

Ve kente hayat veren  Soğuksu deresi de zamanla suların çekilmesiyle kurudu.

Günümüzde ne nehir kaldı geriye, ne dere, ne de o akarsuyun yatağı…

Ne mi kaldı, o bolluk, bereketten geriye?

Soğuksu caddesi ve adını caddeden alan Polis karakolu…

Hikayenin aslında şaşırtıcı yanı yok.

Yok çünkü, eninde sonunda kendi dinamiklerini kaçınılmaz biçimde hayata geçirecek, hesabını kendi yöntemleriyle soracak tabiatla baş edecek bir yöntem yok dünyada, olması da mümkün değil zaten.

Soruların tümüne bu yazı dizisi ışık tutmayı amaçlıyor ama sanırım kitaplar dolusu yazılanları, yazılacakları engin tecrübesiyle Anadolu insanı tek cümlede özetler:

“Su akar, yatağını bulur”

iyi de o akarsu,  binlerce yıllık yatağını yitirirse ne olur?

Sorunun cevabını her sel felaketi hatırlatır, yaşatır ders almasını bilene…

Mersinin sellerle imtihanı, insanoğlunun hoyratlığı sonucu yatağını bulamayan suların isyanının, ve bu isyanın getirdiği afetlerle tanışma, baş etme serüvenidir aslında…

 

 

Mersin’ in sellerle imtihanı yazı dizisi -1- (Genel Bakış, Evliya Çelebi’ nin 70 akarsuyundan bugüne)

Mersin’ in sellerle imtihanı -1- (Genel Bakış, Evliya Çelebi’ nin 70 akarsuyundan bugüne)

Genel Bakış

Mersin deniz ile Toroslar gibi hayli yüksek dağ silsilesi arasına sıkışmış dar ama bereketli bir arazi üzerine kurulu oldukça genç bir kenttir..

Yukarıdaki tek cümlelik tanım kurulduğu günden beri sellere maruz kalan Mersin’ in bu afetlere her yıl neden maruz kaldığını da özetler aslında.

Özellikle Aralık-Ocak aylarında Toroslar’ a yağan kar, yamaçlardan sahile doğru indikçe yağmura döner ve karların erimesi bir yana bu yağmurlar kısacık şeridi kat ederek denize ulaşmak ister.

Mersin toplasanız 150 yıllık genç bir kent ama Toroslar’ dan denize ulaşmak isteyen kar ve yağmur suları binlerce yılda edindikleri yataklarını tanıyor, her yıl o yataklarıyla buluşup denize kavuşuyor.

Mesafenin kısalığı nedeniyle özellikle kış mevsiminde bol yağış almasına rağmen Mersin merkezde büyük nehir/ırmak yoktur ama yukarıda dile getirdiğim çok sayıda dere, çay benzeri bugün çoğu kaybolsa da pek çok akarsu yatağı söz konusu…

Bölgede dağ ile deniz arasındaki mesafe o kadar kısadır ki, örneğin kentin doğusundaki Berdan çayı Anadolu coğrafyasıyla ünlenen büyük nehirler arasında değildir ama Türkiye’ nin debisi en yüksek ikinci nehri olmakla kalmaz, o kısacık mesafesi ile oranlandığında dünyanın boyuna göre en çok su taşıyan nehirlerinden biridir.

Bu özelliğiyle tarih boyunca getirdiği bereket yanında felaketlere de yol açar.

Tarih kitaplarına geçmiş en büyük afet büyük Roma İmparatoru Justinyen (M.S. 527-565) zamanında ırmağın taşması ve önüne çıkan ne varsa denize sürüklemesiyle yaşanan, Tarsus’ u yerle bir eden felakettir. Justinyen o felaketin ardından dönemin en önemli kentlerinden biri olan Tarsus’ un bir daha benzer afet yaşamaması için nehrin yatağını kentin ortası yerine etrafından geçecek şekilde değiştirilmesini sağlar.

Kent merkezini bugünkü Mezitli-Huzurkent arasındaki idari sınırlarıyla tarif etsek te, aslında Mersin merkezini doğusunda Deliçay, ortasında Eferenk (günümüzdeki Müftü deresi) batısındaki Mezitli dereleriyle de coğrafi açıdan doğal sınırlarla da tanımlamak mümkün.

1611-1682 yılları arasında yaşamış ve 1671’de 70 haneli Mersinoğlu köyünü de kapsayan bölgeyi ziyaret etmiş Evliya Çelebi, kaleme aldığı seyahatnamenin 9. kitabında sadece gözlemlerine değil, eşsiz değerdeki coğrafi bilgilere de yer verir.

Toplam 10 Ciltlik seyahatnamenin bu 9. cildinde Evliya Çelebi; Mut üzerinden Silifke’ ye ve oradan da Tarsus-Adana- Halep- Kudüs üzerinden Mekke-Medine’ ye kadar uzanan, Sina’ yı aşıp Kahire’yi içine alan ve iki yıl sürecek yolculuğunu tüm ayrıntılarıyla anlatır. 1935′ te Maarif Vekaleti tarafından yayınlanan seyahatnamenin Anadolu ve Suriye-Filistin-Mısır’ı kapsayan bu çok değerli kitabında Evliya Çelebi; Silifke’ den Tarsus’ a kadar süren yaklaşık 10 günlük izlenimlerini anlatırken akarsularla ilgili şaşılası detaylara sahip, bugüne kadar benzerine rastlanmayan bilgilerle tanıştırır okuru.

Özgün eserin Silifke-Tarsus bölümünde Silifke’ den başlayan Nur yaylası ile Adana civarındaki Ramazânoğlu yaylası arasındaki bölgeyi anlatırken altı konaklamada kat ettiğini anlatırken günümüzdeki Mersin’ i “Karye-i (köy) Mersinoğlu; yetmiş evlik bir Türkmân köyüdür” diye tek cümlede anar ve ertesi sabah leb-i derya ile 3 saat gittikten sonra yine “Nur yaylasından gelip bu mahalde deryâya mahlut olan (denize karışan) Nehr-i Mah Kulaç’ tan” söz eder.

Silifke-Tarsus arasındaki bu 6 duraklı yolculuğunda “Ashâb-ı Kehf dağlarından gelip deryaya mahlut olan (karışan*) Nehr-i Pambulis, Nehr-i Yumuk  ve Kal’a-i Tırmır’da mola verdiğini anlatır.

O Kitaptan yazı dizisi için derlediğim Evliya Çelebi gezisinin bölgemiz güzergahını bir kısmı bugün de aşina olduğumuz, bir kısmı ise unutulmuş; Göksu- Silifke- Tirsendi- Kuruçay- Takyenos- Nehr-i Al Ata (günümüzdeki Alata deresi)- Erdemoğlu (Erdemli)- Bolar Suyu- Hacıalâddinoğlu- Gerendiz suyu- Mersinoğlu- Mahkızlak suyu- Pambulis nehri-Mezidoğlu (Mezitli)- Yumuk suyu- Karaisaoğlu- Tırmır olarak anlatır.

Kendi anlatımıyla şöyle tanımlayacaktır iki yıl sürecek seyahatinin bu bölümünü:

“Ve Silifke’den altı konakda Tırmır kal‘asına gelince sağîr u kebîr yetmiş su ubûr etdik, ammâ bu tahrîr olunan nehr-i azîmlerdir. (Silifke’den altı mola ile Tırmır kalesine gelinceye kadar küçük/büyük 70 akarsudan atladık/geçtik ama yazdıklarım büyük nehirlerdir*)

70 akarsudan geçtiğini ancak bunlardan nehr-i azim olarak nitelendirdiklerini yazdığını söyleyen Evliya Çelebi’ nin seyahatnamesinde geçen nehirleri kendi ifadelerine sadık kalarak toparlamaya çalışayım:

Nehr-i Al Ata: Nûr yaylasından gelüp bu mahalde deryâya mahlût olur.

Nehr-i Bulur: Bu dahi Nûr yaylasından gelüp deryâya mahlût olur bir âb-ı hayâtdır. Anı dahi atlar ile ubûr edüp bu nehre karîb, Karye-i Hacı Alâeddînoğlu’ na vasıl oldum:

Nehr-i Gerendiz: Bir âb-ı nâbdır. Nûr yayla- ğından gelüp deryâya mahlût olur. Bu mahaller cümle leb-i deryâ ve topraklı yollardır. Mezkûr nehre karîb dâmen-i dağda bâğ u bâğçeli, Karye-i Mersinoğlu: Yetmiş evli bir Türkmân köyüdür.  Anda mihmân olup ale’s-sabâh yine şarka leb-i deryâ ile 3 sâ‘at gidüp, Nehr-i Mah Kulaç…

Nehr-i Mah Kulaç: Bu dahi Nûr yaylasından gelüp bu mahalde deryâya mahlût olur. Bu nehr-i azîm olmak ile iki göz cisr-i âlîden (yüksek köprü) ubûr edüp(geçip) bu cisir (köprü) kurbunda bir sivri tepe üzre bir vîrân küçük kal‘ası var. Mâ-tekaddem cisir başında bâc alınmak içün binâ olunmuşdur. Anı temâşâ edüp yine şarka 2 sâ‘at gidüp,

Nehr-i Pambulis: Ashâb-ı Kehf dağlarından gelüp deryâya mahlût olur. Bu dahi nehr-i azîm (büyük nehir) olmak ile bir göz cisr-i azîmden (büyük köprü) güzer edüp…

Karye-i Mezîdoğlu: Elli evli Türkmân köyüdür. Ve bir küçük kal‘acığı var. Andan yine şarka leb-i deryâ ile hâk-i pây yollar ile 2 sâ‘at gidüp, Nehr-i Yumuk’a varduk…

Nehr-i Yumuk: Bu dahi Ashâb-ı Kehf kûhlarından gelüp deryâya mahlût olur. Bu nehri at ile geçüp kurbunda, Karye-i Kara İsaoğlu (günümüzde şehir mezarlığı ile Çavak arasında kalan Toroslar ilçe sınırı içindeki Karaisalı köyü**)”

Yerini, yatağını, eski/yeni adını bugün kimselerin bilmediği, oysa üzerinden çok değil 345 yıl önce geçmekle kalmamış, hepsini doğdukları yer, geçtikleri yollardan köprülerine varıncaya kadar her şeyiyle anlatan Evliya Çelebi’ nin kalemiyle kendisine yer bulmuş, bugün çoğunu yok ettiğimiz, kalanları da ölüme mahkum ettiğimiz tam 70 akarsu…

*Parantez içindeki kelime karşılıkları tarafımdan yazıldı.

** Karaisalı olarak geçen köy bazı araştırmalarda Adana’ daki Karaisalı ile karıştırılıyor. Doğrusu Evliya Çelebi’ nin kitabında tarif ettiği Nehr-i Yumuk’ un (Yumuktepe yanında sonradan kuruyan ve 1950’lere kadar Soğuksu olarak anılan dere) doğusunda ve bugün de adını koruyan köydür ve yanlışlık Mersin’i bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Abdullah Ayan’dan Mersin ve Bankacılık yazı dizisi -10- (Bankaların antrepoculuk deneyimi)

Mersin ve Bankacılık -10- (Mersin’ de Bankaların antrepoculuk deneyimi)

Mersin ve Bankacılık yazı dizisini noktalarken, dış ticaret ağırlıklı olarak gelişen ve kambiyo işlemlerinin önemli yer tuttuğu Mersin’ e özgü bankacılığın Türkiye’de İskenderun dışında başka hiç bir kentte örneğine rastlanmayan ve günümüzde artık tarihe karışmış olan bankaların Mersin’ de verdikleri antrepoculuk hizmetlerine de kıyı köşesinden değinmesem olmazdı.

Bir döneme damgasını vuran bankaların Mersin’ deki antrepoculuk hizmeti iki bakımdan çok önemli:

Birincisi; 1980′ lere kadar konteyner taşımacılığı bilinmiyor ve o nedenle Anadolu’ dan gelen mallar, yüklenecekleri gemileri beklemek, o gemilerin pozisyonuna göre Mersin’ de bir biçimde saklanmak, depolanmak zorunda.

Bu hizmeti 1930′ lara kadar özel firmalar ve Belediyeye ait bölük pörçük depolar bir nebze vermeye çalışıyor ama Bankalar çok daha farklı nedenlerle zaman içinde depolama işine el atmak zorunda kalıyor:

Dışarıdan gelen veya gidecek olan malla ilgili finansman desteği verecek Banka kendisini garantiye almak için malı kendi bünyesindeki antrepoya alarak mal sahibine kredi açıyor.

İhracatçı malın gemiye yüklenmesi aşamasına kadar geçen zaman içinde sağlanan bu finansman desteği sayesinde rahatlıyor, banka da para satmakla kalmıyor, depoculuktan malın sigortalanmasına varıncaya kadar farklı hizmetlerden de para kazanıyor.

İhracata dönük depolama hizmetini vermek amacıyla ilk adımlardan biri Mersin Belediyesinden geliyor. 1930’ların ortasında Belediye iskele ve depo yapımı için gazetelere ihale ilanı veriyor. Yer ise şimdiki Katolik kilisesinin hemen doğusundaki sahil. Daha kolay tarifle halen bir kısım üniteleri kullanılan eski Emniyet Müdürlüğünün yer aldığı alan.

Yine Belediyeye ait bir başka depolama alanı ise, sonradan Zirai Donatım Kurumu ardiyesi olarak kullanılacak Azak Han karşısında yer alan ve bugünlerde Vakıf Bank Mersin şubesi olarak hizmet veren bölge…

Emanete aldığı mal için yasal sertifika düzenleyerek bankaların mal sahibine para vermesini sağlayan Mersin’ deki ilk kurumsal depoculuk faaliyetini Umum Mağazalar üstleniyor.

8 Mart 1937 günlü gazetelerde yer alan habere göre; İktisat Vekili Celal Bayar’ ın başkanlığında toplanan Milli Bankalar Genel Direktörleri (günümüzdeki karşılığıyla Bankalar Birliğinin ilk nüvesi) İstanbul hariç olmak üzere Mersinden başlayarak belli başlı ihracat merkezlerinde ‘Umum Mağazalar’ kurulmasını bu amaçla 2 milyon TL sermayeli bir şirket kurulmasını kararlaştırır.

Özel durumu nedeniyle Osmanlı Bankası da şirkette yer almak amacıyla genel merkezinden izin talep eder.

İstanbul’ un ayrı tutulmasının sebebi ise buradaki mağazacılık hizmetinin Hükümet kararnamesiyle İstanbul Liman İdaresine verilmesidir.

Haberde ilkinin Mersin’ de yapılacağı duyurulan Umumi Mağazalar için kurulacak şirkete Odalar Birliğinin de ortak olacağı bilgisi yer alır.

Kurulan şirketin depolama için gerekli adımları atması uzun sürmez.

26 Haziran 1938 Cumartesi günü saat 16′ da çiçeği burnundaki Umumi Mağazalar Şirketinin Genel Müdürü Fahri Atamer, Vali ve parti başkanı sıfatlarıyla Rüknüddin Nasuhioğlu,  Belediye Başkanı Mithat Toroğlu ve diğer davetlilerin katıldığı törenle “Mersin limanının tahmil, tahliye ve depolama işlerinde ihtiyacı karşılayacak” tesisin temeli atılır. İlk harcı koyan Genel Müdür hitabında özetle şunları söyleyecektir:

“Temelini atacağımız Umumi Mağazanın Cumhuriyetimizin kurduğu ulusal büyük ve önemli diğer işler gibi memleketimiz için sonsuz faydalarla dolu olmasını dilerim. (…) Memleketimizin iktisadi ve ticari bünyesinde yaratacağı ilerleyiş ve açılışın ne kadar geniş ve ticaretimize yapacağı yardım ve kolaylığın ne derece köklü olacağı hepimizin malumudur.”

Belediye Bahçesinde yapılan törenin ardından davetliler ve protokol otomobillerle istasyon binasının (o günlerde istasyon binası şimdiki garın doğusunda yer alıyordu) ilerisinde mağazanın yapılacağı alana hareket ederler.

Umum Mağazalar o ilk depo deneyiminden sonra 1960’ların başında yeni liman tamamlanınca bunun girişine hayli büyük yeni depolar yapacak ve depolar liman işletmesine devredildiği 2000′ lere kadar orada faaliyet gösterecektir.

Asli işlevini yitirip bugünlerde de başka amaçla kullanılsa bile halen ayakta duran ilk Banka antreposu Osmanlı Bankasının Mersin’ in doğu girişinde limanın karşısındaki depolarıdır. Bu depoların özelliği iki katlı olması… Tarsus girişi Muhit yoluna (GMK bulvarına) bağlanınca iki katına da araçların giriş imkanıyla kalmış aklımda.

Osmanlı Bankası depolarıyla  tren istasyonu arasında kalan  bölgede Yapı Kredi ve Vakıflar, İş Bankalarının depoları, bunun kuzeyinde ise Pamukbank’ ın  ilk depoları yer alır ilk zamanlar. Pamukbank bakliyatın zirve yaptığı 70 li yılların ortalarında mevcut depolar ihtiyaca cevap vermeyince Karaduvar kavşağında hayli geniş bir alana yayılan depolarıyla kent ihracatındaki etkisini arttırır.

Zaman içinde özellikle bakliyat üretimi hızla gelişirken üretim yanında Lübnan savaşıyla birlikte eskiden ürünümüzü Beyrut’ ta paketleyip pazarlayan şirketler önemini  yitirdi. Mersin bakliyatın sadece ihraç kapısı olmaktan çıktı. Artık milyon ton rakamlarına dayanan bakliyatı işleyecek büyük kapasiteli tesisler gerekiyordu. 80′ li yılların başında özel sektör olarak hepimiz kendi tesislerimizi yapmaya başladık. Banka antrepolarının işlevi ve önemi de böylece sona erdi.

70′ lerde Mersin Bankacılığı sadece dış ticarette ihtisaslaşmakla kalmadı, Bankalar dış ticaretin farklı sektörlerine göre de ayrıştılar.

Örneğin Osmanlı ve Yapı Kredi Bankaları ağırlıklı olarak pamuk, Pamukbank bakliyat, Vakıflar ve Ziraat Bankaları ise narenciye sektöründeki firmalara yöneldiler.

Eksiği gediğiyle Cumhuriyet dönemi Mersinine damgasını vuran Bankacılığın kısa yolculuğunu farklı boyutları, ilginç yanlarıyla anlatmaya çalıştığım ve epeyi emek verdiğim alın teri göz nuruyla dokuduğum hikayesi burada sona ermekte…

Umarım elektronik ortama da taşıdığım ve ilgilenen herkesin kolaylıkla ulaşacağı, tümüyle arşivlerden derlediğim bu belgesel nitelikli yazı dizisi ileride benzer çalışmaları yapacak genç nesillere de karınca kararınca yardımcı olur…

 

Abdullah Ayan kimdir? İşte öz geçmişim…

Abdullah Ayan; 23 Kasım 1951 Mardin doğumlu…

İlk ve orta öğretimini Gaziantep’ te tamamladı. Gaziantep Lisesi Fen bölümünden 1968/1969 döneminde mezun oldu.

Gazi Üniversitesi Kimya Mühendisliği Fakültesini 1973/74 döneminde bitirdi.

1977/1987 yılları arasında Akdeniz Hububat bakliyat İhracatçılar Birliği yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürürken aile şirketinden oluşan grupla uzun yıllar dünyanın dört yanına çeşitli tarım ve sanayi ürünlerinin ihracatını gerçekleştirdi.

Grup o dönem Türkiye’ nin en büyük on ihracatçısından biri konumuna geldi.

Daha sonraki yıllarda İstanbul merkezli Tam Sigorta AŞ. Yönetim kurulu başkanlığı ve murahhas üyeliği başta olmak üzere çeşitli şirketlerin yönetiminde yer aldı.

2000 yılında iş hayatını bırakarak, Mersin’e döndü, aktivist olarak; dünya, Türkiye ve

Mersin’deki gelişmeleri toplumsal duyarlılıkla değerlendirmeye çalıştı.

Çeşitli yerel ve ulusal gazetelerde köşe yazıları, araştırmaları yayınlandı.

Mersin Ticaret Borsasının yayınladığı derginin yayın kurulu başkanlığını yaptı.

Yazılarının yayınlandığı Açılım adlı derginin yayın kurulunda yer aldı.

Uzun yıllar Akdeniz İhracatçı Birliklerinin yayınladığı AKİB dergisinde dış ticaret ve ekonomi ağırlıklı köşe yazıları yayınlandı.

Mersin Sanayici İş Adamları MESİAD, Girişimci İş adamları Derneği MEGİAD isimli derneklerde fahri üyeliğini sürdürüyor.

2005 yılında 100′ e yakın arkadaşıyla birlikte Mersin AB Kulübünü kurdu.

Derneğin İlk dönem kurucu başkanlığını yaptı.

Mersin başta olmak üzere ülke genelindeki pek çok dernekte üye olarak bulunmaktadır.

Pek çok yayın organında yazıları, muhtelif tv ve radyolarda kendisiyle yapılan söyleşiler

yayınlanmakta.

Yazıları aynı zamanda pek çok internet sitesinde yer almaktadır.

2008 yılında Mersin İl genelindeki 220’ ye yakın kurum ve kuruluşun bir araya gelerek oluşturduğu ve Balık Çiftlikleri ile Nükleer Santralin Mersin’e kurulmaması temel amacıyla harekete eden Mersin Platformunun üç kişilik yürütme kurulunda yer aldı, sözcülüğünü üstlendi.

2009-2015 yılları arasında Mersin Büyükşehir Kent konseyi üyesi olarak çalışmıştır ve 2009’dan bugüne Akdeniz Kent Konseyi yürütme Kurulu üyeliğini sürdürmektedir.

Abdullah Ayan evli ve iki çocuk babasıdır.

Abdullah Ayan Mersin ve Bankacılık yazı dizisi -9- (24 Ocak kararları,Kliring döneminin sonu)

Mersin ve Bankacılık -9- (24 Ocak 1980 kararları ve Kliring döneminin sona erişi)

70′ lerde verilerden de anlaşılacağı gibi narenciye ihracatı, Sovyetler Birliği ve diğer Doğu bloğu ülkeleri sayesinde gittikçe artar ama ülkenin genelde hal ve gidişi iyi değildir.

Döviz dar boğazı yokluğu, yokluk darlığı getirir. Bulunamayan ve karaborsaya düşen ürünlerle ülke krize sürüklenir..

Zor bela ayakta duran Ecevit iktidarına asıl darbeyi 1979 ara seçim sonuçları vurur.

14 Ekim 1979′ da yapılan Senato üçte bir yenileme ve Milletvekili ara seçimlerinde Adalet Partisi Senato’ da %47, Milletvekili seçimlerinde %54 oy alırken, CHP %29’a geriler.

Sandığa yansıyan hezimetin ardından Ecevit bırakıp gider, Demirel azınlık hükümetini kurar.

12 Kasım 1979′ da kurulan bu hükümetin en önemli özelliği yoklukları ve kuyrukları ortadan kaldırmayı hedefleyen ekonomik program yönetiminin tümüyle ve kabine dışından dönemin Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Turgut Özal’a bırakılmasıdır.

Aradan geçen ve 40 yıla yaklaşan onca zamana rağmen bugün bile konuşulan, tartışılan, üzerinde kalem oynatılan, ekonomiyi tümüyle liberalleştirmeye yönelik bir yeni dönem…

Ve bu dönemi simgeleştiren, tümüyle Turgut Özal’ ın imzasını taşıyan 24 Ocak 1980 kararlarıyla tanışır ülke.

Kararlarla Türkiye ekonomisi bir yandan gerçek anlamda dünyaya açılır ama kliring, takas vs gibi ödemeler sistemi tedrici olarak terk edilir, artık tüm ihracat ve ithalat serbest dövizle yapılacaktır.

Bu konuda not düşme adıma kişisel iki anımı paylaşayım:

24 Ocak kararlarının ardından Turgut Özal başlayan yeni dönemi anlatmak, sıkıntıları yerinde görmek ve görüş alış verişinde bulunmak üzere Nisan 1980′ de Mersin’ e gelmişti.

Benim de aralarında bulunduğu İhracatçı Birlikleri Başkanları ve önemli ihracatçılarla o dönem Uray Caddesi üzerindeki binada hizmet veren AKİB’ te bir araya gelen Özal, Rusya ihracatı sayesinde altın çağı yaşayan narenciye ihracatçılarına kara haberi o günden beri unutmadığım şu sözlerle verdi:

“Beyler artık tüm kliring anlaşmalarını kaldırıyoruz. Herkes hesabını ona göre yapsın. Rusya dünyada geçerliliği olmayan teknolojiyle ne kadar hurdası varsa Türkiye’ ye satıyor ve karşılığında dünyadan kopuk fiyatlarla bizden mal alıyor. Bunun sonuna geldik. Rusya veya başka demir perde ülkesi dövizi olan gelip bizden mal alır, sanayicimiz de en kaliteliyi en iyi fiyata dünyanın neresinden isterse ithal edebilir”

Özal bu net açıklamayla da yetinmedi. Yine benim de aralarında bulunduğum bir grup ihracatçıyla kendisini Ankara’ da ziyarete gittiğimizde Devlet Planlama Teşkilatı alt katındaki toplantı salonunda (eski Başbakanlık binasının arkasındaki bina) Rusya ile anlaşma yenilenmezse batacaklarını ve artık üreticiden mal almayacaklarını biraz da sert ifadelerle dile getiren narenciye ihracatçılarına bugün dahi kulaklarımda çınlayan şu sözlerle yanıt verecekti:

“Kliring uygulamalarına karşı tavrım nettir. Herkes hesabını ona göre yapsın. İhracat yapmayacağını, üreticiden mal almayacağını söyleyenlere de bir çift sözüm var: Bugüne kadar hiç bir mal dalda kalmadı, bundan sonra da kalmaz. Birileri almazsa, başkaları çıkar alır…”

1980 sonrası, o güne kadar Sovyetlerle, Sovyetlerin çevresindeki ülkelerin tek pazarına ve o pazarın da Merkez Bankası kasasına dayalı ödeme rahatlığına alışmış narenciye ihracatçısı, sancılı geçiş döneminde sendeler, bir kaç yıl eski hesapların, yapılan yatırımlarla ilgili tesis kredi faizlerinin temizlenmesi sürecinde bir miktar daha ihracat yapılır ama Mersin bir daha o 1960’larda başlayıp 70′ lerde şahikasına çıkan altın çağı yakalayamaz.

Ta ki, 2000′ lerin başında Rusya’ nın küllerinden yeniden doğacağı yıllara kadar…

1989′ da Berlin duvarının altında kalan demir perde bloğu ve dağılan Sovyetler Birliğiyle ortaya çıkan yeni dünya tablosu 1980′ de bu ülkelere karşı frene basılması sürecini başlatan Özal’ ın uzun vadede haklılığını ve ileri görüşlülüğünü ortaya koyar ama bugün bambaşka bir dünyanın yapılanmakta oluşu küresel gelişmeleri çok daha geniş bir pencereden ve daha uzun soluklu zaman diliminden değerlendirmek gerektiğini de göstermesi bakımından ilginç…

Tekrar o yıllara dönecek olursak; narenciye sektörü ve özellikle Mersin; üreticisinden, ihracatçısına çok sıkıntılı bir 5-6 yıl geçirir ama gelmekte olan “pazarın tümüyle kapanması” anlamına gelecek 90′ lı yıllara karşı mecburen yeni pazarlar arayışına girerek olası çok şiddetli depremden hafif hasarlarla kurtulmayı da bilir.

Bugün ise ürettiği narenciyenin neredeyse yarısını Rusya ve Sovyetlerden kopup bağımsızlığını ilan eden aynı çekirdek etrafındaki ülkelere ihraç eden bir Mersin var…

Kısaca Anadolu sabrını özetleyen o ünlü deyişle; keser dönmüş, sap dönmüş ve sonunda hesap dönmüştür…

 

 

 

 

 

 

Abdullah Ayan Mersin ve bankacılık yazı dizisi -8- (Merkez Bankasının narenciye üzerindeki etkisi)

Mersin ve Bankacılık -8- (Kliringle başlayan narenciyenin altın çağı)

Başta Sovyetler Birliği olmak üzere Doğu bloğu ülkeleriyle imzalanan anlaşmaların başta narenciye olmak üzere tarım ürünleri üretim ve ihracatına olumlu etkilerini bir önceki yazıda ele almaya başlamıştım.

Kaldığımız yerden devam edelim…

1937’de Sovyetler Birliği ile imzalanan ve alınan sanayi ürünleri, kimyasallar, demir çelik vs gibi ürünlerin karşılığını fındık, üzüm, incir ile ödenmesine dayanan kliring anlaşmalarının her yıl yeniden düzenlenen ihracat listesine 1960′ tan itibaren portakal, limon gibi narenciye ürünleri girmeye ve yıllar itibariyle ağırlığını arttırmaya başlar.

1960′ a kadar listede hiç yer almayan narenciyeye 1961’de bin tonluk kontenjan ayrılır.

23 Ocak 1961′ de yayınlanan yıllık kliring anlaşmasında bu kez 600 tonu limon olmak üzere miktar 2 bina çıkarılır.

1962’den itibaren Bulgaristan, Romanya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Doğu Almanya ve Polonya gibi doğu bloğu ülkelerine de narenciye ihracatının başladığını görmekteyiz.

Örneğin o yıl Bulgaristan 300 ton limon 900 ton portakal alımını ikili anlaşmaya dahil eder.

Aynı yıl Romanya’ nın Türkiye’den alacağı mallar arasında 300 ton limon bin ton diğer narenciye ürünleri yer alır.

1964′ te 5 bin tona çıkan rakam 1965′ te 4 bin tona iner ama aynı yıl Yugoslavya ikili anlaşmaya 3,500 tonluk narenciye ithalat kotası ekler.

23 Ocak 1967’de yayınlanan anlaşma metniyle Türkiye’den Rusya’ ya ihraç edilecek narenciye miktarının 10 bin tona çıkarılması başlayan trendi yeterince özetlemektedir.

Ancak Sovyetler Birliği- Türkiye ilişkilerine tarihi ivmeyi kazandıran 1967 anlaşması ve bu anlaşmayla yapımı kararlaştırılan 1 milyon ton/yıl kapasiteli Demir Çelik, 250 bin ton/yıl  kapasiteli Alüminyum tesisi ve buna enerji sağlayacak hidroelektrik santrali, 3 milyon ton/yıl işleyecek petrol rafinerisi, 120 bin ton kapasiteli sülfürik asit, cam levha ve 2 milyon litre votka üretecek alkol tesisi genişletme projeleridir.

Süreç içinde narenciye ihracatı yıllık 15 bin tona çıkarılır ancak yukarıda saydığım tesisler karşılığı Sovyetler Birliği sadece kendi ihtiyacı olan narenciyle ile yetinmez, Demirperde ülkeleri olarak ta anılan Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Polonya narenciye gereksinimini de aynı anlaşma çerçevesine dahil eder.

Bu anlamda 1973′ te tarafların imzaladığı anlaşma çarpıcıdır.

Anlaşmayla   alınan techizat ve kurulacak tesislere mahsuben Türkiye 17,5 milyon dolarlık mal satacak ve bu ihracatın içinde narenciye 2,2 milyon dolarlık paya sahip olacaktır.

Doğu bloğu ülkelerinin bu Sovyetler Birliği anlaşması çerçevesinde 1973 narenciye ithalatı; Bulgaristan ve Çekoslovakya 4,500, Polonya 9 bin tonluk kotalarla yer alır.

Polonya bununla da yetinmez,  1973 protokolüne eklenen ilave kontenjanla 9 bin tona ilaveten 5 bin ton limon alır.

Sovyetler Birliği soğuk savaş döneminin bu en kritik günlerinde ve siyasetle beslenen gerilime inat, bir yandan ağır sanayide Türkiye’ nin dev adımlar atmasını sağlayacak projelerin yapımını sürdürür, bir yandan da bu yatırımların karşılığında artık fındık, incir dışında hızla artan hacimde narenciye alır. Öyle ki Rusya’ ya 1960′ ta bin ton olarak başlayan narenciye ihracatı 1974 protokolüyle 18 bin tona, 1975 ve 76 yıllarında 19 bin tona dayanır.

Yükselen grafik burada da durmaz.

1979 protokolüyle limon, mandalina ve portakaldan oluşan Sovyetler narenciye ihracat kotası 45 bin tona, 1980 protokolüyle de 50 bin tona çıkar.

Parasını tahsilde hiç bir sıkıntı çekmeyen ve yüklediği malın evrakını Merkez Bankasına verdiği an fatura tutarı hesabına geçen Mersinli ihracatçı ve ihracatçının mal aldığı üretici gidişattan hayli memnundur.  Üretim rakamlarına göz atıldığında memnuniyetin boyutları daha rahat anlaşılacaktır:

1965′ te 300 bin ton portakal üreten Türkiye on yıl sonunda bunu 540 bin tona çıkarırken, Mersin narenciye üretiminin lokomotifi olan limonda aynı on yıl içinde üretim 78 bin’ den 265 bin tona, mandalinada 35 bin’ den 105 bin tona dayanır.

Ve ihracat:

1963′ te ülkenin toplam narenciye ihracatı 14 bin ton iken 1970′ te 52, 1975′ te 105 bin tona ulaşır. Bu hızlı gelişim içinde Sovyetler Birliği ile her yıl yenilenen ve yenilendikçe narenciyenin payını durmadan arttırdığı ikili protokollerin rolü inkar edilemez gerçek olarak hep hatırlanacaktır.*

Kliring anlaşmalarının itici gücüyle narenciyenin ve özellikle narenciye içinde limonun payı nedeniyle Mersin ekonomisinin yaşadığı bu altın çağı, kliring yöntemine son vererek kapatan 24 Ocak kararları ve Özal’ ın bu alandaki tavrını da yansıtan bir iki anımı paylaşacağım ama bir sonraki yazıda…

 

Narenciye Sovyetler B (bin ton)* Tüm ihracat (bin ton)
1961 1 17
1962 2 15
1964 5 15
1967 10 46
1970 15 52
1975 19 105
1979 45 120
1980 50 130
2016** 160 (Rusya Federas) 374

 

*Veriler Türkiye-Sovyetler Birliği arasında 1937′ de imzalanan ticaret anlaşmasına dayanarak yıllar itibariyle yayınlanan ihracat/ithalat listelerinden tarafımca derlenmiştir.

** 2016 verilerine, narenciye ihracatımızın ve bu ihracat içinde payı %42′ ye ulaşan Rusya’nın 55 yılı aşan süreç boyunca taşıdığı yeri göstermesi bakımından yer verdim.

 

 

 

 

abdullah ayan Mersin ve bankacılık yazı dizisi -7- (Merkez Bankası ve kliring yönteminin Mersin ekonomisi üzerindeki etkisi)

Mersin ve Bankacılık -7- (Merkez Bankası ve kliringin Mersin üzerindeki etkisi)

Merkez Bankasının; Banknot basma yetkisi, Türk lirasının yabancı paralara karşı değerini düzenleme fiyat istikrarını sağlama gibi görevleri elbette ülke ekonomisi için hava ve su gibi hayati önemde ama Mersin özelinde çok daha önemli bir yeri olduğu yadsınamaz gerçek.

Çünkü Mersin ülkenin dışarıya açılan kapısı olması yanında tarım, sanayi, lojistik, dış ticaret gibi sektörlerde de içeriden çok dış faktörlerden etkilenen bir kent.

Üstelik bu günümüze değil, 150 yıllık yakın geçmişinin her evresine özgü özellik..

Bu açıdan kambiyo işlemlerini düzenleyen, kurulduğu günden itibaren her türlü dış ticaret işlemine bir biçimde doğrudan veya dolaylı etkisi söz konusu olan Merkez Bankasının Mersin’ deki yeri diğer tüm bankalardan farklı ve bir o kadar önemli.

Günümüz dünyasında ve değişen dış ticaret yöntemleri nedeniyle pek bilinmez ama Merkez Bankası uzunca süre tüm Anadolu sanayici, girişimci ve iş dünyasının ihtiyaç duyduğu dövizi sağlayan, diğer tüm bankaların kısıtlı yetkilerini denetleyip düzenleyen kurumdur ve Ankara, İstanbul, İzmir’ i saymazsak Mersin şubesi bu alanda Anadolu’ da tek kapı olarak hizmet vermiştir.

Ben diğer işlevlerini bir yana bırakıp Merkez Bankasının özellikle Mersin tarımsal ekonomisinin en önemli kalemi narenciye üzerindeki rolüne değineyim.

1960′ tan başlayarak 24 Ocak 1980 kararlarıyla sona eren rolü bugün küllenmiş olsa da, Mersinin altın çağlarından biri sayılan dönemdeki gelişmesine Merkez Bankasının katkısı  yadsınamaz…

Narenciye ihracatı üzerinde Merkez Bankasının yıllar süren bu güçlü etkisi nereden mi kaynaklandı?

Bunun için dış ticaretin teknik olduğu için karmaşık gibi duran, uluslararası ödemeler sistemine ve o sistem içinde kliring olarak adlandırılan yönteme kıyısından da olsa değinmek gerekiyor.

Aslında anlatacaklarım,  bugünlerde ve Rusya-Türkiye’ nin ticaretini kendi paralarıyla yapması gibi yeniden gündeme gelen aktüel bir mevzuu ile de doğrudan alakalı…

Öncelikle kliringin ne olduğuna bakalım:

İki ülke aralarında yapacakları ticaret için anlaşır. Anlaşmada birbirlerinden alıp satacakları malların da miktar ve cinsini belirten bir liste de yer alır. Liste dışına çıkmamak ve kontenjanı aşmamak kaydıyla ithal etmek isteyen kişi veya kuruluş anlaştığı malı alırken belirlenen tutarı kendi para cinsinden anlaşma ile kararlaştırılan Bankasına (ki Türkiye için bu kurum Merkez Bankasıdır) yatırır. O malı anlaşma çerçevesinde satan yani ihracatçı ise yaptığı ihracatın tutarını kliring hesaplarını tutan bankasına başvurup kendi ülke parası üzerinden alır.

Örnekle anlatayım:

Türkiye ile Rusya arasındaki ilk anlaşma Ağustos 1931 tarihli.

O anlaşmada Türkiye’nin Rusya’dan alacağı mallar (ki bunlar kimyasallar, sanayi mamulleri, makine ve yedek parça vs) ve Rusya’ nın Türkiye’ den alacağı mallar (fındık, çekirdeksiz kuru üzüm, incir, zeytin yağı gibisinden tarım ürünleri) listeleri yer almakta. Diyelim ki listede Rusya’nın alacağı 200 ton fındık var. Rusya’ daki alıcı ile (ki Sovyetler döneminde bu Rusya’daki devlet kooperatifi veya doğrudan devlet şirketi) temasa geçip anlaşma imzalıyorsunuz. Anlaşmanızı kendi devlet otoriteniz onayladıktan sonra fındığı yüklüyor, paranızı ise Merkez Bankasından Türk lirası olarak alıyorsunuz. Rusya’ daki ithalatçı ise malın bedelini Ruble olarak ödüyor. Yıl sonunda iki ülkenin resmen yetkilendirilmiş iki bankası oturup hesaplaşıyor. Hesabın işleyişi yine konvertibl döviz cinsi üzerinden (1944’e kadar İngiliz Sterlini, o tarihten sonra ABD doları) yürüyor. Diyelim ki Rusya’ da o yıl Türkiye’ den alınan mallar karşılığı bir milyon ruble birikti, ruble belirlenen tarihteki döviz kuru üzerinden dolara çevriliyor, aynı şekilde Türkiye de aldığı malların karşılığında Merkez Bankasında on milyon TL birikti, o TL de dolara çevriliyor. Bunlar birbirinden çıkarılıyor kalan borç dolar cinsinden hesaba kaydediliyor.

Rusya Türkiye’ den 1 milyon dolar muadili mal alıp 1,5 milyon dolar karşılığı mal sattıysa 500 bin dolar tutarında döviz alacaklısı durumuna geçiyor.

Mayıs 1938 Türkiye-Sovyetler Birliği anlaşmasında ödeme sistemi şöyle tanımlanmakta:

“Madde 4- Anlaşmanın meriyete girdiği tarihten itibaren Sovyetik Sosyalist Cumhuriyetler İttihadının Türkiyede tehassül etmiş (tahsil edilmiş) her nevi alacakları Merkez Bankası olarak tesmiye edilmiş (isimlendirilmiş) olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına yatırılması suretiyle tesviye edilecektir. Merkez Bankası bu suretle tahsil edilen paraları Vnechtorgbank diye tesmiye edilmiş olan, Moskova’da Sovyetik Sosyalist Cumhuriyetler İttihadı Ticareti Hariciye Bankası namına bilâ faiz ve İngiliz lirası üzerinden açacağı kliring hesabının matlubuna (alacağına) geçirecektir. İşbu anlaşmanın meriyete (yürürlüğe) girmesi tarihinden itibaren Türkiyenin Sovyetik Sosyalist Cumhuriyetler İttihadında tehassül edecek her nevi alacakları borçlu olunan meblağın Vnechtorgbank’ a yatırılması suretiyle tesviye olunacaktır. Vnechtorgbank bu suretle tahsil ettiği paraları Merkez Bankası namına bilâ faiz ve İngiliz lirası üzerinden açacağı kliring hesabının matlubuna geçirecektir.

Türk liralarının İngiliz lirasına veyahut İngiliz lirasının Türk lirasına tahvili Merkez Bankasının muamelenin yapıldığı gün teshil ettiği satış ve alış kuruna göre yapılacaktır. Merkez Bankası İngiliz lirasına göre nazaran Türk lirası kurunu bu kur değişikliğe maruz kaldıkça Vnechtorgbank’ a telgrafla bildirecektir. Eğer muamele Türk veya İngiliz lirasından başka bir para ile faturalanmışsa, faturada muharrer dövizin İngiliz lirasına tahvili Londra’da ilan edilen son kur üzerinden yapılacaktır.

Madde 5- İki banka mütekabilen kendilerine  yapılan tediyattan günü gününe birbirini haberdar edecek ve her tediye ihbarnamesi alacaklılara yapılacak mukabil tediyeyi kabil kılmak için lazım olan izahatı ihtiva edecektir.”

Yukarıda olduğu gibi yer verdiğim tarihi anlaşma metninden anlaşılacağı gibi tutulacak hesaplarla ilgili işlemlerin nasıl yapılacağı daha ilk günden en küçük detayına kadar belirlenmiş. Ve de kliring anlaşmalarının sürdüğü uzun yıllar boyu bu ikili ödeme sistemi titizlikle sürdürülüyor.

1930’lardan 60′ lara kadar soğuk savaşın da etkisiyle Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında yıllık çok cüzi miktarda yürüyen kliring anlaşmaları, 1960′ tan sonra hem çeşitlenmeye hem de hacim olarak artmaya başlıyor ve çeşitlenmesiyle birlikte ilk kez cüzi miktarda da olsa narenciye listedeki yerini alıyor.

Örneğin 1960 kliring anlaşmasında fındık,incir, kuru üzüm yanında Mersin’i yakından ilgilendiren narenciye yer alıyor. Miktar da bin ton gibi o döneme göre dişe dokunur cinsten.

Başlangıçta Sovyetler Birliği kuruluşları narenciyeyi Türkiye’ deki kooperatiflerden almayı tercih ediyor. Mersin’ de MENAS, NARKO, İÇKOBİRLİK gibi üreticilerin de yer aldığı kooperatif benzeri kuruluşlar ve 60 ların sonuna doğru TÜDAŞ gibi çok ortaklı şirketlerin ortaya çıkışının temelinde Sovyetler Birliği ile gün geçtikçe gelişen ikili ticaret ve kliring anlaşmaları yatar.

1966-67 yılları ise Sovyetler Birliği ile Türkiye ilişkilerinin en sıcak dönemi. İktidarda Demirel’in başında olduğu milliyetçi Adalet Partisi var ama tarihe geçecek anlaşmalar o döneme denk geliyor. Rusya “ağır sanayi hamleleri” yapmak isteyen Türkiye ile İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, İzmir Aliağa Petrol Rafinerisi, Oymapınar Hidroelektrik Santrali…

Tamamı Mart 1967’de Moskova’da imzalanan antlaşma ile kararlaştırılan tesisler ama daha da önemlisi tesislerin bedelinin fındık, fıstık, limon, portakal hatta harnup ile ödenecek olması.

Başta da belirttiğim gibi Sovyetler ile kliring anlaşmaları Türkiye yanında özellikle Mersin’ in ve Mersin’in can damarı narenciye ihracatı için hayati önemde.

Yıllar itibariyle bu alandaki gelişmeleri, Rusya sayesinde artan narenciye üretim ve ihracatını anlatmayı sürdüreceğim.

 

 

 

 

abdullah ayan’ın Mersin ve bankacılık yazı dizisi -6- (Merkez Bankası kendi binasına taşınıyor)

Mersin ve Bankacılık -6- (Merkez Bankası kendi binasına taşınıyor)

İstanbul ve İzmir ardından ülke genelinde dördüncü şubesini 1933′ te Mersin’ de açan Merkez Bankası kısa zamanda kentin en güzel arsasını satın alarak üzerine kendi hizmet binasını yapma kararı alır.

1935′ te bina için verilen ihale ilan metnine önceki yazıda yer vermiştim.

Bina o günün koşullarına göre beklenenden kısa zamanda inşa edilir.

Ve açılış günü gelir.

Tarih 24 Mayıs 1939 Çarşamba…

Katılacak zevatı zor durumda bırakmamak amacıyla mesainin bitmesi göz önüne alınarak açılış töreni için saat 17 seçilir.

Merasime o günlerde CHP il başkanlığını da yasa gereği ifa eden Vali, partinin il ve ilçe yöneticileri, Belediye encümen üyeleri, diğer banka temsilcileri, kentte faaliyet gösteren fabrika müdür ve yöneticileri, resmi ve hususi daire müdürleri ile Mersin tüccarları, iş adamları açılış töreni için yeni Banka şubesine akın ederler.

Saat tam 17′ de Merkez Bankası İdare Meclisi üyesi Reşat Erbeyi hazırlanan kürsüden hazır bulunan misafirlere hitap eder:

“Sözüme başlarken, Bankamız yeni binasının açılış töreninde bulunma lütfunda bulunan siz davetlilere ayrı ayrı teşekkür ederim” diye başlar sözlerine ve devam eder:

“Muhterem davetlilerimiz; biliyorsunuz ki, Merkez Bankası 11 Haziran 1930 tarihinde 1715 sayılı kanunla o zaman Başvekilimiz bugün Reisi Cumhurumuz ve Milli Şefimiz İsmet İnönü’ nün azim ve iradeleriyle teessüs etmiştir.

Bankamıza karşı daima gösterdikleri pek titiz himayeleri başlangıç senelerinin kolayca aşılmasına ve milli iktisadiyatımızda  Merkez Bankasının kendisine tahsis edilen rolü bir an evvel başarmasına, kıymeti ölçülmez amil olmuştur.

Bugün diyebilirim ki, Merkez Bankası vazifelerinden en mühimi olan paramızın fiili istikrarını temine Hükümetimizle müştereken çalışmada ve kredi ile para piyasamızın nâzımlığını yapmaktır.

Muhterem davetlilerimiz, yine biliyorsunuz ki, son senelerde Milletlerarası eşya mübadelesi bir çok sebeplerle içinden çıkılmaz usullere sapmıştır. Buna karşın hükümetimizin memleket istihsalatını ve ticari mübadelesini temin ve tehsil (kolaylaştırma a.a.) almak zaruretinde kaldığı tedbirleri Merkez Bankası benimsemiş ve mevzuatının  azami haddiyle buna müzahir olmuştur.

Muhterem davetlilerimiz;

Ebedi şefimiz Atatürk’ün ve onun en yakın mesai arkadaşı Milli şefimiz İnönü’ nün iktisadi bünyemizde yarattıkları inkilâpları dinmeden ve yorulmak bilmez nasyonal bir mesai ile daima ileriye ve tekamüle doğru götürmeyi müessesemiz şiar edinmiştir. Bankamız ekonomik hayatımızda büyük bir rol oynayan Mersin şehrine bu gördüğünüz güzel ve modern banka binasını hediye etmekle büyük şeflerinin gösterdiği yolu takip etmektedir.

Sözümüze nihayet vermeden evvel hepimize bu yolu gösteren Atatürk’ ün mukaddes ruhunu taziz ve tebcile (yüceltmeye) sizleri davet ediyorum.

Sözümüze Milli şefimiz İnönü’ nün büyük Türk milletinin başında daima var olması temennisiyle nihayet veririz.”

Banka İdare Meclis üyesi Reşat Erbeyi’ nin hitabının ardından bu kez söz sırası Vali ve Parti Başkanı sıfatıyla Rüknüddin Nasuhioğlu’ ndadır.

1950′ de Demokrat Partiden siyasete atılıp 3 dönem Edirne Milletvekili seçilecek ve 1951’de kısa süreliğine de olsa İç İşleri Bakanlığı koltuğuna oturacak olan Nasuhioğlu Mersin Valiliğinin son günlerine denk gelen açılış töreninde “muhterem arkadaşlar” diye başladığı aşağıdaki kısa konuşmayı yapar:

“Cumhuriyetin en kuvvetli tesislerinden biri olan Cumhuriyet Merkez Bankasının Mersine hediye ettiği bu güzel, şık ve metin eserden dolayı Mersin halkı ve tüccarı ve hatta Çukurova tüccarlarının ihtisas ve hürmetlerine tercüman olarak zatıalilerine teşekkürlerimi arz ederim.”

**

Merkez Bankasının açılış kokteylinde misafirlere limonata, pasta ve dondurma ikram edilecek ardından şık ve güzel yeni bina gezdirilecektir.

Bodrum kattaki kasa daireleri, arşiv, sığınak o günün koşullarına göre gayet iyi tahkim edilmiş durumdadır.

Giriş katında özel olarak tefriş edilen müdür, müdür muavinleri ve şef odalarının mobilyaları İstanbul’da özel sipariş verilerek yaptırılır.

**

Merkez Bankası mimari olarak tüm personelin giriş katında bir arada hizmet vereceği biçimde projelendirilmiştir.

70’li yıllarda giriş kapısı İstiklal Caddesine açılırken, Müdür ile Müdür yardımcısı ve kontrolöre ev sahipliği yapan lojman arka bahçede Mücahitler Caddesine bakar.

Arka bahçesini korumaya alan duvar da 80′ li yıllardan sonra yapılır.

Merkez Bankasının Mersin ekonomisi üzerindeki etkin rolü 1960′ larda Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında imzalanan kliring anlaşmaları sırasında görülecektir.

Başta Merkez Bankası olmak üzere Mersin’ deki bankaların dış ticarette ihtisaslaştığı ve ihracat kredilerinde ürünler üzerinden bile farklı misyon üstlendikleri 70′ leri bir sonraki yazıda ele alacağım.

 

 

 

abdullah ayan’ dan Mersin ve bankacılık yazı dizisi -5- (Merkez Bankası kuruluşu, kent üzerindeki etkileri)

Mersin ve Bankacılık -5- (Merkez Bankası)

Merkez Bankasının kuruluşu genç Türkiye Cumhuriyeti adına anlamlı ve önemlidir.

İmparatorluk döneminden kalma Osmanlı Bankasının para basma ve dağıtma işlevine son verilmesi ve bağımsız ülkenin bağımsız bir merkez bankasına sahip olma fikri ağırlık kazanınca önce Banka hakkında kanun Meclis tarafından kabul edilip yürürlüğe girer. Kanun çerçevesinde de bankayı sevk ve idare edecek Banka Meclisi hakkında 28 Mayıs 1931 günü Hükümet kararnamesi yayınlanır.

Kararnamede Banka İdare Meclisine üye seçiminin nasıl ve kimlerden oluşacağı da tanımlanır.

Kararname ve ardından Resmi Gazetede yer alan Bakanlık duyurularıyla aralarında Mersin’ in de yer aldığı 15 Ticaret Oda Meclisinin Bankayı idare edecek Mecliste temsilci bulundurmak üzere isim tespit etmeleri ve belirlenecek üyelerin 2 Haziran günü Ankara’ da toplantıya katılmak üzere hazır bulunmaları duyurulur.

1 Haziran 1931 günü Resmi Gazetede yayınlanan kararname ile ve Maliye Bakanlığının önerisi doğrultusunda; Banka İdare Meclis Başkanlığına Şürayı Devlet (Danıştay) Başkanı Nusret ve eski Trabzon Mebusu Şefik Beylerin seçildiği duyurulur.

10 Haziran 1931 günü ise bu kez Banka Umum Müdürlüğüne Ziraat Bankası Umum Müdür yrd. Selahattin beyin (Selahattin Çam)  1000 lira maaşla atandığına dair yeni Bakanlar Kurulu kararnamesi yayınlanır.

8 Eylül 1931 günlü Resmi Gazetede yayınlanan ilanla da ana sözleşmesi Hükümetçe onaylanan Bankanın sermayesine kurucu olarak iştirak edecek zatların taahhüt ettikleri paranın %40′ ını en geç bir ay içinde ödemeleri gerektiği duyurulur.

20 Eylül 1931 günü ise Bakanlar Kurulunun 11671 sayılı ünlü kararnamesi yayınlanır. Kararname ile  İdare Meclisince kabul edilen T.C. Merkez Bankası “Nizamnamei Esasisi” metni yayınlanır.

Yayınlanan Nizamnamenin 4. maddesi şubelerin açılışıyla ilgili hükümleri düzenlemektedir ve buna göre İdare Meclisi kararı ve Maliye Bakanlığının muvafakatiyle Banka Ankara’ daki genel merkez dışında ülkenin diğer şehirlerinde şubeler açıp kapayabilecektir.

İmparatorluk döneminde para basma yetkisini elinde bulunduran Osmanlı Bankasının bu yetkisinin kanunla devredildiği Merkez Bankası 3 Ekim 1931’de Genel Müdürlük ve 30 Ekim günü de Ankara şubesinin ardından ilk etapta ve özellikle ülkenin dış ticarete yoğunlaşan beş ilinde beş şube açar.

Sonradan Ziraat Bankası Genel müdürlüğünün faaliyet göstereceği genel müdürlükle aynı mekanda hizmet vermeye başlayan Ankara şubesi ardından 26 Aralık 1931 günü Karaköy Bankalar Caddesinde İstanbul, 17 Aralık 1932 günü Konak Cumhuriyet Bulvarı üzerindeki İzmir ve ardından 1933′ te Mersin, Samsun şubeleri birbiri peşi sıra faaliyete geçer. (Mersin yakın tarihini anlatan kimi kitap ve araştırmalarda Mersin şubesinin Kasım 1931′ de açıldığı bilgisine yer verilse de,bu olanaksızdır ve Banka arşivleri ve resmi kayıtların ortaya koyduğu gibi Mersin Şubesi açılışı 1933 yılındadır.)

Bu beş şubenin ardından 1950′ lere kadar Banka başka şube girişimi olmayacak, 1951 İskenderun ve 1954 Eskişehir ile 1955 Diyarbakır, 1956 Gaziantep Demokrat Parti döneminde hizmet vermeye başlayacaktır.

Ziraat Bankasının ilk şubesini açtığı Uray Caddesindeki Ramazanoğlu Niyazi Bey binası Merkez Bankası Mersin Şubesine de açılış döneminde ev sahipliği yapar.

Banka şubesinin fiziki mekan olarak yetersizliği kısa zamanda ortaya çıkınca daha geniş bina arayışına girilir. 1934′ te dönemin en güzel binalarından biri sayılan Osmanlı Bankasının batısındaki arsa satın alınarak, çizilecek proje çerçevesinde yeni bir bina yapılmasına karar verilir.

15 Ekim 1935 tarihli Yeni Mersin gazetesinde “Mersinde Bina İnşası Münakasası (eksiltme) inşaat” ilanı şöyle yer alacaktır:

“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasından: Bankamızın Mersin Şubesi için Mersinde satın alınmış olan arsa üzerinde yaptırılacak şube binasının inşası münakasaya koyulmuştur. Münakasaya girmek isteyenlerin Ankara’da umum müdürlüğe ve İstanbul ile İzmir, Mersin ve Samsun’da şubelerimize müracaatla lazım gelen izahat ve evrak ile planları almalarını dileriz”

Bankanın projeye uygun binası yer tesliminden sonra o günün koşullarına göre kısa sayılacak bir sürede tamamlanır.

Bugün de ilk günkü özelliklerinden pek bir şey yitirmemiş, zemin altındaki bodrumda yer alan kasa dairesini saymazsak iki katlı bina 1939 yılında büyük bir törenle hizmete açılır.

O törende yapılan konuşmalara, açılışla ilgili detaylara gelince…

Onu da bir sonraki yazıda anlatma umuduyla…