Tuz deposundan Taş Bina’ ya… -14- abdullah ayan (27 Temmuz 2017)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya… -14-

Vali olarak atandığı günlerde Tevfik Sırrı Gür’ ün başlatıp, Özel İdare kaynaklarıyla altından kalkamayınca, Belediyenin kucağına bıraktığı Ak Otel projesi, Yusuf Kılınç, Müfide İlhan’ ın başını ağrıtan ölü yatırım olarak önceliğini korurken, “at binenin, kılıç kuşananın” tavrıyla sorunu rahat çözeceğini iddia ederek İlhan’ ı devirip yerine geçen Fahri Merzeci de kısa zamanda işin sandığından çok daha çetrefilli olduğunu yaşayarak görür.

Merzeci 1954′ te yerel seçimlerden önce havlu atar.

Tıpkı kendisini koltuğa oturttuğu yöntemle Belediye Meclisi toplanır ve yerine bu kez Demokrat Partiden meclis üyesi Zeki Ayan’ ı önce vekaleten 20 gün sonra da asaleten Belediye Başkanı seçer.

Takvimler Nisan 1954’ü göstermektedir.

Ak Otel o günlerdeki gazetelerin tanımıyla baykuş yuvasını andırırken, alt kattaki Ak Kahve kent tarihinin o güne kadar tanık olmadığı, mekanın dağılması/dağıtılmasından sonra da bir daha asla görülmeyecek bir sanatçı kadrosunun beyin fırtınalarına, entelektüel tartışmalarına, ülke çapında hayranlık uyandıran sanat eserlerinin yaratılmasına ev sahipliği yapmaktadır.

Yaşları, geldikleri yöreler hayli farklı olsa da, aynı dönem Ak Kahve çatısı altında Mersin’ de bir araya gelme şansını yakalayan daha doğru ifadeyle ortak kaderini paylaşan arkadaşlardan Nuri Abaç ve Osman Özeren’ in yuva belledikleri kültür ocağıyla ilgili anılarından önemli gördüğüm kesitleri paylaştım.

Ama ekibin içinde biri var ki, onun yeri özellikle Mersin ve Akkahve dönemini anlamak isteyenler açısından çok farklı…

Yıllar boyu dostlarıyla bir dönem yaşadıklarını Akkahve hasretiyle yoğurup, şiir tadında sunan birinin, İlyas Halil’ in yazdıklarını paylaşmanın,  kendi adıma bir kaç nedenle hayati önemde olduğunu düşünüyorum.

Birincisi tanıklığını öylesine güzel ayrıntılarla canlandırıp anlatıyor ki, eserlerindeki Akkahve’ li Mersin bölümlerini derleyip paylaşmanın sadece günümüzde değil, gelecekte de o günleri solumak isteyenlere anlamlı bir katkısı olacağına dair samimi inancım.

Bir başka ve kendi adıma anlamlı çaba ise, böylesine sevdalandığı, mecnun misali yıllardır da o sevda ateşiyle Mersin diye yanıp tutuşan birinin; dizelerine, öykülerine katık ettiği vefadan yana kısmeti olmayan bu kentte hak ettiği kadar bilinmeyişi…

Eğer yazdıklarım ve kendi eserlerinden paylaştıklarım birilerinin merakını kamçılar, bazı kurum ve kişileri uyandırırsa kendimi bir şeyleri başarmış kişilerin bahtiyarlığına erişme umudu…

Şiir ve hikayeleriyle yirmi beşi aşkın kitabının tümünde, dünyanın neresini anlatırsa anlatsın, dönüp dolaşıp sözü Mersine Akdenize getiren, kuzey kutbundan Afrika çöllerine, körfez ülkelerine varıncaya kadar gittiği her yere dağarcığında bu kenti götüren, sonradan izlenimlerini kaleme alacağı her yöreyi Mersini içine katmadan anlatmayan birinin onca eserinden özet yapmanın, Mersin kırpıp paylaşmanın güçlüğü bir yana, imkansızlığının farkındayım.

Gelin görün ki, tümünü hatmettiğim o kitaplarda yakaladığım, yer yer altını çizdiğim bazı bölümleri kendime saklamanın, yetersiz de kalsa, acemi bir elden de çıksa paylaşmaktan daha iyi olacağına inanmıyorum.

Keşke inansaydım, ne böyle bir işe soyunur, ne de sonunda gelebilecek eleştirileri, sitemleri göğüslemek zorunda kalırdım.

Dedim ya, gönlüm el vermiyor bir daha asla yazılamayacak, anlatılamayacak o sisler arasında kaybolup gitmekte olan dönemi, İlyas Halil’ in içinde Akkahve  barındıran Mersin serüvenini paylaşmamayı…

Aslında Halil’ in öykü ve şiirleri ve o eserlerinden seçmeler, derlemeler; Yunanca, Arapça, İngilizce, Fransızcaya çevrilip çeşitli tarihlerde yayınlandı.

Bu anlamda yapmaya kalktığım iş bu alanda bir ilk değil. Gelin görün ki, tüm öykülerinden Akkahve özelinde Mersin’ in yer aldığı derleme anlamında ilk kez denenecek…

Umarım ileride çok daha iyi ellerde hak ettiği yeri alır büyük Ustam…

Vefasızlığın kol gezdiği Mersinde yıllar süren çabalarla ancak bir sokağa* adını verebildiğimiz biri adına belki de ham bir hayal benimkisi…

21 yaşında yayınlanan ilk şiir kitabına “Hâl ve Hayâl” adını veren İlyas Halil için de, kendi adıma da, ‘Hâl’ bu olsa bile ‘Hayâl’ etmek güzel…

Hem hayâlden başka bizi umutla yaşatacak ne kalmış olabilir ki, geride?

Sözü uzattığımın farkındayım ama konu İlyas Halil ve illa da Halil’ in Mersin’ i olunca beni mazur görün…

Gelin o zaman yolculuğa İlyas Halil’ in, 1983′ te basılan Doyumsuz Göz’ den sonraki ikinci öykü kitabı olan ve 1985′ te basılan ‘Çıplak Yula’ dan Mersin anıları, alıntılarıyla başlayalım.

“Geniş camlı Macar Sanat Galerisi’ nin önünde durdum. Vitrinde Kennedy’ nin büstü duruyordu. Galerinin sahibi Pol Lanz. Macar heykeltraş. Dağınık kalkık saçlı. Pol, ‘elindeki tablolar kimin?’ dedi. ‘Türk ressamlarının’ dedim. ‘Sulu boya seversen bende bir kaç tane Macar ressamının çalışması var. Beğenirsen ucuza veririm. Tanesi 20 dolar. Siz Török’ler bizde 150 yıl konuk kaldınız.’ Pol, Türk’e Macar’da dendiği gibi Török diyordu. ‘Alma’ yı, kapu’yu sizden aldık’ dedi. ‘Tanıdığın zengin var mı? Büst yaptıracak sanatsever arıyorum. Sen tanışı çok olan birine benzersin. Bana bir iki müşteri bul.’

Elimdeki resimlere baktı. ‘Kim bu Abak?’ dedi. ‘Abak değil Abaç’ dedim. ‘Benim gibi Török!’ ‘Hım!, iyi ressam ha’ dedi. ‘Kim bu Nüzhet, o da mı Török?’ ‘evet’ dedim. ‘Bu da iyi. Peki nasıl çerçeve istiyorsun bunlara? Vitrinde bıraksana bir kaç gün için. Bunlar iyi ressam. Türkiyede iyi ressam var mı? ‘var!’ dedim. ‘Bizim Macar ressamlar da iyi ama satamıyorum bir türlü. Sergi açacak mısın bunlara?’ ‘belki’ dedim. Tabloları bıraktım galeride, çıktım.

Solda, tiyatro okulunun önünde, sarhoş bir sokak kızı okkalı bir nara attı. Bir şeye kızmış olmalı. Az ileride Lübnanlı Haddad’ ın bakkal dükkanı. Kaşarın en iyisi ondadır. Acı sucuk. Kaçak Zahle rakısı. Gül suyu, dağ kekiği hep onda.

Sonra sağda Akropol lokantası. Pazarları döner yapıyor. Kısa boylu esmer, korkak,üşümüş göçmenler doldurmuştu caddeyi. Tümü de güneşli, ışıklı ülkelerden geliyorlar. Açık mavi Atina, beyaz badanalı Lizbon, Roma, Beyrut, İskenderiye hep güneş ışınlarında yüzüyorlar.

Ya Kavaklı’ dan aşağıya akasyalara ne demeli?

Geldiğim yoldan geriye döndüm. Macar sanat galerisinin vitrinine iki Çinli, tüm dikkatleriyle bakıyorlardı. Vitrinde Bahçelievler’ den iki güz manzarası. İri deniz Tanrıçası. Akdenizin mavi beyaz sularının tüm renkleri kımıl kımıl oynuyor. Çinlileri izledim. Ninni söyler gibi konuşuyorlar. Kan beynime sıçradı. Böyle görgüsüzlük olur mu be!? Ulan Çinli oğlu Çinli. Bu ressamın adı Abaç’ tır. Abak değil. Bu Erol. Keskinok, bu Nüzhet, bu Büyükişleyen, bu Gökçebağ…

St. Lavrence’ de dilediğinizce bağırıp, sövebilirsiniz. Ben de öyle yaptım. Güzün bozluğu kinin gibi ağzımda. Çıkarmak gerek.

İki Çinli saçma sapan konuşan adama baktılar. Gülümsediler, sonra yürüyüp gittiler. Arkalarından bağırdım. ‘iyi bakın ulan! Hiç olmazsa orada güneş var, renk var. Alçaklar! Çıplak Çinli kızlarınız da sizin olsun, mahalleniz de’ “(1)

….

İlyas Halil’ in Akkahve’ li Mersin günlerini anlattığı öykülerden alıntılarla devam edeceğim.

*İlyas Halil’ in adını bir cadde, bulvara vermenin güçlüklerini aşamayınca, bir sokakla yetinelim dedik. İlk aklıma gelen öykülerinde de yer verdiği doğup, büyüdüğü 177. sokak oldu. Ancak o sokak Doğuş Hastanesi (eski adıyla Tanrıöver) kurucusu Cemal Tanrıöver’e verildiği için bu mümkün olamayınca Rum Ortodoks Kilisesinden Gazi İlkokuluna çıkan çamlı yol önerisi çıktı ortaya. O süreçte büyük desteği ve ilgisini gördüğüm dönemin Akdeniz Belediye Başkanı Fazıl Türk’ ü minnetle anmak isterim. Sadece o da değil, İlyas Halil adının verilmesiyle ilgili konu Belediye Meclisine geldiğinde İlyas Halil’ in Mersin cümlelerinden bir kesitle hitap ederken beni dinleyen, dinlerken benimle birlikte nemli gözlerini silen ve kararı dört siyasi görüşten dört siyasi parti temsilcilerinin tümünün oylarıyla geçmesini sağlayan o dönemin tüm Meclis üyelerine bir kez daha teşekkür ediyorum. Bugün o sokağın başında “İlyas Halil Sokağı” levhası ve yanında kendisinin orada yer almasını dilediği “ağlama/bak/yağmur yağıyor/seni ilk öptüğüm sokakta” dizesi yer alıyorsa bunda 2012’deki Meclis ve Belediye Başkanının yadsınamaz rolü vardır.

(1) Çıplak Yula öyküler kitabı (1985) “Montreal… Montreal…” öyküsünden

 

Petrol çağının sonu -4-

Petrol çağının sonu -4-

Yazı dizisinin üç bölümünde ekonomileri petrole dayalı ve büyümeleri petrol fiyatlarına bağlı üç önemli ülkeye göz atmaya çalıştım.

Elbette tablo üçüyle sınırlı değil.

Bugün doğalgazda olduğu gibi petrolde de hidrolik kırma yöntemi sayesinde günde 11,7 milyon varil üretimiyle Suudi Arabistan ve Rusya’ nın önüne geçerek en büyük üretici konumuna giren ABD’ de ucuz petrole sevinenlerle üzülenlerden oluşan iki kesim var.

Ucuz akaryakıt sayesinde gider bütçesi hafifleyen geniş halk kesimleri var ama fiyatların 100 dolarların üzerinde seyrettiği günlere güvenip kaya petrolüne yatırım yapan şirketler batmanın eşiğinde. Yapılan hesaplamalara göre jeolojik yapılara göre farklılık gösterse de çok derinlere inmeyi zorunlu kılan kaya petrolü ortalama maliyetleri 70-75 dolar civarında ve bankalardan 1 trilyon dolar kredi kullanmakta olan şirketlerin neredeyse tamamı batma sinyalleri veriyor. Derecelendirme kuruluşlarına göre fiyat trendi böyle sürerse en geç bir yıl sonra ABD petrol üreticisi şirketlerin üçte biri iflas edecek…

Zaten Suudi Arabistan da oyun planını düşük fiyatlar sayesinde elemine olacak ABD’ li şirketlerin piyasadan çekilmesiyle eski şaşaalı günlere dönme hayallerine dayandırmakta.

Ortaya çıkan dev bütçe açıklarını daha fazla petrol çıkarıp satarak kapatmayı ve batacak ABD’ li şirketlerin ayakaltından çekilmesiyle fiyatları yeniden yukarı çekmek…

Suudilerin ders verme planı ABD’ li üretici şirketlerle de sınırlı değil.

Ambargonun kalkmasıyla yeniden dünya sahnesine dönmeye başlayan ve ‘petrol satrancında ben de varım’ diyen İran’ ı da düşük fiyatlarla terbiye edeceklerini, en azından hareket alanını daraltacaklarını da düşünüyor Suudiler…

Rakipleri piyasadan silerek ayakta kalma hesaplarının tutma olasılığı nedir diye sorarsanız?

Uzmanların hesaplarına göre; nüfusunun %10’unu şişkin maaşlı devlet memuru kisvesi altında besleyen Suudi Arabistan’ ın bütçesini dengelemesi için petrol fiyatlarının gecikmeden 80 doların üstüne çıkması gerekiyor. Bu mümkün mü? Elbette çıkmayan candan umut kesilmez ama petrol o fiyatlara günün birinde çıksa bile bugün içerideki sıkıntıları baskı ve zulümle bastıran ülkenin askeri ve güvenlik harcamaları, yıllık bütçenin %25’ini oluşturmakta…

Bu dev aktörler yanında küresel piyasaları onlar kadar etkilemese de ekonomileri petrole dayalı daha pek çok ülke ciddi sıkıntılarla boğuşuyor:

Brezilya, Venezüella, Kanada, Nijerya…

Kimi resesyonla boğuşuyor, kimi eski güzel günlerde pek sırıtmayan yolsuzluklarla…

Kimi geleceği ipotek altına soktuğu borçlarla, kimi de terör belası ve istikrarsızlıkla…

Üreticiler demişken son dönemde korsan yöntemlerle de olsa piyasada olan IŞİD’ in bile düşen petrol fiyatları nedeniyle sorunlar yaşadığını, mevcut militanlarına para ödemekte sıkıntı yaşadığını ve yeni kadro devşirmekte zorlandığını ironik te olsa not etmekte yarar var.

Ve sadece devletler değil, bütçeleriyle devletlere meydan okuyan küresel karteller de düşen fiyatlarla zora girmiş durumda. BP’ ye göre petrol fiyatlarındaki her 1 dolarlık düşüş, şirket bilançosuna 500 milyon dolar zarar olarak yansıyor. Diğer şirketlerin durumu da BP’ den farklı değil.

Üreticilerin durumu böyle gelelim madalyonun öbür yüzüne, tüketici ülkelere gelince:

Son 25 yılda gelişen ekonomileriyle Dünyanın en önemli petrol ithalatçıları arasına giren Çin ve

Hindistan gibi devasa nüfusa sahip iki ülke ucuz petrol sayesinde, dışarıya daha az döviz ödemeye başlamakla kalmadı, sanayi enerji maliyetlerinin düşmesiyle rekabetçilikte yeni fırsatlar yakaladı.

Avrupa ekonomileri de soluklanma şansı elde etti.

Tüketici ülkelerdeki bu olumlu tabloya rağmen en büyük risklerden biri petrol gelirleri azaldığı için dışarıdan daha az ithalat yapmak zorunda kalan ülkelerin daralan pazarları…

Çin başta olmak üzere bugüne kadar ihracat odaklı büyüyen ekonomileri bekleyen yakın tehlike bu ve tehlikeyi bellik en azından şimdilik gelişmeye başlayan orta sınıfların iç talebiyle savuşturmaya çalışacaklar…

**

Nasıl taş devri taş bitti diye sona ermediyse, petrol çağı da petrol bittiği için değil, doğaya ve elbette insanlığa daha saygılı enerji türlerinin hayatımıza daha yoğun biçimde girmesiyle bitecek…

Ama yakma amaçlı petrol yavaş yavaş hayatımızdan çıksa da, farklı alanlarda işlevini sürdürecek.

Enerji alanında petrolün boşaltacağı alanı bugün için doldurmaya en yakın alternatif kaynak, sonsuz ve sınırsız güneş…

Gittikçe düşen yatırım maliyetleri, depolama sorununun çözülmeye başlanması ve hepsinden önemlisi doğayla barışık olması güneş enerjisinin en önemli avantajları…

Beş yıl önce bir kw/saat elektrik elde etme maliyeti 13 cent iken günümüzde 5 centlere gerilemesi de bunun en somut göstergesi…

Bilim insanlarına göre verimli biçimde dönüştürüp saklayabilsek güneşin 10 dakikalık enerjisiyle dünyanın yıllık tüketimini karşılamak mümkün…

İnsanlık getirdikleri yanında dünyayı kan denizine çeviren petrol devrini, enerji kartelleri, silah tröstleriyle birlikte tarihe gömmek için gün sayıyor anlayacağınız…

Kısa bir zaman diliminde bambaşka bir faza geçecek dünya, sorun insan için uzun insanlık için çok kısa olan o süreci nasıl geçireceğimiz…

Bugüne kadar hep daha iyiye doğru akan büyük nehir, bu kez de mahcup etmeyecek ve daha iyi bir limana çıkaracaktır insanlığı, enseyi karartmayın…

 

Petrol çağı biterken Suudilerin çırpınışı…

Petrol çağı biterken Suudilerin çırpınışı…

Bu yılın Ocak ayında kaleme aldığım dört bölümlük yazı dizisinde petrol fiyatlarının düşmesiyle varlıkları petrole dayalı bazı ülkelerin mevcut durumuyla yakın gelecekte karşılaşacakları olası gelişmelere ışık tutmaya çalıştım.

O günlerde petrol 30-35 dolar bandına oturmuştu ve dünya nefesini tutup bundan sonraki yönünü kestirmeye çalışıyordu.

Kimisine göre klasik üreticilere en büyük darbeyi vuran ve artık net ithalat bir yana neredeyse ihracatçı konumuna gelen ABD’ ye bu fırsatı sağlayan kaya gazından petrol elde etme teknolojisi yüksek maliyeti nedeniyle düşük fiyatlara dayanamayıp üretimden çekilecekti.

Bu senaryoyu pompalayanlar, çekilme sonucu dünya petrolünün neredeyse %20’ sini tek başına tüketen ABD’ nin düşen arzı karşılamak için yeniden ithalata başlayacağını ve bununda fiyatları yukarıya taşıyacağı iddiasındaydı.

Ancak bu tam olarak gerçekleşmedi.

Petrolün 110-120 dolar bandına oturduğu 2014’ te günde 11,5 milyon varil üretim yapan ABD’ de 2016 Ocak ayında miktar 9,2 milyona geriledi ama düşüş öyle sanıldığı gibi etki yaratmadı. Hem de yavaşladığı iddialarına inat petrol ithalatı günde 800 bin varil artan Çin’ e rağmen.

1990 yılında küresel ekonomi sahnesine çıktığında günlük tüketimi 2,2 milyon varil olan Çin günümüzde 10,5 milyon varil tüketime ulaşsa da, 2014’ te fiyatları zıplatan bu artış artık piyasaları etkilemekten uzak.

Bunun da sebebi talebin artık duraklaması hatta güneş ve rüzgâr enerjisi nedeniyle yenilenebilir kaynaklar sayesinde otomotiv sektörü dışında gerilemeye başlaması. (Çin’ de elektrikli araç üretiminde de çok önemli gelişmeler var ama o başka bir yazı konusu)

Petrol fiyatlarındaki düşüşten asıl etkilenen ülkelere gelince.

En büyük darbeyi yiyenler Suudi Arabistan ve Irak…

Onları Rusya, İran ve körfez ülkeleriyle Venezüella gibiler izliyor.

Suudi Arabistan’ a Ocak ayındaki yazı dizisinde tıpkı Irak gibi özel bir bölüm ayırmış ve IMF tarafından iflas edebileceği uyarısıyla karşılaşan ülkenin 2015’ te 98 milyar dolar bütçe açığı verdiğini yazmıştım.

Şubat ayında Suudi Arabistan’dan kimi ülke içine yönelik, kimisi de küresel piyasaları etkileyecek bazı radikal adımlar geldi.

Öncelikle dar ve orta gelirlileri zor durumda bırakan eğitim, sağlık ve özellikle de enerjiye yönelik sübvansiyonlar birbiri peşi sıra kaldırılmaya başlandı. Ama asıl strateji değişikliği artık neredeyse unutulmaya yüz tutan OPEC’ in yeniden hatırlanıp kurum üzerinden dünya üretiminin dondurulma önerisiyle ortaya çıktı.

1973 petrol krizinin ardından oluşturulan ve o dönem petrol fiyatlarının artması yanında istikrara kavuşmasını sağlayan OPEC’ e bel bağlayan Suudi hanedanlığı ve diğer körfez ülkeleri çatı altında yer almasa da, düşüşten en az onlar kadar zarar gören Rusya’ nın da üretimi kontrol altına alma önerisini destekleyeceğini açıklamasıyla umuda kapıldılar. Gelin görünki ama o umut kısa zamanda yerini büyük hayal kırıklığına bıraktı.

Bıraktı çünkü yıllardır ABD öncülüğündeki güçlerin ambargo tehdidi nedeniyle kısıtlı üretime mahkum İran, küresel güçlerle uzlaşmaya varınca yeniden dünya sahnesine çıkmanın keyfini yaşıyordu ve “gel birlikte hareket edelim” diyen Suudi Arabistan öncülüğündeki çağrıya “şimdi üretim sırası bende” diyordu.

OPEC kurucusu olmasına rağmen İran için eski çamlar bardak olmuştu ve öyle kotalarla falan geçirilecek zamanı yoktu.

Ortadoğu’ nun günümüzdeki iki düşman kardeşinin en azından bu alanda bir araya getirme görevini Rusya üstlendi ama toplantı talebini sürekli geri çeviren İran, “çıkmayan candan umut kesilmez” misali son saate kadar kendisini bekleyenleri hüsrana uğrattı.

Ambargodan önce günde 4,5 milyon varil üreten İran, 2013-2015 döneminde 3,5 milyon varile gerileyen üretimini yeniden eski seviyeye çıkarma kararından vazgeçmedi. Zaten üretiminin 2 milyon varilini ülke içinde tüketen ülkenin gerçekten de dövize ihtiyacı vardı ve bunun da en kestirme yolu petrol/doğal gaz satmaktan geçiyordu.

Suudi Arabistan odaklı üretimi dondurma lobisine en büyük darbeyi ise Irak vurdu.

Her evden en az bir kişiyi devlet memuru gibi maaşa bağlayan Irak petrol fiyatlarının 100 dolarlardan 30 dolarlara gerilemesiyle ayda bu memurlara ödemek zorunda olduğu 4 milyar doları bile bulamaz duruma düşmüştü ve tek çare üretimi arttırıp tam kapasite petrol satmalıydı.

2013-14 yıllarında günde 3 milyon varil petrol üretimine çıkan Irak bugünlerde “kota uygulayalım” çağrılarına 4 milyon varillik üretimle cevap vermekte.

Varlığını petrole borçlu olan ve Ortadoğu’ ya rejim ihraç ederek, üzerine gelmekte olan Şia İran destekli tehditleri boğmakla ayakta durabileceğini gören Suudi Arabistan OPEC üzerinden planlanan oyun tutmayınca bugünlerde çok daha zahmetli ve bir o kadar da gerçekleşmesi zor oyun planları kurma peşinde.

Kraliyet Ekonomi ve Kalkınma Konseyi oluşturup başına da Savunma Bakanı Prens Muhammed Bin Salman’ ı getirdi.

Salman, biraz Malezya çokça Birleşik Arap Emirliklerini çağrıştıran bir modeli benimsemiş görünüyor. Yıllar önce petrol zenginliğini kullanarak ülkelerini farklı alanlarda geliştirmeyi başaran bu iki ülkeye benzer stratejiye göre Suudi Arabistan özelleştirmeler, dış ve iç özel sektör yatırımlarını teşvik, kamuda verimliliği arttırma, istihdam piyasasını geliştirme reformlarını yapmayı hedefliyor.

Planın başarılı olması halinde beş yıl içinde 1,3 milyon yeni istihdamın sağlanması, böylece bugüne kadar devletin sübvansiyonlarıyla ayakta durmaya çalışan kesimlere özellikle de gençlere yeni iş alanları açılmış olacak. Turizm, meyve-sebze üretim ve ticareti ile mücevherat sektörleri öncelik tanınacak alanlar.

Ancak tarafsız gözlemcilere ve gelişmeleri yakından izleyen uzmanlara göre Suudi Arabistan’ ki çok gecikmiş bir hamle.

Çünkü özelleştirmeyle hedeflenen kaynak 2 trilyon dolar ve böylesi dev hacimli özelleştirmeyi yerel birikimle yapmak olanaksız. Nitelikli insan konusunda Uzakdoğu ile rekabet etmesi imkansız, girişimcilerin kendini güvende hissetmesi bakımından da Malezya ve Dubai ile asla boy ölçüşemeyecek baskıcı, despot Suudi Arabistan belli ki, ayakta durmak için bir süre daha debelenecek.

Korkunun ecele faydası var mı? Asıl soru budur ve petrol sayesinde bir zamanların burnundan kıl aldırmaz hükümranlarını nasıl bir sonun beklediğini tahmin etmek zor değil.

 

 

Abdullah Ayan yazdı: Borç alınan dolarları katma değerli üretim yerine taşa toprağa gömmek… (9.12.2016)

Borç dolarları katma değerli üretim yerine taşa toprağa gömmek…

Malum Eylül ayında başlayıp son günlerde ateşi iyice yükselen dolar, bir anda bütün plan programları alt üst edip krizlere davetiye çıkarınca, yangını söndürme reçeteleri de birbiri peşi sıra sökün etti.

Sorunların temeline inip, hastalığın nereden kaynaklandığını araştırmak yerine, günü kurtaracak sihirli formüller de gecikmedi.

2008 küresel krizini en az hasarla atlatma peşindeki ABD ekonomi kurmaylarının ülkeyi ve küresel tek para olması hesabıyla dünyayı dolara boğması sayesinde bollaşan ve ucuzlayan döviz sayesinde neredeyse 8 yıldır dışarıdan akıp duran likidite ile dolar borçlanıp, TL dağıtan Türkiye bankacılık sisteminin günü geldiğinde onca borcu nasıl çevireceği sorgulanmadı.

Üstelik akıp duran yabancı kaynaklı borç para, istihdam ve ihracat yapacak katma değeri yüksek üretime değil, tüketici kredilerine ama özellikle de inşaat sektörüne aktarılıp durdu.

Günü geldiğinde alınan dairenin katma değer yaratmayacağı gerçeği göz ardı edildi.

Tıpkı kredi kartlarıyla dar ve orta gelirlinin borç tuzağına düşmesine göz yumulduğu gibi.

Bankalar kurulan vahşi düzenden öylesine mutluydu ki…

Dışarıdan ucuza buldukları dolarları (küresel piyasalarda likidite bolluğu nedeniyle faizler negatife dönmüştü) TL’ ye çeviriyor, hokus pokusçu reklamlar ve ve gerçekte aldıkları faizi çok daha düşük gösteren algı yöntemleriyle tüketiciye sunuyor, devletin gözleri önünde sahneye konan oyunla saadet zincirinin halkaları katlanarak örülüyordu.

Örneğin aylık %0,99 ile kredi ilanı görüp, sanki bedava bulmuş gibi kapışanlar, gerçekte o faizin bileşik hesapla %16′ yı bulduğunu, sigorta, dosya, ekspertiz ve daha bir sürü ‘cin ali’ fikirle giydirilmiş haliyle %20’ye getirildiğini ancak iş işten geçtikten sonra anlıyordu ama sistemi düzenlemesi ve denetlemesi gerekenler, bir yandan faiz lobisine kızıyor, bir yandan da çarpıklığı görmemek için başını başka yana çeviriyordu.

Kredi kartlarında durum daha da dramatikti.

Öyle çok gerilere gitmeye gerek yok. Ocak 2012’de kredi kartı gecikme faizi aylık %3’e yakındı (devletin açıkladığı resmi rakam %2,84) ve üstelik bu oranlar bankalarca değil düzenleyici olması gereken Merkez Bankasınca yayınlanan oranlardı.

Aylık %3 faiz, alacağı maaşını, hatta geleceğini teminat gösteren tüketici için başta göze gelen bir oran değildi, ama borcunun asgarisini ödeyip, çarkı çevirmeye çalışan sabit gelirli bir süre sonra nasıl girdaba sürüklendiğini o %3’ün aslında bir takım hesap cambazlıklarıyla yıllık %50′ yi bile aşabildiğini iş işten geçince anlayacaktı.

“Dünyada mekan, ahirette iman” düsturuyla başını sokacak ev alma fırsatı doğanlara para satmaya çalışan bankalar için Türkiye tam bir cennetti.

En başta bu ülkede konut kredisi vermenin ciddi bir riski yoktu.

Uzun vadeli ev kredisi (Mortgage) modelini örnek aldığımız ABD’ de ev alanın borcunu ödeyememesi halinde bankaya konutun anahtarlarını bırakması dışında uğrayabileceği ek müeyyide yoktu. Oysa Türkiye’ de banka alınacak konutun en az %20 (çoğu zaman %30’unu) peşin alıyor, o aldığı peşinata rağmen tamamı üzerinden borçlandırdığı müşteriden konu komşunun, akrabanın kefil olacağı ek teminatlar alıyordu.

Gerisi Şam’ da kayısı…

Gelsin yurt dışından  %2-3 faizli ucuz krediler. Türk lirasına çevir, %20-50 arası değişen maliyetlerle batma riski düşük teminatı da sağlam kesimlere sat, günü geldiğinde değişmeyen döviz kuru nedeniyle dolar alıp borcunu öde. Gelsin aradan çıkardığın yüksek rantiye…

İş öyle bir hale geldi ki, Türkiye’ de finans sektörüne girmek isteyen yabancılar, satın alacakları banka eğer 6 yılda kendini amorti etmiyorsa, fiyatı yüksek bulup burun kıvırdı.

Şişen gayrimenkul fiyatlarıyla ekonomi biliminin alfabe niyetine okuttuğu “bir taşınmaz on yıllık geliriyle kendini amorti ediyorsa  fiyatı makuldür” kuralı bile rafa kaldırıldı. Bankacılığa yatırım yapan koyduğu parayı 6 yılda geri alırken, kredi dağıttığı konut sektöründe aynı para iyimser hesapla ve kira getirisi göz önüne alındığında 16 yılda ancak çıkarılıyordu.

Satanın ellerini ovuşturduğu, denetleme/düzenleme rolünü üstlenenin başını ağrıtmayan, alanın bile şikayetçi olmadığı düzen, 2015 sonlarından itibaren, 2008 krizini başkalarına postalayarak atlatan, hatta kriz öncesinden de iyi duruma gelen ABD’ nin yavaş yavaş oyun stratejisini değiştireceğini ortaya koymaya başlamasıyla kötü sinyaller vermeye başladı.

2008 krizi başladığında “gerekirse bütün matbaaları 24 saat çalıştırır, bastırdığım dolarları tüm uçaklara, helikopterlere doldurup ülkenin en ücra köşesine kadar yağdırırım da, 1929 krizindeki acıları bir daha Amerika’ ya yaşatmam” diyen dönemin FED Başkanı Bernanke krizi kendisi ve ülkesi adına büyük başarıyla yönetmiş, 2009’da %11’lere vuran işsizliği tarihin gördüğü en düşük seviyeye indirecek adımları atıp (2016 Kasımında ABD işsizlik verileri 4,6) ekonomiyi düze çıkardıktan görevi bıraktı ama ucuz ve bol para bağımlılığına tutulan Türkiye gibi ülkeleri de içinden çıkılması hayli zor kaoslara gark edip gitti.

Bugün doların aşırı yükselişiyle ortaya çıkan Türkiye ve benzeri ülkelerin krizlerinin temel sorunu kaynakların katma değer yaratan alanlardan çok, tüketici kredileri, inşaat ve devlet destekli alt yapıya kanalize edilmesidir.

Beş yıldır ihracat yerinde saymakta, teknolojide atılım yaratılamamakta, eğitim sistemi PİSA gibi evrensel kriterlerle yapılan değerlendirmelerden de anlaşılacağı gibi sınıfta çakmakta…

Tüm Türkiye AR-GE yatırımlarının Alman Volkswagen veya Güney Kore’ li Samsung’ un yıllık AR-GE bütçelerinin* üçte biri civarında olması bile gelecek adına oturup günlerce konuşulacak, üzerinde kitaplar yazılacak dramatik ip uçları veriyor ama, biz bir türlü bu acı gerçekle yüzleşmiyoruz.

Yüzleşmek ne kelime, oturup yaptığımız stratejik hataları konuşamıyoruz bile…

Konuşamayınca da tüm suçu dış mihraklarda arayıp dolara karşı savaş ilan ediyoruz. O savaş yaptığımız onca stratejik hatayı görmeden bizi düzlüğe çıkarır mı? İzleyip göreceğiz…

*Ar-Ge harcaması en yüksek şirketler sıralaması ölçümlerini 10 yıldır düzenli olarak yapan PriceWaterhouse Coopers sıralamasına göre 2015’te Volkswagen  15,3 ve ikinci sıradaki Samsung 14,1 milyar dolar Ar-Ge harcaması yaparken Türkiye’ nin toplam yıllık harcaması 6 milyar dolar civarında

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -13- abdullah ayan (25 Temmuz 2017)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -13-

Üst katta tamamlanmayı beklerken viraneye dönen Ak Otel’e kaynak bulamayan Belediye 1950′ ler boyunca müşteri arayadursun, alt kattaki Akkahve aynı dönem bir daha örneğine rastlanmayacak sanat fırtınasına tanıklık etmektedir.

Nuri Abaç’ ın öncülüğünde ‘yargıç şair’ Celal Çumralı, Türkiye kadar dünyada tanınan ressam Haşmet Akal, Felsefeci Osman Özeren ve bu ‘mahşerin atlılarını’ destansı dille anlatan İlyas Halil

Halil, gözlemlerini inanılmaz ayrıntılarla öykülere, dizelere döküp çoğu öyküsünde yer vererek, dönemin deyim yerindeyse sanat mabedinin bu isimler yanında Nevit Kodallı, Mersin sorunlarını kuyumcu titizliğiyle kaleme alan Yeni Mersin başyazarı Bekir Uluğ, karikatürleriyle gruba renk katan Sudi Abaç ve daha bir kaç isme de kucak açtığını öğrenmemizi sağlıyor.

Halil’ in ölümsüzleştirdiği o anılar sayesinde sadece Akkahve değil, bir dönemin Mersin’i de duygu dolu kalemin sevdasından payına düşeni alıyor…

Hikayelerinden birine; “Kimse benim kadar Mersin’e vurulmadı. Martılarını seyrederken yüzü rüzgardan ıslanmadı. Kimse eften püften bir ilan-ı aşkla sevgiyi yakından tatmadı. Kent sevgili değil, eli kırbaçlı haspa… İnsafsız yazlarına karşın ince endamlı, süt bacaklı gelindi, geceleri yatakta limon kokan… Tüm gece anlatacak bir şey bulurdu, ağustos böcekleriyle…” diye başlayan birine Mersin sevdalısı desek te, aslında leyla’ sını arayan Mecnun’ dan beter aşkla, 25′ e yakın öykü ve şiir kitabının tümünde Mersin dokuyan, Mersin ağlayıp Mersin gülen, Mersin kokulu dizelerin yaratıcısına hangi payeyi verirsek verelim, haksızlık ederiz diye korkuyorum.

Hele aynı hikayedeki “(…) Anımı baştan yazdım anıma… Bir bahçe çizdim, yazın incir kokan…. Sesler ağustosböceğinden…  Kasım ayında, yağmur altında iki portakal ağacı… Ellerim portakal kokusundan ıslak… (…) ” satırlarını okuduktan sonra…

Bu yazı dizisi için yola çıkarken, aslında Akkahve/Ak otel projesine değinip, hayli yakın olmasına rağmen pek bilinmeyen bir döneme, çok partili nispeten demokrasi havasını soluduğumuz günlere ışık tutmak istiyordum. Oysa başlı başına Akkahve ekseninde öylesine az değinilen, hatta çoğumuzun meçhulü öylesine ilginç gelişme, öylesine şaşırtıcı olay ve meçhul kahraman figürüyle karşılaştım ki, yaşanan dönemi en azından gelecek nesillere anlatmanın ne kadar da önemli olduğunu yazmaya başlayınca daha iyi kavradım.

Beni en çok heyecanlandıran, çocukça sevince boğan yanı, fırsat bu fırsattır deyip, bugüne kadar sevdalısı olduğu kentte pek te kadri bilinmemiş “İlyas Halil’e,

geç bulsam da bulduğum ilk andan itibaren varlığını iliklerimde hissettiğim ‘Ammo’ mun, o şiir dilinin rehberliğinde tutkuyla sevdiğim bu kentin hiç bilmediğim yıllarını, yollarını elimden tutup gezdiren, dokunduran, koklatan o güzel insana vefasızların vefa borcunu ödeme çabasının olanca ağırlığı yanında mutluluğunu da yaşama şansını vermesidir…

İlyas Halil’ in Akkahve eksenli kent ve kent sanatçılarını anlattığı dönemle ilgili anılara geçmeden önce tıpkı Nuri Abaç gibi ve onunla aynı günlerde Akkahve’ yi, sanatçı dergahı haline getiren bir başka isim, Osman Özeren* mekanın etkileri eşliğinde bir dönemi şöyle anlatacaktır:

“Mersin’li aydınların yıllardır dillerinden düşürmedikleri Akkahve gerçekten kendinden söz ettirmeyi hak etmiş midir, diye düşünmüşümdür hep.

1950’lerin, kimi şair, kimi öykücü ve kimi de ressam, beş on dostun birleştikleri tek nokta o sonsuz coşkuları, bitip tükenmeyen araştırıcı karakterleriydi. Her akşam geç saatlere kadar süren tartışmaları dışarıdan gözleyen birine, “Bunlar neyi paylaşamıyor acaba?” dedirtecek kadar renkli, çarpıcıydı.

Gecenin bir vaktinde Akkahve’den çıkılmış, grup üçlü ikili bölünmüş, o güzelim Mersin geceleri derinden ve içten duygularla yaşanır olmuştur artık. Tartışılan konu kimileri bölünmüş, bu arada kümeden kümeye kaymalar da başlamıştır. Ağırlığı nedeniyle başlarda tüm grubu birleştiren konu bölünmelere neden olmuştur kimi zaman.

Onlar Kendilerini İçel Düşün Dünyası’nın sorumlusu, sözcüsü sayarlardı bir bakıma. Tartışılan Konular gerçekten ağırlıklı bir biçimde ele alınır, düşünülen, beğenilen ya da beğenilmeyen yönleriyle incelenirken yer yer kişisel sürtüşmelere neden olurdu.

Celal Çumralı grubun en yaşlısı idi. Şiirlerini her gece aynı coşkuyla okur, sonra onların mısra boyutundan söz ederken, şiirlerinin yeni bir düzenle basılması gerektiğini savunur,” Ben bu yirmibir Sözcüğü tek mısrada söylemek isterim.” derdi içtenlikle, biraz da kızgınlıkla …

Haşmet Akal, kontursuz resim yapmak istemediğini, bunun nedenlerini uzun uzun anlatır ve sanat tarihinin geleneklerinden, yadsınması zor örnekler koyardı masaya.

Buna karşılık Nuri Abaç tam karşıtı bir tez sürerdi ortaya. İlyas Halil, o zamanlar da her yönüyle iyi bir şairdi. Geceyi bir buhurdan süzer gibi, “insan, derdi, kadınıyla – kızıyla insan girmeli şiire .. ”

Tüm bunlar işimizin su üstünde yüzen yönleriydi. Ayrıca, güncel olayların, sosyal politik yanları ele alınır, katılanların tartışmasına açılırdı. Sonra … Sonra bu duygular tümüyle denize üflenirdi hiç bir yere yansımadan. Doğal olarak bu herkesi üzerdi. İşte bu duygular girdabıyla Akkahve atmosferi oluştu. Bu genç dimağlardan fışkıran titreşimler orada, o günlerin içinde sıkışıp kaldı.

Hep düşünürüm. O zamanların mütevazı Mersin’inde bu ne yoğun ve etkili fikir hareketiydi. Arada bir kente dışarıdan gelen, ya da Mersin’li olup da gruba seyrek katılan yüzlerdeki tatlı şaşkınlığı izler, bu olayın sonsuza dek sürmesini dilerdim, umutlanırdım.

Topluluğun dostluk ve hoşgörüsü herkese açıktı. Yerli – yabancı olsun, yaşlı – genç olsun, her söylenen dikkatle dinlenir, her görüş yönünde uygun yanıtlar verilirdi. Aylar yıllar geçtikçe düşünceler üzerinde daha kolay birleşildiğini anımsıyorum. (…) ****

*Osman Özeren; 1922 Kilis doğumludur. 1950’lerin başında atandığı Mersin Astsubay okulunda Fransızca dersleri verirken Akkahve grubuna katılır ve gözlemleriyle o dönemi günümüze taşır. Yukarıda bir bölümüne yer verdiğim anlatısı İçel Sanat Kulübü dergisinin Temmuz 1996 tarihli sayısından alınmıştır.

**Haşmet Akal; ünlü ressam Rasim Haşmet Beyin oğlu, 1918 İstanbul doğumludur. Galatasaray lisesi ve ardından Devlet Güzel Sanatlar Akademisini bitirdikten sonra Paris’ te ünlü ressamların galerilerinde çalışır. Çeşitli ödüller, sergiler derken 1956′ da Mersin Lisesine resim öğretmeni olarak atanacak, geldiği kentte sanatçı grubuna katılarak yenilikçi kübist ekol çizgisinde dünyada ses getirecek tablolarıyla ünlenir. Grubun dağılmasından kısa süre gittiği Ankara’ da 1960 yılında henüz 42 yaşında iken hayata gözlerini kapatacaktır.

*** Celal Çumralı; 1912 Konya doğumludur. 1939′ da Ankara Hukuk fakültesini bitirdikten sonra çeşitli illerin ardından Mersin’ de Sulh hukuk hakimi olarak uzun yıllar görev yapar. Şiirleri yanında öykü, eleştiri ve denemeler yazar. Mersin’ de bulunduğu dönem Dost (1957), Mavi Dünya (1959) ve Evren (1959) şiir kitapları yayınlanır.

**** Osman Özeren’ in Akkahve anıları İçel Sanat Kulübü dergisinin Temmuz 1996 tarihli aylık bülteninde yayınlanmıştır.

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -12- (Nuri Abaç’ ın Mersin’i) abdullah ayan (22 Temmuz 2017)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -12- (Nuri Abaç’ ın Mersin’i)

Bir önceki bölümde Mersinin 1950’lerdeki sanat hayatına kucak açan, damga vuran Akkahve’ yi ve adına kahve denilse de, kültüre kucak açan bir mekanın bir Anadolu kentini nasıl etkilediğini, vaha misali bağrından onca sanatçıyı nasıl olup ta doğurduğunu, dönemin öne çıkan ressamı Nuri Abaç’ tan alıntılarla anlatmaya çalıştım.

Abaç’ ın o günleri ve özellikle Akkahve’ yi bu denli zengin detaylandırmasında ressam gözleminin etkisi yadsınamaz.

Paylaştığım yazısında yer alan kimi mekan ve kişilerle ilgili bazı ayrıntılara değindikten sonra Abaç’ la aynı dönem aynı masayı paylaşanlardan Osman Özeren’ in tıpkı Abaç gibi 1996′ da kaleme  aldığı Akkahve anlatımından önemli bulduğum bir bölümü paylaşayım.

Abaç sanatçı dostlarıyla buluştukları yerleri; “Akkahve’ den önceki mekanlarımız, gündüzleri benim çalıştığım büro, geceleri ise Adana Lokantası, Belediye Gazinosu’nun kuytu bir köşesi ya da meşhur kebapçı Ahmet Usta’nın yeriydi.”

Gündüzleri toplandıklarını söylediği ‘bürosu’ o günlerdeki Osmanlı Bankasının (günümüzde Jandarma komutanlığı bitişiğindeki Garanti Bankasının yer aldığı tarihi bina) yanındaki küçük eski taş binadır.

İlyas Halil, Nuri Abaç’ la o bürodaki ilk karşılaşmasını 1977’de Abaç’ a yazdığı mektupta detaylarıyla anlatacaktır:

“Mektubun beni 54 senesine götürdü. Tam 23 tatlı yıl… Bir rüya mı, bir yaşantı mı ne olduğu belli olmadan uçup giden fark…

Senin yazıhanen Osmanlı Bankasının yanındaki küçük bina*… İri parke taşlar… Rahmetli Şevket Pozcu arsaları parsellemiş satıyor. Rahmetli babam Şevket beyin yanında çalıştığı için bana 6 bin liralık arsayı 5 bine verdi. Sonra “git Nuri Abaç beyi gör” dedi. Yazıhaneye girip anlattım. “Olmaz” dedin. Sert katı, eğilmeyen cinstendin. Aylar sonra seni başka sebeple tanıyınca, sertliğinin ve ilgilenmeyen katı tarafının sanatçı mizacından geldiğini anladım” **

Yine Abaç’ ın anılarında sözünü ettiği meşhur kebapçı Ahmet Ustaya gelince; burası bir dönem Mersinlilerin büyük ilgi gösterdiği mekan olarak hafızalarda yer etmiş, Bakkallar Çarşısındaki lokantadır. Ahmet Usta’ nın (Ahmet Kayaselçuk) o günlerde dillerden düşmeyen, unutulmaz sloganı ise; ‘Torosları Geçerken’

İlginçtir 1950’ler boyunca yerel gazetelerde sürekli ilanı yayınlanan marka haline gelen isimdir ‘Ahmet Usta’…

Ahmet Usta (Ahmet Kayaselçuk) ilanlarından birinde sadece mekanını tanıtmakla kalmaz, ilginç bir detayı, dükkanına gelecek olanları bekleyen sürprizden de söz eder. Dostunu arayan herkesin seçkinlerin uğrak mekanı olan mekanında bulabileceğini ilanla duyurur:

“Randevunuza yetişemediğiniz için üzülmeyiniz. Dostunuz da, şehrimizin diğer yerli yabancı bütün seçkinleri gibi öğle veya akşam yemeklerini meşhur kebapçıda yemektedir.

Oraya uğramakla unutamayacağınız nefasette bir yemek yiyecek ve dostunuzla görüşme imkanını bulacaksınız.

Torosları geçerken meşhur kebapçı Ahmet Kayaselçuk Müessesi Ticaret Sicil 2927″

Ahmet Kayaselçuk gazetelere verdiği bir başka ilanda mekanını şöyle anlatır:

“Torosları Geçerken

Her yolcunun arzu ettiği nefis bir cenup kebabı yemektir.

Bu arzularını en iyi surette tatmin etmek isteyenlerin Meşhur Kebabçı Ahmet Ustaya uğramaları menfaatleri icabıdır.

Her türlü kebaplar, Döner- Pilav, Paça, Nohut ezmesi ve salata, cacık, ayran…

Telefon 1122, adres: Bakkallar Çarşısı Mersin”

Bakkallar çarşısı neresi derseniz?

Uluçarşı karşısından Silifke caddesine açılan ilk sokak, o dönemin Bakkallar Çarşısıdır. (ilginçtir günümüzde de döner ve tantunicilerin masalarla donattığı trafiğe kapalı bir alan olarak yaşamaya devam eder o sokak)

Kasım 1951′ de kenti ziyaret eden ve izlenimlerini gazetenin Mersin ekinde paylaşan Ahmet Emin Yalman’ ın Vatan gazetesi ekibinden Besime Biret dönemin kebapçılarını anlatırken, o günlerden bugüne kentin yemek kültürüne yerleşen masayı süsleyen servis ve kebaplarla ilgili çok zengin bilgiler de verir:

“Bütün cenup vilayetlerimizde olduğu gibi Mersinde de gayet nefis kebap ve köfte yapılıyor. Çok temiz kebapçıları var. Dükkanların önünden geçerken insanı sanki içeri davet ediyorlar, gayri ihtiyari girmek istiyorsunuz. Hele aç olursanız mutlaka birine giriyorsunuz, sakız gibi mermer tezgahların üzerine, yeşil biber ve taze domatesler arasında şişlere geçmiş kebap ve köfteler dizilmiş, bir tarafta da bir hamurkar oklava ile pide açılıyor. Usta kağıt helvasından biraz daha büyükçe açtığı pideleri üst üste koyuyor ve teker teker fırına sürüyor. Bir taraftan pişenleri çıkarıyor, kızarmış olarak fırından çıkan pidelerin üzerine şiş kebapların suyundan serperek sıcak sıcak önünüze getiriyor. Gerek kebap ve gerekse de köfteler çok nefis ve lezzetli.

Hele sıcak pidelerin tadına hiç doyum olmuyor, yemyeşil tabak dolusu gelen maydanoz da sofraya renk veriyor. Şalgam turşusu Adanada olduğu gibi Mersinin de en geçer turşusu… Hemen hemen her sofrada yeri var.

Gelelim kebabın yenme tarzına: Bir parça pide koparıp arasına kebap veya köfte konarak katlanıyor, öylece yeniyor. Mersinin yeme usulü böyle, bu bir itiyat meselesi…

Bir kebapçı ustasına dedim ki;

“Kebaplarınız pek güzel, yumuşak, lezzetli… Her yerde kebap vardır ama buradakiler bambaşka bir şey… Bunun sırrı nedir?””

Şu cevabı verdi:

“Etlerimizin iyiliğinden ve bizim de alışkanlığımızdan başka sırrı yoktur. Yiyenlere afiyet olsun”***

(9.1.1952 Vatan gazetesi Mersin ilâvesi)

**

Sadece sanatçılara kucak açmaz, siyasete de ev sahipliği yapar Akkahve…

Örneğin iktidardaki Demokrat Partinin Mersin ilçe kongresi 11 Mayıs 1952 pazar günü Akkahve’ de yapılır.

Divan başkanlığına Hamdi Ongun, yardımcılığına Fahri Merzeci, katipliklere Salih Yardım ve Ali Gürsoy’un seçildiği kongreye 116 kayıtlı delegenin 99′ u iştirak edecektir.

**

Dönemin sanatçılarına kucak açan Akkahve’ yi o günlerin tanığı Osman Özeren başta olmak üzere pek çok isim ayrıntılarıyla anlatacaktır yıllar sonra.

Ama bizi o günlere götürüp gözleri nemlendiren en duygusal ve sanat renkliliği fazla anlatım İlyas Halil’ e aittir.

Yazı dizisinin sonraki bölümünde bu hüzünlü kalemlerin Akkahve anılarıyla sürecek…

*Abaç’ ın mektupta sözü edilen bürodan önce Uray Caddesi 16 numarada oturduğuna dair not  Ağustos 1950′ de Yeni Mersin’ e verdiği çerçeveli ilan. İlan metnini aynen paylaşıyorum:

Yüksek Mimar Nuri Reha Abaç Ticaret Sicil No: 2512

Plan, proje, keşif, betonarme hesapları, her türlü inşaat, tadilat, tamirat işleri, arazi mesaha ve planları yapılır. Adres: Uray Caddesi No: 16 Teknik Büroda- Telefon No 1177, Posta Kutusu 156

Abaç’ ın 1952’de aynı gazeteye verdiği ilanı ise usta işi bir grafikle süslüdür. İlanda ağaçtaki kuş yuvasında 4 yavru ve onlara doğru kanat çırpan anne kuş resmi vardır. “kuş yuvası gibi bir eve sahip olmak istiyorsanız Yüksek Mimar Nuri Reha Abaç’ a başvurunuz” metninin yazılı olduğu ilanda Oğuz Turan imzası yer almakta. (Turan Akkahve ekibi içinde yer alan grafik ve karikatür sanatçısıdır. Mersinin ünlü simalarını dörtlükler eşliğinde resmettiği bir albüm 1950’lerde yayınlanmıştır. İleride Turan’ a ve eserlerine de değinmeye çalışacağım)

** İlyas Halil ve Nuri Abaç’ ın Kanada mektupları kitabı

***9.1.1952 Vatan gazetesi Mersin ilâvesi

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -11- abdullah ayan (19 Temmuz 2017)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -11-

Tevfik Sırrı Gür’ ün 1944′ te otel ve turistik tesis yapılması amacıyla İl Özel İdaresine satın aldırdığı, vilayet kaynaklarıyla altından kalkılmayınca Belediyenin sırtına yüklenen ve yarım kalan inşaat tüm çabalara rağmen hayata geçirilemeyince, 1952′ de satılmasına karar verilir.

Bütün umut Evkaf İdaresi’ nin (günümüzdeki Vakıflar Genel Müdürlüğü) o güne kadar harcanan 300 bin lirayı ödeyip devralması ve kendi imkanlarıyla tamamlamasıdır.

Ancak Vakıflar İdaresi ne de başka bir kişi veya kurum projeyle ilgilenmez.

Yarım kalan ve o günlerdeki gazetelere göre baykuş yuvasına dönen üst kattaki Ak Otelin aksine alttaki Ak Kahve Cumhuriyet döneminin en zengin entelektüel tartışmalarına sahne olmakta, bir daha asla eşine rastlanmayacak farklı alanlardan sanatçılara kucak açmaktadır.

İstanbul Beyazıt’ taki Küllük kahvesi nasıl 1950 ortalarına kadar ressam, müzisyen, edebiyat ve düşünce dünyasının ünlü isimlerine ev sahipliği yaptıysa, Ak kahve de Mersin’ de aynı misyonu üstlenir.

Onca ismin aynı çatı altında toplandığı 1950′ lerden öncesinde de konser ve benzeri etkinliklere ev sahipliği yapar Akkahve…

Örneğin Şubat 1949′ daki yerel gazetelerde “Odeon ve Colombia firmalarının ses yıldızı olup 1938 yılında Prag şehrinde Çekoslovakya Esta şirketine plak dolduran sanatkar bayan Dürdane Birses ve alaturka, alafranga ses sanatkarı Nuriye Altınses ile arkadaşı Leyla Açar’ ın vereceği konser” ilanları yer almakta…

14 Nisan 1949 tarihli Yeni Mersin gazetesinde ise “bu akşam saat 20′ de kıymetli radyo ve ses sanatkarı halk türkülerinin okuyucusu Hacer Buluş ve arkadaşlarının büyük konseri, memleketimizin her yanında plak ve filmlerini, şarkılarını seve seve dinlediğimiz kıymetli sanatkarımızın sesini yakından duyma fırsatını kaçırmayın” duyurusu ve “dikkat; biletlerinizi önceden tedarik etmeyi unutmayınız” uyarısı eşliğinde yayınlanan ilan göze çarpar.

Resim sergileri düzenlenen, konserlerin verildiği kahve, bir köşesinde yer alan piyanosundan yayılan melodilerle içine çektiği insanları etkilerken, 1950′ den itibaren bambaşka bir havaya bürünür.

Yıllar sonra Akkahve rahle-i tedrisinden geçen belki de en önemli isim Nuri Abaç* o günleri ve Akkahve hakkındaki tüm detayları İçel Sanat Kulübü Haziran 1996 sayısında şöyle anlatacaktır:

” Akkahve ne idi? Eski bir pamuk deposundan kalan bu tonozlu yapı gazino muydu?

Kahvehane miydi? Yoksa lokanta mıydı?

Sanırım ki, bu saydıklarımın hepsinden azıcık vardı. Akkahve galiba, Avrupa’dan örneklenen bir

statüye sahipti.( 1)

Hasan Baba işletiyordu Akkahve’yi. Hasan Baba Rusya’da eziyet görmüş, bir takım işkencelerden sonra Türkiye’ye kaçmış bir Kazan Türk’üydü. Kendisi asla ağzını açmazdı. Onun hakkındaki bilgilerimiz söylentilerden ibaretti. Herkesten kuşkulanan iyi yürekli olmasına karşın aksiliklerle dolu bir yapıda, dost edinmesi, edinilmesi zor, içine dönük bir adamdı.

Geniş ve nadir bir pul kolleksiyonu olan, orta yaşın üzerindeki oğlu, çok zeki ama arada sırada kendini kaybeden, düzensiz bir kişiydi. Garsonluk yapardı orada. Bir de her ikisini dengeleyen karısı vardı. Bu üçlü Akkahve’yi bildikleri gibi yönetirler ya da yönetir görünürlerdi.

Açıldığı günden itibaren Akkahve’ye yerli müşteri hemen hemen gitmezdi. Yakın kentlerden gelen az sayıdaki kişilere de özel servis, bedeli biraz yüksek hizmet verilirdi.

Hasan Baba müşteri kaçırtmanın ustasıydı. Nasıl olduğunu bugüne kadar anlayamadığım bir taktik kullanarak huylandığı ya da tipini beğenmediği müşteriyi, genellikle gençleri kaçırırdı. Fakat, hatırlı bir kaç müşterisine basit ama lezzetli yemekler ikram ederdi. İlk günlerde bizler de Hasan Baba’nın hışmından nasibimizi aldık.

Peki sonradan orada nasıl tutunabildik? Bu, uzun bir sürede gelişen bir olaydır. Belki Hasan Baba’ya diller dökerek yaptırdığımız yemekler, belki yargıç Celal Çumralı gibi devlet otoritesini simgeleyen kişinin bulunması, eli bizlere karşı çok açık Murat Sevim’in, hesabı çoğu zaman bolca bahşiş vererek ödemesi, belki de dönemin Valisi Tevfik Okyayuz’un bir kaç kez yanımıza gelip bir süre söyleşilerimize katılması. (2)

Bunlardan başka Akkahve Polis’inde kontrolu altındaydı ve bu durum Hasan Baba’yı huzursuz bir kişi yapıyordu. Hasan Baba, Mersin’li kızların salına salına akşam gezilerini yaptıkları Atatürk Caddesi’ne açılan masalara gençlerin oturmasını hiç sevmezdi. Keza deniz tarafındaki masalara da.. Geriye pek bir şey kalmıyordu zaten. O zaman denilebilir ki, Hasan Baba ve garson oğlu gençleri sevmezlerdi. Onları uzun oturtmazlardı. Derme çatma bir servis sunup, biraz da rahatsız ederek kaçırırlardı. Fakat, geniş rakı sofrası kuranlara dostça davranır, masalarını alışılmadık Rus usulü mezelerle donatırlardı. Gecede   rakı sofrası olsa keyiflerinden yanlarına varılmazdı. Bu da doğal olarak masanın parasal getirimine bağlı bir olaydı. Yine bu nedenle, kentin gözü pek kabadayıları gözlerden uzakça bir köşede zengin masa kurarlardı.

Tüm zorluklara rağmen bizim gurup zamanla kabul görmüş, bir tür dokunulmazlık kazanmıştır. Yıllar boyunca Akkahve yöneticileri ile aramızda mesafeli ama dostluk içeren bir birliktelik sürüp gitti. Arada sırada masamıza gençler de katılırdı. Bunlar o dönemin sanatla ilgilenen ortaokul ve liseli gençleriydi. Belki de Öğretmenler Lokali’nde, hocalarının karşısında oturmaktan sıkılan, bizleri merakla izleyen, tartışmalarımıza katkı sağlamak isteyen gençlerdi bunlar

Ama en gerçekçi öykü herhalde, Hasan Baba’dan başlayıp Haşmet Akal’larla, Çumralı’larla, Ergun Evren’lerle, Ziya Arman’larla, Oğuz Turan’larla uzayıp giden uzun ve tükenmez öyküdür. (…)

(1) Bizler, yani Sayın Gündüz Artan’ın sıralamasında 3. kuşak olarak nitelendirdiği kişiler, Akkahve’nin halka açıldığı ilk günlerden itibaren oraya devam etmeye başladık. Daha önceki mekanlarımız, gündüzleri benim çalıştığım büro, geceleri ise Adana Lokantası, Belediye Gazinosu’nun kuytu bir köşesi ya da meşhur kebapçı Ahmet Usta’nın yeriydi.

(2) Bu ilginç ve o dönemde asla görülmeyen olayı MOZAiK dergisinde genişçe anlatmıştım” (Abaç’ ın eşine rastlanması zor dediği anıya gelince: bir akşam üstü önde bir polis ve arkasında dönemin Mersin Valisi Cavit Okyayuz girer. Herkes gelenlere korku dolu gözlerle bakarken Vali Abaç ve arkadaşlarının masasına bir tomar kâğıt bırakır. Meğer Okyayuz Milli Mücadele ile ilgili bir piyes yazmış ve metni sanatçılara tetkik edip, hatası varsa düzeltmeleri için getirmiştir. Okyayuz 1960 ihtilâli ardından oluşturulan Cumhuriyet Senatosu’ nda ilk İçel Senatörü ve daha sonra yöne Mersinden 14. dönem M Milletvekili  olarak görev yapmıştır. a.a.)

*Ressam kimliğiyle öne çıkan ünlü sanatçı Nuri Abaç  1926 İstanbul doğumludur. İlk resim sergisini 1949′ da Mersin Halkevinde açar. 1960’ta Ankara’ya yerleşinceye kadar Mersinde mimarlık yapar. 2008′ de hayata gözlerini yummuştur.  Ölünceye kadar İlyas Halil ile yazışmış, İlyas Halil’ in arşivindeki yazışma konusu mektuplar 2016 yılında Orhan Özdemir tarafından derlenip “İlyas Halil ve Nuri Abaç’ ın Kanada mektupları” adı altında yayınlanmıştır.

 

Tuz deposundan Taş Bina’ya -10- (Ak Otelin Vakıflar’ a satılma önerisi) abdullah ayan (13 Temmuz 2017)

Tuz deposundan Taş Bina’ya -10- (Ak Otelin Vakıflar’ a satılma önerisi)

Halef selef Müfide İlhan- Fahri Merzeci kavgası dönem boyunca zaman zaman tansiyon düşse de yeri geldiğinde şiddetlenerek sürer.

Örneğin 1952 Belediye bütçesi görüşmelerinde başkan yardımcılığı kadrosu ihdas edilmesi mevzuu tartışılırken buna karşı çıkan üyelere karşı savunan Merzeci’ ye en büyük destek Müfide’ den gelir.

İlhan söz alır ve şunları söyler:

“Belediye başkanının vazifesi hakikaten ağırdır. Başkatip tayin edilirse (görüldüğü gibi başkan vekilliğinden çok günümüzdeki genel sekreterliğe denk gelen bir kadro tanımından söz ediyor) bu ağırlık kısmen hafifler. Binaenaleyh bu cihetin nazarı dikkate alınmasını istiyorum” (21 şubat 1951 Belediye Meclisi bütçe görüşmeleri)

Ama günler süren bütçe görüşmelerinin bir başka oturumunda İlhan’ ın verdiği dilekçeyle kızılca kıyamet kopar.

Müfide’ nin adını vermediği yerel gazetelerden birinde yer alan “4 liralık bir kupanın başkanın mağazasından 45 liraya alınarak bir spor kulübüne verildiği iddiasının açıklığa kavuşması” iddiasının açıklığa çıkmasını istediği dilekçe gündeme bomba gibi düşer.

Yeni başkan Merzeci söz alır ve ‘kupa meselesini’ aydınlatmaya çalışır:

Başkan; “kurtuluş bayramında Belediye tarafından futbol kulüpleri arasında bir kupa maçı tertip ettirdik. Ancak Çukurova bölgesinde kazanana vereceğimiz kupayı temin edemedik. Vaktin dar olması nedeniyle ve kupayı kazanan takıma da hemen kupayı vermemiz gerektiğinden, İstanbul’ dan kupa getirtmek te uzun zaman alacağından hemen kendi mağazasından bir kupa alarak sahaya götürdüğünü ve kendisine vekalet eden bir meclis üyesi arkadaşına kupayı kazanana vermesini tembih ettiğini, kupanın hakiki değerinin 37 lira olduğunu” söyler ve kupayı da kürsüden meclis üyelerine göstererek devam eder:

“Bu kupa için Belediyeden hiç bir ücret alınmadı. Kendim şahsen kazanan kulübe hediye ettim. Ancak Toros gazetesi kupayı mesele haline getirerek tertip içine girdi. Daha önce de hakarete varan yayınları nedeniyle dava açmaya karar verdiğimiz gün gazete sahibi Vasfi Orgun bize bir dilekçe getirdi. Dilekçede ‘Düzenlenen Kurtuluş kupası maçının galibine 4 lira değerindeki bir kupayı 45 liraya Çankaya mağazasından fatura edildiğinin haber alındığı, konunun efkârıumumiyeye yayınlanmadan meselenin vuzuhu yerinde olur’ ifadesi yer almaktaydı.

Maçların hitamından iki gün sonra Mersinspor aynı kupayı makamıma getirdi. Kırılma ihtimaline karşı kupanın burada muhafazasını, ileride medeni bir kupa ile bunun değiştirilmesini istedi. Ben de halen bu kupayı muhafaza etmekteyim ve gördüğünüz gibi kupa yanımdadır.”

Açıklama üzerine söz alan Meclis üyesi Reşat Alp ise;

“Toros gazetesinin bu bulanık neşriyatı karşısında başkanın şahsına yapılan ağır ithamlardan dolayı kanuni bir muameleye tevessül edip etmediğini?” sorusunu yöneltir.

Merzeci’ den yanıt gecikmez: “Toros gazetesi daha ağır ithamlarda da bulunsa vazifeme devam edeceğim”

Mecliste kendisi hakkındaki bu ilginç tartışmayı izlemekte olan Vasfi Orgun’ un konuşmalardan sıkılıp müzakereleri takipten vazgeçerek salonu terk ettiğini yazacaktır, 23 Şubat 1952 günü Toros’ un rakibi Yeni Mersin.

4 veya iddia edildiği gibi 45 liralık kupanın o günlerde bile nasıl bir değere tekabül ettiğini anlatmak için somut bir örnek vereyim…

Belediye ihtiyacı için bir kamyon almaya karar verir. Gazetelere verilen ilanda kamyona biçilen muhammen değer 12 bin liradır…

**

Müfide İlhan’ ı Ankara’ dan Ak otel projesine para bulamadı diye yerden yere vuran, seçildiği gün ayağının tozuyla; “kasalarında parası, milli bankalarda itibarı olan Mersin Belediyesinin Mersinlilere hizmet etmesine hiç bir engel tasavvur edilemez” demecini veren yeni Başkan Merzeci de kısa zamanda işlerin sandığı gibi olmadığını yaşayarak görür.

Kaynak yaratmak amacıyla bir kaç girişimde bulunulur.

Örneğin Yoğurt pazarının park olmaktan çıkarılıp taksi ve araba durağı olarak değerlendirilmesi Belediye Meclisine başkanlık önerisi olarak getirilir ancak üyelerin büyük kısmı buna şiddetle karşı çıkar.

Ve  Parasızlık nedeniyle artık bıçağın kemiğe dayandığı Belediye, son çare olarak Ak Otelin satılmasını gündeme getirir.

12 Nisan 1952 Cumartesi günü o güne kadar alışık olmadıkları olağanüstü toplantıya çağrılan Belediye Meclis üyeleri merak içinde salonu doldururken, kucaklarında hayli ses getirecek ve o günlerdeki gazetelerin ifadesiyle ‘kentin en önemli konusunu’ bulurlar.

1944′ ten beri neredeyse her ay bitti, bitiyor masalı anlatılan Ak Otel projesinin Belediye olanaklarıyla bitirilemeyeceği anlaşıldığından ve yapılan inceleme sonucu ortaya çıkan mütalaa ışığında satılması üyelerin görüşüne sunulur.

Başkanlığın Meclise getirdiği öneriye göre ‘Atatürk caddesinde bulunan Ak otel namıyla maruf natamam binanın ıslahının Belediyeye çok külfete mal olacağı, Belediyenin kaynak yetersizliği nedeniyle bunun altından kalkamayacağı, Mersinin de böylesi bir otele duyduğu ihtiyaç göz önünde bulundurularak otel olarak işletilmek kaydıyla Evkaf İdaresine pazarlıkla satılması ve satış yapılabildiği takdirde 300 bin liraya verilmesi Meclis tarafından tartışmalar sonucu kabul edilir.

Meclisin kararında Evkaf İdaresinin satın almaması durumunda açık arttırmayla ihaleye girecek şahıslardan en yüksek fiyatı verene devredilmesi karar altına alınır. Bu arada Meclis gündeminde bekleyen otelin bahçesinde tesisler yapılarak işletilmesiyle ilgili kimi taleplerin şimdilik ertelenmesi, Meclis oteli satmaya karar verdiğine göre bu tekliflerin alınacak sonuçlardan sonra değerlendirilmesi kararlaştırılır.

Kararlaştırılır da otelin Evkaf İdaresine 300 bin lira karşılığı devri veya bir talipliye satılması mümkün olur mu?

Sorunun cevabını o günlerin Mersininde dolaşırken bulmaya çalışalım…

 

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ya… (9) abdullah ayan (9 Temmuz 2017)

Tuz deposundan Taş Bina’ya… (9)

1951 Kasımında Müfide İlhan’ ın daha önce kendisini Başkanlığa getiren D.P. Meclis grubunca al aşağı edilmesi ardından başlayan tartışmalar…

Müfide’ nin başına gelenleri kaleme alan ünlü gazeteci ve köşe yazarı A.Emin Yalman ile tartışmaya giren ve yer yer ağır ifadelerle eleştiren Fahri Merzeci’ nin yayınlanan açık mektubu…

Önceki bölümde olduğu gibi yer verdiğim Merzeci mektubuna Yalman’ ın tepkisine gelince…

Kenti ziyaretinin ardından hazırlanan Vatan gazetesi eşliğinde yayınlanan Mersin ekinin bir bölümünde Belediye Başkanlığı etrafında yaşanan tartışmalara, adı koyulmamış kavgalara ve o güne kadar kamuoyuna yansımamış pek çok bilinmeyene ışık tutacak bir yazı yer alır.

Yazının sonuna A.E.Y. imzasını da koyarak Yalman, kent dinamiklerine dayandırdığını söylediği olaylara Merzeci’ den çok farklı bir pencere açar.

“Mersin’ de Belediye Reisliği düellosu” başlığını taşıyan uzunca yazıyı tıpkı Merzeci’ nin ‘açık mektup’ unda yaptığım gibi olduğu gibi yayınlama gereği duydum. Gerekli çünkü, ileride yerel demokrasinin ilk denemelerinden birinin başına gelenleri araştıracak olanlara bir kaynak, bir ışık olacağı düşüncesindeyim.

9 Ocak 1952 tarihli Vatan- Mersin ilâvesinde yayınlanan yazısında Yalman şöyle diyor:

“Ekibimizin Mersini ziyareti sırasında orada Belediye Reisliği etrafında şiddetli bir mücadele devam ediyordu. Demokrasi mücadelesi yıllarında büyük bir şevkle davaya hizmet etmiş bulunan ve yıllarca Doğu Beyazıt’ ta, Erzurum’ da, Kırklareli, İstanbul’ da, Ankara Maarif Kolejinde öğretmen sıfatıyla memleket vazifeleri gören, yıllarca da zevcile (eşiyle) beraber Afganistan’ da bulunup görüş ufuklarını genişleten bayan Müfide İlhan, Belediye Reisi seçilmiş ve bu hadise bütün dünyada alakalar uyandırmıştı. Hatta Bayan Müfide, İngiltere hükümeti tarafından Londra’ yı ziyarete davet edilmiş, orada memleketi şerefle temsil etmişti. Ekibimizin vardığı kanaate göre Bayan Müfide İlhan vazifesini büyük bir alaka ile benimsemiş, nefsini belediye işlerine vakfetmişti.

Belediye Meclisinin on reye karşı on yedi rey ile Bayan Müfide’ nin kifâyetsizliğine karar vermesi, Mersine ait bir aile davasıdır. Prensip bakımından işin memleketi alakadar eden tarafı; Türk kadınının umumi hayatta vazife görmesinin bu güzel örneğine haşin şekilde son verilmesi ve bir de can çekişen candan çalışan bir insanın kifayetsizlik kararıyla bir mevkiden ıskat olunmasıydı. Kanun böyle meselelerde İç İşleri Bakanlığına kifayetsizlik iddiasının yerinde olup olmadığına hakem olmak gibi bir salâhiyet veriyor. Şu kadar ki İç İşleri Bakanı, bir ekseriyete karşı veto hakkını kullanmayı demokrasi ruhuna aykırı bulmuş, uzun tereddütten sonra kararı tasdik etmiş, belediyeler kongresi de belediye reislerinin halk tarafından seçilmesini tavsiye suretiyle bu derde esaslı bir hal çaresi aramıştır.

Mersin’ e Belediye Reisi seçilen Bay Fahri Merzeci Akın gazetesinde neşrettiği (Yalman bir önceki bölümde olduğu gibi yer verdiğim yazıdan söz ediyor) uzun bir açık mektupla bu mesele hakkındaki neşriyatımızı tenkid etmiş ve işi yalnız iki taraflı olarak dinlemek üzere beni Mersine çağırmaya vardırmıştır.

Ben kanaatime yalnız bir tarafı dinlemek suretiyle varmadım. Mersini iki ziyaretimde umumi efkarı yoklamaya çalıştım. Şu kadar ki şimdiki reis Fahri Merzeci, bu meselede tarafsız sayılamazdı. Çünkü bayan Müfide İlhan’ ın daha ilk tayininde aleyhte rey vermekle iktifa etmemiş, İlhan reis seçildiği takdirde belediye meclisi azalığından istifa tehdidinde bulunmuştur. Ondan sonra da bu meselede bazı arkadaşlarıyla beraber partiden çekilmek tehdidini kullanmağa devam etmiştir.

Bizce meselenin en esaslı çaresi, belediyeler kongresinin kararını kabul etmek suretiyle Belediye Reislerini halka seçtirmek ve belediye meclislerindeki bu gibi ölçüsüz ve istikrarsız vaziyetlere nihayet vermektir. Bununla beraber Mersini çok sevdiğim ve iki tarafı dinlemeğe daima kıymet verdiğim için ilk fırsatta Mersin’ i ziyaretten de geri kalmayacağım”

Ahmet Emin Yalman’ ın bu yazısının benim için önemli yanı; Müfide İlhan’ ın görevden alınmasının perde arkasına ışık tutacak çok önemli bilgilerin detaylarına varıncaya kadar ayna tutmasıdır.

Örneğin “Müfide’ nin görevde kalması” adına kullanılan on oy ile “kifayetsiz olduğu iddiasıyla ıskat edilmesi” yönünde kullanılan on yedi oy…

Belli ki, Belediye Meclisinde muhalefet sıralarında oturan CHP’ li üyeler ‘Müfide kalsın’ derken görevden alınmasını isteyenler birlikte yan yana yıllarca mücadele ettiği DP’ li yol arkadaşlarıdır.

Çok partili hayata geçen Türkiye’ nin Demokrat Parti iktidarıyla tanışmış olduğu o gerilim dolu günleri ve özellikle de Mersin’ deki siyasi iklimi dikkate aldığımda; İç İşleri Bakanlığının karar sürecinde seçimden sonraki dönemin Mersindeki en güçlü ismi Refik Koraltan’ ın parti beklentilerini karşılamayan Müfide yerine DP’ li gruba destek vermiş olması nedeniyle İç İşleri Bakanını bir biçimde etkileme olasılığının göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Müfide İlhan’ ın beklentilerine cevap vermediği ya da veremediği yerel siyasi aktörlerce alaşağı edilme hikayesini burada noktalayıp yılan hikayesine dönen Ak Otel projesine geri dönecek olursak, bu konuda 9 Ocak 1952 tarihli Vatan – Mersin ilavesinde yer alan bazı bilgiler var…

Şöyle deniyor Mersin otelleri bölümünde:

“Mersinde on iki otel var. Bunlar Toros, Akdeniz, İstanbul, Mersin, Ziya Paşa, Maarif, Güleç, Emniyet, Asya, Yeni Otel, Erciyes, Çukurova…

Bu otellerde oda yekunu 182, yatak yekunu da 456′ dır…

Tek yataklı oda fiyatları otellere göre 275, 195, 165 ve 110 kuruş arasında değişmekte…

Çift yataklı oda fiyatları da 400, 200 ve 165 kuruştur.

Otellerin arasında yalnızca Toros Oteli birinci sınıftır ve banyoludur.

Yarım kalmış Şehir Otelinin inşaatının tamamlanması için bu yıl ki Belediye bütçesinde tahsisat ayrılmıştır. Halen inşaata devam olunmakta ve altı aya kadar tamamlanacağı tahmin edilmektedir. Otelin inşaatı sona erdiği zaman Mersin iyi bir otele daha kavuşmuş olacaktır.”

Yazılanlar böyle ancak daha önce de vurguladığım gibi ne 1951 ne de 1952 bütçelerinde Şehir (Ak Otel) için ayrılmış herhangi bir kaynak olmadığı gibi Belediyenin para yokluğu nedeniyle otel şöyle dursun ebe kadrosunu bile küçültmek zorunda kaldığı zor günlerden geçmektedir.

Ak kahve ve üstünde tamamlanmayı bekleyen Ak Otelin akıbetini bir sonraki yazıda anlatayım izninizle…

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -8- (fahri merzeci -a. emin yalman kavgası) abdullah ayan (6 Temmuz 2017)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -8- (fahri merzeci -a. emin yalman kavgası)

1951 sonbaharında Mersini ziyaret eden ve izlenimlerini kaleme alan dönemin ülke çapındaki önemli gazetecilerinden Ahmet Emin Yalman önce Vatan gazetesinin baş köşesinde, ardından da Mersin özel ekinde kentte yaşanan Müfide İlhan- Fahri Merzeci çatışmasına değinirken gazete ekinde otel için belediye bütçesine kaynak ayrıldığı bilgisi de yer almakta. (aynı tarihlerdeki Belediye Meclisi kararlarında ve hazırlanan bütçelerde herhangi bir kaynak koyulduğuna dair kayda rastlamadım a.a.)

Ahmet Emin Yalman’ ın Müfide İlhan’ı tüm yönleriyle öne çıkaran, bilgi ve görgü birikimini ortaya koyan, ‘kifayetsiz’ gerekçesiyle Belediye Meclisince ‘ıskat edilmesini’ köşesinden 13 Aralık 1951 günü eleştirmesi, 17 Aralıkta Müfide İlhan’ ın koltuğuna oturacak olan Fahri Merzeci’ yi çileden çıkarır.

Merzeci ayağının tozuyla, kendisine yakın Akın gazetesinde 25 Aralık 1951 günü yayınlanan açık mektupla Yalman’ ı deyim yerindeyse yerden yere vurur.

Hem de çok ağır sözlerle…

Mersin gezisini karayolları genel müdürlüğünün organize ettiğinden yanlı yayınları nedeniyle gazetenin tirajının düştüğüne, Müfide İlhan’ ın etkisiyle kaleme alındığını iddia ettiği yazıda kendisi ve meclis üyelerinden hiç kimsenin görüşüne neden baş vurmadığına kadar, laf sokuşturmaların da fazlasıyla yer aldığı ibretlik bir metindir ortaya çıkan. Aşağıda görüleceği gibi ve bugün de aynı anlayış artarak sürdüğü için pek te şaşırtıcı olmayan üslupla Merzeci koca Yalman’ a siyaset yanında gazetecilik dersi de vermeye kalkar.

“Vatan Gazetesi Baş muharriri Ahmet Emin Yalman’ a açık mektup” başlığıyla yayınlanan yazıda Merzeci  “Muhterem Üstad” diye başlar ve şöyle devam eder: (Bazı cümle düşüklükleri olsa da yazıyı orijinal haliyle bulacaksınız a.a.)

“13 Aralık Vatan gazetesindeki baş makalenizi teessürle okudum. Bu yazınız doğrudan doğruya Mersin Belediye Meclisine sitemkâr bir ifadeyle kaleme alındığı, ben de bu mecliste bulunduğum için size cevap vermek için ve içine düştüğünüz fasit daireden çıkmanıza yardım ederek bulanan fikirlere berraklık verme lüzumunu hissediyorum.

Umumiyetle bir çok yazılarınızı “davaları islâh” dan ziyade “karıştırıp tereddi ettirmek” hedefine yöneltilmiş gördüğüm için bir takım tezatlar doğuran kanaatleriniz karşısında hakkınızdaki intibalarımı yazmaktan geri kalmayacağım:

Sizi kıymetli bir fikir ve yazı adamı olarak tanıyoruz. 1946′ da meydanı mucahedeye  atılan Demokrat Partinin millet vicdanında gelişmesindeki hizmetlerinizi unutamayız. O, kritik günlerdeki cesur ve hamleci yazılarınız size yurt ölçüsünde bir demokrasi mürşidi sıfat ve itibarını kazandırdı. Fakat bir müddet sonra partinin iç bünyesinde ortaya çıkan ihtilafları tek taraflı ele alarak parti merkez heyetine o kadar insafsız hücumlarda bulundunuz ki bu parçalayıcı neşriyatınızla, yaratılmasında hizmetiniz olan eseri yıkmak ister gibi bir yol tuttuğunuzu esef ve ızdırapla gördük. O zaman hakkınızdaki kanaatlarımız makusen değişmeğe başladı. Şuurlu Türk okuyucusu sizi okumaz oldu. Bu halin gazeteniz sürümüne bile tesir ettiğini elbette hissetmişsinizdir.

14 Mayıstan sonra da bu tezat ve kararsızlık taşıyan yazılarınıza rastladığımız oldu. Ara seçimlerinde tutturduğunuz yolun açık manası tarafsız irşat maskesi altında seçmenleri iktidar partisine rey vermemeğe teşvikten başka bir şey değildi. Fakat bu seçimlerin neticesi ileri attığınız fikir ve tavsiyelerin umumi efkarda benimsenmediğini gösterdi.

Nihayet kara yolları idaresinin tertiplediği otomobil seyahatinizde iktidar partisinin ve Menderes hükümetinin nasıl çalıştığını, bu çalışmaların milletçe nasıl beğenildiğini , bütün vatan sathındaki muhteşem kalkınmanın akıncı ellerde nasıl gelişmekte olduğunu bizzat yakından görerek eski sakat görüşlerinizden birden bire ayrılarak hakikatleri ifadeye başladığınızı sevinçle müşahede ettik. Bu seyahatinizin intibalarını yazarken rastladığınız akıncı idarecileri, akıncı memurları ve yapıcı teşekkülleri umumi efkar önünde takdir ve teşvik ettiniz. Objektif hakşinas neşriyatınız, yurttaşların saf kalplerinde samimi ve müşfik makesler (yankı) buldu. Değerli baş muharririmizin bu fütuhatını içten bir sevinçle takip ediyorduk.

Şimdi de Mersin Belediyesinin sabık başkanı Müfide hanım ile Belediye Meclisi arasındaki ihtilafı kaleminize dolayarak makale mevzuu yapmaya başlamış bulunuyorsunuz. Gerçi kanuni cephesinden kesin olarak hal edilmiş olan bu ihtilafın artık üzerinde durmanın faydası yoktur. Ve bu ihtilaf şimdi kati neticeye bağlandıktan sonra değil, daha önce tetkik safhasında iken dahi istendiği kadar körüklense içinden ikinci bir Millet Partisi* çıkamaz, hatta İçel demokratları arasında en küçük bir ikilik doğuramazdı ama ne de olsa meselenin künhüne (içyüzü) vakıf bulunmayan yurttaşları üzer ve tereddüde sevk ederdi. Bugün artık davanın bu yaprağı kapanmış olmasına rağmen sizin sıkça kullandığınız tabirle bu işi büsbütün ‘berrak’ hale getirmek için en kestirme yolu seçerek sizi Mersine davet ediyorum. Gerçi bir ay evvel Mersine gelerek bir gün kalmışsanız da bu ikametinizde yalnız Belediye başkanı ile konuşup dolaşarak Meclis üyelerinden hiç biriyle temas etmediğiniz için müşahede ile intibalarınızın tarafsız olmadığına işaret etmek yerinde olur.

Zahmet buyurarak yeşil ve şirin şehrimize şeref veriniz. Portakallarımızın kemale erdiği şu günlerde hem bir kaç gün bu feyizli vatan köşesinde sakin bir otelimizde istirahat buyurursunuz, hem de şehrimizin her tarafını dolaşarak, her sınıftan yurttaşla bizzat temas ederek bu güzel şehrin nasıl himmet ve hizmete bağrını açıp beklediğini görür, umumiyetle belediye işleri ve meşhur ‘adem-i kifâye (yetersizlik) kararının haklı veya haksız olduğu üzerinde tetkik ve müşahede imkanını bulursunuz.

Muhterem Emin bey; bu meseleyi o kadar tersine çevirerek size anlatmışlar ki, yazınızda büyük haksızlıklara sapıyorsunuz. Bir kere İçel halkı içinde ve Demokrat parti saflarında zorbalık, hasis menfaatlere düşkünlük gibi kötü maksatlarla memleket ve Belediye hizmetlerine üşüşmek isteyen hiç kimseye rastlamayacaksınız. Mersin Belediye Meclisini teşkil eden asil değerli aza arasında mesleksiz ve varlıksız hiç bir şahsa tesadüf edemeyeceksiniz. Her biri memleket işlerinde daima her türlü fedakârlıktan çekinmeyen bu muhterem yurttaşlar hakkında bir an dahi fena ihtimaller düşünmüşseniz günahkâr olmuşsunuz demektir. Bu masum ve vakur insanların açık kalplerinden af dilemelisiniz.

Sabık Belediye Reisi hakkındaki istihbaratınız da yanlıştır. Bu hanım kardeşimiz Milli Eğitim kadrosunda yer almış eski bir hoca değil, hususi bir ana okulunda çalışmış ve her Türk kadını için lazım olan derecede bir kültüre sahip, iyi konuşan, konuştuğu kimseleri ve sizin gibi baş muharrirleri de iknaa kifayet edecek derecede talakat’ i beyana malik sempatik bir şahsiyettir. Yazınızın en doğru satırları Müfide hanımın altı çocuk anası olduğu noktasıdır ki, bütün Mersinliler bu faziletinden dolayı hürmet besler ve takdir ederler. Demokrasi mücadelesindeki hizmetler bu taraflarda o kadar tabii bir memleket borcu sayılmaktadır ki Arslan köyünden Mut dağlarına kadar sayısı binleri geçen nice adı duyulmamış Demokrasi kahramanı yetiştiren İçel’ de bu mücadeleye katılanlar hiç bir imtiyaz beklememiş ve sizin tasavvur ettiğiniz gibi Belediye Başkanlığını da teselli mükafatı olarak kabul etmemişlerdir.

Bayan Müfide İlhan’ ın yemediğini ve yedirmediğini yazıyorsunuz. Onun yediğini iddia edecek bir fert çıkmayacağı gibi o da “şu veya bu kimseler yemek istiyorlardı ben yedirmedim” iddiasında bulunamaz.

Meclisin bu muhterem üyesi hakkında verdiği kifayetsizlik kararına gelince, işte bu noktada sizinle çatışıyoruz. Anglo Amerikan kültürden yıllarca evvel bu memlekete meth eden (öven) hatta birinci cihan harbinden sonraki kara günlerde Amerikan mandası altına girmeyi tavsiye eden şahsınız** o medeni diyarlarda demokrasi idaresinin oy çokluğuna dayandığını şüphesiz bilirsiniz. Mersin Belediye Başkanlığına oy çokluğu ile gelen sayın Müfide İlhan’ ın yine oy ekseriyetiyle ıskat olunmasına niçin isyan ediyorsunuz? Ve demokrasinin bu cesur cilvesine neden hürmet etmiyorsunuz?

Mersin Belediye Meclisinin kararı keyfi ve hayali değildir. Bu kararı bir kere okuma zahmetine katlansaydınız bu beyanda bulunmazdınız. D.P. Genel idare kurulunun bu kararı haksız gördüğü hakkındaki satırlarınız da hayali ve hakikate aykırıdır. Bugün parti genel kurulunun bu konudaki fikirleri ve yapılmışsa münakaşa safhalarını biz partililer bilemiyoruz, sizin bunları bilmeniz tasavvur edilemez.

Hükümetin mahalli parti teşkilatı veya belediye azalarının manevi baskıları altında kalarak hareket ettiğini yazabilmeniz demokrasi ruhunu zedeleyen ve zerre kadar hakikate uymayan isnattan başka şey değildir. Ne hükümet ne de parti vilayet teşkilatından yöneltilmiş en küçük bir baskı altında değildir. Bizler haddimizi bilen insanlarız, hele kazan kaldırma tabirini çok tecavüzkâr bulmaktayız.

Mersin Belediye Meclis azalarının istekleri tatmin edilmezse partiden çıkabileceklerini ileri sürme keyfiyeti de bazen gafil avlanan köşenizde yer bulabilmiştir. Vaktiyle de partimiz muhalefette ve bugüne nispetle daha zayıf iken (ödenekler meselesi***) diye ortaya çıkan ve sizin var kuvvetinizle körüklediğiniz ihtilafta genel kurul nasıl değerli onca şahsiyeti feda etmekten çekinmeyerek yarayı kangren olmadan mükemmel operasyonla kesip kurtulduysa bu sefer de belediye meclisini haksız görse idi cezai kararlar almakta bir an dahi tereddüt etmezdi kanaatindeyiz.

Sayın Yalman yukarıda yaptığım davette çok samimiyim. Lütfen davetimi kabul ile teşriflerinizde burada size bütün hakikatleri anlatayım. Delilleri nazarınıza serelim ve makalenizdeki (bu meselede Mersin Meclisi de, İç İşleri Bakanlığı da, Demokrat Parti de fena imtihan geçirmiştir)hükmünü tamamen tersine çevirerek (bütün bu teşekküller çok demokratik bir imtihan vermişlerdir) kanaatine varınız ve o güzel üslubunuzla bu açık hakikati umumi efkara okutma celadetini  (yiğitliğini) gösteriniz.”

**

Yazı dizisinin bu bölümünü sabırları zorlama pahasına uzattığımın farkındayım. Ancak o dönemin Mersin siyasi iklimini yansıtması bakımından hayli önemli ip uçları barındıran mektubu kısaltmaya ve bölmeye gönlüm el vermedi.

Peki, bu hayli hiddetli üsluba sahip Merzeci’ nin mektubuna karşı Ahmet Emin Yalman’ ın cevabını merak ediyorsanız, ileride Mersin’ in yerel demokrasi ile tanışma deneyimi ve Müfide İlhan konusunu araştıracak olanlara ışık tutacak o tarihi metni de bir sonraki bölümde paylaşayım.

*Millet Partisi başlangıçta D.P. ile yola çıkan, 1948′ de başını Fevzi Çakmak ve Osman Bölükbaşı’ nın çektiği harekettir. Milliyetçi çizgiye sahip bu parti 1954′ te kapansa da, yine Osman Bölükbaşı 1958’de Cumhuriyetçi Köylü Partisini kurar ve parti 27 Mayıs darbesi ardından da faaliyetini sürdürür. M.H.P’ nin nüvesini oluşturmuştur.

**Milli mücadele döneminde Ahmet Emin (Yalman) makaleleriyle Amerikan mandası fikrini savunur. Merzeci o yazılara atıfta bulunmaktadır.

*** Ödenek meselesi: 1947′ de C.H.P bazı D.P.’ lilerin de desteğini alarak Milletvekili maaş ve yolluk ödeneklerinin arttırılması kararını Meclisten geçirir. Ancak D.P. ilke olarak buna karşı çıkar ve partide büyük tartışma çıkar. Fuat Köprülü önerisiyle orta yol bulunur ve maaş farklarıyla ödeneklerin milletvekillerine değil partiye aktarılması kararlaştırılır. Bun rağmen başlayan kavga partiden ‘keskin’ kimi isimlerin tasfiyesiyle sonuçlanır.