Telefonun gelişimi ve Mersin -6- abdullah ayan (29 Mayıs 2017)

Telefonun gelişimi ve Mersin -6-

Mersinde ilk postahane Azak Han karşısındaki Sursok binalarının deniz tarafına ve Taş Han’ ın doğusuna denk düşen iki katlı bina…

Posta hizmetleri yanında 1926’da kurulan telefon santrali de burada hizmet veriyor.

İki katlı binanın alt katında mektup, paket bölümleri, üst katta ise telgraf ve telefon birimleri yer almakta.

O günlerde Mersin’ deki ticaretin kalbi Azak Han ve civarında atmakta, Postahane de Azak Hana bir kaç adım uzaklıkta.

1930′ da P.T.T. o günlerin ünlü Ziya Paşa Gazinosu yanındaki hayli geniş ve bugünlere kadar haşmetinden bir şey yitirmeyen binaya taşınınca eski bina yıkılacak ve yerine iş hanı kondurulacaktır.

  1. dünya savaşında denizden gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı önlem olarak P.T.T kısa süreliğine şimdiki Jandarma binasının karşısındaki yolda mevcut bir konağa taşınıyor. (Sonradan yanındaki iki evle birlikte üç binadan oluşan ada Akdeniz Belediyesince kamulaştırılıp restore edilerek bazı sosyal girişimlere açılır)

50 hatlık manüel santrali bir bayan memur idare etmekte.

Manyeto ile kendisine ulaşan çağrıları kulağındaki cihazla alır, istenen bağlantıyı sağlamak için önündeki konsolda yer alan sokete kablo ucundaki fişleri sokarak gerçekleştirir.

O günlere tanıklık eden ve anılarını kaleme alanlardan Şinasi Develi Mersin santrali ve görüşmelerin nasıl yapıldığını şöyle anlatır:

“1928 ve 29 yılları, yaz tatillerinde Azak Hanın köşesindeki Ergirler Ticarethanesinde çalışıyorum. Ergir Zade Ali bey telefonla görüşmek istediğinde santral memuresine manyeto ile ulaşamazsa beni postahaneye gönderir ve ‘söyle santral kıza, filan numarayı bağlasın’ der ben de giderdim. Postahane ile Azak han yüz metreydi”

Görüşmelerin yapılma yöntemi ve santrallerde genellikle ‘kızların’ çalışması Mersine özgü bir durum  değil.

İki aboneyi santral üzerinden bağlama operasyonu otomatik santraller devreye girinceye kadar tüm dünyada benzer şekilde gerçekleşiyor.

Örneğin Manüel santraller ilk ve en yoğun biçimde ABD’ de kullanılıyor ve tüm santral çalışanları orada da kadınlar…

İlk faaliyete geçtiğinde otomatik santrallere ABD’ de “kızsız telefon” denmesi de, tüm santrallerde bu çalışan kadınlar telefon ahizesini kaldırdığınızda duyduğunuz sesin o kadınlara ait olması…

Otomatik telefonun icadının da hayli ilginç ve eğlenceli öyküsü var anlatmasam olmaz:

Kansas’ ta iki cenaze levazımatçısı var ve birbirlerine karşı amansız rekabetteler.

Ancak rakiplerden biri bütün cenaze kaldırma işini kaparken rakibi Almon Strowger sinek avlamakta. Strowger İşin iç yüzünü araştırırken görüyor ki, rakibinin eşi Kansas santralinde çalışmakta ve cenaze levazımatı konusunda gelen “bizi cenaze işleri yapan birine bağlar mısın”  telefonlarını yalnızca eşine yönlendirmekte.

Strowger, santral görevlisini işin dışarıda bırakacak ve duygusallığa yer vermeyecek otomatik santral düşüncesini projelendirmekle kalmaz, kısa zamanda hayata geçirir. Patenti 1889′ da alırken, ürettiği ilk santral 3 Kasım 1892’de La Porte isimli kasabada hizmete girer.

İşte o santraller hızla gelişir, kısa zamanda telefon görüşmelerini yoğun saatlerde neredeyse imkansız kılan manuel sistem, 1940’larda yavaş yavaş terk edilmeye, yerini de bu yeni jenerasyon santrallere bırakmaya başlar.

Otomatik sistemde santral memuru devrede değildir ama şehirler ve milletler arası görüşmeler yine de operatörler üzerinden gerçekleşir. P.T.T dolayısıyla da devlet bu sıkışık trafikten para kazanmanın yolunu bulmakta gecikmez.

Örneğin aklımın erdiği 1960’lardan başlayarak 1980’lerin ortalarına kadar bir başka kentle görüşmek için acele ve yıldırım denilen ve ödenecek ücretin bir kaç katına çıktığı tarifeler geçer akçeydi. Telefonda karşınıza çıkan memura “yıldırım İstanbul” dediğinizde hayli yüksek ücretle normalde saatler süren görüşmeyi fazla beklemeden gerçekleştirmeniz mümkündü.

Otomatik telefon santralleri üzerinden yurt dışı görüşmeler Türkiye ve doğal olarak Mersin’de ilk olarak 1982′ de mümkün olacak, böylece yıllar süren memur hükümranlığı tümüyle ortadan kalkacaktır.

Sonrasını biliyoruz.

1986′ da araç, 1992′ de ilk cep telefonlarıyla tanıştık…

2007’de ise Apple’ in piyasaya sürdüğü ilk iphone’ larla bambaşka bir süreç açıldı insanlığın önünde.

İnternet entegrasyonuyla da her gün biraz daha hayatımıza giren, yokluğu sanki kendimizden bir parçanın eksilmesi kadar boşluk yaratan kimisine göre yaşamımızı kurgulayan kimisine göre de hükmeden bir aygıt bugün günlük hayatımızın en önemli aygıtı haline geldi.

Burada da kalmayacaktır bu alanda tanık olduğumuz akıl almaz gelişmeler…

Yaşamımızdaki etkisiyle telefonlar ne yöne evrilir diye soruyorsanız, kişisel kanımla noktalayayım mevzuu:

Henüz yolculuğun başlarında, bir başka ifadeyle bilişimin taş devrindeyiz…

Taş devrinden sanayi çağına binlerce yıl süren maceramız ise eskinin yüz yıllarının yıllar sürmeyecek bir devinim hızıyla gerçekleşecek…

Abdullah Ayan

Mersin, 28.5.2017

abdullahayan@gmail.com

 

 

 

Telefonun gelişimi ve Mersin -5- abdullah ayan (27 Mayıs 2017)

Telefonun gelişimi ve Mersin -5-

Telefon görüşmelerini yoğun saatlerde neredeyse imkansız kılan manüel sistem, 1940’larda yavaş yavaş terk edilmeye, yerini otomatik santrallere bırakmaya başlar.

Otomatik sistemde santral memuru devrede değildir ama şehirler ve milletler arası görüşmeler yine de operatörler üzerinden gerçekleşir. P.T.T dolayısıyla da devlet bu sıkışık trafikten para kazanmanın yolunu bulmakta gecikmez.

Örneğin aklımın erdiği 1960’lardan başlayarak 1980’lerin ortalarına kadar bir başka kentle görüşmek için acele ve yıldırım denilen ve ödenecek ücretin bir kaç katına çıktığı tarifeler geçer akçeydi. Telefonda karşınıza çıkan memura “yıldırım İstanbul” dediğinizde hayli yüksek ücretle normalde saatler süren görüşmeyi fazla beklemeden gerçekleştirmeniz mümkündü.

Mersinin ilk otomatik telefon santraline kavuşma öyküsüne gelince…

1944 yılında başlayan yatırım çalışmaları kısa zamanda tamamlanacak dense de, kıt bütçe kaynakları nedeniyle yıllar alan proje ağır aksak ilerler.

5 Ekim 1948 tarihli Yeni Mersin gazetesinde yayınlanan P.T.T. il müdürü Zihni Artun açıklamasına göre; “Balıkesir otomatik telefon santralını kurmakta olan ekip oradaki işi yarım bırakarak çok acil olan Mersin otomatik santral montajı için görevlendirilmiştir.”

Gerçekten de Macaristan’ lı ekip kolları sıvar. Hedef yılbaşından hemen sonra kentin otomatik telefon santraline kavuşmasıdır ama, zaman içinde verilen sözün yerini yine bekleme dönemi alır.

Bu arada teknoloji hızla gelişmekte, telefon görüşmeleri hem kalite hem de hız bakımından bu teknolojiden olumlu etkilenmekte.

Örneğin 1949′ da gelişmiş ülkelerde kullanılmakta olan teleprinter makinelerine kavuşur PTT…

Bu makineler  sayesinde bankalar başta olmak üzere yoğun görüşme trafiğine sahip kuruluşlar, gazeteler doğrudan doğruya kendi şubeleri ve temsilcileriyle muhabere imkanını elde eder.

Teleprinterlerin P.T.T. tarafından dileyen herkese telefon tarifesi üzerinden kiraya verilmesi sayesinde telefon teknolojisi büyük atılım gerçekleştirir. Çoğu kurum böylece geçmişin operatörlere bağımlılığından kurtulmakla kalmaz, dilediği an ahizeyi kaldırıp karşısında muhatabını bulma olanağı iş hızını her anlamda inanılmaz boyutlara taşır.

Aynı günlerde yavaş yavaş telefon cihazlarıyla ilgili ilanlar da gazete sayfalarında arz-ı endam etmeye başlar.

Örneğin Mersin Manifaturacılar çarşısında Necip Sıdalı “dünyaca tanınmış teknik ve zarafet harikası Svensk radyolarıyla, Erikson marka telefon makinelerinin” geldiği müjdesini duyurmaktadır gazetelere verdiği ilanla…

Mersindeki bankalarla büyük şirketler de zaman içinde teleprinter edinir ve böylece görüşmelerdeki dar boğaz aşılır.

1948 Ekim ayında kısa zamanda devreye gireceği açıklanan otomatik santrale gelince.

Balıkesir’deki montaj ekibinin işini yarım bırakıp Mersin’e geldiği ve kısa zamanda Mersin otomatik telefon görüşmelerinin hayata geçeceği haberlerine rağmen proje yaklaşık 11 ay sonra tamamlanabilir.

“5 senede yapılan santralimiz şehrimize kutlu olsun” başlığıyla Yeni Mersin’ in 24 Eylül 1949 nüshasında yer alan haberin detaylarını birlikte okuyalım:

“1944 senesinde inşasına başlanıp ta bugüne kadar kavuşamadığımız otomatik santralin nihayet bütün hazırlıklarının tamamen ikmal edildiğini memnuniyetle öğrenmiş bulunmaktayız.

26 Eylül pazartesi günü saat 13′ ten itibaren işletmeye açılacak ve bu saatten sonra yalnız “kadranlı otomatik telefonlar yeni rehberdeki izahnameye göre kullanılacaktır.

Halen elimizde kullanılmakta olan telefonların bilhassa yenileri takıldıktan sonra kullanılmaları gerekmektedir. Çünkü yapılacak bir manyeto  veya küçük bir hareket bile otomatik aletlerin bozulmasına sebep olabilir.

Yeni telefon ücretleri de şu şekilde tespit edilmiştir:

Yıllık 500 mükaleme 65 lira abone parasına olacak, ondan sonraki her konuşma için 11,5 kuruş ücret alınacaktır.” (yıllık 65 lira abone parasının ne anlama geldiğini anlatmak için fasulyenin kilosunun 35, nohudun 25, buğdayın 32 kuruş olduğunu belirteyim)

Mersin 1949′ da otomatik telefona kavuşurken P.T.T. 1950′ de Ankara’da kurduğu yeni sistemle Avrupa ve Amerika’ ya doğrudan doğruya görüşmelerin yapılmasının önünü açar.

Mersin’ de ise iletişim konusundaki en ciddi gelişme ise bin abone kapasiteli santralin devreye girmesidir.

Onun da tarihi 1951…

Ve abonelik için dönemin parasıyla 300 lira ödeyince telefona kavuşabiliyordunuz.

Mersin uzun yıllar bu bin hatlık santralle yetiniyor.

1963′ te 3 bine çıkan kapasiteli santrali, 1970′ te 8 binlik, 1984′ te tüm dünyaya otomatik görüşme sağlayan 15 bin abone kapasiteli santral izler.

1986′ da 25 bin aboneye erişilir ama Mersin’ in Müftü deresi batısında kalan bölge halen hizmetten mahrum.

1987′ de bugün de Telekom adıyla hizmet veren bina tamamlanıp batı Mersin olarak tabir edilen Pozcu merkezli bölge 8 bin abonelik santrale kavuşur.

O tarihten sonra teknolojinin akıl almaz boyutlarda gelişmesi, kablosuz hatların da devreye girmesiyle kentin abone sayısı katlanarak artar.

Örneğin 1987’de 35 bin olan toplam abone, 1988′ de 81 bin, 1989′ da 99 bin, 1991′ de 150 bin ve 1995′ te 328 bine ulaşır.

Ulaşır ulaşmasına da Mersin’ de her haneye birden fazla telefonun düştüğü ve zirve yaptığı o tarih aslında cep telefonların emeklediği ve sabit telefonların ölmekte olduğu günlerdir aynı zamanda…

Yıllar itibariyle Mersin telefon abone sayıları

1926 50
1930 100
1937 200
1950 1000
1963 3000
1970 8000
1984 15000
1987 35000
1988 81000
1989 99000
1990 110000
1991 150000
1993 250000
1995 328000

 

 

Telefonun 100 yıllık gelişimi ve Mersin -4- abdullah ayan (26 Mayıs 2017)

Telefonun 100 yıllık gelişimi ve Mersin -4-

Mersin’ in telefonla ilk kez tanışması ve 50 abonelik santralin 1926’da hizmete girişini, 1930’da kapasitenin iki katına çıkarılmasını, 1938′ deki 200 hatlık yeni tesisi, bu tesisle birlikte kentin Ankara’ ya ve Ankara üzerinden dünyaya bağlanmasını önceki yazılarda anlatmaya çalıştım.

Ancak ne vatandaşın telefona kavuşma arzusu biter ne de telefonu olanın birine ulaşma konusunda çektiği çileler…

O günleri, haberleşme konusunda yaşanan sıkıntıları yansıtması anlamında 20 Ekim 1940 günü Yeni Mersin gazetesinde yer alan okuyucu mektubu ibretlik bilgilerle doludur ve bana göre tarihi olduğu kadar bugün de keyifle okunacak belge niteliğindedir.

Bu nedenle gazetenin birinci sayfasında yer alan T. Oktay imzalı mektubu olduğu gibi paylaşayım istedim…

Okudukça iletişim konusunda nereden nereye geldiğimizi gençler bir yana, o günlerle ilgili iyi kötü fikir sahibi olanların bile ilgiyle okuyacaklarından eminim…

Şöyle başlıyor  okur Oktay’ ın mektubu:

“Mektupla geç kalacak işimizi telgraf, telgrafla geç kalacak işlerimizi de telefonla temin ederiz. Bizzat gidilmesi külfetli anlarda, mektubun ve telgrafın iş göremeyeceği zamanlarda karşımızda duran telefonun kolunu çevirir manyeto yaparız ve santrale numaramızı verir oturduğumuz yerde istediğimiz kimseyle görüşüp işimizi hal imkanını ararız.

Gerek şehirler arası ve gerekse şehir dahili telefon muhaberelerinde bu keyfiyet normal çalışıldığına göre mevzu bahistir. Yoksa şehrimizde olduğu gibi uzun müddet santrali bulmak için gayret sarfı müteaddit rica ve temennilerden sonra yapılan mükaleme (görüşme) bizzat gidilemediğine esef verdiren üzücü bir meşgaledir. Hele şehirler arası mükalemelerinde saatlerce bekledikten sonra konuşamamak telgrafla temini muhtemel menfaatlerin kaybına da sebep oluyor”

Burada soluklanıp mektubu kaleme alan Oktay’ ı dertlendiren görüşme trafiğinin nasıl işlediğini anlatmamda yarar var…

Telefon abonesi ancak PTT’ deki santral memuruna ulaşıp, bağlanmasını istediği numarayı verir, memur da iki tarafın hatlarını bir fişle buluşturup görüşmeyi sağlar. Ama sonuçta o memur da doğal ihtiyaçları, başındaki dertleriyle herkes gibi etten kemikten bir insandır. Ahizeyi eline alan manyeto yapıp memura çağrı yapmaya çalışır da, memur her zaman talebi duymaz veya başka bir gaile meşguldür.

Şehirler arası görüşmelerde ise memurun özverisi de yetmez. O günlerin sınırlı imkanlarıyla diyelim ki, kent içinden değil de Adana veya daha uzaktaki biriyle görüşmek istiyorsunuz. Ulaştığınız Mersin santral memuru iki merkez arasındaki tek veya iki hattan biri müsaitse Adana santral memurunu bulacak, o memur da kendi kentindeki aboneye -tabii şans eseri yerinde ise- ulaşıp bağlantıyı sağlayacak.

Basitçe anlatmaya çalışsam da hayli zor ve çoğu zaman rastlantılara bağlı telefonla görüşme macerasının başındaki sorunları o mektuptan nakletmeyi sürdüreyim:

“Çoklarını biliyoruz; Adana ve Tarsusla telefonla konuşacağına bizzat gitmeyi tercih ediyor. Çünkü konuşabilmek tesadüfe bağlıdır. Bilhassa Ankara, İstanbul gibi merkezlerle gibi merkezlerle konuşmak isteyenlerin saatlerce hatta bazen günlerce beklemesi lazımdır. Çoklarının sabahlardan akşamlara kadar telefon bekleme odasında nöbet tutup konuşamadıklarını biliriz.”

Cep telefonu bir yana, görüntülü olarak dünyanın en akıl almaz yerindeki biriyle dilediği anda görüntülü görüşen belli yaşın altındakilere “telefon bekleme odasında nöbet tutma” kavramını tarif etmenin güçlüğünün farkındayım ama yine de deneyeyim…

Bir avuç azınlık dışında kimsenin evinde, iş yerinde telefonu yok. O nedenle postahaneye gidip görüşmek istediğiniz numarayı yazdırır ve eğer o numara il dışında ise kaç santral üzerinden bağlantının sağlanacağıyla orantılı olarak beklemeye başlarsınız. Bekleme bazen saatler bazen de günler sürebilir… Diyelim ki, şansınız yaver gitti ve bağlantı sağlandı, memur hattı telefon kulübesi denilen bölüme aktarır ve siz diğer bekleyenlerle birlikte oturup memleket ahvali üzerine sohbete daldığınız odadan kulübeye geçer, ahizeyi kulağınıza götürüp karşıdakiyle görüşmeye, daha doğrusu meramınızı herkesin de ister istemez duyacağı bir ortamda anlatmaya çalışırsınız.

Sabrınıza sığınarak mektupla sürdüreyim:

“Evvelâ şehir dahili tesisatı nizamsızdır. Ahmet’ i ararsınız, karşınıza Mehmet çıkar. Falan  numaraya manyeto yapılır, hiç alakası olmayan başka numara cevap verir. Bu memurun da hatası değildir. Hatlar birbirine karışmış, hele şehirler arası… Zavallı memur ne yapsın? Bir İstanbul mükalemesi için kimlere yalvarmaz? Adanayı  binbir müşkülatla razı eder. Kayseri aksileşir. Onun gönlü olur, Ankara nazlanır. O da bin ricadan sonra İstanbulu verir. Bu defa da İstanbul Mersin’deki aboneyle kendi mükalemesini yaptırmadan Mersinlinin istediği numarayı bağlamaz. Tam Mersin ve İstanbul nihayet karşı karşıya gelip konuşacak fakat  al sana ara merkezlerden birinin keyfi ister kendi mükalemesi vardır, imkan elindedir çat diye senin muhabereni keser. Mersin bağıra dursun…”

Burada yine araya girip otomatik santrallerin devreye girdiği döneme kadarki şehirler arası görüşme yöntemini, Mersin-İstanbul arasındaki bir görüşmenin nasıl sağlandığı sorusu üzerinden anlatayım: Mersin’ in tek bağlantısı Adana’ ya. Adana, Mersin’ in İstanbul talebini alınca Kayseri’ ye, Kayseri Ankara’ ya, Ankara da İstanbul santraline ulaştırabiliyor. O nedenle tüm kent santrallerini aşmak gerekiyor.

Mektubun sonunda çekilen sıkıntıları nispeten hafifletecek çok mantıklı bir öneri getiriyor bay Oktay… Birlikte okuyalım:

“Şehirler arası konuşmalarında böyle uzak merkezlere bir saat tayin edilse ve bunu herkes bilse. Sabahtan akşamlara kadar telefon odalarında beklenmez.  Ve ara merkezlerin keyfi müdahalelerinin önüne geçilir. Tek hat üzerinde en kestirme hal yolu budur. Çarelerden mahrum memurun tel üzerindeki saati bellisiz, emeklerine ve muhtelif merkezlerin keyfine bağlı gayretlerine ne kadar acınsa yeridir. Gereğinin icabına bakılmasını merciinden rica ediyoruz.”

Gereğine bakacak merciler, ne şikayetlere ne önerilere kulak vermez ama kısa zaman içinde otomatik telefon santrallerinin yaygınlaşmasıyla insanları canından bezdiren telefon çilesi bir anda kökten çözülür.

Nasıl mı?

Bir sonraki yazıda…

Telefonun yüzyıllık gelişimi ve Mersin -3- abdullah ayan (25 Mayıs 2017)

Telefonun yüzyıllık gelişimi ve Mersin -3-

Önceki yazıda dönemin iktidarının 1935 bütçesine koyduğu ödenekle Anadolu’ nun önemli ticari merkezlerinin Ankara’ ya telefonla bağlanması hedefine değinmiştim.

P.T.T genel müdürlüğü her ne kadar çalışmaların bir kaç ayda tamamlanacağını açıklasa da, özellikle dünya ile olan ilişkisi nedeniyle Mersin için yaşamsal öneme sahip proje ancak 1938 yılında tamamlanabilir.

2 Şubat 1938 günlü Yeni Mersin gazetesinin manşetinde yer alan “Mersin-Ankara telefon hattı yapıldı. Bir kaç güne kadar umuma açılacak. Dün Valimiz Nafia Vekili Ali Çetinkaya ile görüştü” haberi o dönemin zor ve meşakkatli şartları göz önüne alındığında Mersin’in Ankara üzerinden dünyaya açılacak olması gerçekten ölçülmeyecek kadar değerli bir müjdedir.

Görüşmenin ilk deneme adına telefonla gerçekleştiğini içeriğinden anladığımız haberin tümünü okuyalım:

“Bir müddetten beri inşaatının ikmaline çalışılan Mersin-Ankara, Mersin-İstanbul telefonunun tesisatı hitam bulmuş (sona ermiş, tamamlanmış) ve evelki gün tecrübeleri yapılarak muvaffakiyetli neticeler alınmıştır.

Dün sayın Vali ve Parti Başkanımız (dönem tek partinin Valileri aynı zamanda parti il başkanı yaptığı dönemdir) Rüknüddin Nasuhioğlu Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) Bay Ali Çetinkaya ile telefonda görüşmüşler ve başarılan büyük muvaffakiyetten dolayı Mersinlilerin teşekkürlerini, tebrikleriyle arz etmişlerdir. Nafia Vekilimiz de Valimizi tebrik etmişlerdir.

Haber aldığımıza göre 5-6 güne kadar Mersin-İstanbul, Mersin-Ankara telefon hattı halkın ve tüccarların istifadelerine açılacaktır. Aynı zamanda Zonguldak-Kayseri-Sivas ve Erzincan ile de telefon mükalemesi olacaktır. Cenubi Anadolumuzun yegane iskelesi olan ticari, iktisadi ehemmiyeti günden güne artan şehrimizin inkişafına yeni yapılan telefon hattının da yardımı dokunacağı tabiidir.

Cumhuriyet hükümetimizin feyz-i ve verimi ile başarılan bu mühim işten dolayı Mersinliler büyük sevinç duymaktadırlar.”

O dönem açısından, uzakları hayli yakın kılan telefon yatırımları bununla da sınırlı değil.

Ocak 1938’ta Silifke Merkez ile tüm köyler arasındaki telefon tesisatının tamamlandığı bilgisinin yer aldığı gazete haberleri iyi bir örnek…

Hava ulaşımında da aynı günlerde önemli atılımlar var…

4 Şubat 1938 tarihli Yeni Mersin gazetesindeki habere göre Nisan ayından itibaren Ankara-Adana arasında tayyare postaları işlemeye başlayacak.

Detayına göz atalım:

“Devlet Hava Yolları İdaresi, Nisan başından itibaren geniş mikyasta başlayacak hava yolları seferleri için şimdiden hazırlıklara başlamıştır.

Devlet Hava Yollarının Nisan başına kadar bütün yolcu tayyareleri gelmiş olacağından on tayyare daima servise hazır vaziyette bulunacak, bunun için ilkbaharda hava seferleri yalnız İstanbul-Ankara arasında değil, İstanbul-Ankara-Adana arası ve mütekabil (karşılıklı) servisler şeklinde de başlamış olacaktır.

Gene bu yaz içinde Elazığ ve Van servislerinin de açılması kabil olacaktır. Devlet Hava Yollarının mevcut kadrosu genişleyecek olan servise ve çoğalacak tayyarelere yetişmeyeceği için kadro yeni elemanlarla takviye edilecektir. Bundan dolayı da ilk babda 8 yeni tayyare makinisti alınacaktır.

Önümüzdeki mevsimde devlet hava yolları yolcu nakliyatı tarifelerinde bir miktar daha tenzilat yapılabileceği de ümit edilmektedir”

Hava ulaşımının ciddiyetle ele alındığına en iyi gösterge aynı günlerde İstanbul Yeşilköy’ de bir havaalanının yapılmasına karar verilmesidir.

Yine 1938’de Ankara, İstanbul yanında İzmir ve Adana hava alanları projesinin hayata geçirilmesi çabalarına tanık olmaktayız.

23 Şubat 1938 günlü Yeni Mersin’ den okuyalım:

“Geçen sene Ankara’ dan başlanmış olan devlet hava meydanları yapılması işine bu sene de devam edilecektir. Meydanların Avrupada olduğu gibi uçuşun tam selametini temin edecek, bütün tesisatı cami (toplamı) olması takarrür etmiştir.

Bu sene evvela Ankara çimento fabrikası karşısında yapılan uçuş istasyonuna bir devlet hava yolları umum müdürlüğü bir de Ankara merkez istasyon müdürlüğü için iki bina yapılacak, ardından İstanbul, İzmir, Adana başta olmak üzere diğer hava seferleri yapılacak şehirlerde istasyonlar tanzim edilecektir.

Tayyarelerin meteoroloji istasyonları ile devamlı irtibatını temin için bütün hava istasyonlarında telsiz muhabere sistemleri kurulacağı gibi posta tayyarelerinin geceleri dahi sefer yapabilmelerini temin edecek tertibat alınacak, hava meydanları projektörlerle teçhiz edilecektir.

Bu suretle hava yolları postalarıyla uçuş en emniyetli şekle sokulmuş olacaktır.”

Aslında Adana hava meydanı için yer tespiti 1937’de yapılmış ve hipodrom yanındaki arazi uygun bulunarak istimlak çalışmalarına başlanması kararlaştırılır.

Adana ‘uçuş istasyonuna’ biçilen rol, daha o hava taşımacılığının emeklediği yıllarda bile hayli önemlidir.

Hava meydanının beynelmilel uçuşlara uygun biçimde yapılması ön görülürken, Bükreş ve Sofya’dan alınacak ecnebi yolcuların Adana üzerinden Tahran aktarmalı Hindistan ve diğer uzakdoğu ülkelerine ulaşmaları düşünülmektedir.

Aynı zamanda Adana-İzmir ve Adana-Diyarbakır seferleri de o günlerde tasarlanır.

Adana hava meydanının istimlaki hızla gerçekleşir, inşaat ta dönemin koşullarına aldırmadan hayli kısa zamanda tamamlanır.

30 Mart 1939 tarihli Yeni Mersin’e göre “hava meydanı telsiz binası ile teşkilat bürolarının yer aldığı ‘gayet zarif’ binalar tamamlanmış, tesviye işleri de hararetle devam etmektedir.”

 

İstanbul ve Ankara’ dan hava postalarının Adana seferlerine başlaması uzun sürmez.

1 Nisan 1939′ da başlayan seferler ilgi görmüş olmalı ki, 1940 yılında hava meydanındaki asfalt 2 piste ilaveten 2 beton pist ilavesi kararlaştırılır. Bunun için bütçeye koyulan ödenek yaklaşık 1 milyon liradır.

O dönem uçuşlar için ödenecek ücretlere gelince…

Fikir vermesi için Nisan 1938 sonunda Bakanlar Kurulunun yolcu taşımasıyla ilgili tarife cetvelinden bir iki rakam paylaşayım: Buna göre Ankara-Adana yolcularından 30, Adana-İstanbul hattında ise 35 lira ücret alınması öngörülmekte…

Telefonun Mersin’ deki  gelişme sürecine dönecek olursak;  50’den başlayıp önce 100’e ardından 200’e çıkarılan kapasite yetmeyince 1944’te bin hatlık santral projesi ve o güne kadar santral görevlisi eliyle manüel bağlantının otomatik hale gelmesiyle ilgili gelişmeleri de bir sonraki yazıda anlatayım…

Mersin’ de telefonun gelişimi… abdullah ayan (16 Mayıs 2017)

Mersin’ de telefonun gelişimi…

Küçük bir balıkçı köyü olarak nitelendirildiği günlerde bile Anadolu’ nun dünyaya açılan en önemli penceresi olması hesabıyla her türlü oluşum ve gelişmeye oldukça açık Mersin’ de ilk postahane 1892′ de faaliyete geçti.

Tıpkı yerli yabancı bankalar, çok sayıda ülke temsilciliği, Ticaret Odası ve benzeri kurumların boy göstermeye başlaması gibi.

Mersin’ in telefonla tanışması da birinci dünya savaşından çıkmış çiçeği burnunda Cumhuriyet Türkiyesi için oldukça erken…

Dünya genelinde ilk telefon hattının New York-Chicago arasına 1892′ de çekildiğini düşünürsek, 1909′ da İstanbul’ un telefona kavuşması gibi Mersin’ in 1926′ da 50 hatlık santralin devreye girmesi önemli ve anlamlı.

Telefona kavuşan ilk 50 abonenin dağılımına gelince; hayli ilginç bir tablo çıkıyor karşımıza:

Ticaret Odası, Borsa, Rüsumat Dairesi, Liman İnhisar Şirketi, Polis Müdürlüğü gibi kurumlar…

Osmanlı, Şark Fransız, Ziraat, Selanik Bankaları…

İstikbal Pamuk, Sikmat, Mehmet Emin ve Şürekası, Ergirzade Ali ve Şürekası, Sait Arif ve Sait Ömer Ticaret, İdris İrfan Ticarethanesi şirketleri…

Hacı Ömer ve Ziya Beyler, Aseo Efendi, Hüsnü Zadeler ve Şinasi fabrikaları…

Sucularlı Hafız, Şaşati kardeşler, Sadettin Abdulgani, Levante, Sait Arif, Mişel Barbur, Tabbah Amcazadeler, Bahattin Küzberi, Kırzade Şevki, Salih Zeki ve Abdulsaad, Saitler, Ekrem bey gibi iş adamları…

Daha santral faaliyete geçmeden öylesine yoğun abone talebiyle karşılaşılır ki, kapasite arttırma arayışları başlar.

1930 yılında 50 hatlık santral 100 hatta çıkarılır.

Bu da ihtiyacı karşılamayınca, 1933′ te mevcut tesise 100 abonelik ilave santral yatırımına girişilir.

İki yılda tamamlanması öngörülen yeni santral ancak 1937′ de devreye girer ama 1935′ te kent içiyle sınırlı telefon görüşmelerini diğer illerle mümkün kılacak Türkiye çapındaki proje hazırlanır.

21 Mayıs 1935 günlü Yeni Mersin gazetesi önemli haberi “Mersin Ankaraya  bağlanıyor” başlığıyla verir..

Detayları birlikte okuyalım:

“P.T.T. Genel Direktörlüğü Ankara-İstanbul arasında altı devre daha sağlayacak olan kuranportör cihazı için Haziranda eksiltme (ihale) yapacak. Sonbaharda makine çalışmaya başlayacaktır.

Genel Direktörlük memleketin büyük tecim (ticaret) merkezlerini birbirine bağlayacak iki yıllık bir telefon programı hazırlamıştır.

Programın tamamlanması için Genel Direktörlük 935,936 finans (mali) yıllarında harcanmak üzere 400 bin liralık üsnormal bir ayırım isteyen bir kanun projesi hazırlamaktadır.

Programa göre birbirlerine telefonla bağlanacak illerimiz sıra ile şunlardır:

Ankara-Zonguldak-Ereğli,

Ankara-Konya-Adana- Mersin,

Ankara-Kırşehir-Kayseri,

Ankara-Afyon-Antalya (ve bu hat üzerindeki Isparta, Burdur, Denizli)

Ankara-Balıkesir-Çanakkale,

Ankara-Çorlu-Tekirdağ,

1935 yılı içinde Ankara, Zonguldak, Ereğli ve Ankara, Konya, Adana, Mersin kısmı acilen bitirilecek, öteki hatlar 1936 finans yılı içinde bitirilecektir.”

Habere göre, ilk etapta tamamlanması öngörülen ve Ankara ile Mersin arasında telefon görüşmelerini mümkün kılacak projenin 1935′ te tamamlanması öngörülmektedir ama termin planının hayata geçmesi ancak 1938′ de mümkün olur…

Nasıl mı?

Bir sonraki yazıda devam edeyim…

 

Telefonun dünü, bugünü…         

Telefonun dünü, bugünü…                

Bu yazıların ilham kaynağı, TUİK’ in “Hane Halkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması” ve özellikle de araştırmanın telefon kullanımıyla ilgili veriler…

Buna göre hanelerde cep telefonu ve akıllı telefon kullanım oranı 2004′ te %53,7 iken 2016’da %97′ ye ulaşmış. Hanelerde sabit hatlı telefon bulunma oranı ise 2004′ te %81,6 iken 2016′ da %25,6′ ya düşmüş…

Tabii araştırma veya hane halkıyla yüz yüze yapılan anket çalışması cep telefonu/akıllı telefon diye tek kategoride topluyor ama gerçek öyle değil.

Değil çünkü cep telefonlarının kullanımında 1993 yılı ilk kilometre taşı olsa da, akıllı telefonların bugünkü anlamda hayatımıza girişi Apple’ in 2007’deki iphone’ yle başlar.

Kısaca cep telefonlarının henüz 25 yılında bile değiliz, akıllı telefonlar deseniz topu topu 10 yaşında…

On yılda hayatımızı tümden değiştiren, sabit telefonların sabit mekanını yıkıp, nerede olursa olsun herkesin herkese ve internetle birleşince de her bilgiye ulaşabildiği bir devrim bu…

Ben, sabit telefonların karaborsada çuvalla paraya alınıp satıldığı, insanların doğan çocukları için telefon başvurusu yapıp, büyüyüp te sıra kendisine geldiğinde o hattın devri karşılığında ele geçecek parayla çeyiz dizildiği bir dönemden geliyorum.

Daha da geçmişe gidersek; manyetolu telefonlarda mevcut bir kolun çevrilerek santral memuruna ulaşıldığı, o memurun verdiğiniz numaraya sizi bağladığı yılları da gördüm, yaşadım.

Evet sabit telefonların bir anlamı kalmadı.

Bakmayın 2016’daki %25 oranına. O telefonların büyükçe kısmı ya ofislerde, ya da eski alışkanlıklarından vazgeçmemiş ortalamanın üzerindeki bir yaşlılar kesimine hitap ediyor olsa gerek.

Onun dışında insanların sabit telefona her ay ücret ödemesinin ne mantığı var ne de gerekçesi…

24 yılda cep telefonlarının, son on yılda da akıllı aygıtların gelişme hızına yetişmek mümkün değil ama şu kadarını söyleyeyim: gelmekte olan bir çağın henüz emekleme döneminde, daha iddialı ifadeyle bilişim devriminin taş devrindeyiz.

Seraların uzaktan telefonla ısıtılması, bahçenin sulanmasından söz etmiyorum. O uygulamalar artık demode, uyandırılmanızdan yiyeceklerinizin kalori hesabına, sporda attığınız adımlardan efor testlerinize kadar günlük yaşamın her alanında aklınıza gelen her türlü konuda sekreterliğinizi, hangi dilde konuşursanız konuşun onu anında karşıdakine tercüme eden, evrensellik anlamında sınırları anlamsız kılan baş döndürücü bir süreç bu…

Yaşanan değişimin hayatımıza olan etkilerini başka yazılarda ele alırız ama bugüne nasıl geldik derseniz?

Bunun  için gelin, Mersin’ in eski günlerinden nostaljik bazı bilgilere göz atalım.

Toplasanız 80 yılı bulmaz telefon macerasında bu kent neler yaşamış, dilimin döndüğünce anlatmaya çalışayım…

Haziran 1931..

Henüz Akbaş soyadını almadığı için künyedeki adıyla Memet Fuat’ ın (Fuat Akbaş) sahibi olduğu Yeni Mersin gazetesinde “Alakâr kim?” başlığı altında yayınlanan yazı şöyle:

“Dün ufak bir iş için postaneye uğramıştım. Havale memuru beyin odasında otururken bir arabın yüksek sesle arapça konuştuğunu işittim. Başımı çevirdiğim zaman bu adamın telefonda Arapça muhabere ettiğini görünce o kadar müteessir oldum ki.

Türkiye’ de yaşayan Türk ekmeğiyle karnı doyan bir adamın resmi bir dairede Türkçeden başka lisanla görüşmesine, görüştürülmesine hayret etmemek ve müteessir olmamak kabil mi?”

Akıllı telefonları sanki yüzlerce yıldır hayatımızdaymış gibi kanıksadığımız günümüzden, 85 yıl geriye gidip o günlere hakim olan toplumsal iklimi yansıtması bakımından çarpıcı bir anektdot…

Ama o kadar da değil.

Sabit telefonların çok küçük bir zümreyle sınırlı olduğu o yıllarda, telefonla görüşmek için postaneye gidildiğini, görüşülmek istenen aboneye ulaşmak için saatlerce beklenildiğini de not etmekte yarar var…

Aslında 1892′ de Telgraf memurluğuna Posta bölümünün eklendiği , 50 telefon kapasiteli santrale 1926’da kavuşan nüfus olarak küçük bir köy sayılsa da, Anadolu’ nun dünyaya açılan kapısı olmasıyla önemli bir kent Mersin.

Ve o yıllarda telefon santrali kurmak, genişletmek bir yana aboneye hat tesisi bile çok külfetli ve pahalı bir yatırım. O nedenle de abonelik sınırlı, görüşmeler de binbir sıkıntıya, cefaya katlanılarak yapılabiliyor.

Sıkıntıları hafifletmek için 1930 yılında 50 hat iki katına çıkarılıp 100 aboneye hizmet verilmeye çalışılıyor ama yapılanlar talebi karşılamaktan uzak…

1933 bütçesine 35 lira koyularak santralin 100 hattan 200 aboneye hizmet verecek şekilde genişletilmesi için atılan adımlarla yakın tarihteki yolculuğu sürdürelim ama bir sonraki yazıda…

* Vali Rüknüddin Nasuhioğlu döneminde Jandarma Komutanı Sami İnce’ nin derlediği 1938 basımı ‘İçel’in iktisadi, idari, tabii tarihi’ kitabından

Adalet Partisi en güçlü olduğu dönemde nasıl dağıldı? -2- abdullah ayan (10 Mayıs 2017)

Adalet Partisi en güçlü olduğu dönemde nasıl dağıldı? -2-

Demirel 1964′ te girdiği parti içi yarışta muhafazakar kanadın lideri Sadettin Bilgiç’ i sandığa gömerek çekişmeyi sona erdirdi ama parti teşkilatını oluşturma işini yüklenen Bilgiç 1969 zaferinin ardından delegeye hakim olduğu hesabıyla bayrak açtı.

Demirel parti içinden gelmekte olan derin dalgaya, bazı milletvekillerini partiden uzaklaştırarak karşılık verdi ama kavga durulacağına şiddetlendi.

256 Milletvekiline sahip Adalet Partisi grubu içinden 72 Milletvekili, Demirel ve mevcut yönetimi eleştiren ve gidişe dur denilmesini isteyen muhtıra verdi.

İş bununla da kalmadı…

11 Şubat 1970 günü oylanan bütçe tasarısına karşı Adalet Partisi içinden 41 Milletvekili muhalefetle birlikte “hayır” oyu verdi ve böylece bütçe red edilmiş, red edilen bütçe nedeniyle de hükümet güven oyu almamış sayıldı. %60′ lık Milletvekili desteğine sahip 2.Demirel hükümeti düşmüş oldu.

Kendi hükümetlerinin bütçesine, bir başka ifadeyle Adalet Partisi iktidarının düşmesi anlamına “hayır” oyu kullanan muhaliflerin gerekçesi de tarihe geçecek önem ve anlamdadır…

AP’ li muhalifler , bütçeye neden ret oyu verdiklerini; “partinin, Başbakandan daha güçlü olduğunu göstermek amacıyla” açıklayacaklardı.

Demirel, ihmal ettiğini anladığı muhaliflere iktidar nimetlerini de bolca paylaştırıp, Meclis içindeki en büyük gruba sahip lider sıfatıyla 3. hükümetine o 41’lerin bir kısmının desteğini alarak güven oyu sağladı ama büyü bir kez bozulmuştu.

41’lerin içinden ikna! olmayan Sadettin Bilgiç, Faruk Sükan, Yüksel Menderes gibi önemli isimler partiden ihraç edilse de sular durulmadı.

Partiden kopan ve ihraç edilenlerin içinde yer aldığı muhalif hareket Ferruh Bozbeyli başkanlığında Aralık 1970’te Demokratik Partiyi kurdu.

Derken 12 Mart muhtırası, kurulan teknokrat/bürokrat hükümetleri…

Türkiye’ nin çalkantılı yılları başlamıştı ama sancının büyüğü Demirel’ li AP’ ye düştü…

65 ve 69 seçimlerinin tartışılmaz büyük zaferlerini yaşayan parti 73 seçimlerinde Ecevit’in başına geçtiği CHP’ nin de gerisine düşerek oylarının neredeyse yarısını kaybetti.

1965′ te %53, 1969 seçimlerinde %46,5 oy alan Adalet Partisi 1973’te %29’a geriledi ve 149 Milletvekili ile yetinirken, “iki koyun güdemezler” denilen Demokratik Parti % 11 oyla 45 Milletvekili çıkardı o seçimde…

Asıl sürprizi ise yine Demirel’ in siyasette asla görmek istemeyeceği Erbakan’ ın Milli Selamet Partisi yapacak ve aldığı %11 oya karşın 49 Milletvekili çıkararak, %33’lük Ecevit’in CHP’ siyle koalisyon hükümetine ortak olacaktı…

1970-80 arası on yıl…

12 Mart 70 muhtırasıyla başlayıp, 12 Eylül 80 darbesiyle sonlanan demokrasi maceramızın acılı yılları…

Sokakların kan gölüne döndüğü, ılımlı muhafazakar parti içi hizbe tahammül edemeyen Demirel’ in yeniden iktidar olma adına Türkeş ve Erbakan ile kurduğu milliyetçi cepheler…

Cephelerin kutuplaştırdığı, kaldırımların, kahvelerin saflara göre ayrıştığı, kardeşin kardeşe düşman olduğu acımasız dönem…

AK Parti cephesindeki yandaş kalemlerden de olsa henüz aklını yitirmemiş Ahmet Taşgetiren, Demirel’ in “siyasi hayatımdaki en büyük hatam, Demokratik Parti oluşumuna engel olmamamdı” nedametini hatırlatırken bir şeyler anlatmaya çalışıyor…

Çalışıyor da iktidar sarhoşluğunun keyfini çatıp, rantı üzerinde hülyalara dalanlar yakın tarihteki bu hayli çarpıcı örnekten gerekli dersleri çıkarır mı?

İktidar cephesinin kafa yorması gereken soru budur ama o soru kimlerin ilgisini çeker ki?

Kulak kabartılmayan sorunun cevabını verecek cesarete ne bugünkü iklim müsait, ne de duyan çıkar…

 

Adalet Partisi en güçlü olduğu dönemde nasıl parçalandı? -1- abdullah ayan (5 Mayıs 2017)

Adalet Partisi en güçlü olduğu dönemde nasıl parçalandı? -1-

Son günlerde AK Parti mahallesinde gittikçe şiddetlenen “İslamcı-Reisçi” kavgası referandum ardından hafifleyeceğine büyüdü.

Büyüme bir yana yangın dört yanı sardı, seviye deseniz yerlerde…

Düne kadar birbirine toz kondurmayan onca insanın bugün kullandıkları üslup, başka hiç bir yoruma gerek bırakmadan, işin ahlaki boyutların ötesinde nasıl çıkar çatışmasına evrildiğini gösteriyor.

İslamcılar on yıllardır emek verdikleri hareketin, sonradan mahalleye gelen ve bugün Erdoğan yandaşlığıyla güç kazanan farklı bir nitelik kazandığının farkında.

Farkındalar ama mahalleyi bırakıp gitmeye de gönülleri razı değil. Onun da ötesinde elde ettikleri kazanımlar öyle bir çırpıda terk edilmeyecek türden.

Ben artık zıvanadan çıkan ve arenadaki gladyatörlerin ölüm/kalım mücadelesini andıran, tarafsız gözle bakan ortalama insanın bile midesini kaldıran kavgayı yorumlayacak değilim.

Görüşlerini önemsediğim, farklı dünyalarda yaşasak ta, başka pencereler açmaya çalıştığı için fırsat buldukça okumaya çalıştığım İslamcı kalemlerden Ahmet Taşgetiren’ in son olarak atıfta bulunduğu 1970’lerin başındaki Demirel’ li Adalet Partisinden kopan Demokratik Parti vakasına değinmek istiyorum.

O süreçle ilgili değerlendirmeye geçmeden önce bugün AK Parti çevresinde yoğunlaşan ve medya üzerinden gittikçe de hararetlenen kavganın nereye evrileceği ve nasıl sonuçlanacağıyla ilgili bir öngörüde bulunmak istiyorum:

Zaman içinde İslamcı muhafazakarların etkisinin azaldığı, Reisçi taifenin (o cepheden kimi yazar oluşan bu yeni ekibi Pelikancı olarak nitelendiriyor. Pelikan ekibi anonim ama imzasız tek bir yazıyla Davutoğlu’ nu oyun dışı bırakan ekibin o yazı altına koyduğu isimdi)  çok daha güç kazandığı bir sürece tanık olacağız.

Bu kimseyi de şaşırtmamalı…

***

Gelelim Taşgetiren’ in “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” misali hatırlattığı Süleyman Demirel’ in tespitine…

Demirel 12 Eylül darbesi ardından siyaseten tasfiye edilmeye çalışılan günlerde, biraz da özeleştiri anlamında geçmişte yaptığı hataları sıralarken;  “Adalet Partisinden kopan bir grubun Demokratik Parti çatısı altında toplanmasına engel olmayışını -olamayışını- ” en öne koyar.

Aslında Demirel’ in kendisi ve Adalet Partisi adına düştüğü tarihi hatanın önemini ilk dile getiren Taşgetiren değil.

2001′ de Gül, Arınç, Erdoğan ve arkadaşlarının başını çektiği hareket, Fazilet Partisinden kopup yeni parti için kafa yorarken, hareketin tartışılmaz doğal lideri Erbakan, 1969-70 dönemi Demokratik Parti vakasına dikkat çekiyor ve şunları söylüyordu:

“Demirel’ in 69’da düştüğü hataya düşmeyelim. O zaman 41′ ler hak etmedikleri bir mazlumiyet ve mağduriyeti de arkalarına alarak Demokratik Partiyi kurdular ve 73 seçimlerinde Adalet Partisini böldüler. O nedenle bunlar (yenilikçileri kast ediyor) ne yaparlarsa yapsınlar, sakın işlem yapmayın. Eğer partimiz kapatılmazsa önümüzdeki ilk seçimde bunların hepsi tasfiye edilir. Aksi olur da parti kapatılırsa bırakın düştükleri yere kadar gitsinler.”

Peki, neydi Demokratik Parti hareketi ve neden Demirel gibi Türkiye’ nin son 60 yılına damgasını vurmuş bir siyaset adamı için bu kadar önemliydi?

1960 darbesinin ardından Demokrat Parti kapatılırken “boşluk kaldırmaz” siyaset o cephede Adalet Partisiyle yeniden şekillendi.

Demirel’ in başındaki Adalet Partisi şemsiyesi altında toplanan  muhafazakar sağ 1965, 1969 seçimlerinden oy oranları nispeten düşse de seçim sistemi sayesinde Milletvekili sayısını arttırdı ve tek başına iktidarı sürdürerek çıktı.

Öyle ki; 1965 seçimlerinde Adalet Partisinin elde ettiği %53′ lük oy oranını bir daha hiç bir parti yakalayamadı.

1969 seçimlerinde oyları %46,5’a düştü ama 1965’te 240 olan Milletvekili sayısını 69 seçimlerinde %7,5 oy kaybına rağmen 256 milletvekiline çıkararak Meclisteki sandalye dağılımında %60’lık paya sahip oldu.

İki seçimden güçlenerek çıkması bile aslında liberal-muhafazakar koalisyonundan oluşan Adalet Partisi içinde sona erdiği sanılan kavganın bitmediğini, küçük bir kıvılcımla başlayıp büyüyen yangın ortaya koydu.

Peki, ne oldu da, ardı ardına iki seçimde de, Demokrasi tarihinde eşine az rastlanır başarı elde eden bir siyasi hareket, üstelik tek başına iktidarın onca gücüne sahip olduğu dönem, hem de kendi içinde parçalandı?

Sorunun cevabı bir sonraki yazıda…