Tuz deposundan Taş Bina’ ya -23- (Theodor Katz, Akkahve’ deki hayali mülteci)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -23- (Theodor Katz, Akkahve’ de yaratılan mülteci)

Halil’ in Mersin temelli çocukluk hayallerini gerçeklerle buluşturup masalsı bir dili büyük ustalıkla kullandığını bazı öykülerinden derlemeye çalıştığım bölümlerle anlatmaya çalıştım.

Bu alanda en çarpıcı örnek, kendi ifadesiyle Akkahve havasında doğan Theodor Katz öyküsü…

Celal Çumralı, Haşmet Akal, Osman Özeren, Nuri Abaç ve hatta kahveyi işleten ‘Hasan Baba’ nın ortak katkısıyla yarattıkları ‘ol’ denince doğan sanal kahraman…

Bu öyküyü dönüp dönüp okudukça aklıma Halil’ in 1951′ de yayınlanan şiir kitabı Hal ve Hayal geldi, geliyor. Gerçekten de gerçek durumu anlatan ‘Hal’ ile düşlerin canlandığı ‘Hayal’ ancak bu kadar özümsenerek aynı öyküye yansıtılabilir diye düşünüyorum.

Paylaştığım bölümleri okuyunca anlatmaya çalıştığım temel tema daha iyi anlaşılacak…

“(…)

O gün Stockholm nar çiçeği kızıldı. (…) Ciğerlerimizde bir ıhlamur havası. Katz, “Müzede açık oturum var!” dedi. Yazarlar, yabancı dilde yazmanın güçlüklerini tartışıyorlar. Katılmak ister misin?” Müzeye vardığımız zaman oturum sona ermişti. Nereden geldiğimizi sordu. Adının Theodor Katz olduğunu söyledi. Bu adı nereden bildiğimi anımsamağa çalışırken bana İsveç’li yazarları anlatıyordu.”Çoğu bu ülkeyi sıkıcı ve tatsız buluyor. Bezginler kuşağı!” “Tokluğun, rahat yaşamanın etkileri” dedim. “İnsanın usuna coşku verecek yönü yok, ondandır belki.” Güldü, “Aristo’nun torunu olduğun belli.” dedi, “Hiç değilse ülkesinde büyüdün.”

İki caddenin ortasında uzanan korulukta, az önce yağan yağmurdan arta kalan su damlaları havada asılı duruyordu. Birden anımsadım. Kırk yıl önce, böyle yağmurlu bir akşamda Mersin’ deki Akkahve’ deTheodor Katz’ ı yaratmıştık. O zamanlar saçı sakalı böylesine aklaşmış, kulağı ağır duyan bir ihtiyar değildi. Onu, içi coşku dolu, baskıdan kaçan, Hitler’ e karşı koyan bir Üniversite öğrencisi yapmıştık. Gerçekte yaşayıp yaşamadığını bilmeden, düşsel birini aramıza katmıştık. Tartışmalarımızı renklendireceğini sanıyorduk. Theodor’ a sadece “Ol!” demiştik. O da hemen Akkahve’de var olmuştu. Ondan öte, Theodor, Akkahve’ cilerin dostu oldu. Çay sohbetlerimize katıldı.Hatta bir kez, Celal Çumralı şaşırıp ona çay ısmarlamıştı. Haşmet Akal, çay paralarını isteyen Hasan Baba’ya boş iskemleyi gösterip, “Şu gavurdan al!” demişti. Sonunda çay paralarını Nuri Abaç ödemişti. Çok geçmeden Theodor bizden biri olmuştu. Konuşmalar çıkmaza girince Aristo’ dan Descartes’tan örnek gösterip, tartışmalara yön verirdi. İsveçli’ nin sözcülüğünü Osman Özeren üstlenmişti. Sosyal görüşlerine uygun düşmeyen bir fikir ortaya atılınca Osman, “Theodor burada olsaydı,” diye başlar, konuşanları sustururdu. (…)

Şimdi yanımda yürüyen şu adama bakıyorum, ne de çabuk yaşlanmış. Ama halâ dünyayı umursamayan bir hali var. Tavırları bizimle Akkahve’ de Akdeniz kıyılarında yetiştiğini gösteriyor.(…)

Bu adamın var olmasının en önemli nedeni Akkahve yöneticisinin yakınmalarıydı.  Hasan Baba, kahvenin zarara gitmesinin suçunu oğluna yüklerdi. Kahve boş olduğu zamanlar, bize “Şuraya bakın!” derdi. “Şu güzelim kahve şimdi arı kovanı gibi vızıldamalıydı. Ama yarı salak bütünüyle sarhoş bu heriften hayır mı gelir? Sabahtan akşama kadar elinde rakı şişesi. Ah bizi yurdumuzdan edenlerin gözü kör olsun. Yabancı ellerde yaşamak güç, kahırlı. Kahvede in cin top oynuyor. Üç şairle iki ressamdan başka gelen giden yok. Sabahtan akşama dek iki çay içip dünyanın derdine çözüm arıyorlar. Laf ebesş tümü de. Bu züğürt müşterilerle kahve mi dönermiş?”

Katz’ ın yaratıldığı gün, masada beş ya da altı kişiydik. Dışarıda ince bir yağmur. Buram buram bir yaşam kokusu. Bahar, kapının ardındayım diyor. Nurer Uğurlu, Celal Çumralı gelen geçenlere dalmışlar, yarım kulakla konuşmaları dinliyorlar. (…)

(…) Celal’ in önünden geçen kızın gözleri yasemin gülüyordu. Celal Nuri’ ye “Geçen kimdi?” dedi. Haşmet düşünce düzeni bozulduğu için Celal’ e kızdı. “Havayı bozuyorsun.” dedi. Kim geçerse geçsin sana ne be adam! Ayakta düş görmekten vazgeç! Yollar bomboş. Celal “Gördüm!” dedi. Bana, “Sen de gördün değil mi?”diye sordu. “Bilmem!” dedim. “Hiç dikkat etmedim.” “Vallahi geçti!” dedi Celal, “Elleri üşümüş, nefesi ılık bir dumandı. Nisan ayı gibi geçti önümden.”Haşmet’ in gözleri parıldadı. Böyle mitolojik varlıklar, senin gibi evli yer yaratıklarına pek yüz vermezler, vazgeç bu düşlerden. Hitler’e karşı koymak gerekseydi nereye kaçardın?” Osman “en iyisi Moskova!” dedi, “Sanatçıya çok değer verirler o ülkede.” Nuri, “Sen bir düşünürsün. Paris ya da Londra bence en uygunu.” Celal, “Bana kalırsa Stockholm!” dedi. “İsterseniz düşsel birini yaratalım, Stockholm’a gönderelim.” Nuri, “Çok ilginç.” dedi, “Adam genç, yakışıklı, Güzel Sanatlar Akademisi’ nde öğrenci.” (…)

(…) Osman, “Oldu! Bu Theodor, bir yaz gecesi, sahte pasaportla Berlin’ i bırakır, kaçar.” “Evet” dedi Celal, “Sevgilisi Lisbet yanındadır.” Haşmet, “Pes birader!” dedi, “Yahu, neredeyse adamın ne giydiğini, ne yediğini de ayarlayacaksın. Ama çevrende olan bitenden haberin yok. Nasıl yargıçlık yapıyorsun sen?” Celal gülümsedi, “Şair gibi! Şair gözüyle gerçekler daha açık seçik görülür.”

Müzeyi gezerken Theodor bize sanat yapıtlarının özelliklerini anlattı. Söz arasında İsveç’ten yakındı. Limon kesince güneş fışkıran İsrail’ e yerleşmediğine üzülüyordu. “Kırk yıldır çekiyorum bu soğuk ülkeyi. ” dedi. “Akkahve’ ye dönüp Celal’e Nuri’ ye bildirmeliyim.” dedim. “Theodor’u İsrail’ e gönderseydik daha iyi olurdu. Yahudi’nin gideceği ülkeyi biz seçmemeliydik.” Nuri’ nin, Osman’ ın Mersin’ i bırakıp gitmelerine engel olmalıyım. Limon çiçeği kokan kenti bırakıp yabancı ellere düşmesinler.”

Peki, İlyas Halil, Katz ile kurguladığı diyalogdaki gibi engel olabilir mi dostlarının limon çiçeği kokan kenti terk edip yâd ellere gitmesini?

Akkahve’ nin büyülü havası hüzünle sona erer, bir zaman sonra “kızıl damları, ak güvercin dolu evleri”, yasemin, limon çiçeklerini bırakıp dört bir yana savrulurlar

Theodor Katz’ in hüzünlü öyküsünü şöyle noktalayacaktır Halil:

“Katz’ ın yakınmaları bitmedi. “Benim buralara gelmeme neden olanın gözü kör olsun!” dedi, durdu. “Öyle deme!” dedim, “Buraya gelmene neden olan kişilerden birisi şair yargıçtı, öteki ise ressam- mimardı.”

Theodor Katz güldü. “İnsanların alın yazısını yazan güçlerin böyle nitelendirildiğini hiç duymamıştım” dedi.”*

* İlyas Halil Kiralık Mabet (1993) Theodor Katz öyküsü

 

Yapay zeka ve geleceğin dünyası… Abdullah Ayan yazdı (29.8.2017)

Yapay zeka ve geleceğin dünyası…

Herkesi heyecanlandıran bir gelecek tahayyülü var…

Bana kalırsa dünyayı baştan aşağı değiştirecek ve bildiğimiz tüm algıları, ön yargıları kökten yıkıp yeniden kuracak en önemli gelişme yapay zeka alanında yaşanacak…

“Big Data” veya Türkçedeki en uygun karşılığıyla ‘büyük veri’ dediğimiz bilgileri bir havuzda toplayıp bunlardan sonuçlar üreten algoritmalar. Algoritmaların her aşamada havuza düşen verilerle zenginleşen bilgi dağarcıkları ve öğrendikleriyle kendi kendilerine karar vermeye başlamaları…

Konuyu bir iki cümleyle özetlediğime, basite indirgemeye çalıştığıma bakmayın.

Sağlıktan güvenliğe, spordan müziğe, mühendisliğe, medyaya, hayatımızın her alanını radikal biçimde etkileyecek, bildiğimiz varsa yeniden oturup üzerinde düşünmemiz gereken, bu hızla sürerse çok değil on bilemediniz yirmi yıl içinde tüm insanlığın yaşamını kökten değiştirecek bir devrim dalgası kapımızı çalmakta…

Örneği sağlıkta, sağlıkta da cilt kanserinden vereyim…

Bir doktorun hayat boyu karşısına çıkan deri kanser vakalarıyla ilgili yaptığı tüm teşhislerin, diğer doktorların teşhisleriyle ortak bir havuzda toplandığını ve o havuzdaki verileri yapay zekanın değerlendirdiğini düşünün…

Google 2016 son aylarında tam da bunu yaptı. ABD’ nin bilişim alanındaki başarılarıyla ünlü Stanford Üniversitesiyle ortak bir çalışmaya öncülük etti, destekledi.

Stanford Üniversitesi araştırmacıları Google görüntüleri tanıma motoru yardımıyla iki bin farklı cilt hastalığına karşılık gelen yüz otuz bin görselin toplandığı havuzda bir yapay zeka algoritması geliştirdi.

Ortaya çıkan algoritma fotoğrafı çekilen her türlü cilt lezyonunun kanserli olup olmadığını şimdiden %91 doğrulukla belirliyor. Şimdilik diyorum çünkü havuza daha fazla görüntü verisi girdikçe öğrenme becerisine sahip bilgisayarlar sayesinde önümüzdeki yakın dönemde teşhis neredeyse kesine yakın olacak.

Dünyanın en deneyimli dermatologunun meslek hayatı boyunca karşılaştığı vaka sayısı bile binlerle ölçülürken, onun ömrünü alan tecrübesini yapay zeka bir kaç saatlik tarama sonucu daha kesin biçimde ediniyor ve aylar süren teşhis dakikalar içinde üstelik daha doğru biçimde ortaya çıkabiliyor.

Bu tıbbın sadece bir alanından basit bir örnek…

Herkes rahatlıkla faaliyet gösterdiği kendi alanından kimi sonuçlara ulaşabilir…

Gelecekle ilgili projeksiyon yapan kimi bilim adamı 20 yıl içinde dünyadaki mevcut işlerin yarısının akıllı zekaya sahip robotlarca yapılabileceği gibi çoğumuzun tüylerini diken diken edecek öngörülerde bulunuyor.

Ve bu öngörüler kimi sektörlerde öylesine hızlı gelişmeleri ortaya çıkarıyor ki, beş yıl önce hayal denilen pek çok şeyin bugün gerçekleşme olasılığı pek çok sektör çalışanı için kabustan beter.

Örneğin sürücüsüz araçlarla ilgili gelmekte olan dalganın yakın zamanda ABD’ de 2 milyon sürücüyü işsiz bırakma olasılığı…

Örneğin bir zamanların en büyük istihdam alanı olan madencilikte insanın yerini şimdiden alan robotlar…

Örneğin bankacılıkta risk analizi, kredilendirme gibi nispeten daha çok nitelikli elemana ihtiyaç duyulan alanlarda bile yapay zekanın çok daha sağlıklı kararlar alabilmesi…

Ve günümüzde en önemli istihdam alanlarından biri olan perakende mağazacılık, alış veriş marketleri…

Klasik mağazacılık ayakta durmaya çalışırken müşteriyi kılını kıpırdatmadan akıllı telefon üzerinden ne istediğini yine ‘big data’ sayesinde algılayıp sunan sanal mağazacılık dört nala koşmakta.

bu alanda dünyanın nefesini kesen en büyük kapışma ABD’ de Wallmart ile Amazon arasında yaşanıyor.

2,2 milyon personele sahip Walmart’ a karşı 300 bin çalışanla piyasa değeri ölçeğinde bu yıl onu geçen Amazon…

22 yılda Amazon bunu nasıl başardı derseniz, Walmart’ ın insan gücüyle yaptığı çoğu işi robotlarla gerçekleştirmesi. Bununla da kalmıyor gelişme… Amazon bu yıl kargo teslimatlarını insansız hava araçlarıyla gerçekleştirmeye başlayarak, işin henüz başında olduğumuzu anlaşılır biçimde anlatıyor.

Aslında yapay zekanın medya üzerindeki etkisini, Google’ nin yerel haberlerle ilgili son projesini, yazıdan görsele kaymakta olan insanlığın yeni dilini ele almayı düşünüyordum ama giriş faslı ona yer bırakmadı.

Başka bir makalede de geleceğin medyasını, tehdit ve fırsatlarıyla ele alma umuduyla…

 

 

 

 

Tuz Deposundan Taş Bina’ ya -22- (Boro’ nun hayal üstü öyküsü)

Tuz Deposundan Taş Bina’ ya -22- (Boro’ nun hayal ötesi öyküsü)

İlyas Halil sadece Akkahve dönemindeki sanatçıları anlatmaz öykülerinde…

Çocukluğunun geçtiği mahalleyi, oynadığı sokağı da öylesine resmederek anlatır ki, okurken tasvir ettiği mekandaki isimlerin gözlerinizin önünde canlandığını hissedersiniz.

1993′ te yayınlanan Kiralık Mabet kitabındaki Boro ve Theodor Katz isimli öyküler bu anlamda çarpıcı iki örnek…

İlyas Halil’ in Akkahve çatısı altında buluşan sanatçı dostlarıyla yarattıkları Thedor Katz karakteri kendi ifadesiyle ‘hayallerde süslenerek’ ve grupta yer alan herkesin katkısıyla ‘OL’ denince doğmuş biri ama Boro öyle değil…

Boro, Halil’ in çocuksu hayalleriyle zenginleşen bir figür olsa da, etten kemikten ve capcanlı karşımızdadır. Hem de şapkası, çifte tabancası, atının terkisine attığı sevgilisi Zeynep’ in gerçek üstü hikayesine rağmen…

Şöyle anlatır Boro’ yu:

“Dün Boro’ yu Tahtalı Camii* yanındaki kahvede gördüm. Ak saçlı, ak sakallı bir adam, boş un çuvalı gibi küçülmüş, güneşte uyukluyordu. Kahvecinin çırağı çayı masasına koydu. “Dede!” dedi, “uyan, çayını getirdim. Bu üçüncü haberin olsun!” Kahve ocağına döndü. “Abit Usta!” dedi, “Dedenin hesabına bir çızık daha at!” Boro gözlerini açtı, “Bu ikincisi, ötekini içmedim. Uyurken masaya çay koyma diye kaç kez uyardım seni!” Çırak onu umursamadı. “Uyumasaydın!” dedi, “hem burası Tekke mi? Uyuyacaksan evinde uyu!” Kahveci Abit çırağa kızdı, “Dedeyi rahat bırak lan dümbük!” dedi. “Bu adam bir zamanlar senin nenenin sözlüsüydü. İsteseydi deden olurdu.” Çırağın yüzü kızardı. “Abit usta, ölmüş nenemi karıştırma! Boro, Abit ustaya döndü, “bu genç Zeynep’ le Mahmud’ un torunu değil mi?” Abit, evet anlamında başını salladı. “Boş ver, kızma oğlana!” dedi. Boro, “Benim kim olduğumu nereden bilsin. Sana fazladan bir çay parası kazandırmak istiyor.”

Gençlik yılları Boro’ nun gözünde yeniden canlandı. Bir zamanlar kentte onu sevmeyen ya da ondan korkmayan yok gibiydi. Çocuk dünyamızın kovboyu, sokağımızın şerifiydi.

Babamı Kansas City’ nin demircisi olmaktan o kurtarmıştı. Dünyanın dev, benim cüce olduğum, ayaklarımın yere değmediği, polen gibi havada uçuştuğum çocukluk yıllarıydı o günler…

Bir gün babamla eczaneden eve dönüyordum. Sebze pazarı tenhaydı. Hıyarlar, naneler, patlıcanlar satılmış, küfeler boşalmıştı. Dükkanlar kapanıyordu. Kaldırımlarda yalnız ezik domatesler, çürük marullar kalmıştı. Şebub**’ ların fırını kalabalıktı. Irgatlar, kızarmış kuzu kellesi almış, taze ekmeğin fırından çıkmasını bekliyorlardı. Boro, ak bir atın sırtındaydı. Kansas City’ den gelmiş fırının önünde durmuştu. Sırtında sırmalı ceket, başında geniş kenarlı ak bir kovboy şapkası, belinde gümüş kabzalı iki tabanca arkasında tek atlı posta arabası.. Maskeli haydudun hücumuna uğramış, deniyordu. Altınlar çalınmış kızı kaçırmışlardı.

(…) … “Boro hırsızları yakala!” diye sesler duyuluyordu. Kervan Hadra Hamamı’ nın arkasındaki boş arsada durdu. Boro ak bir atın üstünden “Bu akşam yazlık sinemada..” diye başladı, “Maskeli Haydut’ un posta arabasını nasıl soyduğunu Ken Maynard***’ ın onu nasıl yakaladığını göreceksiniz. Bu akşam Ken Maynard’ ın Maskeli Haydut filmi oynuyor. Beyaz tabancalı oğlanın haydutları nasıl yakaladığını göreceksiniz. Her yer elli kuruş! Halk gecesi! Her yer elli kuruş! Bu heyecanlı filmi kaçırmayın!”

(…)

Hamamın arkasındaki kalabalık çoğalmıştı. Bisikletçi Nedim’ in önünde atlı karıncalar dönüyor, salıncaklar sallanıyordu. Uçan kayıklar çocuk doluydu. Çığlıklar gökyüzünü dolduruyordu. Seyyar satıcılar bici bici, Şam tatlısı, çitlembik satıyorlardı. (…)

Bizim sokak parkın ağzında başlar, Yanık Okul**** boşluğunda biter. Lazkiyeli’ lerin geçit yoludur. Sabahın alacakaranlığında fal açan çingene kızları, ayakkabı boyacıları, Arap küfeciler geçerler, çarşıya giderler. Gün batımında atları yorulmuş yük arabaları, eskiciler, seyyar satıcılar, küçük arabalarını iterek evlerine dönerler.

(…)

(…) Kalabalık hamamın arkasından Yanık Okul boşluğuna geçmişti. Başlarında Boro, elinde borusu bu gece sinemada oynayacak filmleri duyuruyordu. “Bu akşam saat 8′ de…” diyordu. “Halk sinemasında Arapça şarkılı, Türkçe sözlü Abdulvehab’ ın en son aşk filmi..” Bir anda pencereler kızlarla doldu. Şalvarlı prenseslerin düşlerine, kovboy şapkalı bir prens girdi. Heybesinde yağmayan ikindi yağmurlarının serinliği, genç kızların biçilmemiş çeyizliği vardı. Zengin Mısırlı paşaların oğluyla evlenen fakir kızların serüvenleri doluydu.

Boro’ nun sesi daha belirginleşti. Daha etkili oldu. “Arapça şarkılı, Türkçe sözlü, Aşkın Gözyaşları..*****”

Zeynep o anda kendini Boro’ nun terkisinde buldu. (…)

Açık hava sinemasının önünde, pompalı lüks lambaları, caddeyi ışıl ışıl aydınlatıyordu. Seyyar satıcılar kabak çekirdeği, Antep fıstığı kavuruyor, kıyı yeni sulanmış toprağın kokusuyla buram buram kokuyordu. Biraz da karanfil karışmıştı havaya. Belediye Bahçesi’nde garsonlar masadan masaya koşuyorlardı. Bakkalın ardındaki gazoz kulübesinde değişik bir dünyanın gençleri şakalaşıyor, anlaşılmaz şeyler söylüyorlardı.

(…)

Boro, “bir iki ay mutlu olursun.” dedi, “benimle evlenirsen. Mutlu olmak bizim mahalleye özgü bir şey değil. Koku gibi çarçabuk yiter gider. Film gibi çabuk biter. Sonunda damağında acımsı bir tat! Çoluk çocuk, yoksulluk, olur olmaz yerde düşlerini böler. Beni dinle, işini sağlama bağla! Arabacı Mahmud’ a var!” “Peki!” dedi Zeynep, “Sen ne olacaksın?” “Bana üzülme!” dedi genç adam, “Benim gerçeklerle ilgim yok. Şu anda atımın terkisinde olmadığını sen de biliyorsun. Evde tek başına yemek pişirdiğinin ayrımında değil misin?”

(…)******

Notlar

* Asıl adı Avniye Camiidir. 1898′ de Mahmud Efendi tarafından yaptırılmıştır. 1938’e kadar minaresi tahtadan olduğu için Tahtalı Camii olarak anıldı. Camiye gelir getirmesi için önünde dükkanlar inşa edilmiştir. Silifke Caddesi üzerinde bugün de ibadete açıktır.

 

 

** Şebub fırını Mersin’ le ilgili sonradan kaleme alınan çoğu kayıtta Dinç fırını olarak yer alır. Balık halinin Silifke Caddesi girişinin batı köşesinde yer alıyordu. Şebub Arapça isminden anlaşılacağı gibi Genç anlamına gelir. Soyadı kanunu çıkınca aile Dinç soyadını almıştır.

*** Ken Meynard (1895-1973): Western filmlerinin ortaya çıkmasında önemli rol oynamış efsanevi aktör. 1940’lara kadar filmleri kapalı gişe oynamış, sonradan çoğu yıldız gibi kayıp gitmiştir. Yoksulluk içinde bir karavanda 1973 yılında ölü bulunduğunda alkol komasındadır.

**** Gazi İlkokulu doğusunda başlayıp Yanık Mekteb’ in yerinde oluşturulan Özgür Çocuk parkı ile sonlanan Doğuş Hastanesinin bulunduğu sokak. (İlyas Halil’ in çocukluğunu geçirdiği 177. sokak)

***** Abdulvahab, Ümmü Gülsüm ile birlikte 2. dünya savaşı sırasında yükselen Mısır ekolünün en önemli şarkıcısı ve o dönem şarkıcılarının neredeyse tümü gibi filmlerde rol alan aktörü. Önce Mısır ardından Hindistan filmleriyle gelen furyada, filmler Türkçe sözlü, Arapça ve Hintçe şarkılıdır. Arapça şarkılara olan ilginin temelinde 1934′ te alaturka müziğin devlet radyolarında yasaklanması yatar. Batı müziğinden haz etmeyen halk, özlemini Alaturka müzikle aynı karakterdeki Arap müziğiyle giderecektir. Aşkın Gözyaşları filmi vizyona girdiği 1938′ lerden başlayarak uzun süre halkın yoğun ilgisini çeker. Filmin oynadığı sinemaların önünde uzun kuyruklar oluşur. Abdulvahab’ ın seslendirdiği “Damua’l hubb (aşkın gözyaşları) o kadar sevilir ki, Hafız Burhan şarkıyı Türkçe sözlerle plağa okuyacaktır.

***** Öykünün kahramanı Boro’ nun gerçek bir karakteri yansıttığını İlyas Halil bana gönderdiği son notta şöyle anlatıyor:

Boro Mersinin çağırtanı idi. Sinemanın kapısında durur gösterilen  filmi ilan ederdi. Unutmadığım bir filmi elinde boru şöyle tanıtmıştı: “Bugün Güneş sinemasında 36 kısım tekmili birden. Baytekin Yeni dünyalarda filmi gösteriliyor. Duyduk duymadık demeyin. Matine;  giriş 10 kuruş . Film saat iki de başlıyor.”

Sözünü ettiği Baytekin, Maskeli Haydut, Aşkın Gözyaşları gibi filmler 1940’ların başında halkın yoğun ilgi gösterdiği filmler. Ken Meynard, Abdulvahab’ ta öyle…

O filmleri anons eden ve çocuk Halil’ in hayallerini dolduran, çifte tabancalı kovboy olarak öyküde canlandırdığı Boro lakaplı kahramanımızla ilgisi var mı bilemem ama dönemin gazete arşivini karıştırırken; ilginç, ilginç olduğu kadar da trajik bir haberle karşılaştım. 30 Haziran 1953 tarihli Yenimersin gazetesindeki haber aynen şöyleydi:

“Kiremithane mahallesinde oturan ve şehrimizde Boro namıyla tanınan Ahmet Sarılmışer pazar gecesi evinden çıkarak Atatürk Caddesinde Levante’ lerin evinin arkasındaki sahile inmiş ve denize girerek yıkanmak istemiştir.

Bu arada tahmin edildiğine göre kuvvetli bir dalganın tesiriyle yıkılmış ve içki aldığı için de takatsiz düşerek bir daha kalkamamış ve boğularak ölmüştür.

Dün sabah deniz kenarından geçenler Boro Ahmet’in cesedini sahilde görmüşler ve derhal emniyete haber vermişlerdir. İlgililer gereken tahkikata girişmişlerdir”

1940′ lardaki filmleri özellikle de kahraman şerif Ken Meynard’ ı anons eden ama on yaşındaki İlyas Halil’ in hayallerini “atının terkisine Zeynep’ i atarak dolaştıran” kahraman olarak süsleyen ‘Boro’ ile 1953′ te gazete haberindeki ifadeyle ‘içkili’ girdiği denizde boğulan ‘Boro’ aynı kişiler mi bilinmez. Ama bilinmemesi öykülere konu olacak böylesine tuhaf bir rastlantı olduğu gerçeğini değiştirmiyor…

önemli not: bu yazı yayına hazırlanırken, Boro konusu için yardım istediğim Vahap Kokulu, yaptığı temaslar sonucu şu bilgiyi verdi: Denizde cesedi bulunan rahmetli Ahmet Sarılmışer ile film anonsu yapan Boro aynı kişi…

Bu durumda Halil’ in çocukça düşlerini süsleyen ve öyküye konu olan kahraman şerif Boro, aşık olduğu Zeynep’ in acısıyla ölüme yattıysa, o öykünün sonu yeniden yazılmayacağına göre, en azından hayal dünyasında da olsa yeniden canlandırılması gerekir. Hele bu gerçeğe yatkın hayaller kimseye de zarar vermiyorsa…

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -21- (İlyas Halil’in kaleminden Celal Çumralı)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -21- (İlyas Halil’in kaleminden Celal Çumralı)

“Odunlarımı ver Hakim bey!”

Mersin’ in o çok bereketli sanat yıllarına damgasını vuran beş, altı kişiden biri de Yargıçlık mesleği yanında şairliğiyle de öne çıkan Celal Çumralı’ dır.

Çumralı, emekli olduktan sonra da sevdalısı olduğu kentte ölünceye kadar avukat olarak hukukçu mesleğini ve sanatçı olarak ta yazmayı sürdürmüştür.

İlyas Halil, tıpkı Nuri Abaç ile olduğu gibi Çumralı anılarını da öyküleştirip aktarır bize…

Üstelik mekanları kendi şiirsel diliyle en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlatır.

‘Odunlarımı ver Hakim bey!’ işte böyle bir Çumralı öyküsüdür ama sadece bir şairi değil aynı zamanda dönemin Mersin’ ini de yansıtır… Öyle olmasa, Halil’ den başka hangi sanatçı bugüne kadar soğuk yüzlü adliye binasını ‘yasemin yüzlü’ olarak tanımlar ki?

“Kuzey Afrika kolonyal stilinde yapılmış, ortası gökyüzüne açık Mersin Adliye Binası, 1956 yılında, yüz yirmi bir ak güvercin, on yedi yargıç, bir kaç savcı ve bir şair tarafından istila edilmişti.

O günlerde, yasemin yüzlü yapının önünü güvercinler kapamazsa, aralık sokaktan deniz görünürdü. İş denizi, ithal ve ihraç denizi. Önü deniz, ardı hapishane olan yapı iki yanı ile hem güzelliklere, hem de dertlere alışıktı.

Gözleri iki kar kuyusu, yüzünün derinliğinde gömülü idi. Celal Çumralı günlerini yargıç olarak, insanların anlaşmazlıklarını ayıklamakla geçirirdi. Çalışma saatlerinden sonra düşünce ile yaşamın çelişkilerini düzeltmek için kafa patlatır, şiir yazardı.

Şairi yargıdan, yargıcı şiirden ayırmaya olanak yoktu. Kimi günler ikisiyle doluydu. Neyin yargı, neyin şiir olduğunu anlamak zordu.

O bahar günü, adliye binasının önü arı kovanıydı. Beyaz önlüklü kahveciler, sağa sola koşuşuyor, yargıçlara kahve taşıyorlardı. Civar köylüler öbek öbek toplanmışlar, fısıldaşıyorlardı. Kapıdan yargıçları gözlüyorlardı. Sert bakışlı yargıç elini uzattı. Kahve fincanını aldı, ağzına götürdü, içti. Bıyıkları kahveleşti. elinin tersiyle sildi.

Kara cübbeli avukatlar bir kapıdan girip, öteki kapıdan çıkıyorlardı. Kapıda dikilen mübaşirin sesi koridorda yankılandı. “1927 doğumlu Fatma kızı Fatmaa!”

O gün Çumralı’ nın konuğu olan Haşmet Akal’ ın yüzü gülümsedi. “İşte bu!” dedi. “Gerçek şiir 1927 doğumlu Fatma kızı Fatma’ nın öyküsü. Bunu gör, bunu duy, bunu yaz!” Celal hafifçe gülümsedi. Başını salladı. İnsanların çilesi, günlük dertlerden daha derindi onun için, daha karışıktı.

Bahar akşamları binanın önünde, kıyıya vuran deniz durulur, sakinleşirdi. Küçük dalgalar yavaş yavaş erir giderdi. İnce duman tutardı havayı. Mavi suyun içinde yüzen balıklar gibi, köylüler yavaş yavaş çekilir, giderlerdi derinlere, alacakaranlığında gecenin. Alev gökyüzünde koyulaşır, limondan portakala dönerdi. Çumralı çocuklar gibi, bisikletine biner evinin yolunu tutardı. Şiir böyle başlardı Çumralı’ da. Renkler böyle doğardı Abaç’ da… Nuri’ nin renkte yaptığını Celal şiirde yapıyordu. Bu iki sanatçının birbirlerini etkilemesinden çok, günün sanat akımı ikisini bu düzeye itmişti. Her iki sanatçının seçtikleri sürrealist dille fikirlerini, duygularını daha iyi belirteceklerine inançları vardı. “Realist yol her zaman realiteyi ortaya çıkarmaz! Başka bir deyişle, mantık yaşamının karanlık yönüne ışık tutmak onu aydınlatmaz, anlatmazdı. Mantıkla bakılan olaylar kolayca anlaşılır. Bu anlama olayın gerçek yönünü kavrar mı bilemeyiz.” diyordu bu sanatçılar.

Bir yandan bu türlü çekişmeler olurken, diğer yandan Mersin, bir renkli şiir içinde yüzüyordu. Akkahve dünyaya açılıyordu.

“Akşam mıydı neydi, seni görüyorum  bir aydın aralıkta, seni anıyorum hep. Vazgeçemediğim bir şarkı mıydı ne, sahil boyunca çımacılar arasında martıları hatırlatın.” diyordu öğrencinin biri elinden tuttuğu arkadaşına. Yaşamın sürrealist yönünü gerektiği gibi anlatabilmek için, olağan bir olaydan ayırmak için, yine gerçeküstü bir anlatım aracına gerek vardır. İnsanı insanın içinde arayan ressam, konuyu iyi canlandırmak için gerçek dışı yaratıklar, biçimler ortaya koymuştur. Resim sanatının tüm anlatım araçlarını değerlendirip tartmıştır. Resmin iç yapısının temeli olan valör, ahenk, balans, ritim, akıcılık, birlik, kompozisyonu, öte yandan resmin dış ereğini etkileyen yargı değerleri olan güzellik, çirkinlik, iyilik, kötülük, nefret duygularını birer dil aracı olarak ele almış ve değerlendirmiştir. Bu araçlardan bir kısmını ereğe uygun bulmadığı için kullanmamıştır. Celal de aynı temizlemeyi şiirde yapmıştır.

O günlerin Akdeniz kıyısında unutulmuş bir küçük kasabada yaşayan bir avuç sanatçı, oval bir tren yolunda giden katarlar gibi birbirlerini ittiler. Birbirlerine hız, güç verdiler. Kimin itip, kimin itildiğini kestirmek olanaklı değil, ne de önemli. O günlerin sanatsal anlamına hepsi ayrı katkıda bulundular.

Çumralı, kendini anlamsız şiire adadı. Şiirlerinde metafiziği işledi. Mersin’in lirik, yumuşak havasını bırakıp ruh dünyasının derinliklerini ölçmeye yeltendi. Nuri de bu görüşteydi. Bir adım ilerideydi belki. Bir mektubunda Çumralı arkadaşına şöyle yazıyordu:  “Biz deyince, başta sürrealist ressam Nuri Abaç, eleştirmeci Ahmet Caner sonra Çumralı cenapları.. İki günde bir Akkahve’de toplanıyoruz. Ben yazıyorum, Nuri eleştiriyor. Caner alıp gidiyor. Derdim uzun mısralı, geniş yapılı şiir düzmek değil, karınca kararınca derinleşmek istiyorum o kadar.”

Çumralı’ nın eylemi, derinleşmek dediği metafizikti, sürrealizmdi. Çumralı ikinci yeni’ nin kucağına giderken Haşmet Akal telaşlı trafik memuru gibi, “Aman Celal, gittiğin yol yanlış, gel vazgeç bu sevdadan. Güzellik halkın koynundadır. İyilik onun şaşmaz sağduyusudur.” diye bas bas bağırıyordu. Haşmet’ in inadına şiir düzüyordu Çumralı;

“Ayaklar görüyorum, gene de bilmiyorum

Ayaklar dediğim bulutlar yüklü

Ben gökyüzünde ayaklar görüyorum hep

Bulutlar yok mu ayaklar görüyorum hep.”

(…) Yumurta sarısı bir mart öğle üstü, doğa güneşin altında kımıldayıp oynaşırken, Akal, adliye binasında Celal Çumralı’ nın konuğu idi. Adliye binası’ nın kuzey kapısı şehir hapishanesine bakardı.* Öğlen güneşinin altında köylüler çıkınlarını açmış, karınlarını doyuruyorlardı.

Asliye Hukuk Hakimi Çumralı’ nın küçük odasında Haşmet şiirden söz ediyordu. Tam bu sırada, odaya yaşlı bir köylü kadın girdi. Kadın uzun boyluydu. Geçmiş yaşına rağmen dimdik duruyordu. Yüzü başı açıktı. Buruşuk yüzünde tek diri kalan gözleri idi. Kadın kapıya vurmadan girmişti. “Hakim hanginiz?” dedi. Celal “benim!” dedi. Kadın celal’e bir an dikkatlice baktı. “Hakim bey odunlarımı ver!” “Bağıntısız bir cümle” dedi Çumralı. “Şiir bu işte! İkinci yenicilerin şiiri bu! Köylü kadının ağzından bu ne güçlü bağıntısız kompozisyon. Anlamsız şiirin daniskası.” Haşmet başını salladı, “evet şiir bu!” dedi, “Görüyor musun sosyal realizmi, hakkını arayan yoksul kadını, dinç dik kadını, eğilmeyen köylüyü. Şiir bu işte! Dünyaya meydan okuyor, birader. Hakim bey odunlarımı ver diyor. Yalın bir dil, doğrudan istek. Bundan daha realist, daha inandırıcı olamazdı.”

(…)**

*Uray Caddesinde bugün Vergi mahkemelerinin kullandığı eski Valilik binası, günümüzde Jandarma komutanlığının kullandığı İstiklal Caddesi üzerindeki hapishaneye (bu bina şans eseri yıkılmadan korunmuştur ve jandarma lojmanı olarak kullanılmaktadır) kadar uzanırdı. Valilik binasıyla hapishane arasında kalan yapı ise Adliye binası olarak kullanıldı yıllarca. Henüz her hangi bir inşaatın yapılmadığı 1950′ lerde tarihi Valilik binasının ön balkonu denize bakardı. Bu nedenle Halil’ in ‘önü deniz, arkası hapishane’ bugün tümüyle silüetini yitirmiş o bir döneme damgasını vuran Adliye binasını anlatan en özlü tanımdır.

** Kiralık Mabet (1993) kitabı, ‘Odunlarımı ver Hakim bey’ öyküsünden

Tuz deposundan Taş Bina’ ya… (20)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya… (20)

İlyas Halil’ in 1950′ de henüz 20 yaşında iken okurla buluşmaya başladığı şiir yağmuru, yıllar süren suskunluğun ardından Doyumsuz Göz (1983) kitabıyla şiir tadında öykü kitaplarıyla sürecek ve Çıplak Yula (1985), İt Avı (1987), Boyansin Ramazan (1989), İskambil Evler (1991) ile bugüne varan hüzün dolu sağanağa dönüşecektir.

Mersin hasreti birbirini takip eden her kitapta biraz daha artacak, her şeyi merak eden haylaz çocukluğun, delişmen gençliğin ve hüzün dolu savaş yıllarının durulmuş sevdalısı; Mersin denilen küçücük kasabadan dünyanın en büyük martılarını uçuracaktır en görkemli gökyüzüne…

Gün olur Bakkal Recep’ in komşularıyla yaşadıklarını trajikomik ifadelerle anlatır da, gülerken mahzunlaşır, kaybolmaya yüz tutmuş anılara dalarsınız:

“(…) O günlerde kent, zengince bir konağın avlusundan daha büyük sayılmazdı. Recep efendi her sabah uyanınca, pazara taze meyve almaya koşardı; bir saat içinde çarşıdaki tüm yeşilliği gözden geçirir, alacağını seçer, esnafın halini hatırını sorar, dostlarının ineği, keçisi hakkında bilgi edinirdi. Bazı günlerde halin* girişindeki kahvede çay içecek vakti bile olurdu. (…)

(…) Batıdaki Müftü Köprüsü ile doğudaki Büyük Kilise’ nin orta yerinde, Gümrük Alanı’ ndan denize uzanan yolcu iskelesi, sabahları una bulanmış gibi dururdu. İlk çatananın düdüğü ile uçan martıların altından iskelenin yosun rengi ortaya çıkardı. Doğuya uzanan caddede Arapça konuşan iş adamlarının mağazaları sıralanmıştı. Arap Kilise’sinin arkasında Maruni’ ler Mahallesi uzanırdı. (…)” **

Bazen de yedi yaşında hayallerle gerçeklerin birbirine karıştığı günlere, “kızıl damlı, ak güvercin dolu” evin avlusunda canlanan İya ile el ele tutuşur, birlikte kenti gezerken bizi de, doyumsuz yolculuğa çıkarır:

“Yedi yaşında olmalıydım. Yüzü ak, tepesinde güvercinler uçuşan bir ev anımsıyorum. Kent, o zaman daha çocukları çocuk, gençleri yaşlanmamış, çividi bir denizle, zeytin rengi dağların arasına sıkışmış, sazlık bir yerleşim yeri idi. Gündüzleri Ağustos böceklerinden geçilmez, geceleri ağzında çuvaldız taşıyan, parmak büyüklüğünde sivrisineklerle doluydu.(…)

(…) Geç kalmış Nisan güllerinin üstünde üç beş bal arısı. Mandalina ağaçlarının bahar çiçekleri tomurcuk olmuş. Nar ağacında ak elma çiçekleri. Toprağın gölgelik yönü halâ ıslak..(…)

(…) Sevincimden gözlerimi yumdum. Bahçemiz değişmişti. Mutlu ışınlar fışkırıyordu topraktan. Mandalina, nar ve elma ağaçları el ele tutuşup çevirdiler beni. Beklediğim gün gelmişti. Sandıklardan birinin kapağını kaldırdım. İçinde benim yaşımda saçı yonca, yüzü güneş ışıltılı, anadan doğma çıplak bir kız. Aynada kendi yüzüne bakar gibi bana gülümsüyordu. “Günaydın!” dedi.(…)

(…) kısa süre içinde İya bizden biri oldu. Gün boyunca bahçede oynuyor, düşler kuruyorduk. Bahçemiz çok hoşuna gitmişti. Çıplak ayaklarına dokunan toprağı, vücudunu ısıtan güneşi, yonca saçlarını dağıtan rüzgarı seviyordu. Her geçen gün, yeni sorular çıkıyordu karşımıza. İnsanların neden kalın giysilere büründüğünü, birbirleriyle niçin boş yere çekiştiklerini öğrenmek istiyordu. “Biz çocuğuz!” dedik. “Böyle sorulara yanıt veremeyiz.” Bir gün “kasabayı gezelim” dedi. “İnsanları görüp tanımak istiyorum.” O günlerde Kışla Caddesi patika bir yol, Ortodoks Kilisesi bir kulübe, denizin kıyısında mışıl mışıl uyuyan bir kedi. Gümrük iskelesine uzanan boşluk sazlık bahçelik. Mersin’ in yolları yeni yeni beliriyor, derenin iki yakasında yeni yeni yapılar yükseliyordu. Yanımda sere serpe çıplak bir kız, cennetin kapısından dünyayı merakla izliyor, şaşkın geziyorduk. Kasabalı çıplak kıza aldırmıyor, bahçesiyle, sebzesiyle uğraşıyordu.

İskelenin yanı başında balıkçılar birlikte ağ çekiyor, şarkı söylüyorlardı. Çocuklar gibi sevinçli, çocuklar gibi güleçtiler. Ağlarından balık çıkmayınca üzgünlük çöktü üstlerine. İya “yazık!” dedi, “Bunlar aç kalacaklar.” elimden çekip balıkçılara doğru yürüdü. Bu çıplak kıza kızacaklarını, bizi oradan kovacaklarını bekliyordum. Güneşten tüm gövdesi yanık, çıplak İya balıkçıların arasında haşlanmış mısır gibi sarı, rüzgar kadar doğasaldı. Dönüp bakan olmadı. Önlerinde durdu. “Dilerim ağlarınız balık dolsun.” dedi. “Eviniz aşsız kalmasın.” Birden ağlar kımıldayan yüzlerce balıkla doldu. Balıkçıların sevincini görmeden Hal’ e yürüdük. Hal’ in güney yüzü Kavaflar Çarşısı’ dır. Kuzeyi ise nane, limon kokar. Bahçeciler sabahın erken saatinden gün batımına kadar maydanoz, domates satarlar. Hal’ in iç bölümü kasaplara ayrılmıştır. Çoğu Giritli’ dir. Etin iyisini, parayı bol ödedikleri için, kara giysili madamalara ayırırlar. Madam Jürtrük bunlardan birisidir. Koç yumurtası demesini bilmezdi. Kasap Hüseyin Ağa bir kaç kez “buna taşak denmez!” diyecek oldu. Sonra “Bana ne” dedi, “kendisi bilir.” işi oluruna bıraktı.

İya Hal’ e girdi. Taze turunç kokusu dağıldı çevreye. Çıplak İya taze soyulmuş turunç kabuğu. Yüzünden, vücudundan ince zerreler fışkırıyor, gözleri kamaştırıyordu. “Ne güzel insanlar! ” dedi. “Bunları hoşnut etmek, dükkanlarını etle, sebzeyle doldurmak istiyorum.” Biz hal’ den çıkarken, kasap dükkanları taze etle, manavlar ise sebze, meyve ile taşıyordu. Gökten görülmemiş bir bolluk yağmıştı sanki…

Hal’ den sonra, İya ile Yoğurt Pazarı’ na yollandık. Yoğurt Pazarı dağlık Türkmen köylüklerinin toplandığı alan. Salı günleri köylüler kente tavuk, keçi, peynir satmaya gelirler. “İya!” dedim. “Yoğurt Pazarı’ nda görülecek bir şey olduğunu sanmıyorum.(…)” ***

Çocukluğunun saf hayalleri, düşlerinde canlandırdığı İya’ dan ibaret değildir elimizden tutup gezdirdiği Mersin…

Ve elbette Hal- Yoğurt Pazarı arasına da sıkışmaz.

An gelir birden 1956 yılına uzanır, Adliye binasına götürür bizleri…

“Önü deniz, arkası hapishane” diyerek, asık yüzlü devletin en somurtkan dairesini bile “yasemin yüzlü” diye öylesine şiir dolu anlatır ki, o döneme yanmakla, binayı koruyamama suçluluğu arasında ezilir durursunuz…

“Odunlarımı ver hakim bey” öyküsündeki Akkahve dostlarının Adliye dekoru eşliğinde bir dönemin sanat tartışmalarına tanık olacak, sanatçılarını Halil gözüyle daha yakından tanıyacağız…

 

 

* Günümüzdeki Balık Pazarı (Arsa Lübnan kökenli Sursouk ailesine aittir. Belediye tarafından kamulaştırılmış, 1946′ da kaynak sıkıntısı çeken kurum, Vali T.S.Gür’ ün önerisiyle hâl dükkanlarını satmıştır)

** Kiralık Mabet (1993) kitabı, Bakkal Recep olayı öyküsü

*** Kiralık Mabet (1993) Yonca Saçlı İya öyküsü

100. yıl plajı ve tabiat parkını kurtarmak… (16.8.2017)

  1. yıl plajı ve tabiat parkını kurtarmak…

Yıl 2015…

Ülke 7 Haziran seçimlerine koşarken, Orman ve Su İşleri Bakanlığına bağlı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, VII. Bölge Müdürlüğü Mersin Şube Müdürlüğü, onlarca yıldır Mersin halkının gölgesinden, yeşilinden ve ender bulunur güzellikteki kumsalından yararlandığı, Davultepe Gümüşkum tabiat parkını tesis amaçlı ihaleye çıkardı.

Akıllara seza bu girişim o tarihte yoğun tepkiyle karşılaştı. Seçim arifesine denk geldiği için AK Parti Mersin il yönetimi ve o dönem birinci sıradan aday gösterilen M. Muhammet Gültak ta ihaleye karşı çıktı. Girişimler sonucu o günlerde park ve plajı kurtardık…

Daha doğrusu kurtardığımızı sanmışız.

Bugünlerde aynı kurum aynı Gümüşkum tabiat parkını tesisleşme amacıyla ihaleye çıkarıyor. İlan yayınlandı bile. Eğer durdurulmazsa 25 Ağustos 2017 günü adı üstünde güzelim Gümüşkum plaj ve parkıyla ilgili ihale gerçekleşecek.

Varsın birine veya birilerine ihale edilsin, onca yer verilmiş, bir eksik bir fazla diyenler çıkabilir.

Gelin görün ki “kazın ayağı öyle değil”…

Sözü fazla uzatmaya gerek yok aslında. 2015′ teki ihale sürecinde konuyla ilgili kaleme aldığım iki yazıdan alıntılarla Gümüşkum parkının nasıl özel bir doğal hayatı koruma alanı olduğunu bir kez daha anlatayım…

“Deniz kaplumbağalarının son yumurtlama alanını ranta açmak hangi vicdana sığar?” sorusuyla başlayıp şöyle sürdürmüşüm:

” Çeşitli orman ağacı türleri gölgesinde, temiz bir sahilde günübirlik piknik yapma olanağı sağlayan bu vaha yaklaşık 230 dönüm büyüklüğünde ve ortalama her yıl 40 bin civarında konuğa ev sahipliği yapıyor.

Yaklaşık 2 km uzunluğunda ince kumsala sahip Gümüşkum parkı Çevre ve Orman Bakanlığı döneminde bir süre Çevre ve Orman Müdürlüğü tarafından halka hizmet veriyor. 2009-10 yıllarında ise Mersin Valiliği’nin öncülüğündeki Mersin Çevre Koruma Vakfı (MEÇEV) tarafından Davultepe 100. Yıl Tesisleri Halk Plajı ve Piknik Alanı adıyla işletiliyor.

2011 yılında önce Mersin İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’ne ardından 2012’de Bakanlıkların yeniden yapılanması sonrası Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Orman ve Su İşleri Mersin Şube Müdürlüğü’ne bağlanıyor. Davultepe 100. Yıl Tabiat Parkı adıyla ve söz konusu kurumca hizmete alınıyor.

Tıpkı 2010 yılında Erdemli Belediyesince Çevre ve Orman Müdürlüğünden devralınıp 5 yıl boyunca işletilen ve 2015 Mart ayında sürenin dolmasıyla Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü 7. Bölge Müdürlüğüne bağlı Mersin Şube Müdürlüğünce Belediyeden geri alınan Talat Göktepe mesire alanında olduğu gibi…

Ama Davultepe’ deki bu vahanın hem Mersin hem de Türkiye genelindeki tüm Tabiat Parklarından çok farklı bir ayrıcalığı, özel kılan hususiyeti var.

Dünyada nesli tükenmekte olan ve Akdenizdeki eski yuvalama alanları gittikçe azalarak 120 km2 ye kadar düşmüş olan bir cins deniz kaplumbağasının son sığınma alanı burası.

Öyle ki C.mydas türü kaplumbağaların Akdeniz sahillerindeki toplam 1000 civarındaki yumurtlama yuvasının 100 civarındaki bölümü bizim Gümüşkum adıyla ünlenen Davultepe Çamlığıyla kumsalı arasında kalıyor. C.mydas türü deniz kaplumbağalarının %10’u her yıl biraz daha zorlaştırdığımız, gürültü, ışık, her çeşit insan ve hayvan saldırısı altında bu sahile vurup yumurtalarını milyonlarca yıldır genlerine işlemiş haritaları sayesinde bırakıyor.

Başka ülkelerde olsa koruma altına alınması, piknikçiler bir yana o kaplumbağaları rahatsız edecek her türlü dış etkiden arındırılıp dünya mirasına sunulacak bir alana reva gördüklerimiz insanı çileden çıkaracak cinsten.

Örneğin sağı solu yapsatçıların rant alanı olarak deniz sitelerine kurban edilmiş. Yetmemiş; yürüyüş yollarının yüksek engebeleri nedeniyle yavruların denize ulaşmalarına set çekilmiş. Komşu sitelerin  ve kamp alanının çevre aydınlatması yavruların yönünü bulmalarına, pusulalarını şaşırmalarına engel olmuş ama ister Çevre, ister Orman adıyla işletmeciliğe merak salan devlet kurumlarının pek umurunda olmamış. Bu da kesmemiş olacak ki, günübirlikçilerin gürültüsü, bıraktıkları atıkların peşinden gelen köpeklerin kaplumbağa yavrularına musallat olmalarına kimse dur dememiş bugüne kadar…

(…)”

Birileri betonlaşma, inşaat yok dese de, yüzme havuzlarından macera parklarına, Paintball alanlarından her türlü ürünün sergi ve satış yerlerine, paraşüt kulelerinden su kaydıraklarına varıncaya kadar yaklaşık 50 çeşit, her biri elli yere çekilebilecek tesisleşmeye yol açıldığı gün gibi aşikar…

Üstelik nerede yapacaksınız bunu?

Gittikçe tükettiğimiz, her gün biraz daha kendi keyfimiz için milyonlarca yıllık yuvalarından ettiğimiz bizim dışımızda kalan canlıların, özellikle de deniz kaplumbağalarının 120 km’ ye kadar düşen Akdeniz’deki yumurtlama alanlarının %10’ una tekabül eden bu 3 km civarındaki sahilin yer aldığı alana göz dikilmiş…

Bu %10’ luk yumurtlama alan oranı öyle kafadan uydurulmuş bir şey değil, Ege Üniversitesi Su Ürünleri dergisinde 2010’ da yayınlanan “Davultepe 100. Yıl Kumsalında Deniz Kaplumbağası Yuvalama Potansiyelinin Belirlenmesi Üzerine Bir ön Çalışma” bilimsel çalışmasında yer veriliyor.

O çalışma anlatıyor ki; aslında çevre aydınlatmasının, alana koyulacak duşların sesinin bile kaplumbağaların son sığınağı haline gelen Davultepe’ deki son korunaklı alanın keyfimiz için yok etmeye yemin ettiğimiz nesli tükenmekte olan canlılar için yaşamsal öneme sahip…

Birilerinin ellerini ovuşturarak mesire alanı ilan etme çabası, bu paha biçilmez vahanın ölüm fermanı mı? Yoksa halen umut var mı?

Aslında bir çözüm var: Bakanlık, Genel Müdürlük veya Adana Bölge Müdürlüğü hatta Orman ve Su Bakanlığının Mersindeki yetkililerine Davultepe’ nin öyle birilerinin at oynatacağı herhangi bir mesire alanından farklı durumu anlatılmalı, işin ciddiyetinin kavranması sağlanmalı.

Kulak verilirse aslında yapılacak iş belli: İhale sürecinden vazgeçilir, mevcut alan korunur hatta bilim insanlarının bugüne yönelik dikkat çektiği kaplumbağaları rahatsız edecek her türlü mevcut düzenleme bile yeniden gözden geçirilir ve bölge gerçek anlamda koruma altına alınır.

Unutmayın insanların mesire yapacağı, keyif çatacağı milyonlarca yer var ama Kaplumbağaların yeterince hayatlarını çaldığımız Davultepe’ nin gittikçe daralan alanı dışında yumurtlayacakları ikinci bir yuvaları yok, olanı da hoyratça yok etmişiz.

Milyonlarca yılda oluşan ve çocuklarımıza bırakmamız için emanet edilen tüm canlıların son umut vahalarını bitirmeyelim, tabii insanlığımızdan eser kaldıysa…

Bakın Davultepe incelemesinin sonunda ne diyor konuya vakıf ve duyarlı bilim insanları*:

“Mersin – Erdemli arasındaki betonlaşması hala devam eden sahil şeridinde, çok kısa bir alan olmasına rağmen Davultepe 100. Yıl Kumsalı’na çalışma başlamadan önce yapılmış olması muhtemel olan yuvalar da dâhil edildiğinde toplam yuva sayısının 100’ e ulaşacağı düşünülmektedir. Özellikle C.mydas denilen türü için önemli olan bu alanın bundan sonraki üreme sezonlarında yapılacak olan uzun dönemli bilimsel çalışmalarla izlendiği takdirde elde edilecek veriler sonucunda özellikle C. mydas türü için Doğu Akdeniz’de önemli yuvalama alanları arasına girmesi muhtemel olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple koruma, izleme ve bilimsel araştırmalara bu kumsalda devam edilmelidir.”

*(Mersin Üniversitesinden Prof Serap Ergene başkanlığındaki 5 kişilik çalışma ekibi)”

Not iki makalenin tamamına;

https://abdullahayan.wordpress.com/2015/11/07/davultepe-ye-sahip-cikmak-dogaya-sahip-cikmak-1/

https://abdullahayan.wordpress.com/2015/11/07/davultepe-ye-sahip-cikmak-dogaya-sahip-cikmak-2/

linklerinden ulaşılabilir…

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -19- (İlyas Halil’ in düşler kenti)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -19- (İlyas Halil’ in düşler kenti)

Bundan sonra onun içtenliği ve okur üzerinde bıraktığı etkiyle bir başka anlatan çıkar mı, bilemem!

Ama bildiğim bir şey var. Bugüne kadar, hiç kimse İlyas Halil kadar, tüm ayrıntılarını kuyumcu titizliğiyle mücevher niyetine işleyip gözler önüne sermedi Mersini…

Boyansin Ramazan kitabındaki öykülerinden alıntılarla sürdürelim onun rehberliğindeki hayal yolculuğunu:

“Fransız kolonyal stili, ortası gökyüzüne açık, Mersinin eski adliye yapısı*, 1953 yılının yazında, her sabah 120 boz kumru, onyedi yargıç, üç düzine kara giysili avukat ve köylülerle dolar boşalırdı. Öğleden sonraları, gölgeler uzayıp yapıdan el ayak çekilince, Yusufçuk kuşlarının sesleri boşlukta yankılanır, ortalığı hüzün kaplardı. O günlerde, ak yüzlü, yeşil pancurlu bir yapının önündeki Ziraat Bankası’ nın daracık sokağından, denizin küçük bir kesimi görülür, gündüzleri bellerine kadar suya batmış mavnalar, gebe inekler gibi sallanarak açıkta duran vapurlara pamuk, tahıl taşırlardı. Geceleri ise deniz, sütlü bir göle dönerdi.”**(…)

Kitaba adını veren Boyansin Ramazan öyküsünde bu kez elimizden tutar, Uray Caddesinden Gümrük Meydanına götürür bizi. Sonradan el birliğiyle ve hepimizin gözleri önünde katledilirken hiç birimizin sesini çıkarmadığı o bir zamanların kent sembolü meydanını bakın nasıl anlatır:

“(…)

Bir süre sonra babamın yüzü giderek tatlılaştı. Azakzadeler İşhanı’ nın önünde kurabiye, mamul satan İbrahim’ i gösterdi. “Bu adam var ya!” dedi. “Dünyanın en nefis mamullerini, kurabiyelerini yapar.”

Sonra, o an için hiç beklemediğim bir şey yaptı. “Kurabiye yemek ister misin?” dedi. Her zaman böyle bir fırsat elime geçmezdi. Beyaz çocuk dişlerimi göstererek sırıttım. “Dönüşte pastaneden kremalı pasta alırsak olur mu?” dedim.

Sözünü ettiğim pastane Gümrük Meydanı’ nın tam ortasındaydı. Kentin en güzel şeyleri hep bu meydana bakıyordu. Konya Pazarı’ nın vitrinlerinde oyuncaklar sıralanmıştı. Pastanede ise pastalar… Boyansin Ramazan benim gibi, can sıkıcı sorular sormasını bilseydi, belki onun da babası ona oyuncak alırdı. Belki de sonunda boyacı olmazdı. (…)

Bir yaz akşamı arka bahçeye açılan çimento sahanlıkta yemek yiyorduk. Babamla Avrupa’ da süregelen savaşın son durumunu konuşuyorduk. Daha doğrusu annem soruyor, o yanıtlıyor, ben de dinler gibi yapıyordum. Aslında yemekten sonra sofraya getirilecek fıstıklı baklavayı bekliyordum. Babam birden sözü değiştirdi.. “Rum Kilisesi ile Vali Konağı arasındaki çardakları kent parkına çevirecekler.***” dedi. Annem “İyi olur belki!” diye yanıtladı. “Çardaklardan kurtulacağız.”

Babama “Peki!” dedim. “Senin ayakkabılarını kim boyayacak?” Babam sorumu duymazlıktan geldi. Bense Boyansin Ramazan’ ı düşünüyordum.

Kışın ağzındaydık. Bir pazar günü, ilk kez uzun pantolon giymiş, sinemaya “Baytekin Yeni dünyalarda” filmini görmeye gidiyordum. 177. sokağın başına çıkınca çingene çadırlarının cayır cayır yandığını gördüm. İlk kez bir yangın izliyordum. Bir süre kızıl alevlere gözlerim takıldı. Sonra sinemaya yöneldim.

Babamın bize anlattığına göre, Valimiz çingenelere çok insancıl bir yaklaşım göstermiş. Çardakları yanan boyacılara, kalaycılara, dilencilere, “üzülmeyin siz!” demiş. “Sizler de bu toprağın, bu vatanın insanlarısınız. Gelecek yılbaşında gelin, beni görün, o zamana kadar belki size çardaklarınızı kuracak daha güzel bir yer gösterebilirim”****

Gün gelir, yad ellerde hasta yatağındaki emekli Fuat’ ın düşlerine giren Mersin’ i anlatır:

“(…)

Gözlerini kapattı. Mersin, ılık deniz mavisi, sarı civciv güneşi, binbir renkli çiçekleri ile gözlerinin önündeydi. “Memleket dedin mi böyle olmalı” dedi. Ağustos ayı Mersin’ de dört ay sürer. Yaz, Rum kilisesinin önünde aile bahçesinde başlar, hava limon kolonyası kokardı. Pazar çanları çalınca gökyüzünde konfetiler belirirdi. Çanların sesine koşan ak kumrular, güvercinler kaplardı havayı. O zamanlar deniz kilisenin dibindeydi. Denizdeki martı sesleri ile havadaki kumruların kanat çırpışları birbirine karışır, kişinin içine sevinç dolardı.

Yaseminlerin sokaklara taştığı, saç dağıtan Haziran rüzgarlarının estiği ılık ikindileri düşündü. İçi depreşti. Ciğerlerini yasemin, ful kokuları doldurdu. Bakkalın arkasındaki gazozcu kulübesinden ıslak talaş buharı, büfeden yanık peynir sucuk, tost kokuları yayılıyordu. Güneş Sineması’ na doğru hurma, palmiye ağaçları sıralanmıştı. Caddeye baktı. Ortalık liseli, kolejli öğrencilerle kaynaşıyordu. Ayten’ i Aysel’ i, Sevgi’ si, Sevda’sı, Peri’ si, Perihan’ı hep oradaydı. Franko, Mari, Eleni kol kolaydılar, gülüyorlardı. Bıçak gibi ütülü, ak keten pantolon giyip, peşlerinden gitmek istedi, önü ıslak pijamalarına baktı. Aniden nerede olduğunun ayrımına vardı.

Daha sonra, eline para geçer geçmez, çarşıya keten almağa koşmuştu. “Keten yok!” dediler. İkinci dünya savaşı yeni bitmişti. Manifaturacılar keten için, “gelecek yıla gelir inşallah” diyorlardı. Gelecek yıl bir türlü gelmemişti. (…)

İleride, sokağın alt başında, üç beş okul kaçağı top oynuyordu. Yine daldı. Sokağın içindeki iki katlı beyaz konak, evleriydi onların. Çocuk gözü ile kale gibi iri dururdu konak. Arkasındaki büyük meyve bahçesi, portakal, mandalina, incir, nar, muz ağaçları ile dopdoluydu. Tırmanmayı bodur yenidünya ağacında öğrenmişti. Sonradan komşudan sarkan, mamık denilen kara erik ağacının dallarına asılmakla işi büyütmüştü. Dallardan erik koparmadan önce, yaşlı Fahuri teyzenin bakıp bakmadığını gözlemeyi öğrenmişti. (…)*****

İlyas Halil’ in düşler kentini onun rehberliğinde dolaşmayı sürdüreceğiz…

* Hikayeye konu olan Adliye binası 1902′ de inşaatı başlayıp 4 yılda tamamlanan Hükümet Konağının arka cephesinde yer alır. Günümüzdeki Jandarma binasının arkasında artık trafiğe kapanmış olan Mücahitler Caddesine açılırdı. Jandarma binası ise Cezaevi olarak hizmet verdiği için Adliye ile cezaevi birbirine komşuydu.

** Boyansin Ramazan (1989) Kitabı Yusufçuk Kuşları öyküsünden

*** Vali Konağı ile Arap Ortodoks Kilisesi arasında yer alan ve 1946′ da tamamlanan Halkevi binası (günümüzde Cumhuriyet Meydanındaki Kültür Merkezinin bulunduğu alan)

**** Boyansin Ramazan (1989) Boyansin Ramazan öyküsü

***** Boyansin Ramazan (1989) Emekli öyküsünden

 

Bir türlü yanıtlanmayan soru: Mersin limanında bir milyar dolar kimin cebine nasıl gitti? (11.8.2017) Abdullah Ayan

Mersin limanında bir milyar dolar kimin cebine nasıl gitti?

Genel olarak özelleştirme dediğimiz model tüm dünyada uygulanmaya başlanırken bazı ilkeler koyulmuş ve küresel anlamda bu kuralların işleyişine dikkat edilmiştir.

Bu alanda en önemli ilke, devletlerin bazı alanlardan, sektörlerden çekilirken,  o alandaki piyasaları tabir yerindeyse “değneksiz köy” haline getirecek işletmecilerin insafına terk etmezler.

Örneğin elektrik dağıtım işini birilerine belli gelir karşılığı devredersiniz ama o sektörden devletin çekilmesi, yerini alan işletmecinin dilediği gibi at oynatması, kafasına göre tüketiciden para toplayacağı anlamına gelmez.

Bankaları BDDK, Enerji sektörünü EPDK, cep telefonu hizmetini BTK gibi oluşturulan kurumlar üzerinden denetler, piyasaların oyun kurallarını da yine bu kurumlarla devletin koordinasyonu sayesinde düzenlersiniz.

Kısaca devlet ve devletin oluşturduğu kurumlar, oyunun kurallarını belirlerken, aykırı davrananlara, tüketicinin mağdur edilmemesine yönelik adımları atmakla yükümlüdür.

Bu komünist Çin’ de de böyledir, kapitalizmin kalesi ABD’ de de…

Ve elbette teorik olarak Türkiye’ de de…

Özelleştirmenin hemen ardından yeni işletmeci MİP’ in uygulamaya başladığı zamlar üzerine konuyu araştırmaya başlayınca karşılaştığım akıl almaz tabloyu neredeyse on yıldır yazıp duruyorum.

Belli oranda da olsa işletmeci şirketin ortaklık yapısının değişmesiyle, liman ve limanda verilen hizmetlerin yeniden kamuoyunda tartışılmaya başlanması, artık yazmaktan yorulduğum ve son bir iki yıldır ara verdiğim kimi konuları yeniden gündeme getirme, bilinmeyenleri anımsatmama vesile oldu.

Umarım aşağıda yer alan ve tümü de yasal haklarımı kullanarak topladığım belgeler ışığında vereceğim bilgiler iş dünyasını temsil eden kurumları en azından bundan sonraki süreçte uyandırır. Böylece doğacak lobi gücü, bugüne kadar dilediği biçimde at oynatan MİP’ e karşı güçlü iradeyle ortaya çıkar da, denetleme görevini unutmuş görünen kurumların yetkilerini hatırlamasını sağlar.

Aslında, yasal olarak Mersin limanının özelleştirilmesi sürecinde, devlet otoritesi özelleştirme şartnamesi ve ardından devir sözleşmesiyle bu konuda hem düzenleme hem denetleme konusunda teorik olarak üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştır.

Örneğin 2004 yılında Özelleştirme Yüksek Kurulu Mersin limanının özelleştirme yetkisini ÖİB’ e devrederken 2004/128 sayılı kararda; “İşletme hakkını devralacak yatırımcının limandaki iş ve işletme denetim ve kontrolünün TCDD tarafından yerine getirilmesi” öngörülmüş, ÖİB ise limanın 36 yıllık işletme hakkını Mersin Uluslararası Liman İşletmeciliği A.Ş (MİP)’ e devrine ilişkin ÖİB ve MİP arasında akdedilen 11.5.2007 tarihli sözleşmenin hizmet tarifelerini düzenleyen 9. maddesinde, hiç bir tartışmaya yol açmayacak kadar açık ifadelerle şu hükümleri kayıt altına almıştır:

* İşletici firma 11.5.2010 tarihine kadar geçen sürede limanda uygulayacağı tarifeler TCDD’ nin 31.12.2006 tarihli tarifesinden daha yüksek olamaz.

* Ancak bu dönem üretici fiyat endeksinde ABD doları/TL paritesinden daha fazla değişim gerçekleşmesi halinde tarifelerde bu fazlalık oranında arttırıma gidilebilir. (üç yıllık ÜFE ve dolar paritelerine bakıldığında %2-3′ ü aşmayan değişimler dışında fark olmadığı görülecektir a.a.)

* Yine bu 3 yıllık süre içinde limanda daha önce TCDD tarafından verilmeyen bir hizmetin uygulanması halinde uygulanacak tarifenin TCDD tarafından onaylanması şarttır.

* İşleticinin 11.5.2010 tarihinden sonra da herhangi bir hizmet için, maliyetini ciddi biçimde aşacak fahiş fiyat uygulamasından kaçınacak.

*  Bu hususların, işletme hakkı süresince TCDD tarafından denetlenmesi ve işleticinin söz konusu yükümlülüklere uymadığının tespiti halinde yine TCDD tarafından sözleşmede belirlenen para cezalarının uygulanması ,

Yukarıda 4 madde olarak yer alan tüm hükümler, 2010 yılında yaptığım başvuru üzerine ÖİB tarafından 14.6.2010 tarihinde tarafıma resmi olarak iletilen belgede yer alan bilgilerdir.

Herkesin anlayacağı dille yazılan bu denli açık hükme rağmen limanı devralan MİP, Devleti temsil eden hükümetin oluşturduğu Özelleştirme Yüksek Kurulunun denetleme yetkisiyle donattığı TCDD yetkililerinin gözleri önünde bakın ne yapıyor!

* TCDD liman işletmesinin 2004′ ten beri Mersin limanında ücretsiz uyguladığı ISPS olarak adlandırılan Uluslararası Güvenlik Uygulamasını ücretli hale getirip, dolu kontaynerden 9 dolar, boş kontaynerden 3 dolar tahsil etmeye başlıyor.

* MİP limanı devraldıktan sonra yine TCDD liman işletmesinin o güne kadar ücretsiz yerine getirdiği ve en azından 3 yıl daha ücret talep edilmemesi gereken kontayner kilit çözme hizmetinden 4 dolar/kont almaya başlıyor.

* Hizmet alan ve dünyadaki rakipleriyle baş etmek zorunda kalan mükellefin asıl canını yakan tarife ise TCDD’ nin limanı devrettiği güne kadar uyguladığı kontayner başına 85 dolar olan elleçleme (doldurma/boşaltma parası) ücretini 3 yıl boyunca fiyat arttırmama hükmüne karşın 11.5.2007 tarihinden hemen sonra 143 dolar olarak uygulamaya başlıyor. (Ki liman TCDD tarafından işletilirken de para kazanıyor ve söz konusu elleçleme hizmetinin maliyeti 20’lik kontaynerde 30, 40’lık kontaynerde 40 dolar civarıydı)

Kısaca MİP, denetlemekle yükümlü TCDD sorumlularının gözleri önünde 3 yıl boyunca ISPS+Kilit çözme+ kontayner elleçleme adı altında 9+4+58=71 dolarlık ücreti fazladan alıyor.

Bununla da yetinmiyor. Sanki o 3 yıl boyunca hiç zam yapılmamış gibi 3 yılın dolduğu tarih olan 11.5.2010 tarihinde tüm liman tarifelerini kendi inisiyatifiyle ve denetleyicinin, hizmet alanların gözü önünde yeniden arttırıyor.

Faaliyet gösterdiği 10 yıl boyunca ilk 3 yıllık fiyatları baz alsak bile yılda ortalama 1,2 milyon kontayner elleçleme miktarı üzerinden 852 milyon doları (ki o üç yıldan sonra da düzenleme adı altında zamlar durmuyor ve elleçleme fiyatları daha da artarak girişimcinin cebinden çıkan para 1 milyar doları aşacaktır)  hizmet alanların cebinden çekip alan MİP ‘in Türk ortağı AKFEN, bugün 36 yıllık işletme hakkının tamamını 765 milyon dolara satın alınan limanın kalan 25 yıllık işletme hakkıyla ilgili şirketteki %50 payının %40’ ını 869 milyon dolara satıyor.

MİP, “zam yapılamaz” ilkesine karşı onca fiyat artışını yaparken, Devlet tarafından denetleme görevi verilmiş TCDD ne mi yapıyordu?

2010 yılında yaptığım başvuru üzerine TCDD Genel Müdürlüğü, Limanlar Daire Başkanlığının tarafıma gönderdiği 01.07.2010 tarih 10140 sayılı belgede sorunun yanıtı herkesin anlayacağı biçimde yer alıyor…

Şöyle diyor o yazıda TCDD Limanlar Daire Başkanlığı:

“Kuruluşumuz şirketin taleplerine( o taleplere bazı hizmet kalemlerine ilave olarak yansıtma dense de, ülkede yaşayan herkes zam anlamına geldiğini bilir)11.8.2007-11.2.2008 tarihleri arasında gerçekleşen farkın sözleşmede belirtilen esaslar doğrultusunda mevcut tarife fiyatlarına yansıtılması keyfiyet ve sorumluluğunun kendilerine ait olduğunu bildirmiştir.”

Devletin denetlemekle yükümlü kıldığı kurum, yapılacak artışın yasal gerekçelerini inceleyeceğine, en azından hizmet alanların da hakkını koruyacağına “keyfiyet ve sorumluluk size aittir” diye topu MİP’ e atıyor. İstediğin gibi “oyna” diyor.

Duruma bakınca; “Allah yüzümüze bakmış, böylesi denetim anlayışına karşı MİP yine de insaflıymış” diyesi geliyor insanın…

Özetleyeyim;

Liman tarifelerini ve verilen hizmeti denetlemekle yükümlü TCDD, devletçe bu alanda verilmiş olan yasal gözetim, gerektiğinde cezai uygulama gibi müeyyideleri yerine getirmemiş.

Bu konuda gerekli yasal işlemlerin başlatılması, en azından bundan sonra ortaya çıkacak yeni fiyat tarifelerine karşı belirlenen denetim mekanizmasının işletilmesi ve geçmişte yapılan sözleşmeye aykırı zamlar nedeniyle hizmet alanların cebinden çıkan milyar doları aşkın paraya karşı sözleşmede yer alan cezai hükümlerin emrettiği tutarların derhal ve geçmişten bugüne yasal faizleriyle birlikte tahsili cihetine gidilmesi kamu yararı açısından en doğru yol olacaktır.

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -18- (11.8.2017)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -18-

Çocukluğundan başlayıp ergenlik aşklarına, sanatçı dostlarından sokaktaki her insana dokunduğu anılarını anlatmayı Boyansin Ramazan kitabındaki öykülerle sürdürecektir İlyas Halil…

Doğrudan harbe girmese de mahrumiyetleriyle iliklerine kadar hissettiği savaş yorgunu bir kentin sisler arasında kaybolan yıllarını/yollarını, elimizden tutup dolaştıracak büyük ustaya neler borçlu olduğumuzu günün birinde hafızasını yitiren Mersini yazacak olanlara emanet edip, o öykülerden kesitleri kitaplarının yayınlanış tarihlerine sadık kalarak paylaşmayı sürdürelim gezimizi:

” 177. Sokak, Silifke Caddesi’ nde Kokulu’ nun tenteli bakkal dükkanından başlar, İnekçi Cemil’ in iki katlı, önü mandralı, yaz kış gübre kokan bağ evinde biterdi*. Ondan ötede mahallenin yolları daralır, eğrilir, batıda bir yerde toz toprak arasında kaybolurdu.

Nüzhetiye Mahallesi’ nde sokaklar, kışın, kentin öteki sokaklarından daha çamurlu, yazın daha tozlu, çocukların gözleri daha çapaklı, karınları sıtmadan daha şişkindi. Sağır Zeki’ nin dükkanının ilerisinde Türkçe azalır, mahalle halkı, Arapça konuşan seyyar satıcılardan, arabacıların sümüklü çocuklarından, başları örtülü, ayaklı nalınlı kadınlardan oluşurdu.

Evimiz, yüzü ak, damı güvercinli, önü taş merdivenli iki katlı bir yapıydı. Boydan boya uzanan camları sabah güneşinde parlardı. Evin arkası portakal bahçesiydi. Ortadaki havuzu eskiden sebze sulamak için kullanırlarmış. Sonra dağdan gelen dere kesilince**, havuzumuz yosun tutmuş, kurbağalar kaplamıştı her yanı.

Evin önünde Yanık Okul’ a yönelen kısacık sokakta, milli korunma hendekleri kazılmadan önce, çelik çomak, futbol oynardık. Daha sonra maçları Yanık Okul*** arsasına taşıdık. Sokağın sonunda, zürafa gibi uzun, çöp bacaklı, diz kapakları yaralı, badem yüzlü, iyi yürekli Linda otururdu. Pazar günleri siyah rugan iskarpinlerini, pembe tafta elbisesini giyer, etrafa görünmekten korkar gibi duvar diplerinden yürüyerek kiliseye giderdi. Bazen Linda’ ya takılır, dalga geçerdik. Çoğu zaman Moiz yardımına koşardı. “Ulan etmeyin, eylemeyin!” diye yalvarır, sonra bir yolunu bulup ilgimizi başka yönlere çelerdi. Linda, Moiz’ in kendisini koruduğunu bilir, kaçamak ve sevgi dolu gözlerle bakardı.

Moiz’ ler bizim evin az ilerisinde öğretmen Cabra’ nın**** alt katında kiracıydılar. Moiz’ in babası Yakup, eşek sırtında manifatura eşyası, iğne iplik satardı.

Mahalleye taşındıkları yaz, Moiz hemen herkesle dost olmuştu. Tobiş Ahmet, Tek Antuan, Elitez Fredi, Giritli Ali Rıza, Şaşı Mahmut ona pek çabuk ısınmışlardı. Kimseyi kırmaz, herkesin gönlünü hoş tutardı. Büyüğe küçüğe, abi derdi. Dul madam Mari’ ye bakkaldan öteberi alır, Güllü Ayşe’ ye tulumbadan su çekerdi. Yaşlı yörük Güllü bizi pek sevmezdi. “Ocağınız başınıza yıkılsın, gözünüz kör olsun!” diye beddua ederdi. “Elin yahudisinden ibret alın, bakın nasıl bu fukara kadına yardım ediyor.” derdi.

Sidikli Viktorya,  İnek Keti’ nin bir istekleri oldu mu hep Moiz’e koşarlardı. Moiz’ in her şeye, hatta para sıkıntısına bile çare olduğu bilinirdi. Bir pazar sabahı, futbolun ardından sinemaya gitmek söz konusu olunca, şaşı Mahmut’ un parasız olduğu anlaşıldı. Moiz iki gün önce Ebu Vedi’ in avuç dolusu parayı sokağın başındaki yağmur oluğuna düşürdüğünü söyleyince altımız birden oraya koştuk. Sokağın başındaki yağmur kanalını hallaç pamuğuna çevirdik. Kanalda yirmi kuruş bulunca şaşı Mahmut’ un eksik kalan on kuruş sinema parasının üstünü aramızda paylaştık. O gün şaşı Mahmut, Moiz’e “sen benim dünya ahret kardeşimsin!” dedi.

(…)

Aralıksız kış yağmurlarının başlamasından bir süre önce, güzel bir güz günü, Giritli mahallesi’ nden önemli bir haber geldi. Yoğurt Pazarı’ nın doğusundaki Yahudi mahallesi’ nde iğneli beşik bulunmuş, dediler. Yahudiler çaldıkları bebekleri bu beşiğe koyup öldürüyorlarmış. Haberi bize çok bozuk Türkçe konuşan bir oğlan getirmişti. “Yahudi Mahallesi’ ni taşlamağa katılmak istiyorsanız, Pazar günü saat onda Yoğurt Pazarı’ na geliniz!” demişti. Durumu babama anlatınca “böyle yalanlara sakın inanma” dedi. Bunun üzerine Moiz’ in gönlünü almaya çalıştım.

O günden sonra Moiz’ in ayağı mahallemizden kesildi. (…)

(…) Aradan yıllar geçtikçe, ağır ağır da olsa hepimiz büyüdük, geliştik. Çil yavrusu gibi, dört bucağa dağıldık.

Kırk yıl sonra Mersin’e gittiğimde Tobiş Ahmed’ i, Giritli Ali Rıza’ yı aradım. Birisi arabacılık yapıyordu, öteki küçük bir kahvede garson. Moiz’ i sordum, onu herkesin tanıdığını söylediler. Mersin’ in tanınmış iş adamları arasında seçkin bir yer ve kişilik kazanmış, ticaret alanında yıldız olmuştu.

Eski günleri anınca da, çocukluk etmişiz, diyerek gülüştük…”*****

 

*177. sokak Vali Konağının arka kapısının tam karşısında ve Gazi ilkokulu doğusunda yer alan, günümüzde Doğuş hastanesi kurucusu Dr. Cemal Tanrıöver’ in adını alan sokaktır. Silifke Caddesini dik olarak keser, Özgür Çocuk Parkına uzanır.

** Halil’ in tasvir ettiği dere, büyük olasılıkla Yumuktepe doğusundan soğuksu caddesine inen ve bir dönem Mersinlilerin mesire yaptığı, sonradan kaybolup giden akarsudur. Günümüzde kimsenin hatırlamadığı dereyle ilgili kimi ipuçlarına “Mersinin sellerle imtihanı” yazı dizisinde değinmeye çalışmıştım.

*** Yanık Okul, günümüzde Özgür Çocuk Parkının bulunduğu yerde yer alan ve ihmal sonucu yanınca Latin kilisesi yakınlarına taşınan Mersin Ticari İdadisi olarak eğitim vermiştir.

**** Cabra, bu öyküyle başlayan ve sonrasında yayınlanan kitaplarında Halil’ in sıkça söz ettiği, deyim yerindeyse filozof saydığı bir isimdir. İleride Öğretmen Cabra ile ilgili İlyas Halil anılarına yeniden döneceğim.

***** Boyansin Ramazan (1989) kitabı, Kış Yağmurları öyküsü

 

Mersin Limanı raporu… Abdullah Ayan (9.8.2017)

Mersin Limanı raporu…

Tüm dünyada kamu bütçesiyle yapılıp, devlet eliyle işletilen kurumların özelleştirme yöntemiyle devrinin temelinde temel amaç ve beklenti, hizmet alan ve kısaca tüketici olarak tanımlanan kişi ve kuruluşların daha iyi, daha ucuz hizmet ve ürüne erişimini sağlamaktır.

Bu nedenle ideolojik olarak hangi kategoride yer alırsa alsın, uzak doğu’daki Çin veya Singapur’dan güney Amerika’daki Brezilya veya Şili’ ye kadar özelleştirilme kapsamına alınıp devredilen tüm sektörlerde işletmeleri üstlenen kuruluşların yatırım yapmaları yanında hizmet tarifelerini tüketici lehine optimal düzeyde tutmaları temel amaçtır.

Bu hedef doğrultusunda kamu piyasa düzenleme görevini üstlenir, devlet bu tür özelleştirmelerde tüketicinin mağdur edilmemesi için gerekli önlemleri alır, ihtiyaç duyduğunda bu düzenleme ve denetleme görevini yapması için kimi kurumları görevlendirir, yoksa ihdas eder.

Örneğin enerji piyasasında elektrik dağıtım işini kimi kuruluşlara devrederken, tüketicinin mağdur edilmemesi, fiyatların belirlenen kriterler üstüne çıkmaması için Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu kurulmuş ve yetkilendirilmiştir.

Tıpkı bankaların ‘Bankacılık Denetleme Düzenleme Kurumu’ BDDK ve iletişimin ‘Bilgi Teknolojileri İletişim Kurumu’ BTK tarafından denetlenip, piyasaların düzenlenmesi gibi.

Türkiye limanlarının özelleştirilip, çağa uygun hizmeti, rekabetçi fiyatlarla sağlama arayışları yıllar süren çabalara rağmen, hayli gecikmiş ve ancak AK Parti dönemiyle hız kazanabilmiştir. Gecikme nedeniyle Türkiye limanları yatırımlardan mahrum kalmış, üstelik Doğu Akdeniz’in en uygun iki limanına sahip olmasına rağmen ‘HUB Limanı’ gibi küresel dünya ticareti bakımından yadsınamaz öneme sahip bir konteyner terminal liman gerçekleştirme  projesi durmadan ötelenmiştir.

Oysa Ortadoğu ve Türki Cumhuriyetler olarak adlandırılan Kafkasya ve Asya ülkeleri ancak doğu Akdeniz’ deki böylesi bir liman sayesinde dünya ticaretine entegre edilebilirdi.

Lübnan iç savaşı nedeniyle bölgenin en önemli limanı olan Beyrut’ un devre dışı kalması ve Mersin’ in o limanın yerini alma fırsatını kaçırması ardından doğu Akdeniz’ de tek Hub Limanı olarak Mısır’daki Dimyatta limanı öne çıkmışsa da, o limanın Ortadoğu, özellikle de Türki Cumhuriyetlere erişim konusunda hiç bir zaman Mersin olamayacağı, ancak Mersin üzerinden hizmet verebileceği açıktır.

Yukarıda özetlenen süreçte Devlet iki önemli adım atmış, ilk etapta dünyada hızla gelişen ve neredeyse tek taşıma modeli haline gelen kontayner taşımacılığında alt yapı yetersizliği çeken mevcut Mersin limanının özelleştirilmesi için gerekli adımlar atılırken, yine Mersin’ de mevcut limandan ayrı Doğu Akdenizin tümüne hitap edecek ve küresel HUB LİMANI tanımına uygun bir kontayner terminal projesinin hayata geçirilmesi için düşünülen projede düğmeye basılmıştır.

Mevcut Mersin limanı işletmecisi sıfatıyla T.C.D.D. tarafından özelleştirme amacıyla Özelleştirme İdaresi Başkanlığına (ÖİB) devredilmiş ve 2004 yılında ÖİB gerekli çalışmaları başlatmıştır.

2007 yılında Türk Akfen ve Singapur’ lu PSA şirketleri kurdukları %50-%50 ortak MİP şirketi adına limanının 36 yıllık işletme hakkını 765 milyon dolarlık taahüt fiyatıyla satın alıp, Mayıs 2007 tarihinde işletmeye başlamıştır.

Raporun başlangıcında değinildiği gibi özelleştirilen hiç bir kurum devletin denetleme ve hizmetin düzenlenmesi mekanizmalarından muaf değildir. Yasal olarak Mersin limanında da devlet otoritesi özelleştirme şartnamesi ve ardından devir sözleşmesiyle bu konuda hem düzenleme hem denetleme konusunda teorik olarak üzerine düşeni yapmış, gerekli önlemleri almıştır.

Örneğin 2004 yılında Özelleştirme Yüksek Kurulu Mersin limanının özelleştirme yetkisini ÖİB’ e devrederken 2004/128 sayılı kararda; “İşletme hakkını devralacak yatırımcının limandaki iş ve işletme denetim ve kontrolünün TCDD tarafından yerine getirilmesi” öngörülmüş, ÖİB ise limanın 36 yıllık işletme hakkını Mersin Uluslararası Liman İşletmeciliği A.Ş (MİP)’ e devrine ilişkin ÖİB ve MİP arasında akdedilen 11.5.2007 tarihli sözleşmenin hizmet tarifelerini düzenleyen 9. maddesinde, hiç bir tartışmaya yol açmayacak kadar açık ifadelerle şu hükümleri kayıt altına almıştır:

* İşletici firma 11.5.2010 tarihine kadar geçen sürede limanda uygulayacağı tarifeler TCDD’ nin 31.12.2006 tarihli tarifesinden daha yüksek olamaz.

* Ancak bu dönem üretici fiyat endeksinde ABD doları/TL paritesinden daha fazla değişim gerçekleşmesi halinde tarifelerde bu fazlalık oranında arttırıma gidilebilir. (üç yıllık ÜFE ve dolar paritelerine bakıldığında %2-3′ ü aşmayan değişimler dışında fark olmadığı görülecektir a.a.)

* Yine bu 3 yıllık süre içinde limanda daha önce TCDD tarafından verilmeyen bir hizmetin uygulanması halinde uygulanacak tarifenin TCDD tarafından onaylanması şarttır.

* İşleticinin 11.5.2010 tarihinden sonra da herhangi bir hizmet için, maliyetini ciddi biçimde aşacak fahiş fiyat uygulamasından kaçınacak.

*  Bu hususların, işletme hakkı süresince TCDD tarafından denetlenmesi ve işleticinin söz konusu yükümlülüklere uymadığının tespiti halinde yine TCDD tarafından sözleşmede belirlenen para cezalarının uygulanması ,

Yukarıda 4 madde olarak yer alan tüm hükümler başvurumuz üzerine ÖİB tarafından 14.6.2010 tarihinde resmi olarak verilen bilgidir.

Herkesin anlayacağı dille yazılan bu denli açık hükme rağmen limanı devralan MİP, denetlemekle yükümlü TCDD yetkililerinin gözleri önünde şunları yapıyor:

* TCDD liman işletmesinin 2004′ ten beri Mersin limanında ücretsiz uyguladığı ISPS olarak adlandırılan Uluslararası Güvenlik Uygulamasını ücretli hale getirip, dolu kontaynerden 9 dolar, boş kontaynerden 3 dolar tahsil etmeye başlıyor.

* MİP limanı devraldıktan sonra yine TCDD liman işletmesinin o güne kadar ücretsiz yerine getirdiği ve en azından 3 yıl daha ücret talep edilmemesi gereken kontayner kilit çözme hizmetinden 4 dolar/kont almaya başlıyor.

* Hizmet alan ve dünyadaki rakipleriyle baş etmek zorunda kalan mükellefin asıl canını yakan tarife ise TCDD’ nin limanı devrettiği güne kadar uyguladığı kontayner başına 85 dolar olan elleçleme (doldurma/boşaltma parası) ücretini 3 yıl boyunca fiyat arttırmama hükmüne karşın 11.5.2007 tarihinden hemen sonra 143 dolar olarak uygulamaya başlıyor. (Ki liman TCDD tarafından işletilirken de para kazanıyor ve söz konusu elleçleme hizmetinin maliyeti 20’lik kontaynerde 30, 40’lık kontaynerde 40 dolar civarıydı)

Kısaca MİP, denetlemekle yükümlü TCDD sorumlularının gözleri önünde 3 yıl boyunca ISPS+Kilit çözme+ kontayner elleçleme adı altında 9+4+58=71 dolarlık ücreti fazladan alıyor.

Bununla da yetinmiyor. Sanki o 3 yıl boyunca hiç zam yapılmamış gibi 3 yılın dolduğu tarih olan 11.5.2010 tarihinde tüm liman tarifelerini kendi inisiyatifiyle ve denetleyicinin, hizmet alanların gözü önünde yeniden arttırıyor.

Faaliyet gösterdiği 10 yıl boyunca ilk 3 yıllık fiyatları baz alsak bile yılda ortalama 1,2 milyon kontayner elleçleme miktarı üzerinden 852 milyon doları hizmet alanların cebinden çekip alan MİP ‘in Türk ortağı AKFEN, bugün 36 yıllık işletme hakkının tamamını 765 milyon dolara satın alınan limanın kalan 25 yıllık işletme hakkıyla ilgili şirketteki %50 payının %40′ ını 869 milyon dolara satıyor.

Kamu otoritesinin yapması gerekene gelince:

Liman tarifelerini ve verilen hizmeti denetlemekle yükümlü TCDD’ nin bu alandaki yetkililerinin sorumluluğu ve kendilerine devletçe verilmiş olan yasal gözetim, gerektiğinde cezai uygulama gibi müeyyideleri yerine getirmediği açıktır.

Bu konuda gerekli yasal işlemlerin başlatılması, en azından bundan sonra ortaya çıkacak yeni fiyat tarifelerine karşı belirlenen denetim mekanizmasının işletilmesi ve geçmişte yapılan sözleşmeye aykırı zamlar nedeniyle hizmet alanların cebinden çıkan 700 milyon doları aşkın paraya karşı sözleşmede yer alan cezai hükümlerin emrettiği tutarların derhal ve geçmişten bugüne yasal faizleriyle birlikte tahsili cihetine gidilmesi kamu çıkarları açısından en doğru yol olacaktır.

7 Ağustos 2017

Abdullah Ayan, Mersin