Evet çıkarsa ne değişecek? abdullah ayan (31 Mart 2017)

Evet çıkarsa ne değişecek?

Sanırsınız ki, seçimlerden yeni çıkmış bir iktidar var ve bu iktidar mevcut sistemle hizmet veremeyeceğini iddia edip, işin başında değişim talep ediyor.

Hani Kasım 2002 seçimlerinden çıkan AK Parti olsa tamam diyeceğiz.

Ama öyle değil, 15 yıldır bu ülkeyi yöneten bir iktidar ve bu iktidardan da öte, direksiyonu tek bir gün başkasına vermemiş, tüm dönemin tüm kararlarını tek başına almış bir Erdoğan var.

Ve aynı Erdoğan şimdi çıkmış, “ayağımdaki prangaları çözün, çift başlılığı bitirin, ülkeyi uçurayım” diyor.

İstediği değişikliklere 16 Nisan’ da evet dersek, 17 Nisan’ da ne yapacak ki, her şey daha iyi olacak?

Tıkanan Ekonomi mi bir anda düzelecek?

Partili Cumhurbaşkanlığına geçince ne değişecek te, 5 yıldır 140-150 milyar dolar seviyesinde duvara dayanan ihracat patlayıp 500 milyar dolar olacak?

Orta gelir tuzağına düşmüş ülkede yıllardır 10 bin doların üzerine çıkamayan aksine durmadan gerileyen milli gelir hangi sihirli dokunuşla aynı Erdoğan’ın koyduğu 2023 hedefine, 25 bin dolara çıkacak?

Borç sarmalında nefes alamaz hale gelen aileler, hangi beklenti umuduyla ve hangi yeni kaynakla borç ödeyip, yeniden çarşıya ?

Enflasyon mu düşecek?

Her dört gençten birinin iş aradığı ülkede, toplumu çürüten işsizliğe çare mi bulunacak?

İlikleri kurumuş halkın tasarrufları dibe vurduğuna göre, hangi kaynakla yatırım yapılacak ta, yeni istihdam kapıları açılacak?

Ülke birikimleri yatırım yapmaya yetmediğine ve tek çare olarak yabancı kaynağa ihtiyaç duyulduğuna göre, yabancı yatırımcı hangi beklentiyle gelip doğrudan yatırım yapacak?

Dünya bilişim çağının sınırlarını zorlarken, hangi eğitim programı, hangi yaratıcı kadrolarla hafriyat/inşaattan başka alanda gelişme gösteremeyen ülke 4.0 sanayine geçecek?

“Verin bana yetkiyi, tek başıma bu ülkeyi uçurayım” dendiğinde, 15 yıldır hangi yetki eksikliği elinizi tutuyor masum sorusuna cevap aramak zorundayız.

Yargı mı engel?

Yasama mı?

Şu makalenin kaleme alındığı gün taranan Resmi Gazetenin son bir haftalık arşivi yasamanın parmak ısırtan performansını yeterince anlatır;

22,25 ve 31 Mart 2017 tarihlerinde üç günde Meclisin kabul ettiği 100 kanun yayınlanıp yürürlüğe giriyor.

16 Nisanda evet çıkınca Parlamento, 100 yerine 500 yasa mı çıkarır hale gelecek?

500 yasa çıkarınca refaha mı ereceğiz?

Onca emek verdiğimiz, yıllarca dişimiz, tırnağımızla tesisler dikip, marka oluşturmaya çalıştığımız Turizmin içler acısı haline mi derman olacak tüm yetkileri elinde toplayan Cumhurbaşkanlığı modeli?

200 yıllık batılılaşma, 55 yıllık AB hayalini bir çırpıda silip atmayı göze alan kavgacı dilin hakim olduğu ülkeye mi akacak yabancılar?

Tümünün cevabı belli sorulardan bunaldıysanız, tersten gideyim!

16 Nisan akşamı halk anayasa değişikliklerine hayır derse kıyamet mi kopacak?

Sanki her şey güllük gülistanlıktı da, 17 Nisanda tarumar olacak?

Bu ülkenin ekonomik, siyasi sorunları belli ve inanın bu referandum sandığından ne çıkarsa çıksın, hiç bir soruna derman olmayacak…

İnsanımızın, daha fazla demokrasi, daha çok özgürlük, çoğunlukçuluğa değil çoğulculuğa yelken açan, toplumu ayrıştıran değil 80 milyonu birleştiren kucaklayıcı anlayışa, tüm kesimleri ayağa kaldıracak yeni bir umut dolu hikayeye ve hepsinden önemlisi sağlıklı işleyen bir adalet sistemine ihtiyacı var.

“Evet” diyeceğini söyleyen milyonlarca kardeşinize, kapı komşunuza gerekçesini sorun, Erdoğan faktörü dışında söyleyecekleri elle tutulur tek argüman duyamazsınız…

Madem Erdoğan’ ın elinde böyle bir sihirli değnek var ve 15 yılda yapamadıklarını, 17 Nisanda tüm yetkiyi eline alınca yapacak, o zaman masum  soruyla noktalayalım bugünkü yazıyı:

Ülkenin gecikmiş, ötelenmiş onca sorununun çözümünü neden 2019′ a kadar erteliyoruz?

Sihirli değnekli kurtarıcı neden 17 Nisanda işe koyulmuyor da, iki yıl daha Godot’ u bekler gibi gözler ufukta bekleyeceğiz?

 

AB’ siz turizmin yarasını Rusya sarar mı? abdullah ayan (27 Mart 2017)

AB’ siz turizmin yarasını Rusya sarar mı?

Turizm bugün değil, uzun zamandır ağır yaralı…

Önce PKK, IŞİD’ in bombalı eylemleri, ardından 2015 sonlarına doğru askeri uçağının düşürülmesiyle başlayan Rusya ile tarihte eşine zor rastlanır gerginlik…

15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında gelen Olağan üstü hal..

Ve bir dönemin bacasız fabrika olarak baş tacı edilen, inovatif gelişme göstermeyen ülkenin neredeyse en önemli kurtarıcısı, can simidi sektörün baş aşağı düşmeye başlaması…

Resmi devlet istatistiklerine göre 2014′ te Türkiye, kayıtların tutulduğu tüm yıllar boyunca gördüğü en yüksek sayıya ulaştı ve 37 milyon yabancı ziyaretçiye ev sahipliği yaptı.

Aynı yıl gelen turistlerin bıraktığı döviz de zirveye çıkmış ve 34,3 milyar dolara ulaşmıştı.

2015 Kasım ayının son haftasında Rus uçağının düşürülmesi ve ardından Putin’ in Türkiye’ ye gitmeyin çağrısıyla zaten yorgunluk emareleri gösteren sektör ciddi kayıpların ilk ayak seslerini duymaya başladı.

Son bir ayda gelen sonradan deprem etkisi gösterecek gelişme o yılın turizm verilerine pek yansımadı, Türkiye 2015’i yaklaşık 900 bin kayıpla 36 milyon ziyaretçiyle kapadı.

Turizmden gelen yıllık dövizdeki kayıp ise ziyaretçi sayısından daha fazlaydı. 2014′ te 34,3 milyar dolar olan gelir 31,5 milyar dolara gerileyecekti.

2016′ ya gelince pek çok alanda hafızalara kazınan olaylarla bu ülkede çoğu insanın hatırlamak istemeyeceği bu netameli yılda en büyük darbeyi turizm sektörü aldı.

2014′ te 37 milyon ziyaretçiye dayanan rakamlar 2016′ da 25 milyona düşerken, turizm gelirleri 22 milyara geriledi.

Gelelim esas meseleye, başlıktaki sorunun cevabına…

Tıpkı ihracatın dağılımına benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.

Nasıl ki, yıllara göre küçük sapmalar gösterse de, Türkiye’ ye gelen ziyaretçilerin yarısını AB ülkelerinden gelenler oluşturmakta.

Yorgunluk emareleriyle başlayan duraklamanın henüz ciddi düşüşlere yol açmadığı 2015’te gelen 36 milyon ziyaretçinin 5,5 milyonu Almanya’dan, 2,6 milyonu İngiltere, 1,3 milyonu Hollanda’dan gelmiş. Toplam Avrupalı sayısı 16 milyon… Genele oranlarsak Avrupalının toplam ziyaretçi içindeki payı 2014 ve 2015′ te %45′ ler civarında payı var, üstelik istikrarını korumakta.

2016′ da her şeye rağmen ve ülkeye gelen ziyaretçi sayısı %35 düşüş gösterirken Avrupalı oranı yaklaşık %10 azalarak %41′ de kalmış.

Şimdi referandumla birlikte şiddetlenen ve her gün dineceğine daha da alevlenen söylemlerle turizm sektörü sonu kestirilemeyen bir meçhule sürüklenmekte.

Sonu gerçekten kestirilemez çünkü; Almanya ve Hollanda ile başlayan gerginliğin nereye doğru evrileceğini hiç kimse kestiremiyor.

Almanya’ dan gelen yaklaşık 6 milyon ziyaretçi son bir yılda 3,9 milyona düşmüş ama Almanların en hassas oldukları “nazi’lik” damgasına muhatap olmalarının ardından nasıl bir tepki göstereceklerini tahmin etmek zor değil.

Tıpkı 1,3 milyon Hollandalı’nın 900 bine düşen ziyaretçi sayısının kaçınılmaz biçimde azalacağını beklemenin sürpriz sayılmaması gibi…

Soru ise şu: Bunca yatırım yapmış, borç altına girmiş turizmci iki somut örnekten hareketle tüm yabancılara sirayet eden Türkiye’ ye gitmeme tepkisine karşı ne yapacak?

Avrupalı ziyaretçinin yarattığı açığı hangi ülke turistiyle kapatacağız?

Rusya ile mi?

2014′ te 4,5 milyona ulaşmışken, 2016′ da bir milyonun altına düşen (tam rakam 866 bin) ziyaretçi sayısında ilişkilerin yeniden ısıtılmaya çalışılmasıyla bir miktar artabilir ama bu gerçekten ortaya çıkan 10 milyonluk kaybı izale etmeye yeter mi?

Türkiye Dış İşleri Bakanlığı; Rusların gelişini teşvik için pasaport, vize gibi işlemleri ortadan kaldıracak ve kendi ülke kimlik kartlarıyla Türkiye’ ye girişlerine olanak sağlayacak bir düzenleme üzerinde çalışıldığı yönünde en yetkili ağızdan açıklamalar yapıyor ama bunun pratiğe ne ölçüde yansıyacağı meçhul.

İki ülke arasındaki ticaretin geliştirilmeye çalışıldığı, uçak kriziyle açılan yaraların sarılmaya başlandığı şu son dönemde domates ithaline izin vermeyen Rusya’ ya karşı buğday ithalini durdurma anlamına gelen yüksek gümrük koyulması, siyasal platformdaki iyileşmeye inat tam anlamıyla ticari savaşı andırıyor.

Kısaca Rusya ile ilişkiler iki ülke liderinin iki dudağının arasına sıkışmış ve hangi gün ne yöne evrileceği, savrulacağı meçhul…

Olası Avrupa ziyaretçi kaybını telafi etmesi beklenen Ukrayna’ nın böyle bir potansiyeli var mı?

Ukraynalılara da pasaport ve vizeyle uğraşmayı sona erdiren kimlikle Türkiye’ ye gelme projesi şu günlerde hayata geçmek üzere, ama o cephede de ciddi bir hareketlilik yok…

Özetlersem; tıpkı ihracatta olduğu gibi turizmde de Avrupa vazgeçilmez, yeri doldurulmaz bir partner ve kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın günümüz koşullarında alternatifi görünmüyor…

Oysa Türkiye, ülkelere göre ziyaretçi sayısında 2014-2015 yıllarında Fransa, ABD, İspanya, Çin, İtalya ardından dünya 6′ sıydı ve yeni yatırım projelerinin içeriği, kalitesi yanında yatak sayılarıyla da küresel turizmin parlayan yıldızı olarak gıpta ile izlenen bir ülkeydi…

O ülkenin kopmak üzere olduğu yarışa yeniden, kaldığı yerden katılması, hatta daha yukarılara çıkması için yapılması gerekenin ne olduğunu bilmeyen var mı?

Bilmeyen yok ta en iyisi son sözü sektörün kendisine, Türkiye Otelciler Birliğinin 27 Mart 2017 raporuna bırakmak…

Rapora göre İstanbul’ da otellerin doluluk oranı şubat 2017′ de %47′ ye düşerken, 2017′ nin bu ilk iki ayında yine İstanbul’ da satılan oda bedeli %25 geriliyor. Avrupa’ nın tartışmasız en kaliteli otellerine sahip İstanbul aynı Avrupa’ nın en ucuz yatak satan tesislerine sahip kenti…

Turizm cephesindeki yangını kim ne derse desin, şu rapordaki tek cümleden daha iyi ne özetleyebilir ki?

 

 

Mustafa Kemal’ den bugüne Tek adamlık, diktatörlük tartışmaları… abdullah ayan

Mustafa Kemal’ den bugüne Tek adamlık, diktatörlük tartışmaları…

Erdoğan’ ın tek adamlığa giden yolculuğu, 16 Nisan referandumuyla mutlulukla sonuçlanırsa, bu mutlulukta  en büyük katkıyı kim verdi sorusunun tartışmasız tek yanıtı, Erdoğan cephesinden bakıldığında tek kahramanı var; MHP genel başkanı Devlet Bahçeli…

Elbette bu toz duman dağıldığında daha sağlıklı yorumlar yapılacak, bilinmeyen kimi faktörler, etkileyiciler, tetikleyiciler ortaya çıkacak, yazılıp çizilecek ama Bahçeli faktörü şimdiden tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesin rolüyle ortada…

Bahçeli’ nin bu rolü üstlenirken dillendirdiği söylemlerin tutarlılığı, öne sürdüğü bazı argümanlar “güler misin, ağlar mısın?” sorusu şöyle dursun, ortalama bir insanın aklını başından alacak türden.

Bunların sonuncusu bir gazeteciyle yaptığı sohbette “Evet çıkması halinde Erdoğan diktatör olur deniyor. Buna ne dersiniz?” sorusuna verdiği yanıt…

“Türkiye’ de diktatör olmaz” diyor ve ekliyor: “Diktatör olmaz, çünkü bir defa diktatör Türkçe değil”

Soruyu yönelten gazetecinin gerisini getirmeye mecali kalmamış olmalı diye de düşünebilirsiniz, sözün bittiği bir yer varsa, tam bu olmalı demeniz de mümkün…

Türkçe olmaması, önerilen ve Erdoğan tarafından Türk tipi,milli ve yerli Cumhurbaşkanlığı olarak tanımlanan yönetimin diktatörlük anlamına gelmeyeceğini anladık ta, ne diyeceğiz sistemin adına?

Türk tipi Cumhurbaşkanlığı “evet” çıkması halinde başlayacak yeni dönemi tanımlamaya yeter mi?

Meclisi feshetme yetkisi onda, hazırlanan taslakta sayısı belirtilmediği için ucu açık istediği kadar Cumhurbaşkanı yardımcısı atama yetkisi onda,

dilediği kadar ve hiç bir kriter belirtilmediği için tamamen  inisiyatifine terk edilmiş sayıda Bakan atayıp, istediği anda görevine son verme yetkisi onda,

devletin bütçesini hazırlamak bu bütçe Meclis tarafından zamanında görüşülüp yürürlüğe sokulmazsa bir önceki yılın bütçesini yeniden değerleme oranına göre arttırıp uygulamaya sokma yetkisi onda…

Yetmiyor, Meclisin denetleme yetkisi Cumhurbaşkanıyla aynı gün seçileceği ve matematiksel olarak partili Cumhurbaşkanının partisi çoğunlukta olacağı için pratikte neredeyse ortadan kalkıyor, Cumhuriyetin ilk yıllarından beri iyi kötü işleyen denetleme mekanizmalarının işleyişi koyulan çıtalarla imkansız hale getiriliyor. Bakanların Cumhuriyetle başlayan Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı sorumluluk ilkesini ihdas eden Parlamenter sistemin bu en temel özelliğinin yerine Bakanların kendilerini atayan Cumhurbaşkanına karşı sorumluluğu getiriliyor.

Hükümetlerin Meclisten güven oyu alma zorunluluğu da tarihe karışıyor.

Ve ister rejim, ister sistem değişikliği deyin, eğer referandum sandığından “evet” çıkarsa başlayacak yeni dönemin adına hadi Türkçe’ de yeri olmadığı için kimi çevrelerin diktatör benzetmesinden geçtik, “tek adam” yönetimi denmesine bile alınganlık gösteriliyor.

Yıllardır “Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı, yürü yürüyebilirsen… Bu ülke bu şekilde sıçramaz” diyerek (https://tr.sputniknews.com/turkiye/201503151014435942/) 80 milyonluk ülkeyi şirket gibi yönetme özlemini her fırsatta dile getiren Erdoğan’a aslında Türkiye’ yi anonim şirket gibi yönetme fırsatı verilip verilmeyeceğini oylarımızla belirleyeceğiz 16 Nisanda…

Belirlemeye belirleyeceğiz de, bu tek adamlık tartışmaları ortadan kalkacak mı?

Aslında tartışma yeni değil..

Yıl 1935…

Daha 2. dünya savaşı patlamamış ama İtalya’da Musallini gemi azıya almış, Afrika’ yı fethe! hazırlanıyor,  Almanya’da Hitler faşizminin dünyayı yakıp yıkacak saldırganlığının ayak sesleri duyulmakta…

İşte böylesi ortamda 20 Haziran 1935 günü ABD’ li kadın gazetecilerden oluşan bir grup Dolmabahçe sarayında Mustafa Kemal ile bir mülakat gerçekleştirir.

ABD’ li gazetecilerin arasında dönemin efsane isimlerinden Gladys Baker de vardır.

Baker uzun röportajın bir yerinde sözü en netameli tartışma konusuna getirir ve sorar:

“Size neden diktatör denmesinden hoşlanmıyorsunuz?”

Ve sonradan gözlemlerini yazarken tanımlayacağı “kusursuz smokinin altındaki adam” doğrulur ve şu yanıtı verir:

“Ben diktatör değilim. Benim kuvvetimin olduğunu söylüyorlar. Evet bu doğrudur. Benim arzu edip te yapamayacağım şey yoktur. Ama ben zoraki ve insafsızca hareket etmeyi bilmem. Benim anlayışıma göre ‘diktatör başkalarını iradesine ram edendir.  Oysa ben kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim”

O söyleşi ve ardından yenen öğlen yemeği sadece bu türden soru-cevaplarla geçmez.

Söyleşiyi bugün de önemli kılan tarihi özelliği gelmekte olan dünya savaşını, ABD’ nin bu savaşa girip girmeyeceğini ve henüz kurulmamış olan Birleşmiş Milletler benzeri bir kuruma tüm dünyanın duyduğu gereksinim gibi konularda Mustafa Kemal’ in sonradan tümü gerçekleşecek öngörüleri var ki, bir kez daha hatırlanması gerekiyor.

Bir sonraki yazıda bugünlere ve dünya genelinde halen yaşanan gelişmelere ışık tutan öngörüler…

 

 

 

 

Anayasa değişikliği ve katılımcı demokrasi… abdullah ayan (15 Mart 2017)

Anayasa değişikliği ve katılımcı demokrasi…

En özgüründen en despotuna kadar sistemini, yönetim tarzını demokrasi diye tanımlamayan ülkeye pek rastlanmıyor günümüz dünyasında…

Faşizm de demokrat olarak tanımlar kendisini, kapitalizm ve sosyalizm de…

Muhafazakarı da demokrattır, liberali de…

Ta eski Yunan sitelerinden beri üzerinde tartışılan, tanımı çağlara, koşullara göre değişse de bugüne kadar noktalanmamış bir mevzudur demokrasi kavramı…

Basitçe “halkın kendi kendini yönetmesi” der çıkarız da, gerçekten halk kendi kendisini mi yönetir? Sandık demokrasinin olmazsa olmazıdır da, seçimle demokrasiye ermiş mi oluyoruz?

Ülkeyi teslim ettiğimiz, seçimlerden geçtim, ilimizde ilçemizde bizi yönetsin diye başımıza geçirdiğimiz yerel yönetim temsilcileri, demokrasiyi ne ölçüde uyguluyor?

Yüz bin nüfuslu bir ilçede oy kullanan 40 bin kişiden 10 bininin oy verdiği biri, 9 bin 900′ da kalan diğer adayın önüne geçerek başkan olduğunda tüm kentin tek sahibi, tek karar vericisi oluyorsa, yöntem istediği kadar demokratik olsun, bunun adı gerçekten demokrasi midir?

Örneğin o yüz bin insanın yaşadığı beldeyi, rakiplerinden bir oy fazla alarak yönetmeye hak kazanan biri, o beldeyle ilgili kararları nasıl alır? Ödediğimiz vergilerle oluşan bütçeyi nasıl harcar? Veya tersten sorarsak; dilediği gibi harcama yetkisini vermeli miyiz?

Sorunun cevabı küçük beldede de, devasa boyutlarıyla Çin’ den ABD’ ye kadar hangi ülkeyi ele alırsak alalım değişmiyor.

Sonuçta günümüzde bizi kutsal yolculuklara çıkaracak efsunlanmış kurtarıcılar değil, yönetecek insanları seçmekten başka kaygımız yok, olmamalı da.

İşin gereği bu da, uygulamaya gelince böyle mi?

Yine 100 binlik belde örneğine dönecek olursak, 10 bin oy alan, başka ifadeyle aslında başına geçeceği insanların ancak %10′ unun oyunu alan biri, 100 bin insana aldırmadan dilediğini kimsenin görüşünü almadan, tartışmadan yapabilir mi?

Uygulamada ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, sorunun cevabı günümüzde genelde evettir, evet…

Bugüne kadar “seçmenin çok az kısmının oylarıyla seçildim, tüm halkın vergilerinden oluşan bütçeyi daha geniş kesimlerin görüşleri çerçevesinde hazırlayalım, projeleri mümkün olduğu kadar çok insan tartışsın” diyene rastlamadık, bundan sonra da rastlamak zor. İnsanların görüşünün alınmasından geçtim Sivil Toplum Örgütlerinden de göstermelik fikir sorma dışında gerçek anlamda katkı isteyene rastlamadım.

Bir bakın etrafınıza, hiç bugüne kadar “ey mahalleli, sizin adınıza yönettiğim bütçenizin şu kadarlık kısmını size sorup harcayacağım, park mı istersiniz, kaldırım mı?” diyen bir yöneticiye rastladınız mı?

Bu çerçeveden bakıldığında binlerce yılın evrimleşme sürecinden geçmiş, deneyimlerle olgunlaşmış olması beklenen demokrasi yöneticilerin dilinden düşmese de, bu denli gerilerde kalır mıydı?

Antik Yunan’ da köleler ve kadınlara söz/oy hakkı vermeyen o dönemin demokrasilerinde bile özgür bireylerin meydanlarda toplanıp kent adına tüm kararları tartışarak aldığı günlerden yönetme/yönetilme anlamında daha ileride miyiz?

Tüm sorular ve tartışmalar gelip bir yerde düğümleniyor: Demokrasi iyi güzel de, uygulanması nasıl olacak?

Yerel veya genel fark etmiyor: Seçimden seçime sandığa gidip oy kullandığımız gün, seçenle seçilenin bir sonraki seçime kadar vedalaşmasına yol açan temsili demokrasiye, insanlığın yaşadığı bunca deneyim ve acıyı bir yana bırakıp demokrasi diyebilir miyiz?

Denmeyeceğine göre temsili demokrasi gibi vekaletçi vesayet sistemlerinden daha geniş kesimlerin iradesini ortaya koymaya çalıştığı katılımcı demokrasiye geçiş nasıl sağlanacak?

Türkiye özelinde sorarsak sağlanabilecek mi?

Bugün tüm dünya 1990′ larda Berlin duvarının çöküşüyle sembolize edilen ve iki kutuplu soğuk savaş dramının sonrasında başlayan kısacık tek kutuplu dönemin yerini almakta olan yepyeni bir çağın sancıları içinde kıvranıyor.

Bilişim alanında tüm evren küçük bir köy haline geliyor ama ülke yönetimleri demokratikleşme anlamında ilerleyeceğine geriliyor.

Küreselleşmenin de desteğiyle, sınır tanımayan finans-kapital tüm dünyaya egemen olmaya çalışırken, demokratik kazanımlar tüm dünyada geriliyor.

Sosyalizm deneyiminin iflasının ardından Rusya, Putin yönetimiyle otoriterliğe teslim olurken, soğuk savaş döneminin diğer kutbundaki ABD, Trump gibi ilk fırsatta halkın elde ettiği haklarını, demokrasi kazanımlarını gözünü kırpmadan yok edecek para kazanma dışında deneyimi olmayan birini başkan yapıyor.

Bu fırtınadan Türkiye’nin payına 15 yıldır zaten ülkeyi tek başına yöneten Erdoğan’ ın tek adam olma projesi düşüyor…

Temsili demokrasinin yaşattığı sorunların hiç biri aşılmadan…

Tarafsızlık yeminiyle geldiği sembolik yönü ağır basan tarafsız Cumhurbaşkanlığını bırakacak , partili gömleğini yeniden giyip, yürütmenin de başına geçeceği yeni statüyle ülkeyi yönetecek.

Referandum sonucunu bilmediğimize göre, en azından yönetmeye talip diyelim…

Peki kuvvetler ayrılığı dediğimiz, günümüz demokrasisinin tüm ülkelerde az veya çok tartışılan alanlarına çözüm olmaya çalışan mekanizmaları nasıl işleyecek?

Yasama, yürütme, yargı üçlüsünün birbirini denetlediği, özgürlüklerin sınırlarının genişletilmesinde bu kurumların farklı roller üstlendiği sisteme mi kavuşacağız gelecek anayasa değişiklikleriyle, yoksa yetmediği gün gibi aşikar bugünleri de mum ışığında mı arayacağız?

Yürütmeyi tek başına üstlenecek partili Cumhurbaşkanı ile aynı gün, Cumhurbaşkanı adayı olan parti liderinin belirlediği listeyle Milletvekili seçimleri yapılacak.

Bu durumda durup soralım; o Milletvekilleri yasama görevini yerine getirirken kime kulak verecek?

Yargı derseniz, en yücesinden Anayasa mahkemesi üyelerinin nasıl belirleneceğini özetleyelim…

17 olan üye sayısı 15′ e indirilirken bu 15 üye bakın nasıl belirlenecek:

3 Üyeyi, Cumhurbaşkanının iktidar partisi başkanı olarak isimlerini belirlediği Milletvekillerinin çoğunlukta olduğu Meclis salt çoğunlukla seçecek.

3 Üyeyi, üyelerini Cumhurbaşkanının belirlediği YÖK önerecek Cumhurbaşkanı seçecek.

4 Üyeyi doğrudan Cumhurbaşkanı seçecek.

Kalan 5 Üye de Yargıtay ve Danıştay’ın gösterdiği adaylar arasından yine Cumhurbaşkanı tarafından seçilecek…

Yoruma ihtiyaç duyurmayan tablo aynen bu…

Ve Erdoğan’ lı AK Parti gelecek olan değişikliği ayaklarındaki pranganın çözülmesi olarak tanımlıyor.

Yürütme prangalarından kurtulmaya kurtuluyor da, halk adına denge, denetleme mekanizmaları ne olacak?

Sorular, sorular…

Bulabildiğimiz cevaplarla sürdüreceğiz gelecek nesiller adına sorumluluk duymamız gereken can alıcı, acıtıcı soruları sormaya…

 

 

Milletvekili ne iş yapardı? Anayasa değişirse ne yapacak? abdullah ayan

Milletvekili ne iş yapardı? Anayasa değişirse ne yapacak?

Türkiye patenti Erdoğan’ a ait “Türk tipi Cumhurbaşkanlığı” sistemine geçmek -veya geçmemek- tercihlerinden birini yapmak üzere 16 Nisan günü sandık başına gidecek…

Gitmeye gidecek te, neye “evet” ya da neye “hayır” deneceği hususunda iyi kötü mürekkep yalamış kesimlerde bile kafaların hayli karışık olduğu anlaşılıyor.

“Evet” cephesi “istikrar” diyor, “büyüme” diyor, “refah” diyor da, değişiklikleri hatmetmeme rağmen değişiklik metinlerinde bu konuda yazılı bir şeye rastlamadım. Zaten hiç bir anayasa metninde yukarıdaki her derde deva sihirli kelimeler yer almaz.

Seçim bildirgelerinde, parti programlarında olmasına olur da anayasada ne işi olabilir vaatlerin…

Anayasalar tüm ülkelerde o ülke toprakları üzerinde yaşayan herkesi kucaklaması gereken -en azından olabildiğince geniş kesimlerin- mutabık kaldığı ortak yaşama iradesini ortaya koyan büyük toplumsal sözleşmeler olduğu sürece uzun ömürlü olur.

Aksi durumlarda tıpkı bizde olduğu gibi her darbe kendi anayasasını getirip dayatır, ta ki bir başka darbe gelip onu ortadan kaldırana ve kendi anayasasını hayata geçirene kadar.

1960 darbesi alabildiğine özgürlükçü olarak anılsa da kendi anayasasını yapmıştır.

1971 o anayasayı fazla geniş bulup, daha dar elbiseyi dikmiş ve giydirmiştir.

1980 darbecilerinin ülkeye reva gördükleri anayasayı, yaşattığı sorunları anlatmama gerek yok.  35 yıldır enini, boyunu, astarını, düğmelerini değiştirip duruyoruz ama bir türlü uymuyor, olmuyor da olmuyor…

Bugünlerde yine işin temeline girmeden ve insanların asıl beklentilerini karşılaması imkansız bir takım değişikliklerle bir yere varılacağı sanılıyor.

Referandumda “evet” çıkması halinde yasama görevini yerine getiren Meclisin o işlevinin yerini çıkaracağı kararnamelerle Cumhurbaşkanı (aslında Başkan veya literatürdeki adıyla President) alacak.

Hiç şüpheniz olmasın böylesi yetkiyi alan Cumhurbaşkanı (Başkan) kendi ekibine anında hazırlatıp yürürlüğe girecek kararname gibi pratik yöntem dururken, oturup günlerce bazen haftalar hatta aylar alacak yasalarla uğraşmaz.

Yine de Meclisteki Milletvekilleri eskaza bir konuda birleşip kanun çıkarmaya kalktı diyelim.

Cumhurbaşkanının veto yetkisi var ve yeni değişiklik paketiyle Meclisin aynı kanunu geçirmesi için salt çoğunluk gerekiyor. Salt çoğunluk değişiklikle 600’e çıkacak Milletvekillerinin 301′ nin oyu demek.

Böylesi bir sistemin dünyada benzeri olmadığının Erdoğan da farkında olmalı ki, kendi ifadesiyle bize özgü sistemi “Türk tipi Cumhurbaşkanlığı”  olarak şimdiden adlandırıyor.

Partili Cumhurbaşkanının listesini belirleyeceği, yetkileri budanmış Milletvekillerinden oluşan bir Meclis…

İş bununla da bitmiyor. Milletvekilleri bakan ama sadece yasama yetkileri değil, denetim işlevi de bitiyor.

Bakın nasıl?

Anayasa değişiklikleriyle Milletvekillerinin Bakanlara sözlü soru sorma olanağı tümüyle tarihe karışacak.

Mevcut anayasada Milletvekillerinin yürütmenin başı olan Başbakana sözlü veya yazılı sorması mümkün ama değişiklikle Başbakanın yürütme yetkisini tek başına üstlenecek Cumhurbaşkanına soru yöneltilemeyecek.

Yine halkoyuna sunulan değişiklikle Meclisin Başbakan veya bir Bakan hakkında gensoru önergesi vermesi (güvenoyu mekanizması)  kaldırılıyor.

Haklı olarak bu ülkede yaşayan herkesin eleştirdiği mevcut anayasada bile Başbakan veya bir Bakan hakkında üye tam sayısının 1/10′ u olan 55 Milletvekili soruşturma önergesi verebilir, salt çoğunlukla (276 Milletvekili) Başbakan/Bakan yüce divana sevk edilirken, değişiklikle Başkan yardımcıları veya Bakanlar hakkında soruşturma önergesi için salt çoğunluk olan 301 Milletvekilinin oyu gerekecek.

Önergenin Meclis genel kurulunda gündeme alınması için Meclisin 3/5′ nin (360 Milletvekili) ve Yüce Divana Başkan yardımcılarıyla Bakanların sevki için 400 Milletvekilinin oyu gerekecek.

Seçim sisteminin ve Siyasi partiler kanununun değişmediği, Milletvekili aday listelerinin genel başkanlarca belirlendiği bir ülkede değişiklikler Meclisin yasama yetkisini budamakla kalmayacak, denetim olanağını da bitirmiş olacak.

Yapılması gereken neydi?

Yapılması gereken Başkanlık veya Türk tipi Cumhurbaşkanlığından önce Milletvekillerinin liderler sultasından kurtulması için seçim sistemini değiştirmek ve en azından dar bölge gibisinden yöntemlere yönelmekti.

Varlığını seçmenden çok, adını listeye koyan genel başkana borçlu Milletvekilliğiyle zaten yasama ve denetim görevini yapmakta zorlanan bir yapının o etkinliğinin de elinden alınmasıyla her şeyin tek adam iradesine bağlandığı bir sürecin yol ayrımındayız…

 

 

 

 

Almanya ile nereye doğru? abdullah ayan

Almanya ile nereye doğru?

Erdoğan’ ın işaret fişeğini çakmasıyla birlikte ondan daha şedit biçimde Almanya’ ya adeta savaş ilan edildiği günlerden geçiyoruz.

Son kader birliğini bile göz önüne alsak, yüzyılı aşkın müttefike söylenmeyen söz kalmadı. Ne Nazilikleri kaldı, ne de derin Almanya’ nın bizi kıskandığı tezini temel alıp, bizi kıskandıkları komplo teorilerini ciddiyetle dillendirenlere kadar.

Türkiye’ de bir zamanlar saygın bilim adamı, iyi bir anayasa hukukçusu olarak tanımlanan bugünlerin Cumhurbaşkanı danışmanı bile referanduma götürülecek anayasa değişiklik paketiyle ilgili görüşlerini ifade etmektense “Almanya’ nın İstanbul’ da yapılmakta olan üçüncü havalimanını, Düsseldorf’ a vereceği zarar nedeniyle çekemediği” iddiasını dillendiriyorsa, durum gerçekten vahim.

Almanya’ da Merkel, yaklaşan seçimlerde hayli zorlanacağının farkında. Ve bu kez seçimlere hayli iddialı gireceği anlaşılan Sosyal Demokratlara, Yeşillere karşı ılımlı ifadeler, ortalama bir söylem tutturma derdinde.

Merkel ise sağdan ve soldan yüklenenlerin akıl almaz önerilerini duymazdan gelmeye, ılımlı ve orta yol sürdürmeye çalışıyor. Ama Almanlara “Nazi” benzetmesi Merkel’ in de boyunu aşacak cinsten.

Şansolye “rahatsızlığını” en üst perdeden dile getiriyor, taraflara soğukkanlı olmayı öneriyor ama tansiyon düşeceğini her dakika yükseliyor.

Kavganın sonunda işlerin nereye varacağını şimdiden kestirmek elbette zor ama kesin olan bir şey var: Kırılanın kolay onarılamayacağı..

Kafalara kazınan o ünlü söylemle ifade edeyim: “Almanya ile ilişkilerde hiç bir şey eskisi gibi olmayacak”

Oysa iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihsel gelişimi bir yana, son kavgaya kadar olan düzeyine bakıldığında iki taraf açısından ama özellikle de Türkiye cenahında vazgeçilmezliğini anlamak zor değil.

Rusya ile yaşanan uçak krizinin Türk tarım ürünleri ve turizmine vurduğu darbenin henüz yaraları doğru düzgün sarılmamışken şimdi Rusya’ dan çok daha önemli, dış ticaret ve özellikle de ihracatımızın ilk sırasında yer alan Almanya ile girişilen kavganın kime daha çok zarar vereceği ortada değil mi?

Türkiye 2016’da 142 milyar dolarlık ihracatının 14 milyar dolarlık kısmını Almanya’ ya yapmış. Bir başka ifadeyle toplam ihracatının %10′ unun yapıldığı ve sıralamada on yıllardır açık ara birinci olan bir ülkeden söz ediyoruz.

Sadece ihracat pazarı olarak en önemli ülke de değil Almanya…

Rusya darbesini atlatamayan, boğulmakta olan Türk turizminin en önemli can simidi.*

Özellikle Brexit sonrası alım gücü zayıflayan İngiltere, gittikçe kabuğuna çekilen Fransa ve Skandinav ülkelerine karşı refah düzeyi artan, para harcayacak destinasyon arayan Alman vatandaşları için Türkiye sahilleri ve tesisleri yıllardır gözde iken bugün körüklenen gerginlik işin rengini değiştirmeye başlamış durumda.

Herhangi bir ülkeden değil, son on yıla kadar 4-5 milyon arası* turistin yıllık tatil tercihini Türkiye’den yana kullandığı bir ülkeden söz ediyoruz.

Alman politikacıların “Nazi” söylemiyle doruğa çıkan gerginliğe karşı getirdikleri ilk yaptırım önerisinin turizm alanında ortaya çıkması tesadüf değil.

Tam 18 aydır soluksuz düşen turist sayısı Ocak 2017′ de de 2016′ nın Ocak ayına göre %10′ a yakın (%9,81) azalırken en büyük darbe Alman turistlerden geldi ve kayıp %31 oranında. Üstelik bu yılın ilk ayında henüz bugünkü gerginlik ve “Nazi” söylemleri ortada yokken…

Almanlar bu “Nazilik” konusunda çok hassas..

İlginçtir Türkiye’ ye karşı en şiddetli tepki ise Almanya Sol Parti lideri Katja Kipping’ den geliyor…

” … turist gönderme konusunda boykot hakkımızı kullanalım. Türkiye’de insan haklarına zarar verenleri, turizmle ödüllendirmeyelim. Olağanüstü halin olduğu bir ülkenin sahillerinde kim rahat edebilir ki? Turist göndermeyerek, Erdoğan’a demokrasi ve insan hakları konusunda bir ders verelim”

Turizme yönelik bir boykot tutar mı?

Alman turist Türkiye gibi ülkeyi nereden bulacak diye düşünenlere gazetelere düşen küçük bir haberi hatırlatıp noktalayayım yazıyı:

“Türkiye’ ye gelen turist sayısı 2017 ilk ayında da düşerken, İspanya’ ya giden turist sayısında artış var.”

Özellikle Antalya 2016 genelinde yaşadığı %43′ lük (4,7 milyon) kayıp yetmezmiş gibi 2017 Ocak ayında %8 ve Şubatta %18′ lik kayıpla karşılaştı. İki ay ortalamasıyla %13′ lük düşüş…

2017 yaz rezervasyonlarının ve paket tur satışlarının tamamlanmakta olduğu bugünlerde mevcut durum yetmezmiş gibi Almanya ile şiddetlenen kavga iki turizm merkezi Antalya ve İstanbul’ u nasıl etkiler?

Bu gidiş sorunun cevabı konusunda yeterince ip uçları veriyor ama yine de bekleyip görelim…

* Yıllar itibariyle Türkiye’ ye gelen Alman ve Rus turist sayıları (Resmi TUİK verileri)

  Almanya Rusya
2006 3766 1694
2007 4129 2058
2008 4450 1162
2009 4298 2161
2010 4218 2520
2011 4687 2780
2012 4726 2723
2013 4193 3049
2014 4349 3452
2015 4725 2843
2016 3300   683

 

Referandum üzerine notlar… (Partili Cumhurbaşkanının tarafsızlık yemini) abdullah ayan (2 mart 2017)

Referandum üzerine notlar… (Partili Cumhurbaşkanının tarafsızlık yemini)

Bir önceki yazıda ülkelerin farklı modellerle yönetilmesinden çok önemli olanın her şeyi tek kişinin eline bırakmama anlamına da gelen kuvvetler ayrılığı ilkesi olduğunu ABD tipi Başkanlık üzerinden örneklerle anlatmaya çalıştım.

Gelelim Türkiye’ ye…

Eğer referandumda “evet” çıkarsa, 17 Nisandan başlayarak adım adım, Partili Cumhurbaşkanı olarak ta tanımlanan dünyada eşine az rastlanır bir modelle tanışmaya başlayacağız.

Bu modelde Yürütme erki; partisinden ayrılma zorunluluğu olmayan, Erdoğan gibi anayasa gereği bugün bile ayrılmak zorunda kalmışsa da yeniden partisinin tek adamı haline gelecek bir isme geçecek.

Partili Cumhurbaşkanı kendisinin 5 yıllığına seçileceği sandığın yanına koyulacak ve kendisiyle birlikte başlayıp, kendisiyle birlikte görevi sona erecek olan Milletvekilleriyle aynı gün seçilecek.

Dar bölge sisteminin olmadığı, partisinin başında olan Cumhurbaşkanının tüm Milletvekillerini belirlemesinin Türkiye gibi hayatın gerçeği olan bir ülkede Milletvekili yasama erkini kendisini seçenlere göre mi belirler, o koltuğa oturmasını sağlayan başkana göre mi?

Seçim ve siyasi partiler yasalarının zaten yeterince sorunlu olduğu Türkiye gibi bir ülkede o alana el atmadan, parlamenter sistemden vazgeçip, başkanlığa geçiş öylesine aceleye getirildi ki, yukarıda verdiğim örnekten de çarpıcı pek çok sorunla karşılaşacak, çoğu zaman çözüm diye aklımıza gelen “kervan yolda dizilir” misali, ortaya çıkacak meseleleri bugünden konuşup tartışmak ve çözüm bulmak yerine günü geldiğinde “bakarız” anlayışına havale edeceğiz.

Karşımıza çıkacak yüzlerce hatta binlerce sorundan biriyle bitireyim bugünkü yazıyı;

Partili Cumhurbaşkanını seçeceğiz ama kaç yardımcısı olacağı hükme bağlanmadığı gibi o yardımcılarını halk değil kendisi belirleyecek.

Bu alanda Erdoğan’ ın hayal ettiği gibi ülkeyi ve her şeyi tek kişinin yönettiği Azerbaycan yeterince ilham verecek adımlar attı son günlerde.

Örneğin bu yazı kaleme alınırken, sanki hepimize adıyla mütenasip ilham verir gibi “iki devlet, tek millet” sloganının diğer yakasındaki tek adam İlham Aliyev, eşini Devlet Başkan Yardımcısı olarak atayıverdi.

Halka sordu mu? Hayır..

Gereği de yok bunun.

Nasılsa halk her şeyin başı olarak onu seçmiş, o da yanlış yapmayacak her türlü özelliği barındıran kafasıyla en iyiyi bilendir nasılsa..

Ve tek bilen olarak yardımcısının kim olacağını da kendisinden daha iyi bilen yoktur, olamaz da.

 

Azerbaycan’ı bir yana bırakıp başkanlıkla yönetilen ABD’ ye bakalım, orada Başkan yardımcıları nasıl ve kim tarafından belirleniyor?

Bir defa Devlet Başkan Yardımcılığı bir kurum ve kurucular bu kurumsal kimliğin nasıl belirleneceğini kuruluş sözleşmesi olan Anayasayla hüküm altına almışlar.

Olabilecek her türlü ihtimali göz önünde bulunduran ülkenin kurucuları Başkan adaylarının yardımcılarını kendi adaylıklarıyla birlikte açıklamalarını şart koşuyor. Kısaca ABD Başkanını seçerken aslında yardımcısını da seçmiş oluyor.

Yardımcı da Başkan gibi 4 yıllığına seçiliyor, Başkandan farklı olarak aynı zamanda Senato Başkanlığı görevini de ifa ediyor.

Azerbaycan ve ABD gibi iki uç örnekte durum böyle…

Peki, Türkiye’ de ne?

Konuyla ilgili anayasa değişikliğinde somut tanım yok.

Geçici 10. maddeye göre Partili Cumhurbaşkanı seçildikten sonra bir veya daha fazla Cumhurbaşkanı atayabilecek. “Bir veya daha fazla” dediğiniz vakit ucunu açık bırakıyorsunuz. ‘Daha fazla’ dediğiniz vakit; 1-2 de olabilir 25-30′ da…

O zaman şu soruyu sormamız gerekmiyor mu?

“Egemenlik milletindir” , “Millet ne derse o olur” diyorlar ya, her konuda kendisi gibi hareket edecek yardımcıyı veya yardımcıları niye millet seçmiyor? Sahi sayıları kaç olacak bu yardımcıların ve hangisi en önde olacak?

**

Ve yine ileride yaşayarak göreceğimiz, baş ağrıtacak bir başka sorun…

Anayasa değişikliğine referandumda “evet” dersek Partili Cumhurbaşkanımız olacak ama değişiklik paketinde buna bağlı olmazsa olmaz “Yemin” konusunda değişiklik yapılmamış ya da aceleye getirilip unutulmuş…

Mevcut anayasada düzenlenen yemin metninde “üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek” tabiri var.

İyi de Cumhurbaşkanının “partili” olmasına yol açan düzenleme yapılırken, bu yemin konusu neden düşünülmemiş?

“Dert ettiğin şeye bak, bugün mevcut Cumhurbaşkanı çok mu tarafsız?” sorularını dile getirebilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız.

Ayrıntı gibi gelebilir ama düzenlemelerin ruhu her zaman bu ince detaylarda gizlidir ve bu ayrıntılar, bana göre gelmekte olan yeni sistemin ne kadar aceleye getirildiğini, çala kalem hazırlandığını göstermesi bakımından hayli önemli ve anlamlıdır.

Bugünümüz bir yana yarınlarımızı ve çocuklarımızın/torunlarımızın geleceğini, kaderlerini etkileyecek bu tarihi referandumla ortaya çıkacak tabloyu, sandığın önümüze geleceği güne kadar fırsat buldukça yazıp çizecek, dilimizin döndüğünce ortaya çıkması kaçınılmaz hayati sorunları anlatmaya devam edeceğiz.