Tuz deposundan taş bina’ ya -6- abdullah ayan (29 Haziran 2017)

Tuz deposundan taş bina’ ya -6-

Başlangıçta kente ‘turistik’ tesis kazandıralım niyetiyle yola çıkılan ancak finansman kaynakları sağlıklı hesaplanmamış  Ak Otelin Belediyenin sırtına nasıl kambur olduğu zaman içinde daha iyi anlaşılır.

Yerel yönetimlerin finansal durumunu anlatmak için küçük bir detay paylaşayım…

1950 bütçesi görüşülürken dönemin belediye başkanı üyelere “kısılan bütçe nedeniyle işine son verilen inşaat teknikeri yerine yenisinin alınamadığını ve bir yıldır belediye işlerinin inşaat kalfasıyla sürdürülmeye çalışıldığını” anlatmaktadır.

Daha da dramatik bir ayrıntı: Yine 1950 bütçesinde fasıllar arası revizyon yapılırken Belediye araçları için ayrılan ödenekten bin liranın yoksullara ilaç yardımı faslına aktarılması kararlaştırılacaktır.

Ve nihayet Türkiye genelinde siyasi deprem 1950 seçimleriyle yaşanır …

14 Mayıs günü sandığa giden halk, ezici çoğunlukla tek parti dönemine dur der.

Demokrat Partinin iktidara gelmesi yle ülke genelinde olduğu gibi Mersin’ de de tüm taşlar yerinden oynayacak ve bir daha hiç bir şey artık eskisi gibi olmayacaktır.

Her şeyin değişeceği,  taşların yerinden oynadığı yeni dönem hayatın her alanında olduğu gibi yerel yönetimlerde de radikal biçimde kendini gösterir.

3 Eylül 1950 günü yapılan Belediye seçimlerinde 27 üyeli Mecliste Demokrat Parti ezici zafer elde eder. Çoğunluk sayesinde de Belediye Başkanlığına Meclis D.P. grubundan Müfide İlhan’ ı seçer. (o dönem Belediye Başkanı için ayrı seçim yapılmıyor, Başkan meclis üyelerinin oylarıyla belirleniyordu)

Yeni başkan daha koltuğuna ısınmadan zaman içinde adı ‘şehir oteli’ ne evrilen Ak otel hakkında kendisine yöneltilen soruları şu şekilde yanıtlar:

“Akkahve’ nin üstünde henüz inşaatı bitmemiş olan otel binasına sarf edilmiş olan paraların boş yere harcanmaması için bu inşaatın bitirilmesi icap etmektedir. Mersin gibi bir şehirde her türlü konforu ihtiva eden bir otelin bulunması mutlaka bir lüzum ve zarurettir. Henüz müspet bir neticeye varmadığımız için fazla tafsilat vermemekle birlikte bu iş için elimize 250 bin lira gibi bir paranın geçeceği hususunda çok ümitliyim” (29 Ekim 1950 Müfide İlhan’ ın Yeni Mersin gazetesine verdiği özel demeçten a.a.)

Müfide İlhan çok partili hayata geçen Türkiye’ de alnının teriyle, yıllar süren destansı  çalışma ve mücadelenin sonunda Belediye Başkanı olmuştur ama kısa zamanda kendi partisinden ummadığı şiddette muhalefetle karşılaşır.

Zaten kıt kaynaklara sahip belediyeye karşın İlhan’ dan mucizeler bekleyen Mecliste kendisini devirmeye yönelik cepheyle savunanlar arasında tartışmalar yaşanmakta.

Bu alanda ortaya çıkan tabloyu yansıtması bakımından dönemin yerel anlamda güçlü kalemi Bekir Uluğ’ un “Belediye Hakkında” başlıklı makalesi yeterince açıklayıcı olacaktır. İki bölümlük uzunca araştırma yazı dizisinin bir bölümünde şöyle diyor Uluğ:

“Belediye bütçesinin tetkikinden anlaşılıyor ki, belediyenin mali kudreti bugün için 200 bin liralık bir iş yapabilecek vaziyettedir. Şimdi insaflı, hüsnüniyet sahibi bir Mersinli böyle bir bütçe karşısında Belediyeden ve hassaten Müfide İlhan’dan ne gibi işleri  başarmasını isteyebilir?

Bu vaziyet karşısında çok sevdiğim bir Demokrat parti mensubu arkadaşın (Gitsin Ankara’dan para bulsun) sözünü mesnetsiz bulmamak kabil değildir. Değil başka ve yapılacak tesisler için, Mersinin istikbalde yüzünü ağartacak ayarda natamam bir otel binası mevcut ve bu bina bir kıymet ifade ederken gerek Halk Partisi iktidarı, gerekse Demokrat Parti iktidarı zamanında para temin edilmeyişindeki kusur herhalde Müfide İlhan’ a ait değildir.

Mersinin şiddetle ihtiyacı olan modern bir otel binası karşılığı bile para bulunamazken, başka mevzular için para temin etmenin kolay olmayacağı bir bedahettir.(açıklık a.a.)

(…) Belediyenin bütçesi malum. Bir baykuş yuvası halini alan koca modern otel yıllardır bu halde mi bırakılmalı idi?

Netice şuna varıyor ki, ne Müfide İlhan ne de encümen azaları için yapılan ithamların mesnetsizliği elle tutulur derecede vazihtir. Şahsi dedikodular, kaprisler, yaratılan nahoş hava Demokrat Partinin prestijini kıracak mahiyette şuursuz hareketler cümlesinden ileri geçmemektedir, kanaatindeyim.

Kısa bir zamanda Belediye Başkanlığını yapan Müfide İlhan’ dan mucize bekleyenlerin muarızlarının yapacağı en doğru iş ona destek olmak, Mersini modern bir şehir yapmak hususunda el ele vererek başarı her neye mütevakkıf (beklenti, beklenen) ise  o yolda hep beraber yürümektir.”

(Bekir Uluğ 18 Mayıs 1951)

Peki Mersin’ de Müfide İlhan’dan mucizeler bekleyen, “gitsin otel için Ankara’ dan para bulsun diyen azından Demokrat Partililer gerçekten el ele vererek hizmet için gerekli kaynağın yaratılması hususunda yardımcı olurlar mı?

Ne gezer? Tam aksine özellikle Fahri Merzeci etrafında kümelenen grup, ilk fırsatta kendisinden kurtulmak için fırsat kollarken, Demokrat Parti kuruluşunda Çamlıyayla’ dan Anamur’a kadar tüm şehri at sırtında harmanlayan ve özellikle 1950 Milletvekili seçimlerine damgasını vuran Müfide’ yi savunmak kadere bakın ki, muhalif C.H.P’ lilere düşer.

C.H.P. il kongresinde söz alan Sabahattin Kösel şunları söyleyecektir:

“Mersinde belediyenin adı var, kendisi yok. Belediye başkanı var azası yok. Belediye binası var, meclisi yok. Müfide İlhan’ ın çalışmaları bazı menfaat düşkünleri tarafından baltalanmak istenmekte. Oysa çalışan her insanı takdir etmek biz CHP’ lilerin vazifesidir”

(15 Haziran 1951 Mersin C.H.P kongresi)

Başkan seçilmesinin birinci yılını doldurduğu gün Müfide İlhan’ ın önemli olduğu kadar anlamlı bir ilanı yer alır gazetelerde…

İlginç ilan metni hem yaklaşmakta olan yakın tehlikeye karşı halkı yanına alma çabasını hem de eksikleri, gedikleriyle bir özeleştiriyi yansıtmaktadır:

“Aziz Mersinlilerin reyleriyle bir sene evvel Belediye işlerini görmek üzere 27 arkadaş seçildik. Onlar da beni Başkanlığa getirdiler.

Bu uzun bir yıl içerisinde hemşehrilerime arzu ettiğim gibi hizmet edemedim. Bunun üzüntüsü içinde olmakla beraber mevcut imkanlar dahilinde vazifemi yapmış olduğum için müsterihim.

Bugün bu bir yılın hesabını verme zamanı gelmiştir. İşlerin iç yüzünü bilmeden kendi görüş ve anlayışları, daha doğrusu istekleri dahilinde orada burada fısıldaşarak, ortalığı karıştırmak isteyenleri görüyorum. Bu itibarla kulaklara fısıldananları kimsede şüphe kalmaması için bütün hemşeriler huzurunda cevaplandırmaya hazır olduğumu bildiririm.

Memleket işlerinin daha iyi görülmesi için hemşerilerimin yakın alakasına ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Zihinlerdeki istifhamların çözülmesi için de Mersinlileri bu hesap gününde hazır bulunmaya davet ediyorum”

Davetten çok, kendisini seçen ve dilediği an indirebilecek olan kendi partisinden meclis üyelerine açıkça meydan okuyan bu metin karşısında ortaya çıkan gelişmeleri ve özellikle şehir oteli üzerinden kaynak bulamadığı suçlamalarıyla ipini çekenlere karşı ortaya koyduğu tavrı anlatacağım ama bir sonraki yazıda..

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -5- abdullah ayan (21 Haziran 2017)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -5-

1949 yılındaki ilk toplantısını Ocak başında yapmaya hazırlanan Belediye Meclisinin gündemi tartışılırken en çok merak edilen bozuk diş gibi duran yarım yamalak projenin ne olacağı, meclisin bu konuda ne yapacağı sorularıdır ama o toplantıda elektrik sorunu gibi önemli gündem nedeniyle konu gündeme b gelmez.

Şubat toplantısında artık kangren olmaya yüz tutan konu tüm yönleriyle masaya yatırılır. Başkan Kılınç’ ın meclis üyelerine verdiği bilgiye göre; otel yapımı için o güne kadar 176 bin, alt kattaki Akkahve için de 78 bin lira sarf edilmiştir ancak tamamlanması için daha 300 bin lirayı aşkın ek kaynağa ihtiyaç vardır. Yoğun tartışmalar sonucu konu somut çözüm önerileri getirmesi amacıyla bütçe komisyonuna havale edilir.

O gün itibariyle somut tabloyu Belediye Meclis üyesi gazeteci Fuat Akbaş “Yine Şehir Oteli” başlıklı köşe yazısında şöyle anlatmakta:

“Belediye Meclisi dünkü toplantısında Belediye tarafından yaptırılmakta olan ve parasızlık yüzünden bir türlü inşaatı ikmal edilemeyen Şehir Oteli işi üzerinde görüşmeler yaptı ve buna bir hal şekli bulması için işi bütçe encümenine havale etti.

Öğrenildiğine göre otelin inşasının ikmali için 270 bin lira lazımmış. Otel yapıldıktan sonra buranın işletilebilmesi için de gereken mobilya vesaire malzeme bu rakama dahil değilmiş. Bütün Belediye azalarımız şimdiye kadar 200 bin liradan fazla sarf edilen bu otelin sona erdirilmesini istemektedir. Fakat para…

 İşte bu yok…         

Ne yapmalı? Borç mu almalı?

Mevcut belediye emlakinden bir kısmını satmak suretiyle nakde tahvil ederek burasını mı yaptırmalı?.. Yoksa binayı haraç mezat elden mi çıkarmalı?… Bunların incelenmesi ve bu işe bir hal sureti bulunması yolunun aranılması belediye meclisi encümenine bırakıldı.

Mersinin bir turistik şehir olması için çalışıldığı bu günlerde gelecek ziyaretçilerin ve misafirlerin istirahatını temin için yapılacak en mühim iş, her türlü rahat sebeplerini sağlayacak bir ve hatta bir kaç otelin mevcut olmasıdır. Fakat ne yazık ki, bütün hüsnüniyetine rağmen belediyemiz bunu karşılayacak parayı bir türlü bulamıyor. ” (Yeni Mersin 12 Şubat 1949)

Yazı yaşanan turistik tesis/kaynak yokluğu  ikilemi yanında bir yıl önce tesisin bitirilmesi için gerekli para 170 bin liranın bir yıl sonra neredeyse iki katına çıkarak 270 bin liraya ulaştığı ve buna otelin döşenmesi için gerekli en az bir o kadar kaynağın bulunmasındaki güçlüğü yansıtması bakımından ilginçtir.

Derken bütçe komisyonun görüşleri Belediye Meclisinin 1949 şubat ayı ikinci toplantısında gündeme gelir. Komisyon raporunda şöyle denir:

“şehirde mevcut oteller ihtiyacı karşılayacak durumda olmadığından, 1946 yılında 78 bin küsur lira verilerek alınan ve şimdiye kadar 176,516 lira sarf edildiği halde tamamlanmayan şehir otelinin ikmali için lazım olan 300 bin liranın iller bankasından istikrazının muvafık bulunduğu”

Konu tartışmaya açılır, çeşitli görüşlerin dile getirilmesi ardından “yarım milyon sarfıyla yapılacak çıplak bir otele müstecir bulunmasının imkanı olmayacağının da göz önüne alınması ve mobilyasının da hep bir arada tamamlanırken yapılması, bunun için de 350 bin liranın İller Bankasından istenmesine” karar verilir.

6 Nisan 1949 günü hareket eden Toros Ekspresi, kentin çeşitli sorunları yanında Şehir oteline para bulmak için yola çıkan Vali Şefik Bicioğlu ile Belediye Başkanı Yusuf Kılınç’ ı konuk etmektedir.

Ankara’ ya giden ikili İller Bankasının kapısını çalar…

Sonuç mu? Daha öncekiler gibi “kaynak yetersizliği ve otelin öncelikli yatırım olarak görülmediği” gerekçeleriyle nasihatten ibarettir.

Yaşanan hayal kırıklığını Yeni Mersin 8 Mayıs 1949 günü manşetine taşır.

“Müstakbel şehir oteli baykuş yuvası mı olacak?” sorusunun altında “bir çok salahiyetli kimselerin vaatlerinden sonra otel için İller Bankası Belediyemize borç vermedi” başlığı yer alır.

Haberin detayına göz atalım:

“Bir müddet evvel Belediye Reisi Yusuf Kılınç başkanlığında Ankaraya giden heyetin dönüşünden sonra gazetemizde yayınladığımız haberlerle Mersinde liman vücuda getirileceğinden başlayarak inşaatı henüz tamamlanmamış Belediye Otelinin tamamlanacağından, Çukurova bölgesini ilgilendiren bir çok tesislerin vücuda getirileceğine kadar çeşitli bayındırlık faaliyetlerini okuyucularımıza müjdelemiştik.

O günlerde gazetemizi ziyaret eden bir zat ile konu hakkında görüşürken kendisi düşüncelerini şu sözlerle açıklamıştı: “bu neşriyatınız içinde tek hakikat olarak kani olduğum şey Cumhurreisimiz sayın İnönü’ nün Mersin halkına selam göndermeleridir.”

Biz o zaman bu zatın sözlerini “menfi ruhlu” olduğuna inanarak kıymet vermemiştik. Fakat bugün…

Aşağıda belirteceğimiz habere vakıf olduktan sonra o zatın menfi ruhlu değil, yaşı ve içinde bulunduğu işlerde edindiği tecrübe yüzünden ileriyi gören bir arkadaş olduğuna inanarak kendisine hak veriyoruz.

Teessürle (üzüntüyle) öğrendiğimize göre otel yapımının tamamlanması için İller Bankasının Mersin Belediyesine vereceği borç paranın Banka tarafından ödenmesine imkan olmadığı hakkında Mersinde bulunan ilgili makamlara menfi cevap gelmiştir.

Böyle bir borç para bulunmadığı sürece sözü geçen otel inşaatının tamamlanamayacağı geçen senelerdeki vaziyetle sabit olduğundan mevcut natamam binanın yavaş yavaş harabeye yüz tutacağı ve günün birinde Belediyenin tasarladığı konforsever müşteriler yerine buranın baykuşlar yuvası olacağını tahmin etmek yanlış olmaz.

Bu ilk hayal sükutundan sonra Mersin limanı inşaatı ile diğer bayındırlık tesislerinin de bir hayal olması ihtimalini düşünerek elem duyuyoruz.

Evet, doğru olan galiba yalnız İnönü’ nün selamı imiş…”

Devam edeceğim yılan hikayesine dönen projenin izini sürmeye ve anlatmaya…

Tuz deposundan taş binaya -4- (Belediyenin Akotel projesine kaynak arayışı) abdullah ayan (20 Haziran 2017)

Tuz deposundan taş binaya -4-

Bir önceki yazıda Akkahve’ nin kısa zamanda hizmete girmesine karşın, üzerinde yapılacak 32 oda, 56 yataklı lüks otel inşaatında işlerin hiçte beklendiği gibi yürümediğine değinmiş ve otel yapımını valiliğin devretmesiyle üstlenen Belediyenin kıt kaynaklarıyla nasıl sıkıntı çektiğini anlatmaya çalıştım.

Kaldığımız yerden devam edeyim…

1948 bütçesinde otel yapımı için sembolik anlama gelecek 10 lira ödenek koyan Belediye, büyük paralar isteyen projenin ancak krediyle sağlanacak kaynakla yapılabileceğinin farkındadır.

Bu arada otelin yapımına ön ayak olan ancak zaman içinde özel idare bütçesi imkanıyla böylesi bir inşaatın tamamlanamayacağını anlayınca işi Belediyenin sırtına yükleyen Vali Tevfik Sırrı Gür’ ün tayininin çıkmasıyla projenin takip edeni de kalmaz, kısaca iş tavsar.

Sadece Gür değildir koltuğu bırakıp giden..

Yine 1947’de Fuat Morel Belediye Başkanlığından ayrılır, koltuğa görevi 1950 seçimlerine kadar sürdürecek Yusuf Kılınç oturur.

1 Ekim 1948 Cuma günü toplanan Belediye Meclisine 699.097 lira olarak hazırlanan 1949 yılı bütçesini sunarken Başkan Kılınç artık Ak Otel yerine ‘Şehir Oteli’ olarak anılan tesisin son durumu hakkında şu bilgiyi verecektir:

“yaptırılan kapı, pencereler yerlerine taktırılmış, noksan taş parmaklıklar da ikmal edilmek üzere iken ustanın ayrılması ve yerine işi devam ettirecek başkaca hiç bir usta da bulunamadığından bunların yapılması inşaatın tamamlanmasına bırakılmıştır.

Kışın Ankaraya sayın meclisinizin verdiği yetki ile elektrik şirketinin sermaye arttırımı için vermemiz gereken 40.250 lirayı Belediyeler Bankasından almaya gittiğim zaman otel için de sayın Valimizin yardımıyla Belediyeler Bankasından 170 bin lira verebileceklerini öğrendim. Arkadaşlarım bu oteli bitirmek arzusunda iseler ve yetki verirlerse bu parayı da borçlanarak alır, oteli bitiririz”

Belediye Bütçesinin tümünün dörtte birine tekabül eden böylesine yüklü krediyi gerçekten Belediyeler Bankası iş ciddiye bindiğinde verir miydi? O gün itibariyle bilmek mümkün değil ama rakamın büyüklüğünü ve zaman içinde işin nasıl da altından kalkılması güç hale geldiğini göstermesi bakımından dikkat çekeyim istedim.

Bu arada tek parti egemenliğine karşı özellikle Mersin’ de Demokrat Partinin gücünü ve hayli sert muhalif üslubunu da not etmem lazım.

Örneğin Mersin İl Genel Meclisinde 1946 seçimlerinden sonra çoğunluğu elde eden ve seçilmişler olarak, atanmış Vali ile diğer bürokratlara kök söktürmeye başlayan söylemler ve D.P.’ yi destekleyen muhalif gazetelerde yer almaya başlayan kimi yolsuzluk iddialarının da, bir zamanların başına buyruk egemenlerini frenlemeye başladığını gözlemliyoruz.

**

Bu anlamda ilk kırılma; 1947 başında ameliyat olmak üzere İsviçre’ye giden Vali T.S.Gür’ ün il özel idaresi üstüne kayıtlı makam aracını İstanbul’ a götürüp, dönüşüne kadar bağlaması üzerine Mecliste yaşanan tartışmalar hatta kendisinin başkanlık yaptığı bir meclis toplantısında yüzüne karşı yöneltilen suçlamalarla yaşanır ve o güne kadar benzerine pek rastlanmayan bir tavırdır. Bir başka örnek Ata Çelebi’ ye ait muhalif Toros Gazetesinde baş yazar Vasfi Orgun’ un Belediye Başkanı Yusuf Kılınç üzerinden başlattığı yolsuzluk iddiaları hakkındaki yazılar başta olmak üzere gazetenin başlattığı yayınlardır. Çok sert bir dil kullanan Toros’ a karşı kendisi de Belediye Meclis üyesi olan dönemin ünlü gazetecisi Fuat Akbaş’ ın ‘Şeref ve haysiyetlerle oynamayalım’ başlıklı yazısını dönemin ruhunu yansıtması bakımından paylaşmakta yarar var.

Şöyle diyordu sahibi olduğu Yeni Mersin gazetesinde 26 Ekim 1948 günü yayınlanan baş yazısında, Akbaş:

“Toros gazetesinde baş makalesini yazan zat bir cümlesinde şöyle yazıyor: “klişelerini basıp ta altına methiye yazılmasına alışan Mersin Belediyecileri tenkide hiç tahammül edemezler”

Bir Belediye meclisi azası sıfatıyla bu yazıya güldüm. Hali hazırda belediye meclisinde aza bulunanlar kendilerini methüsena (yüceltme) ettirmekten müstağnidirler (doymuş,tok). Onların bugünkü durumları, tahsil dereceleri, içtimai ve ahlaki mevkileri, halk yanındaki itibarları, karakterleri herkesçe malumdur.

Belediye Meclisinde yüz kızartıcı hareketi tespit edilmiş, alemin lanet ve nefretine uğramış hiç bir arkadaş yoktur ve olamaz. Her zaman adlarını saygı ve şerefle yazabileceğimiz Mersin Belediye Meclisini teşkil eden azaların bir kısmı doktor, fabrikatör, tüccar, avukat, bir kısmı da iftihar edebileceğimiz bahçeci ve sanat sahibi kimselerdir. Ve bunların mazisini, halini, cins ve cibilliyetini bütün Mersin ve mülhakatı halkı bilir.

Bu arkadaşlar Mersine dün de gelmemişlerdir. Ve hiç bir zaman şan, şöhret budalası da değildirler.

Toros Baş muharriri bu arkadaşlardan herhangi biri için herkesin bilmediği bir şeyi biliyorsa yazsın ve açıklasınlar, dolambaçlı yollarla kimsenin şeref ve haysiyetiyle uğraşmasınlar. (…)”

Dönem, siyasi gerilimlerin yer yer kavgalara döndüğü bir iklimdedir ama şehir oteline dönecek olursak, arpa boyu ilerleme sağlanmaz.

1948′ den sonra otel projesinin başına gelenleri ve otelden vazgeçilip Belediye Sarayı’ na dönüştürülme hikayesini anlatmayı bir sonraki yazıda sürdüreceğim.

 

Tuz deposundan taş binaya -3- (Ak otel projesi) abdullah ayan (15 Haziran 2017)

Tuz deposundan taş binaya -3- (Ak otel projesi)

Sadece resim galerisiyle renklenmez Akkahve…

1946 kış sezonunda Lantos isimli orkestra çalmaya başlar.

Gazetelere verilen ilanda; Lantos orkestrasına ‘meşhur Macar şarkıcı’ bayan Viki’ nin iştirak ettiği duyurulmaktadır.

Tuz deposu kısa zamanda temizlenir. Kahve ve pastanenin de yer aldığı, müzik icra edilen sanat ağırlıklı bir mekana dönüştürülür ama üst katında yapılması planlanan otel inşaatında işler beklendiği gibi yürümez.

Tevfik Sırrı Gür, 32 oda 56 yataklı olarak düşünülen oteli başlangıçta Vilayet bütçesiyle yapmayı düşünmüştür ama kıt kaynakların böylesine kaliteli bir projeye yetmeyeceği kısa zamanda anlaşılır.

Süreç içindeki gelişmeleri ve Gür’ ün hayal kırıklığını yine kendisini kaleme aldığı 29 Ekim 1945′ te yayınlanan faaliyet beyannamesinden okuyalım:

“Başlanılan Ak otelin inşaatının geri kalmasından çok müteessirim. Vilayet bütçesiyle yapılmasına başlanılan bu çok lüzumlu yapıyı iller bankasından alınacak ödünç para ile bitirme kararında idik. Ancak Bankanın 1946 tertibinden evvel idare ödünç işini yapamayacağı anlaşılınca; bir inşa mevsimi daha kaybetmemek için mevcut yapı ve teferruatını Belediyeye devretmeyi ve Belediyenin yapacağı istikrazla (borçlanma) en kısa zamanda bir çok lüzumlu tesise kavuşulmasını faydalı bulduk.

İstikraz işini neticelendirmek üzere Ankaraya giden Belediye reisimiz, mecburi ve acele işlerden olmaması sebebiyle, otel inşası için borç para verilmeyeceği yolunda Banka idare meclisinin kararıyla karşılaştı.

Medeni bir otelin de bilhassa Mersin gibi çok erken medeni tesislerini tamamlamak mecburiyetinde bulunan ve su, elektrik, kanalizasyon, mezarlık gibi medeni ve sıhhi tesislerini tamamlamış bir şehir için en zaruri bir ihtiyaç devrinde bulunduğumuzdan bu işte muhakkak muvaffak olunacağından ümidimizi kesmedik.”

Gür, 35 bin lira kamulaştırma bedeliyle Vilayetin bünyesine geçirdiği binaya otel yapmanın hayli külfetli bir iş olduğunu ve borçlanmadan yapılmayacağını, borçlanma konusunda ise çaldığı kapıların kapandığını kısa zamanda anlayınca gayrimenkulü Belediyeye bedeli karşılığında devredilmesini sağlar.

Ancak Belediye de İller Bankasından eli boş döner.

İller Bankası yukarıda Gür’ ün de ifade ettiği gibi “zorunlu ve acil olmayan” otel projesine borç para vermeyi ret eder.

Aslında ikinci dünya savaşının ekonomik sıkıntılarıyla boğuşan Ankara bürokrasisi  haksız da değildir…

Kaynaklar öylesine kıt, bekleyen işler o kadar çoktur ki, tabloyu aynı günlerde Belediye Başkanlığına seçilen Fuat Morel’ in belediye meclisine sunduğu yıllık çalışma raporu şu çarpıcı ifadelerle yeterince anlatmaktadır:

“Şehirde halkın istediği gibi temizlik yapamıyor, sokakları aydınlatamıyor ve kış günleri çamurdan geçit bulamayan iç mahallelerin sokaklarını tanzim edemiyoruz. Hükümetçe belediyelere yeni kaynaklar temin edilmedikçe bugün yapılan işlerden fazla bir şey yapmaya imkan da yoktur. Bunu bütün şehir halkının bilmesi ve ne için herkesin istediğini yapamadığımızı öğrenmesi hayırlı olur.”

(Belediye yıllık çalışma raporu Kasım 1945)

Bu kadar da değil…

1947 yılında Belediye bütçesi bakımından durum daha da içinden çıkılmaz hale gelir.

Şubat 1947′ deki Belediye Meclis toplantısında bütçenin yeniden düzenlenmesi tartışılır.

Hazırlanan tenkisat raporunda; “Çöp toplama, temizlik gibi yapılması en zaruri hizmetler için bile ödenek konulmamış ve Bayındırlık işleri için ödenek ayırmaya imkan kalmamış olan 1947 yılı bütçemizde 37 bin lira gibi önemli ve akla gelmeyen açığın bir kısmını olsun karşılamak için kadromuzda istemeyerek bazı değişiklikler yapmak zorunda kalmış bulunuyoruz.” denilir.

‘Değişiklik’ tabiri yanlış anlaşılmasın. Kadrolarda kaydırma değil, doğrudan bazı personelin işine son verilmesi söz konusudur.

Ve kadro lağvı öyle bir yere varacaktır ki, çıkarılan ebenin yeniden iş başı yapması için Yardım Sevenler Derneği Haziran 1947′ de Belediyeye 1600 lira yardımda bulunacaktır.

Durum bu olunca Ak otel projesi artık kaynakları kısıtlı Belediyenin sırtında bir kambur olarak durur. Yıllar ve yıllar boyu ne bir adım ilerleme sağlanır, ne de projeden geçilir.

Örneğin yapımı sırtına yüklenen Belediyenin 546 bin liralık 1948 yılı bütçesinde otel yapımı için ayırdığı ödenek 10 lira gibi sembolik bir rakamdır.*

Sürecin izini sürmeye ve yaşananları anlatmaya devam edeceğim.

*17 Ekim 1947 günü Belediye Meclisine sunulan 1948 bütçesi

 

Tuz deposundan taş binaya… -2- abdullah ayan (13 Haziran 2017)

Tuz deposundan taş binaya… -2-

Molozlar temizlenir, tavan tonozları tıraşlanıp tüm haşmetiyle ortaya çıkarılır.

Ve gerçekten de Gür’ ün müjdesini verdiği Akkahve kısa zamanda halkın hizmetine açılır.

Dönemin efsanevi gazeteci, yazar ve siyaset adamlarından Hüseyin Cahit Yalçın Şubat 1945′ te Mersin’ i ziyaret vesilesiyle kaleme aldığı izlenimlerinde Akkahve’ yi şöyle anlatacaktır:

“Mersinde nefis bir bina, bir şaheser mevcut.

Akşam yemeğini yemek üzere bizi Akkahve’ ye götürdükleri vakit hayretimden âdeta haykırdım:

“Bunu kim yaptı, ne zaman yaptınız?” dedim.

Eski bir pamuk deposu imiş. Ve biz onun mahzeninde bulunuyormuşuz. Evet, bir binanın mahzeni.

Viyanada Rathauskeller*’ in küçük nispetlisi.

Fakat iç içe uzanıp gotik kemerlerle muntazam taşları, mütenasip ebadı, vakur ve ciddi manzarasıyla bir mimarlık incisi. Buraya elektrik girmiş, temizlik girmiş, bakım girmiş. Duvarlarını bozmadan tamir etmişler ve bu şaheser canlanmış. Bir tarafında yere kadar inen pencereler var ki, denize bakıyor. Gündüz buranın perdeleri açılınca, denizin manzarası levhanın güzelliğini tamamlayacak. Tek başına bu mahzende yemek yemek zevki için bile Mersine gidilebilir. “

Hüseyin Cahit Yalçın Yedi Gün Şubat 1945

*Viyana Rathauskeller, Viyana belediye binasının bodrumunda yer alan dünyaca ünlü kafe, restoran binası. 1899 yılında hizmete girmiştir ve H.Cahit Yalçın’ ın yazdığı gibi Akkahve tonozlarıyla Rathauskeller’ den esintiler taşır. (a.a.)

Yalçın, yemek yemiş midir bilinmez ama kısa süre sonra Mersin gazete ve dergilerinde Akkahve Pastanesi ilanları yer almaya başlar.

Bu ilanlardan biri aynen şöyledir:

“Akkahve Pastane olarak açılmıştır.

Temiz servis, serin hava, Denize karşı bahçe,

Soğuk pasta, kahve, dondurma, soğuk limonata vs.

Uğrayınız, muhakkak memnun kalacaksınız.

Fiyatlar mutedildir.”  (Yeni Mersin Ağustos 1945)

Her yıl Cumhuriyet bayramı vesilesiyle Mersin’ in mülki ve yerel yöneticilerinin faaliyetlerini anlatma geleneğine 29 Ekim 1945′ te Tevfik Sırrı Gür de uyar.

Muhtelif çalışmaları anlatırken Akkahve hakkında şu bilgileri verir:

“Geçen yıl Akkahve açıldı. Değerli bir orkestra ile çok nezih kış geceleri geçirildi. Akkahve’ ye yakında yeni bir şekil verilecektir. Şehir bu kışta şehir lokantasına kavuştu. Müzikli ve temiz yemek salonu bu şehrin medeni seviyesinin ölçüsüdür.”

**

Akkahve sadece orkestrasıyla ilgisini çekmez insanların.

Bir bölümü başlangıçta Resim Galerisi olarak düzenlenir.

Galerinin de yer aldığı Akkahve hakkında ilk yazıyı Avni Mutlu Şubat 1946′ da kaleme alır ve Yeni Mersin gazetesinde yayınlanır.

Tuz deposundan nasıl bir kültür merkezi doğabildiğini ve binanın geçmişine de ışık tutarak anlatan yazının önemli bölümlerini paylaşmamda yarar var:

“Mersinliler ve Mersini tanıyanlar bilir. İstasyondan Deniz Harp Okuluna (şimdiki kışla arazisi a.a.) doğru ilerleyen asfalt yolun güneyinde ve deniz kıyısında Mersin için tarihsel kıymeti haiz bir bina vardır. Dış görünüşüyle değerinin takdiri biraz güç olan bu yapının dünün tarihindeki adı belki kervansaraydır, fakat bugün biz “Akkahve” diyoruz.

Bu güzel eser geçen yıl Valimiz Tevfik Gür’ ün himmetiyle bir depo ve çivi imalathanesi olmaktan kurtuldu. Akkahve adı altında Mersinin bir eğlence yeri ve ancak zenginlerin istirahat edip zevklenebilecekleri bir lüks gazinosu oldu.

Bu yıl ise burası ıhlamur, kahve ve limonata ikram eden ve her sınıf halkın bay, bayan giderek dinlenebileceği hakiki bir aile gazinosu halindedir.

Bu son hafta içinde bu güzel binanın haşmetli fakat sessiz köşelerini Mersin tabiatının canlı resimleriyle süslenmiş güzel bir resim galerisi olarak gurur ve zevkle seyretme saadetine kavuştuk…

Bize bu tatlı zevki ve sanat heyecanını yaşatan değerli ressam Nurettin Ergüven’ i samimiyetle tebrik ederim.

Ergüven’ in Akkahvenin bir köşesinde açtığı bu resim satış galerisi İçel ve Güney Anadolu için bir değerdir. Bu teşebbüsün, himaye ve teşvik edildiği takdirde, Ankara ve Istanbul’ da oturan tanınmış ressamlarımızın ve diğer sanatkarların da eserlerini Mersinde teşhir etmelerine vesile olacağını umut ediyoruz. (…)”

Akkahve’ de o yıl Şubat ayındaki Nurettin Ergüven’ in kişisel resim sergisi ardından Ağustos ayında Ergüven ile birlikte genç sanatçı Mesut Erdem’ in resimleri sergilenir.

İkilinin sergisi vesilesiyle Yeni Mersin’ de yer alan imzasız köşe yazısını Akkahve özelinde projelendirilen mekandan beklentileri de yansıtması bakımından paylaşayım istedim:

“(…) İçel’in hayatında turizmin değeri günden güne kıymetlendiğine göre, Akkahve ve onun üzerinde yeni yapılmakta olan “modern otel” yanıbaşında Tüccar kulübü pek yakın zamanda hakiki bir turist yuvası olacaktır. Turistik resimlerin çok iyi hazırlanmış fotoğrafları bulundurmak herhalde turistleri herşeyden fazla memnun edecek ve İçelimizi tanıtmak bakımından çok hususi bir değer taşıyacaktır.(…)

Akkahve ve onun üzerinde yapılmakta olan ‘modern’ otelin başına gelenleri anlatmayı sürdüreceğim…

 

Tuz deposundan taş binaya -1- … (Akkahve, Ak Otelin öyküsü) abdullah ayan (9 Haziran 2017)

Tuz deposundan taş binaya -1- … (Akkahve, Ak Otelin öyküsü)

Tam olarak ne zaman yapıldığı bilinmese de, 1904 tarihli Fransızca kartpostalda yer aldığına göre günümüzdeki Taş Bina’ nın yerindeki Tuz Deposu 1860′ larda kurulmaya başlanan yeni Mersinin ilk yapılarından biri.

Önündeki iskelesiyle lojistik anlamında ilk günden beri önemli…

Örneğin birinci dünya savaşının ardından Anadolu işgal edilirken Fransız kuvvetleri bu iskeleden araçlarını çıkarıp sonradan Güneş Sineması olarak anılacak binanın yanındaki ünlü Sursock (Sursuq) ailesine ait boş araziye konuşlanırlar.

Yapıya tuz deposu denmesi de boşuna değil. O günlerde yokluğu çekilen tuzun önemli bir kısmı Mısır’dan getirilirken, burada depolanıyor. Depo aynı zamanda ihraç edilecek pamuk gibi ürünlere de geçici ev sahipliği yapmakta.

Cumhuriyetin kuruluşu ve ardından başlayan mübadele ile birlikte pek çok gayrimenkul gibi hem el değiştiriyor hem de işlevler farklılaşıyor.

Bir ara üst katı Mersin İdman lokali olarak ta kullanılan binanın talihi Tevfik Sırrı Gür’ ün Mersin’e vali olarak atanmasıyla değişiyor.

Tuz deposunun yanında ve yine deniz kenarında Çukurova bar yer almakta. Bar bir dönem ünü bölgeden taşıp İstanbul’a kadar yayılan, eğlence, kumar her türlü faaliyetin elit bir kesime hizmet verdiği bir yer…

İlk geldiği günlerde tebdili kıyafet her yeri denetleyen yeni Vali bir gece de bara müşteri gibi gider. Gördüklerinden ve duyduklarından rahatsız olmuş olacak ki, Barı kapatıp yıktırıyor. Yerine de Tüccar Kulübü binasını yaptırıyor. Aslında kulüp 1927′ de kurulmuş ve o günden beri kiralık mekanlarda hizmet veriyor. Gür’ ün girişimleriyle yaptırılan bina sayesinde kiradan kurtulup, deniz kenarında muhteşem bir mekana kavuşuyor. (Tüccar Kulübünün yer aldığı bina Mersin Ticaret ve Sanayi Odası tarafından yıktırılıp yerine 1986’da bugün de odanın yer aldığı 5 katlı bina yapılır. Tüccar kulübü de binanın en üst katını ve terası kullanmaktadır.)

Tüccar kulübü sadece belli sayıda üye olarak kabul edilen kesime hitap ettiği için yine Tevfik Sırrı Gür girişimleriyle kulüp binasına komşu tuz deposu Valilikçe 35 bin lira bedelle satın alınıyor.

Amaç; alt katta herkesin yararlanabileceği bir eğlence, dinlence mekanı, üst katta da bir otel yapılmasını sağlamaktır.

3 Mart 1944 günlü Yeni Mersin gazetesinde yer alan gazino ve otel ile ilgili haber düşüncenin fiiliyata çabucak geçeceğinin habercisidir. Habere birlikte göz atalım:

“Şehrimizin çok muhtaç olduğu bir otel yapılmak üzere elyevm (bugün) İdmanyurdu lokali olarak işgal edilmekte olan deniz kenarındaki yapı vilayetçe 35.000 liraya satın alınmıştır. Üst katının yıkım işi müteahhidine verilmiştir.

Altında açık ve kapalı 1.000 kişi alacak bir şehir gazinosunun ve üst katta 56 odayı ihtiva edecek olan otelin planları tamamlanmak üzeredir. Gazinonun üç ay içinde ve otelin de kıştan evvel bitirilmesi umulmaktadır.”

Otel ile ilgili proje hazırlıkları süre dursun, alt kattaki deponun gazinoya dönüştürülme işine hızla girişilir.

15 Nisan 1944 günlü Yeni Mersin gazetesinde “şehrimizde büyük imar faaliyeti hızla ilerliyor” manşetinin altında Atatürk anıtı için yapılan çalışmalar anlatılırken otel, gazino projesi hakkında şu bilgi yer alır:

“Şehir gazinosu ve Şehir oteli inşaatı önemle inkişaf ettirilmektedir. Gazinonun bu yaz içinde meydana getirilerek açılmasına çalışılmaktadır”

O yaz gazino tamamlanmaz ama başlarda ifade edilen gazino yerine bir şehir kahvesi tanımı dile getirilmeye başlanır.

Cumhuriyetin 21. yılında, 29 Ekim 1944 günü Vali Gür geldiği günden beri yaptıklarını anlatırken kahve otel hakkında şu bilgiyi verir:

“Şehir kahvesi aslında geçen yıl ki vaatlerim arasında yoktu. Yapılacak otel altındaki eski tonoz deposunun eşsiz bir kahve olacağını takdir ederek hemen inşasına başlandı. 20-25 gün sonra hizmete açılacağını umuyorum. Bu kahvenin adı Şehir kahvesi değil, (Ak Kahve) olacaktır. Altında bulunduğu (Ak Otelin) adına uymak için…

Mersinde yapılacak otel binası beni çok üzmüştür. Bu iş için en az 6 ay heder edildi. Artık projesi hazırlanmaktadır. Yakın zamanda işe başlayarak, önümüzdeki yıl içinde Mersin şehrine en uygun yerde en mükemmel oteli kazandıracağım.

Bu otelin adını şimdiden koydum: (Ak Otel)…

Akdenizin kıyısında bembeyaz, tertemiz bir otel için bundan uygun başka ne isim bulunabilir?”*

*Tevfik Sırrı Gür 29 Ekim 1944 Yeni Mersin gazetesi

 

 

Mersin Fındıkpınarı’ nda petrol bulunması… abdullah ayan (6 Haziran 2017)

Mersin Fındıkpınarı’ nda petrol bulunması…

Bir önceki yazıda yüzlerce yıl önce şifa aranan Liparis çayının (günümüzdeki Mezitli deresi) kokusu yüzeyindeki yağ tabakasıyla zift ve katran içerdiğini tarihi belgelerden alıntılarla vurgulamaya çalıştım.

Gelelim petrol bulunma hikayesine…

Evet, Mersin’ de hem de Mezitli ve Tece civarında denize dökülen Kandak derelerini dağlardan besleyen yatakların geçtiği yerlerde 1948 yılında petrol bulunur.

Nasıl mı?

Anlatayım:

Mersin’ in geçmişte ilgi gören iki yaylası var ve iki yaylanın da bitmeyen yol çilesi…

At sırtında saatler süren yolculuk zaman içinde yerini motorlu araçlara bırakır ama yol derdi azalmaz, aksine klimanın olmadığı o yıllarda kentin nemli sıcağını, sivrisinek vızıltılarını çekmek istemeyenlerin çoğalmasıyla daha da artar.

Dağ yollarının eski keçi patikaları il özel idare bütçelerinin kısıtlı imkanları çerçevesinde yıllar boyu ıslah edilmeye çalışılır.

Örneğin 1947 yılında Mersin-Gözne arasında 2300 ve Mersin-Fındıkpınarı yolunda ise 3235 metre yol inşaat ve tamiratına 15 bin lira sarf edilir.

1948′ de de her iki yolun bozuk ve geçide engel yerleri amele postası (yolda çalıştırılan geçici işçiler) sürekli onarılır ve bu iş için yine il özel idare bütçesinden 6 bin lira harcanır.*

İşte bu yol çalışmaları sırasında Kasım 1948′ de Fındıkpınarı civarında petrole rastlanır.

Rastlanır dediysem, öyle hafife alınacak cinsten bir şey de değil.

Haberlerin kamuoyunda hızla yayılması nedeniyle görüşü sorulan dönemin Mersin Valisi Şefik Bicioğlu Yeni Mersin gazetesinin önemli kalemi Yusuf Ayhan’ a petrol bulunma hikayesini şöyle anlatacaktır:

“Bir müddet önce Mersin-Fındıkpınarı arasındaki yol yapılırken bazı sarp yerlerde dinamit kullanılması icap etti. Lüzumlu tertibat alınarak yolu kapayan kayalıklar dinamitle atıldı. Bu sırada gayet kesif (yoğun) miktarda petrol kokusu yayıldı. Dikkat edilince kaya parçalarından pek çoğunun petrol kokusu yaydığının farkına varıldı. Bu kaya parçalarından bir kısmında petrolün pas yaptığı bariz şekilde görülmekte idi.”

Bicioğlu’ nun bundan sonraki sözleri olayı daha da ilginç kılar. Valiye göre;

 “zaten halk bu yörede yıllardır sulara petrol karıştığını müşahede etmekte ve bu nedenle buradaki sulara gazlı su(o dönemde evlerde yakıt ve aydınlatma amaçlı en çok kullanılan petrol türevi gazyağı) adını vermiştir”

Petrole rastlanınca ne mi yapılır?

Petrollü kaya parçalarından numune alınır, bir miktar Ekonomi Bakanlığına, bir miktar da Maden Tetkik ve Arama Enstitüsüne gönderilir.

Dönemin uluslararası saygınlığı olan petrol mütehassıslarından Macar prof. Louis Lechzigy numunelerle bizzat ilgilenir. Lechzigy’ in incelemeleri sonucu elde ettiği bulguları Vali Bicioğlu heyecan içinde anlatır:

“Macar petrol mütehassısının kati lisanla verdiği malumata göre burada parafini bol, asfaltı az, çok yüksek evsafta ve mebzul petrol vardır. Profesör bu müşahede ve intibaını tekrar tekrar teyit etmiştir.

Tabahhuratın (sıcaklık sonucu çıkan buhar) ve kokunun pek fazla olması petrolün mevcudiyetine muhakkak bir işaret sayılmakla beraber miktarının da o nispette yüksek olduğu hükmünü uyandırmış ve profesörden aldığımız müjde ile şüphesiz hepimiz sevinmişizdir.

Fındıkpınarı bölgesinin Raman (o günlerde Batman’ daki Raman yatakları da bulunmuş ve hayli heyecan yaratmıştı A.A.) derecesinde hatta onun da fevkinde bir petrol havzası olduğu böylece anlaşılmış ve tespit edilmiş bulunuyor.

Yakında yapılmasına intizar ettiğimiz tetkikatı sabırsızlıkla bekliyoruz.”

Dönemin Valisi Bicioğlu’ nun ifadesiyle kesin incelemeler sabırsızlıkla beklenir ama şu kadarını söyleyeyim: 3 Kasım 1948 sonrasındaki binlerce gazete sayfasını taramama rağmen Fındıkpınarı petrol yataklarıyla ilgili en küçük bir ek bilgiye, habere rastlamadım.

Mersin’ dede petrol kralı olarak o günden bugüne ortaya çıkan biri olmadığına göre, bize o haberin heyecan dolu havasını solumak düşüyor…

 

*Mersin Valisi Şefik Bicioğlu’ nun Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle 29 Ekim 1948 günü Yeni Mersin gazetesine verdiği demeçten

Mersin’ de petrol bulundu (mu)… abdullah ayan (1 Haziran 2017)

Mersin’ de petrol bulundu (mu)…

Başlığı yazı ilgi çeksin diye koyduğumu sananlar çıkabilir.

Haksız da sayılmazlar…

Öyle ya, Türkiye’de yıllardır gazetelerden başlayıp sonrasında televizyonlara sıçrayan hayli okur/izleyici ilgisi çeken mevzudur petrol bulunma hikayeleri…

Kısa yoldan köşe dönmenin hayli prim yaptığı bu topraklarda durmadan bir yerlerde petrol çıktığı haberleri yanında, en az bulunması kadar “bizi çekemeyen büyük güçlerin bir anda zengin olmamızı sağlayacak yatakları alel acele kapattıklarına” ilişkin komplo teorileri de inanmaya hazır kitleleri mutluluktan coşturur.

Ama benim ne öyle bir amacım var, ne de beklentim…

Ayrıca petrolün önem kazandığı günden beri bulunduğu ülkeleri zenginlikten çok kan ve göz yaşı bataklığında boğduğu gerçeği ortadayken Anadolu’da petrol çıkmadığına sevinmek mi, üzülmek mi gerekir, o soruyu da aklı-ı selim sahibi insanlar bir kez daha düşünmeli derim.

Gelelim Mersin’e ve Mersin’ de petrol bulunmasına…

Aslında hikayenin başlangıcı Mersin’ in bir kaç haneli köyden ibaret olduğu günlerden çok daha eskilere dayanıyor.

Klikya’ yı dolaşan ve gözlemlerini kaleme alan Vitrom isimli seyyah Pompeipoli ile Soli tarihi şehirlerini birbirinden ayıran Liparis çayından söz eder.

Ve yine Vitrom’ a göre bu dere kimi hastaların yıkanıp şifa bulduğu yağlı akarsudur.

1811-12 yıllarında Anadolu’ nun güney sahillerini dolaşan ve haritasını çıkaran ünlü İngiliz amiral Sir Francis Beaufort* ‘Karamania ya da Küçük Asya’nın Güney Sahili ve Antik Kalıntılar hakkında’** isimli eserinde, özellikle Mersin kıyılarını en ince ayrıntısına kadar haritalar eşliğinde Soli’ nin 6 mil kuzeyinde karasakız ve zift kaynaklarına rastladığını anlatır.

Tarsus’ un yıldızının parladığı, Anadolu’ nun dünyaya açılan kapısı sıfatından da öte kültür, sanat ve elbette ticaretinin de önemli iki merkezinden biri olduğu yıllar…

Yabancı misyonlar kadim şehri mesken tutmuş, pek çok ülke irtibatı güçlendirmek için birbiri peşi sıra konsolosluklar açıyor.

Bunlardan biri Fransa…

1830′ larda Fransa’ nın Tarsus konsolosu bugün de bölgenin tarihiyle ilgilenen herkesin ilgisini çeken gözlemlerini ülkesinin Hariciyesine aktardığı (1837’de notlar kitaplaştırılacaktır) bilgilerde Pompeipolis-Soli civarındaki bir evdeki su membaının yüzeyinde zift toplandığını yazmakta…

Kavalılar döneminde Süveyş Kanalı inşa edilirken, Toroslar’ dan kesilen suya dayanıklı sedir (katran) ağacı yanında yukarıdaki bilgilerden yararlanıldığı ve bölgeden sağlanan ziftin Mısır’a götürüldüğünü de not etmekte yarar var…

Tüm bunlar iyi güzel de, bir zamanlar derenin zift kokması Mersin’ de petrol bulunduğunu gösterir mi? diye soracak olursanız?

Evet Mersin’ de elle tutulur, gözle görülür, devlet yetkililerini ve halkı heyecanlandıran bir petrol bulunma öyküsü de var…

Sonraki yazıda da onu anlatayım…

*Sir Francis Beaufort İngiliz imparatorluğunun en önemli amirallerinden biridir. Darvin’ in evrim teorisi kitabını yazarken en büyük ilhamı veren Galapos adalarına gitmesini öneren ve yönlendiren Beaufort’ tur.

**Karamania or, A Brief Description of the South Coast of Asia-Minor isimli kitabında Anamur’dan Tarsus’a kadar tüm yer adları şaşırtıcı biçimde günümüzdekiyle benzerlik arz etmektedir.

Lamas, Ayash, Korghos (Korikos ya da Kızkalesi) , Pompeipolis, Soli, Mezetlu, Karadoovar, Tersoos kitaptan gözüme çarpan bazı isimler.

Kitap Ali Neyzi tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.