Tuz deposundan Taş Bina’ ya -30- (İlyas Halil, Nuri Abaç’ lı Mersin yılları)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -30- (İlyas Halil, Nuri Abaç’ lı Mersin yılları)

2008′ de yayınlanan Chagall Yıllarım kitabındaki öykülerinde Halil; sadece Mersin’ i değil, tam da o günlerde yitirdiği, kadim dostu, tüm acılarını sevinçlerini paylaştığı kader yoldaşı Nuri Abaç’ ı, Abaç’ la aydınlanan, renklenen dönemi anlatır…

Ölüm haberini aldığı 2008 Mart’ ında klavyenin başına oturur ve bir kez daha Akkahve günlerini, o günlerdeki dostlarını yâd eder:

“Bu acı haberi bekliyordum.

İki gün önce eşi Suna Hanım’ la konuşmuştum. Durumu güç ve kötüydü. Tanrı acıdı da çok acı çektirmedi. Büyük sanatçı olmasının yanında, çok iyi bir dostumu ve kardeşimi kaybettim.

Nuri Abaç’ ın mimarlık bürosu o tarihte Mersin’ de çalışma yeri olmaktan çok, bizi bir araya getiren sanat laboratuarı idi sanki. Gençken yerinde pek duramayan Nuri’ ye yakınları ‘Pire Nuri’ dermiş. Daha sonra ‘Karınca ezmez’ e çıkmış adı. Günümüz sanat tarihçileri ise ona ‘dev Nuri’ diyordu.

***

Gençlik yıllarımın civcivli zamanında şiir ve sanat üzerine düşündüklerimi dostum Nuri ile paylaşmıştım. O, renklerde, ben ise kelimelerde araştırma yapıyorduk.

Renk uyumu, ses uyumu derken Celal Çumralı, Haşmet Akal ve Osman Özeren’ le birbirimize giriyorduk. Coşkuyla başlattığımız bu gençlik kavgaları Akkahve’ de geçiyordu. Sonunda Osman Özeren dost, bilgece tavrıyla bizi yatıştırırdı.

Renk kavgalarına gelindiğinde Haşmet Akal’ ın sesi gür ve berrak olarak duyulurdu.

***

Nuri’ yi tanıdığım yıl, Mersin yavaş yavaş renklenen gerçeküstü bir çocuk bahçesiydi adeta. Gökköy Belediyesi temizleyicileri gök mavi avlusunu sabunlu su ile yıkar, her sabah uyandığımızda pırıl pırıl bir mavi avlu bulurduk başımızın üstünde.

(…)

Mersin’ i düşünüyordum. Bir ses “Merhaba” dedi. Bana seslenen gecenin karanlığı idi. “Biliyor musun?” diyerek sürdürdü konuşmasını. “Dostun Nuri şimdi bizim dostumuz oldu artık. İçimizi aydınlatmaya geldi. Ona semada bir taht verdik. Elinde fırça bundan böyle Gökköy’ de göreceğiniz renkler hep Nuri’ nin olacak. “Biliyorum,” dedim. “Bugün Mersin’ in haritada yeri oldu ise, birazını Akdeniz’ e, çoğunu Nuri’ ye borçludur. Mersin sokakları Nuri’ siz çamur dolu yoldu. Nuri’ siz yaz geceleri sivrisinek vızıltılı bir köy…

(…)

“Merhaba diyebilirsin” dedi kar. “Dostun eline fırça almadan önce dünya kar gibi donuktu, renksizdi. Boştu kısacası. Mersin anlamsız bir kasaba idi. Şimdi dünyanın biraz rengi varsa, Nuri Usta’ nın fırçasındandır.

1954-1960 yıllarında Mersin, Kırtasiyeci Bahri Bey’ den alınmış boş resim defteriydi. Resme, şiire düşkün olduğumuz yıllardı. Celal Çumralı saat beşten sonra yargıç olduğunu unutur, şiirden söz ederdi. Osman Özeren akil hocamızdı. Namuslu bir filozoftu.

İşte o yıllarda Bahri Bey’ in bütün boş resim defterlerini şiir ve resimle dolduruyorduk.

***

Gerçeküstü çocuk bahçemiz akşamları saat beşten sonra toplandığımız yerdi. Çoğu zaman Tatar Baba’ nın Akkahve’ sine, bazen Öğretmenler Derneği’ nde kahve içmeye giderdik.

Mersin’ in Mersin olduğunu ilk Nuri bildi. Renklerini ekledi, kuşlarına ses verdi.

***

Nuri’ nin zamansız ayrılmasına üzüldüm. Zamana çattım. “Zaman Bey, Zaman Bey” dedim. “Senin böyle cimri olduğunu bilmezdim. Akkahve yıllarımızda yaşadığımız kentin güzelleşmesi için hiç kimse Nuri kadar uğraşmadı, vakit vermedi.

O yıllarda aşktan söz edilince, ister istemez senin kızlarını anımsadık. Nuri kızlarını boyadı.

(…)*

Ve Chagall Yıllarım kitabının sonunda, yitirdiği dostuna bu kez bir veda mektubuyla seslenir:

“Altmış yıllık renklerde arkadaşım, duyduğumuz seslerde can dostum Ressam Nuri Abaç, bu yılın mart ayında dünyamızdan ayrıldı.

“Nu… (sessizlik) … ri, ne   ne  oluyor?” diyebildim ancak.

“Bu kez dolmuşta yer yok, kusura bakma” dedi.

Nuri, çıkan bütün kitaplarımın kapağını kendine özgü çizgilerle anlamlı kılarken, aynı zamanda söylemek istediğimi de tamamlıyordu. Kekelediğim iki kelimenin arasına renk sürerek, kimseye ‘İlyas kekeliyor’ dedirtmedi. Beni hiç yalnız komadı.

İlk kez bu kitabımın kapağı için Nuri Usta’ yla görüşemedim.

“Nu- Nuri ne- ne dersin?” diyemedim. Ama aramızdaki kuralı da bozmadım. “Nuuu- rii” dedim, “imzanı taşıyan koleksiyonumdaki bir resmin öykülerimi anlatacak yine. Benden iyi söyleyecek.”

Usta’ nın başını “evet” anlamında salladığını gördüm.

Aziz dostum sevgiyle, saygıyla anıyorum seni.

(Kanada Ağustos 2008)”**

* Chagall Yıllarım (2008) kitabı, (Nuri Abaç yıllarım öyküsü)

** Chagall Yıllarım (2008) kitabının sonunda yer alan Abaç’ ın ölümü ardından kaleme alınan Bir dostun ardından başlıklı mektup

Çin’ de bisikletin yeniden doğuşu, dünyayı saran yeni trend… (28.9.2017)

Çin’ de bisikletin yeniden doğuşu, dünyayı saran yeni trend…

Mao Zedung’ un bisikleti “mükemmel halk aracı” olarak nitelendirmesi boşuna değil…

Halk aracıdır çünkü, Çin’ de herkesin kesesine uygun bisiklet edinmesi mümkün. Örneğin 100-150 yuan verip (100 yuan=yaklaşık 55 TL) işinizi görecek sağlam bir bisiklet alabilirsiniz.

Mükemmeldir çünkü, kolay kolay arızalanmaz, akaryakıt istemez, bakımı kolaydır ve kaslarınızı çalıştırdığı için hem gideceğiniz yere ulaştırır hem de egzersiz yapmış olursunuz. Çevreye dost olması da cabası…

Özellikle de 21,5 milyon milyonluk Pekin, 25 milyonluk Şanghay gibi çoğu ülkeyi nüfus olarak katlayan devasa metropollerde yaşıyorsanız, trafik çilesine ve havayı yaşanamaz hale getiren kirliliğe karşı da çok etkili, hatta en etkili çözüm.

Durum böyle olunca ülkede geçmişten beri bisiklet en önemli ulaşım aracı olarak öne çıkıyor.

Bugün 1,4 milyar nüfusa sahip Çin’ deki hane sayısı yaklaşık 440 milyon ve ülkedeki hanelerin %65’i bisiklet sahibi. Bu ise neredeyse 290 milyon bisiklet demek.

Küresel rakamlar da bunu onaylıyor. Örneğin yıllık dünya bisiklet üretimi 2016′ da 105 milyon olarak gerçekleşti ve dünya üretim ve ihracatında en büyük pay Çin’ in…

Çin tek başına dünya bisiklet ihracatının %34′ ünü yapıyor. Buna %20 pay alan Tayvan’ ı da eklersek Çin ve yavrusu dünya pazarının yarısından fazlasına hakim…

Yukarıda verdiğim bilgiler genel bir tabloyu özetlemekten ibaret…

Gelelim asıl mevzua…

Bisikletin anlatmaya çalıştığım onca avantajına karşı her güzellik gibi bir kusuru var.

Bisikleti yanınızda çanta niyetine taşıyamayacağınız gibi, motorlu bir araç gibi kilitleyerek güvenlik altına alma şansınız yok. Çocukluğumuzda bir zincirle elektrik direğine, ağaca bağlardık artık onca bisikleti kilit altına almak ta zor. Özellikle de on milyonlarca nüfusun yoğun biçimde yaşadığı büyük Çin metropollerinde…

Bu nedenle 1960 ve 70′ lerde hayli popüler olan bisiklet, Çin’ in dünyaya açılması ve otomobilin yoğun biçimde kullanılmasıyla bir ara yollardan çekilir gibi oldu.

Ancak bilişimin gelişmesi, internet ve akıllı telefonların hayata daha fazla girmesiyle efsanevi araç bambaşka biçimde yeniden geri döndü.

Hem de ne dönüş…

Vizyoner arayışlara giren Çin’ li yatırımcılar; navigasyon, akıllı telefonlara indirilen yazılımla bağlantılı kilit sistemlerini bir araya getirip bisiklete entegre ederek günümüz insanına ve ulaşım gereksinimine cevap veren pratik uygulamayı hayata geçirdi.

Sistemi özetlemeye çalışayım; Çin’ in büyük tüm kentlerinde yaygınlaşan bisiklet kiralama şirketlerinin yazılım uygulamasını akıllı telefonunuza indiriyorsunuz. Uygulama sizin nerede olduğunuzu tespit etmekle kalmıyor, size en yakın noktadaki bisikletin yerini de gösteriyor. Abone olmak için belli bir depozito yatırıyor ve üye oluyorsunuz. Üye olduktan sonra uygulamadan rezervasyon yapıyorsunuz. Telefonunuza bir QR (karekod) okuyucu geliyor. Aynı anda işaretlediğiniz yerdeki bisiklet te o QR’ a kilitleniyor. Kullanmak için bisiklet parkına gittiğinizde telefon ekranındaki QR (karekodu) okutarak bisikletin elektronik kilidini açarak dilediğiniz yere gidiyor, hedefinizdeki en yakın noktaya bisikleti bırakıyorsunuz. Otomatik kilitlenen bisiklet yeni müşteriyi beklemeye başlıyor.

Aslında bisiklet parkları ve bisikleti bir yerden alıp başka yere bırakma uygulaması yeni değil. Avrupa’ da pek çok kent belediyesi benzer hizmeti uzun zamandır veriyor.

Yeni olan cep telefonuyla size en yakın yerdeki bisikleti rezerve edip, gittiğiniz anda bisiklete telefona gelen kare kodu okutup binme…

Çin’ de akıllı telefon uygulamasıyla bisiklet kiralama hizmeti yakın zamanda başlamasına rağmen otuz civarında girişimci bu işe el attı. Ancak bunların arasında öne çıkan ve agresif rekabeti deyim yerindeyse birbirinin gözünü oyacak kadar şiddetlendiren iki şirket öne çıkmış durumda.

Bunlar; MoBike ve Ofo…

MoBike sahneye Ofo’ dan önce çıktı ve bu alanda ilk. Ama Ofo kısa zamanda öylesine bir çıkış yakaladı ki, ikili bir anda sadece Çin değil, dünyanın pek çok kentinde rekabete girmeye başladı.

MoBike kullanıcıların hoyratlığını göz önüne alarak, normallerinden çok daha dayanıklı ve o nedenle de hayli pahalı bisikletlerle (350-400 dolarlardan söz ediliyor) pazara girerken Ofo 35 dolarlık çok daha ucuz bisikletleri tercih etti.

Ofo bu ucuz bisikletlerin verdiği avantajla park yerleri dışında dilediğiniz yerde de bırakacağınız ve bir başkasının uygulamayla bulup, kare kodla kilidi açıp binebileceği çok daha avantajlı yeni bir sistemi bugünlerde hayata geçirmekte.

İki şirketin rekabeti sonucu, 2017′ de Çin’ de eskiden yarım yuan olan yarım saatlik kullanım paketi bugünlerde bedava olarak veriliyor.

Peki onca yatırıma rağmen bisiklet kullanımını nasıl bedava yaptılar? Şeytan bunun neresinde? Soruları akla gelebilir.

İki şirketi izleyen uzmanlara göre şirketler 300 yuan depozitoları bir araya getirip devasa bütçelere kavuşuyor ve bu paraları farklı alanlarda değerlendirme şansını elde ediyor.

Örneğin 2017 Mayıs ayında 100 milyon kullanıcıya hizmet verdiğini duyuran MoBike’ nin depozito sayesinde kasasında 450 milyon dolar ve OFO’ nun aynı yöntemle son bir yılda 215 milyon dolar topladığı düşünülürse, yabana atılmayacak bir finans kaynağı söz konusu.

Bir başka olasılık ise bisiklete nerede bindiğiniz, nereye gittiğiniz, yaşınız ve daha pek çok kimi özel, kimi genel bilgi şirketlerin yapay zeka havuzlarına aktarılıyor ve milyonlarca kullanıcının alışkanlıklarıyla ilgili inanılmaz bir data birikiyor. Günümüzde alışkanlıkları ortaya koyan bu tür datalar da milyarlarca dolar değerinde.

MoBike ve Ofo son aylarda Çin dışında pek çok kentte birbiriyle amansız rekabete tutuşmuş durumda.

İlk yarış bu yıl önce Singapur ardından Tayland’ ta yaşandı.

Yarışı tıpkı Singapur’da olduğu gibi Tayland’ da da ilk etapta MoBike kazanır gibi oldu. Ama hemen ardından Ofo Bangkok Üniversite kampuslarına 6000 bisikletle giriş yapıp, deneme amaçlı olarak öğrencilere bedava kullanım olanağı verdi.

Çin genelinde 100 milyon aboneye 7 milyon bisikletle hizmet veren ve günde 25 milyon müşterilik ciroya ulaşan MoBike önde ama Ofo’ nun ortaya koyduğu performans parmak ısırtan türden.

Alibaba’ dan 700 milyon dolarlık finansman desteği sağlayan ve karşılığında büyük olasılıkla havuzunda biriken bilgileri paylaşacak olan Ofo, sırtını Alibaba’ ya dayayınca vites büyülttü.2017 sonunda 7 ülkenin 170 kentinde 8 milyon bisikletle ulaşım hedefini şimdiden yakaladı. 2018′ de ise hedef 20 ülke ve 200 kent…

Bu doğrultuda ben makaleyi kaleme alırken Ofo, Rusya’ da benzer faaliyetlerde bulunmak için çabalayan Velobike ile işbirliği anlaşması imzalayarak gelecek yılın baharında Moskova’ da hizmet vermeye başlayacağını duyurdu.

Sadece bu da değil. Moskova açıklamasının yapıldığı basın toplantısında şirketin Çek Cumhuriyeti, İtalya, Hollanda piyasalarına da açılacağı duyuruldu.

İtalya demişken, zaten bisiklet kullanım alışkanlığı olan ancak park yerine bisiklet kilitlemenin zorluğu nedeniyle yaygınlaşamayan eksi yöntemin aksine kare kodu taramasıyla dijital ortamda pratik olan sistem Ofo’ dan önce MoBike tarafından Floransa belediyesine benimsetildi. Tümü turuncu jantlara sahip olduğu için tüm halkın dikkatini çeken bisikletlerin 8 bin adetlik ilk partisi şu anda  Floransa bisiklet yollarını süslemeye başladı bile.

Floransa belediyesiyle MoBike arasında yapılan anlaşma gereği bisikletlerin yarım saatlik kullanımı 0,3 Avro olarak belirlendi.

Bisiklet kiralamayı internet ve akıllı telefonlar sayesinde eskiye oranla akıl almaz biçimde kolaylaştıran bu Çin’ e özgü sistemin yakında tüm dünyayı etkisi altına alacağı yadsınamaz gerçek olarak karşımıza çıkıyor…

Türkiye bu gelişmelerin neresinde derseniz?

Şimdilik hiç bir yerinde ama bu ülke girişimcisinin küresel trendlere öncülükten çok, takip etme ve yakalama özelliklerini göz önüne alırsak, yakındır diyelim.

Tabii ondan önce bisiklete binecek yollara kavuşma koşuluyla…

 

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -29- (Savaş yıllarında Mersin ve azınlıklar)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -29- (savaş yıllarında Mersin ve azınlıklar)

Mersin’ in bir dönemine ayna tutan, soluduğu havayı yıllar sonra kaleme alarak günümüze taşıyan İlyas Halil, ikinci dünya savaşının zor yıllarını motif gibi süslediği hayli ayrıntılı cümlelerle ‘Azınlıktan Rosa Nine’ öyküsünde anlatır…

“Çocuk olduğum yıllar… Boyum ebegümeci boyu. Bilgim, yaşıma ancak eriyordu. Öğretmen Roza’ nın bazen birilerinden duyup bize anlattığı masalları heyecanla dinlediğim günlerde, ‘zaman’ henüz çocuktu, emekliyordu. Öğretmen hanımın evi, bizim bahçenin arkasında. İki eşeğin zor geçeceği adsız ve daracık bir sokaktaydı. Sanki seksen yıl uzakta… Roza Nine’ nin öykülerini dinlediğim günden bu yana yetmiş yıl daha geçti. Ama gerçeklerini yaprak altında, dalından koparılmamış salatalık kadar taze bulduğum için bu öyküyü daha önce duymuş olsanız da, anlatmamı hoş görün.

(…)

İkinci Dünya savaşı başlamak üzereydi. Mahallemiz, Akdeniz insanlarından yapılmış bir sebze çorbası. Kıbrıs domatesleri, Girit’ ten patlıcanlar, Mısırlı mısırla hep aynı tencerede kaynıyorduk. Dört Babil dilinde dolaşan haberlere göre Avrupa’ da durum oldukça karışıktı. Korku dolu, açlık yüklü kara bulutlar tepemizde toplanıyordu. Önümüz karanlıktı. Karanlıktan geliyorduk sanki. Ayrı ülkelerden, doludan yağmurdan kaçmış insanlarla doluydu mahallemiz. 154. ncü sokakta Kıbrıslı üç dört aile. Baskıdan, yoksulluktan geliyordu. Yanık mektebin çevresinde bir kaç Giritli evi. Evlerine kapanmış, kimselerle konuşmuyor, görmüyor, yaşamıyordu. Nane maydanoz kokularının başladığı sokakta, Mısır’ dan geldiği söylenen fellah bahçeciler. Konuştuğu dil Arapçayı andırıyordu. Yörelerinde bekçi polis varken dilsizdi hapis korkusundan. Yahudi mahallesinde Kutsal Şabat karanlıktı, soğuktu. Mumsuz kara gecenin mırıltıları Tanrı’ yı arıyordu.

**

Savaşın barut kokuları duyulmaya başlayınca, mahallenin Kıbrıs’ lı Girit halkı, Nasrani (Hıristiyan) ve Fellah (Arap) yaşlıları kaplumbağa olup kabuklarına çekildiler. Duymadılar, görmediler, karanlıkta yaşadılar.

Yaşlılar gökyüzünden inen ilk su damlalarını görünce, çocuklarının yağmurda ıslanmalarını korkuyla beklediler.

Öğretmen Roza ve kocası Abu Vedii’ nin iki göz odalı evi tılsımlı bir bahçenin içindeydi. Nineden dinlediğim Arapça çocuk tekerlemelerinde, peri masallarında meyvelerin tatlarını öğreneceğim yerde, değişik elmaların kokusunu, çileklerin rengini öğreniyordum. (…)

(…)

(…) “Muallime Roza” dedim, “dünyayı sel basıyor.” Roza Nine gülümsedi. Ne gördüğümü biliyormuş gibi,

“Yelkenlileri gördün mü?” dedi. Pencereden bir daha baktım. Bahçenin ortasında iki yelkenli gördüm. Acayip insanlarla doluydu.

“Kim bu insanlar?” dedim.

“Bunlar geleceğin sürülmüş insanları dedi. “Gün gelecek bu bahçeye Kürtleri de sürecekler. Bu mahalle yağmur suyu ile dolduğu gibi, azınlıkla da dolacak. Ama burada çok durmayacaklar.”

“Nereden biliyorsun?” dedim.

“Bir yerde azınlık azınlık olarak kalırsa, gün gelir bela başlar.

Bölüşecek ekmek küçülür, azınlık karınca olur. Kargaşalıkta üstüne basılır, ya ezilir, ya gerinir kaçar. Yakında ekmekler küçülecek. Kara günler geliyor. Alman Savaşı başladı, başlayacak.”

**

“Peki,” dedim. “sen buraya nasıl geldin?”

“Cebel denen bir ülkeden geldim” dedi. “Suların asude aktığı; rüzgârın, taşıyacak koku bulduğunda sevinçle estiği bir köyde uyandım hayata. Küçük bir kızdım. Dedemin dedesi bahçede çalışır, sebze meyve yetiştirirmiş.. Annemin ninesi el işi yaparmış. Komşu köyler bizim köyden daha büyüktü. Bizim tapınaklara benzemeyen tapınakları vardı. (…)

(…) Büyük dedem komşu bir köye akıl danışmaya gitti. (…)

(…) Kavmin başı Havaca Asinus, büyük dedeme “Abu Roza” dedi, “yağmurun yağdığını bilmek için sırılsıklam ıslanacak kadar beklemeye gerek yok. Halimize bak, neye benziyoruz. Bir zamanlar biz de sizin gibi insandık. Sonra, evet demekten humara (eşşeğe) döndük. Dostum vaktiniz varken kuzeye gidin. Silisya denen yerde bereketli bir boş ova var. Ovayı bulmak pek zor değil. Rüzgârın estiği günler murt kokusunu takip edin. Ak murt ülkesini kolayca bulursunuz. Tanrı insanlara “Kün” dediği zaman bu boş ovaya bakıyordu.. Gerçeğin gerçek ölçüsünü unutmadan, azınlık olmaktan kurtulmak için çiçek ülkesine gidin. Hakikatin yaşamadığı yerde hak bulamazsınız.”*

**

Savaş tamtamlarının kulakları sağır ettiği çocukluk döneminden, Mersin’ e yirmi dört yaşında bir genç olarak rastladığı yıllara geçecektir Halil, aynı kitabın bir başka öyküsünde:

“Bir gün kendime Mersin’ de rastladım yine. Yıl 1954 idi. Mersin yirmi dört yaşında bir genç. Deniz mavi bir kız. Göğüsleri kıyıda iki ak köpük. Mart yeşil, nisan ılık bir ay olmuş. Dallarda çiçek. Haziran çiçeklerde koku olmuştu o yıl.

Mersin’ de Demokrat Parti yılları… Deniz kazılıyor, taşlar taşınıyor; Mersin’ e Koraltan limanı yapılıyordu.

Kentin otelleri, lokantaları yabancılarla dolmuş taşıyordu.

Hollandalılar liman, İtalyan şirketleri yol yapımı için gelmişti.

(…)”**

 

* Chagall Yıllarım (2007) kitabı “Azınlıktan Roza Nine” öyküsü..

** Chagall Yıllarım (2007) kitabı “Chagall Yıllarım” öyküsü

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -28- (Halkevi yapımının diğer yüzü)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -28- (Halkevi yapımının diğer yüzü)

İlyas Halil 2007′ de yayınlanan ‘Gavur Aşevi’ kitabının her öyküsünde çok sesli, çok renkli, çok kimlikli Mersin’ in farklı bir kesimine dokunur, çekilen acılara bulanmış sevdaları anlatır…

Kitapta yer alan; Heding’ liden Ohannes, Su ilahesi, Ebel İsabelle, Mıgırdiç uçmasını bilmeseydin öykülerinde bu topraklardan kopup farklı diyarlara savrulmuş insanları anlatırken, birden kanatlanır; Anadolu’ ya, özellikle de Mersin’ e döner…

“Eylül sonu yedi gün, su ilahesine ayırdığımız kutsal hafta. Yılın artan bölümü Kali Ma İlahesi’ nin, kızılan kadının, sayılan kadının, sevilen kadının…

(…)

Su ilahesinin nerede doğduğunu bilen yok sanırım. Bursalılar Uludağ’ın karını Bursa kızlarının ak sinesine benzettikleri için karın Bursa’ da suya döndüğüne inanırlar. Bana kalırsa Kali Ma kendini Toros eteklerinde buldu. Kali Ma yağmur yüklü bulutların, serin rüzgârın kızıydı. Kekik kokularını süründü. Su ilahesi Kali Ma içimizde yaşadı. Üzülünce bir damla yaş gözümüzde…

(…)

Silifke-Mersin arası… Kıyılar kız beli ince… Sen su kadın, ak sahilin köpüklü bir yerinde… Ve ben taş, sert… Biz iki yaratık, yapışmıştık.

Çoğu organımız aynı… Kâh birbirimize benziyor, kâh benzemiyorduk. Benzemediğimiz zaman daha güzeldi. Seni daha iyi duyuyordum, anlaşamadığımız bir yerimde… Sen ihtiyacımdın, görünce sevinmekten öte başka ne yapacağımı bilemediğim… (…)” (Su ilahesi öyküsü)

Cenevre’ deki parkta düşlerinin ilahesini ararken bile, “benzemediğimiz zaman daha güzeldi” cümlesiyle o çok renkliliğin zenginliğine gönderme yapar mı insan? İlyas Halil tam da onu yapıyor öykülerinde…

Yukarıda söz ettiğim öyküler, dünyanın farklı köşelerinde geçse de, yolu bir biçimde Mersin’ den geçen kahramanları anlatır..

Ama diğer kitaplarında da bazı öykülerine rastlayacağımız Boyacı Ramazan’ ın Gavur Aşevi kitabında bir öyküsü var ki, özellikle Tevfik Sırrı Gür dönemini, Mersin’ in Akkahve’ ye uzanan yeni Halkevi inşa sürecini hiç bilinmeyen bir gözle ele alışı, farklı bir dramı anlatışıyla paylaşmayı boynumuza borç kılıyor.

Diğerlerinde olduğu gibi ‘Boyacı Ramazan Balesi’ öyküsünden bazı bölümler almakla yetineceğim.

Doğrusu, ‘Gavur Aşevi’ kitabını edinip diğer öykülerle birlikte nemli gözlerinizi kaçırmadan Ramazan’ ın dramını okumanız…

“Mersin bir avuç insandı o yıllar… Çoğu öğrenci… Erkeklerin yüzünde sivilce, kızlar bahçe duvarından sarkmış gonca… Bir akşamüstü bir kaç liseli arkadaş, Halkevi’ nin önünde nedensiz sevinçliydik. Çiçekler kokularını sürünmüş geceyi sarmıştı.

Yanımda liseli bir kız, yüzü mavi aydınlık… ‘Merhaba’ dedim. Yüzüne dokunacağımı sandım. Heyecanlanmıştım….

Gürültülüydük. Merdiven taşlarına oturmuş iki öğrenciydik. Birbirimize bakıyor, bahar akşamını zil zurna yaşıyorduk.

Marttı ayın biri… Yıl 1947… Kulaklarımda denizin mırıltısı, hâlâ duyarım. Ay aydın yüzünde, nergisler ifil ifil bahar… Dağdan taze kekik kokusu, hâlâ koklarım.

(…)

Halkevi’ nin önü kalabalık. Devlet memurları, Belediye görevlileri akın akın geliyordu. O gece tiyatronun döner sahnesinde Puccini’ nin ‘Madam Butterfly’ operası oynuyordu.

Tiyatro kapısının önünde tanıdığım bir çehre… Dikkatle baktım. Yıllar önce tanıdığım Boyacı Ramazan’  a benziyordu. Elinde bir sepet ebegümeci… Vazo süsler gibi yeşil otu demetlemiş, Halkevi’ nin girişine yerleştiriyordu.

Ramazan’ dı… Yağmurlu havalarda Ziya Paşa kahvesinin* kapısında ayakkabı boyardı. Güneşli günlerde Ramazan’ ın ıslandığı yerde, başka boyacılar otururdu. Pabuç sihirbazıydı. Küçük ellerinde iki büyük fırça, eski pabucu yeni yapardı.

(…)

“Şimdi ne iş tutuyorsun?” dedim.

“Ah küçük bey” dedi. “Çingene dertten başka ne tutar ki? Ayakkabı boyası 10 kuruşa çıkınca Ramazan ayvayı yedi. ‘Bundan böyle ekmek parası kolay çıkar’ demiştim. Doya doya ekmek yiyeceğimi sanmıştım.

Ekmek, peynir fiyatları gökyüzünü buldu. Tüm gün yarı aç ayakkabı boyamak yetmezmiş gibi, bir akşam uyandım, Tanrı mahallemizi ateşe vermiş. Varım yoğum, çardağım gözümün önünde kül oluyordu.

Ellerimi havaya kaldırdım. ‘Tanrı efendi’ dedim. ‘Toprağımızı istiyorsan, bunun kolayı vardı. Ulu Baba Çukurova’yı biraz daha büyük yaratabilirdin. Hadi ‘vakit bulamadın’ diyelim, çingeneleri kanatlı yapsaydın, kuş olur ağaçlara yuva yapardık. Arsaya, bahçeye gereksinimimiz olmazdı. Ulu Baba dediğimi hoş gör… ‘Şimdi ne kuşuz, ne de adama benziyoruz.’

Sonra gün be gün sıkıntılarımız arttı. Ekmek, şeker karneye bağlandı. Vali bey halkın savaşı unutmasını istiyordu. Yangın sonrası belediye görevlileri, yanan yerleri süpürdüler, temizlediler. Halkın mutlu olması için aynı yerde çiçek parkı yapacaklarını söylediler. Belediye bandosu marşlar çaldı. Arsamıza çiçek ektiler, ağaç diktiler. ‘Kent çiçek kokacak, çiçeklerle süslenecek’ dediler.

Çardaklarımız gidince her doğan gün dik bir tepeye döndü. Açlığı öğrenmeye başladım. Pabuç boyatanlar sırra kadem bastı. Ekmek parası için Güllü, çiftçi düğünlerinde şarkı söylemeye, dans etmeye gidiyordu.

Bir yıl sonra şans yüzümüze güldü. Çiçek parkını söktüler. ‘Yerine halkevi yapılacak’ dediler. Vali bey bu projeyle yoksullara, işsizlere iş sağlamak istediğini söylüyordu.

(…)

Güllü son günlerindeydi. Hasta yatağında bana ‘Ramazan çok mutluyum’ demişti. Güllü’ nün kışın elini ısıttığı, akşamdan akşama karnını doyurduğu ekmeği hergün Halkevi’ ne hibe ettiğini** Mersin’ in bilmesini isterim. ‘Bu güzel yapıda yaşayacağım. Özlediğin gün beni Halkevi’ nde bulursun’

(…)

Her ay on kuruşluk ekmek ufalıyor, kararıyordu. Doymamız seyrekleşti. Çardağımıza karanlıklar çöktü. Şafak atıyor, güneş doğmuyordu. Halkevi’ nin bitmesi gecikecekti. Ekmeğe bir kuruş zam binmişti. Vali bey bize müjdeyi bildirdi. ‘Bu zamla Halkevi çabuk bitecek’ dedi. Türkiye’ nin en büyük yapısına kavuşacağız.

(…)

*Ziya Paşa kahvesi: Ziya Paşa gazinosu olarak ta anılır. Şimdi ki Mersin otelinin yerinde Ticaret Odası ve onun doğu tarafında Ziya Paşa gazinosu yer alırdı. Liman tamamlandıktan sonra bulvar yapımı için cadde doldurulmadan önce söz konusu binalar deniz kıyısında yer alıyordu.

**Halkevi yapımı için kaynaklar yetmeyince dönemin Valisi Tevfik Sırrı Gür ithal ürünlerinden, kentten sevk edilen sebze meyveden, gazdan/bezden harç toplamış, bu paralar da deliği kapatmayınca fırınların çıkardığı her ekmekten bir kuruş vergi alınmaya başlanmıştır.

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -27-

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -27-

İlyas Halil’ in tutuşan Mersin sevdası, bazen depreşen yarayı da andırır.

2006′ da yayınlanan Agap Çiçeği ardından, zaman geçmeden 2007′ de okuyucuyla buluşturduğu Gavur Aşevi kitaplarında bunu yansıtan ortak bir hikaye var…

Evet iki kitapta da yer alan aynı hikaye…

Ne düşündü bilmiyorum? Sorabilirdim, sormadım, aslında gerek te duymadım o hikayenin birbiri peşi sıra çıkan iki kitapta yer aldığını sormaya?

Gerek yoktu çünkü; “Sihirli Yıllarım” öylesine çarpıcı bir cümleyle başlıyor ki, dünyada Halil dışında hiç kimsenin, Mersin tutkusunu böylesine yakıcı dizeyle göklere yükselen ezgiye dönüştüreceğine inanmıyordum. Kim bilir, günün birinde İlyas Halil ile Mersin aşkını dile getirenler onu anımsadığında, bu cümlelerle başlamalı diye yinelemiştir, hasret kokan dizeleri:

“Kimse benim kadar Mersin’e vurulmadı. Martılarını seyrederken yüzü rüzgardan ıslanmadı. Kimse eften püften bir ilan-ı aşkla sevgiyi yakından tatmadı. Kent sevgili değil, eli kırbaçlı haspa… İnsafsız yazlarına karşın ince endamlı, süt bacaklı gelindi, geceleri yatakta limon kokan… Tüm gece anlatacak bir şey bulurdu, ağustosböcekleriyle…

Çocuktum. Yazın sokakları toz toprak içindeydi. Rüzgârda tozdan göz gözü görmez, bir şey seçemezdim. Güneş demirci ocağından sıçramış kıvılcım, düştüğü yeri yakardı. Soluk alınca ateş çekerdi kişi içine…

Yanardı.

(…)

Yıllar geçti, günlerin sihiri rüzgâr gibi yer değiştirdi. Bahçeli evimiz dağılmış, yıkılmıştı.

Yeni yerimde dağla deniz arasında, ben yeni insan… Tanımadığım biri olmuştum. Haber vermeden yeni kışı büyütmüştüm kendi içimde…

Şimdi apartmanımızın altı Akdeniz… Yatak odamızda, koku yosundu. Deniz açık pencereden içeri sızmıştı. Kanatları ıslak, kuşlar vardı balkonda… (…)

Yeşil Toroslar, üst yanım… Çam kokuları burnumun ucu… Yüzümde mavi çamlardan mavi rüzgâr…

(…)

Yanı başımız kilise kulesi… Her saat başı bir saatin geçtiğini haber verir. Kekik kokusu saçında, pişirdiği yemek ellerinde, merdivenleri çıkmadan alırdım. Bulutlara bakıp neden giyindiğini, neden soyunduğunu bilirdim.

Neden sevdiğimizi, sevildiğimizi bilmiyorduk daha… Evlilik yağmur… Islanıyorduk. Yüzümüzün yağmurunu siliyor, seviniyorduk.

(…)

Güz tadı aldı kara üzüm, o bahar… Kanat takmış uçacaktım. Baba evini nasıl özleyeceğimi düşündüm.

Anımı baştan yazdım anıma… Bir bahçe çizdim. Yazın incir kokan… Sesler ağustosböceğinden… Kasım ayında, yağmur altında iki portakal ağacı… Ellerim portakal kokusundan ıslak…

Nenem  bana geçmişteki o gün gibi kızacak. “Ağacın ürünü bahçecinin” diyecek. Bir daha çocuk gibi üzüleceğime, sevinecektim.

Yosun kokusu, balkonumuzun altı… Günde altı renk yeniden… Akşam üstü mor menekşe deniz… Dalgaların ucu ak, güneşten önce sabahları… (…)

Güzel bir nisan günüydü. Çantamda çeşitli anılar… Adana’ dan uçağa bindik. Akdeniz güneşi, yüzüme dokunduğu yer, eli gibi yumuşaktı. Tomurları sihirli genç bir kadındı. Uçakta yanı başımda…

(…)

Murt ağacı giysisini astım pencereye, hep bahar dışarısı… Hep sıcak bir duyu yüzümde konuşurken alıp verdiği soluğu…

Yok ile dosttum ben… “Soluk al” dedim. “Ciğerlerine hava doldur” dedim, “Var olmak istiyorsan…”

“Bu güneş” dedim karanlığa… Oysa şöminede yanan odundu. (…)”*

Heybesinde anıları, yüzünü yalayan Akdeniz güneşiyle bambaşka diyarlara savrulur da unutur mu bu toprakları?

Kanada’ dan evrenselleşen dille yüz yıllık acıları anlatacaktır aynı kitabın bir başka öyküsünde:

“(…)

(…) Diyarbekirli olmak hâlâ güç. Hangi yıl kolay olacak, bilemiyorum.

1915′ ten 1917′ ye kadar gökyüzündeki karaltı, göç eden kırlangıç sürüleriydi. Korku ve umutsuzluk koktu gök o yıllar. Bütün Mıgırdiçlar, gözümüz kapalı, nereye uçtuğumuzu bilmeyen kırlangıçtık.

Uzun bir süre öyle kaldım… Kırlangıçları görünce havada, Anadolu uçuyor sandım. Anadolu kokardı bulutlar, yağmur yağdığında. Ağrı dağı iğri dururdu gözümde, zaptiye görünce. Ağrı dağı ağrı çökerdi böğrüme…

Acı kış soğuğu dost soğuktu. Yüzüm donsa bile yaşadığımı bilirdim. Ölmediğime sevinirdim. Ağrı dağından bilirdim. Sert kışı varsa Diyarbekir’ in bin renkli haziranı, temmuzu da vardı. Nasıl unuturam Dicle suyunu? Rüzgârı duyunca yüzümde, baştan çocuk oluram.

Van’ a, Ardahan’ a kuşlarla uçtum. Diyarbekir’ den kanat açmıştı kuşum. Gökte yumurtamı kırıp kuş olmuşum. Gökte uçmaya başlamışım. Gözüm yerde. Gagamda bir damla. Dicle’ den ödünç su. Ancak toprağımdan taşıyabildiğim şeydi. Bilselerdi bir, onu da siler alırlardı.

Ara sıra “Mirye Ana.. Şu ovada eli tüfeksiz kimse var mı?” diye sorarım.

Ovaya inmeye korkuyorum. Konacak yer arıyorum. Biraz nefes almak, su içmek isterim fırsat bulsam.

(…)

Nerede bir hüzün, acıklı bir çalgı duysak, biraz Anadolu’ yu buluruz. Toprağımı taşıyıp buralara sermişler.

Toroslarda akan pınarların sesini Montreal’ de St. Laurent sularına belletmişler. Kaval duysam, üfleyen yine köyünü özlemiş bir Sarkis’ tir herhalde derim.

***

Ohannes biliyor musun, bir gün büyük bir günah işledim.

“Yahu Mirye Ana” dedim diz çökünce. “Vaktin olunca Ulu Babaya sorarsan çok sevinirim. Hani şimdi küçük aklımla diyorum ki… Gölü ırmağı olmayan yerde bizi balık edip neden saldınız? Susuz yerde balık netsin?”

(…)”**

*Gavur Aşevi kitabı (2007) Sihirli Yıllarım öyküsünden

** Gavur Aşevi kitabı (2007) Mıgırdiç uçmasını bilmeseydin öyküsünden

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -27-

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -27-

İlyas Halil’ in tutuşan Mersin sevdası, bazen depreşen yarayı da andırır.

2006′ da yayınlanan Agap Çiçeği ardından, zaman geçmeden 2007′ de okuyucuyla buluşturduğu Gavur Aşevi kitaplarında bunu yansıtan ortak bir hikaye var…

Evet iki kitapta da yer alan aynı hikaye…

Ne düşündü bilmiyorum? Sorabilirdim, sormadım, aslında gerek te duymadım o hikayenin birbiri peşi sıra çıkan iki kitapta yer aldığını sormaya?

Gerek yoktu çünkü; “Sihirli Yıllarım” öylesine çarpıcı bir cümleyle başlıyor ki, dünyada Halil dışında hiç kimsenin, Mersin tutkusunu böylesine yakıcı dizeyle göklere yükselen ezgiye dönüştüreceğine inanmıyordum. Kim bilir, günün birinde İlyas Halil ile Mersin aşkını dile getirenler onu anımsadığında, bu cümlelerle başlamalı diye yinelemiştir, hasret kokan dizeleri:

“Kimse benim kadar Mersin’e vurulmadı. Martılarını seyrederken yüzü rüzgardan ıslanmadı. Kimse eften püften bir ilan-ı aşkla sevgiyi yakından tatmadı. Kent sevgili değil, eli kırbaçlı haspa… İnsafsız yazlarına karşın ince endamlı, süt bacaklı gelindi, geceleri yatakta limon kokan… Tüm gece anlatacak bir şey bulurdu, ağustosböcekleriyle…

Çocuktum. Yazın sokakları toz toprak içindeydi. Rüzgârda tozdan göz gözü görmez, bir şey seçemezdim. Güneş demirci ocağından sıçramış kıvılcım, düştüğü yeri yakardı. Soluk alınca ateş çekerdi kişi içine…

Yanardı.

(…)

Yıllar geçti, günlerin sihiri rüzgâr gibi yer değiştirdi. Bahçeli evimiz dağılmış, yıkılmıştı.

Yeni yerimde dağla deniz arasında, ben yeni insan… Tanımadığım biri olmuştum. Haber vermeden yeni kışı büyütmüştüm kendi içimde…

Şimdi apartmanımızın altı Akdeniz… Yatak odamızda, koku yosundu. Deniz açık pencereden içeri sızmıştı. Kanatları ıslak, kuşlar vardı balkonda… (…)

Yeşil Toroslar, üst yanım… Çam kokuları burnumun ucu… Yüzümde mavi çamlardan mavi rüzgâr…

(…)

Yanı başımız kilise kulesi… Her saat başı bir saatin geçtiğini haber verir. Kekik kokusu saçında, pişirdiği yemek ellerinde, merdivenleri çıkmadan alırdım. Bulutlara bakıp neden giyindiğini, neden soyunduğunu bilirdim.

Neden sevdiğimizi, sevildiğimizi bilmiyorduk daha… Evlilik yağmur… Islanıyorduk. Yüzümüzün yağmurunu siliyor, seviniyorduk.

(…)

Güz tadı aldı kara üzüm, o bahar… Kanat takmış uçacaktım. Baba evini nasıl özleyeceğimi düşündüm.

Anımı baştan yazdım anıma… Bir bahçe çizdim. Yazın incir kokan… Sesler ağustosböceğinden… Kasım ayında, yağmur altında iki portakal ağacı… Ellerim portakal kokusundan ıslak…

Nenem  bana geçmişteki o gün gibi kızacak. “Ağacın ürünü bahçecinin” diyecek. Bir daha çocuk gibi üzüleceğime, sevinecektim.

Yosun kokusu, balkonumuzun altı… Günde altı renk yeniden… Akşam üstü mor menekşe deniz… Dalgaların ucu ak, güneşten önce sabahları… (…)

Güzel bir nisan günüydü. Çantamda çeşitli anılar… Adana’ dan uçağa bindik. Akdeniz güneşi, yüzüme dokunduğu yer, eli gibi yumuşaktı. Tomurları sihirli genç bir kadındı. Uçakta yanı başımda…

(…)

Murt ağacı giysisini astım pencereye, hep bahar dışarısı… Hep sıcak bir duyu yüzümde konuşurken alıp verdiği soluğu…

Yok ile dosttum ben… “Soluk al” dedim. “Ciğerlerine hava doldur” dedim, “Var olmak istiyorsan…”

“Bu güneş” dedim karanlığa… Oysa şöminede yanan odundu. (…)”*

Heybesinde anıları, yüzünü yalayan Akdeniz güneşiyle bambaşka diyarlara savrulur da unutur mu bu toprakları?

Kanada’ dan evrenselleşen dille yüz yıllık acıları anlatacaktır aynı kitabın bir başka öyküsünde:

“(…)

(…) Diyarbekirli olmak hâlâ güç. Hangi yıl kolay olacak, bilemiyorum.

1915′ ten 1917′ ye kadar gökyüzündeki karaltı, göç eden kırlangıç sürüleriydi. Korku ve umutsuzluk koktu gök o yıllar. Bütün Mıgırdiçlar, gözümüz kapalı, nereye uçtuğumuzu bilmeyen kırlangıçtık.

Uzun bir süre öyle kaldım… Kırlangıçları görünce havada, Anadolu uçuyor sandım. Anadolu kokardı bulutlar, yağmur yağdığında. Ağrı dağı iğri dururdu gözümde, zaptiye görünce. Ağrı dağı ağrı çökerdi böğrüme…

Acı kış soğuğu dost soğuktu. Yüzüm donsa bile yaşadığımı bilirdim. Ölmediğime sevinirdim. Ağrı dağından bilirdim. Sert kışı varsa Diyarbekir’ in bin renkli haziranı, temmuzu da vardı. Nasıl unuturam Dicle suyunu? Rüzgârı duyunca yüzümde, baştan çocuk oluram.

Van’ a, Ardahan’ a kuşlarla uçtum. Diyarbekir’ den kanat açmıştı kuşum. Gökte yumurtamı kırıp kuş olmuşum. Gökte uçmaya başlamışım. Gözüm yerde. Gagamda bir damla. Dicle’ den ödünç su. Ancak toprağımdan taşıyabildiğim şeydi. Bilselerdi bir, onu da siler alırlardı.

Ara sıra “Mirye Ana.. Şu ovada eli tüfeksiz kimse var mı?” diye sorarım.

Ovaya inmeye korkuyorum. Konacak yer arıyorum. Biraz nefes almak, su içmek isterim fırsat bulsam.

(…)

Nerede bir hüzün, acıklı bir çalgı duysak, biraz Anadolu’ yu buluruz. Toprağımı taşıyıp buralara sermişler.

Toroslarda akan pınarların sesini Montreal’ de St. Laurent sularına belletmişler. Kaval duysam, üfleyen yine köyünü özlemiş bir Sarkis’ tir herhalde derim.

***

Ohannes biliyor musun, bir gün büyük bir günah işledim.

“Yahu Mirye Ana” dedim diz çökünce. “Vaktin olunca Ulu Babaya sorarsan çok sevinirim. Hani şimdi küçük aklımla diyorum ki… Gölü ırmağı olmayan yerde bizi balık edip neden saldınız? Susuz yerde balık netsin?”

(…)”**

*Gavur Aşevi kitabı (2007) Sihirli Yıllarım öyküsünden

** Gavur Aşevi kitabı (2007) Mıgırdiç uçmasını bilmeseydin öyküsünden

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -26- (50 yıl sonra Akkahve’yi, kaybolan Mersin’de aramak)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -26- (50 yıl sonra Akkahve’yi, kaybolan Mersin’de aramak)

Akkahve dönemini herkes kaleme alır, tasvir eder de, hiç kimse bu konuda İlyas Halil’ in eline su dökemez.

Kendi ifadesiyle Akkahve’ de oturup, Mersin’ i her defasında yeniden kurdukları, yokluk günlerinin gecelerinde renk ‘çalmaya’ çıktıkları yıllar…

İyisi mi fazla uzatmadan sözü ‘Usta’ ya bırakmak…

‘Temmuz çakıl taşları’* öyküsünde  yaşadığı elli yıllık med ceziri bakın nasıl anlatacaktır:

“Martın başıydı. Vakit akşamın altısı… Kaleci Hasan Balık’ ın büfesinin önünde orta yaşlı bir adam durdu. Bir şişe “yirmilik” aldı. Güneş Sineması’ na doğru yürüdü. Akkahve’ ye girdi.

Masamızda durdu, kendini tanıttı. “Ben Bekir Uluğ”** dedi. “Fuat Akbaş’ ın gazetesinde*** yazarım. Şiirle, resimle uğraştığınızı duydum. Sizinle tanışmak istedim. Size doktor Reşit Galib’ in, Antun Zabit’ in emanetini getirdim. Şiirinizin bittiğini sandığınız gün bu şişeden iki damla… Gerçekler değişir. Yeniden var olursunuz.”

Celal Çumralı kalktı, Bekir Bey’in elini sıktı. “Buyur” dedi. “Bize katılırsanız memnun oluruz.” Bekir Uluğ özür diledi ve “matbaaya dönmem gerek” dedi. “Besim Akbaş beni bekliyor.”

Akkahve’ den geç çıktık. Çiçekler gökyüzüne fışkırmış, geceye yapışmıştı. Bahar kokuları üstümüze yürüyordu. Havada ısırgan otu… Köstebekler uyanmış… Yakın bir mahallede toprak kabarmıştı. Kimi evlerde kızların göğüslerini dışarı tepmişti.

(…)

Nuri, Haşmet, Sudi, Osman, Celal, çiçek bezeli o gecede yağmura tutulmuştu, ertesi gün güneşe sırılsıklam vardık.

O 1954 yılını bir kaç kez yaşayacaktım. Akşamüstleri banka çıkışı iki ressam, iki şairdim ben. Nevit idim, müzik yazan… Osman’ dı adım, felsefeden söz edince. Sudi idim; elimde kalem karikatür çizen…

Akkahve’ de güneşli masaların birinde oturur, Mersin’i baştan kurar, yeniden boyardım toprağı. Kabarmış kızları evirir çevirir, onlara yeni çiçek adları takardım. Geniş etek giyenlerin ardından rüzgar olur eserdim.

Sonra kıtlık, yokluk günleri geldi çattı. Yaşam güçlüğü yapıştı yakama. Hırsız olduk, geceleri sokaklardan el ayak çekilince… Nuri ile mahallelere dalar sevdiğimiz şeyleri çuvallarımıza doldururduk.

Nuri renk çalar, boya toplardı, martıların akı, Latife’ nin yüzüydü. Kahve Leyla’ nın gözüne uygun… Gecenin karasıyla, Çingene kızın saçının bir telini boyamıştı.

(…)

Adliye sarayının damı ak kumrular tekkesiydi. Mahkeme koridorları kumruların gugukları, köylülerin derdiyle uğuldardı. Keçisini yitirmiş Fadime Ana, Sudi****’ nin kapısına dikilmiş “kadanı alayım, avukat bey” diyordu. “Hakim beye söyle, keçimi bulsunlar.”

(…)

Nevit ses ustasıydı. Sabah erken uyanır, rüzgâra nasıl eseceğini anlatır, falsosuz üflemesini öğretirdi. (…)

Bir erken sabahtı, Nevit Kodallı kıyıların sesini, kumların, çakıl taşlarının hışırtısını kucaklamış denizi saz gibi çalıyordu. Kuşlar, bulutlar dans ediyordu mavilerin içinde…

(…)

Mevsimler arası bir gündü. Osman’ la denize karşı bir masada oturmuş notlarımın içinde bulduğum bir şiiri düzeltiyordum. Ay sonuydu. On gündür ayın otuzu olmuş bir türlü ay başı gelmiyordu. Kömürü bitmiş lokomotiftik hepimiz. Garda parasız, çakılı kalmıştık.

Az sonra Haşmet gelecek. Osman’ ın ceplerini karıştıracak, gizlediği on lirayı bulacaktı. Hep birlikte yemeğe gidecektik. Osman yüzünde gülümseme, Haşmet’ in gelmesini bekliyordu.

Hepimiz gençtik. Bekir Uluğ’ un şişesini kokluyor, petunya kokusunda kız arıyorduk. Aşık olmaktan başka bildiği bir iş yoktu kimsenin… O yıllarda Mersin’ de yaşamak, yağmurda ıslanan ağaca benzerdi. Sırılsıklam âşık olmak, kaçmadığımız bir olaydı. Aysel’ in, Suna’ nın, Nurten’ in güzelliğine kim karşı koyabilirdi?..

(…)

2004 yazı Mersin’ deyim. “Şiirin, renklerin içinde miyim diye bakıyorum. Parklardan renk, koku çaldığımız yılları arıyorum. Aradan elli yılın geçtiğine inanmak güç.

1954 yağmurları yağmıyordu artık, geçtiğimiz sokaklara. Pencerelerde bildiğim yüzleri aradım, petunya saksıları boştu.

1956 denizini aradım. Nereye gittiğini bilen yoktu. Elimle boyadığım denizi alıp götürmüşlerdi. Belediye memurları çöplüğe atmış olmalı. Ellerimde hâlâ o günün mavi lekesi duruyordu.

Nuri Abaç Ankara’ dan haber salmıştı. “Boşuna arama” diyordu. “Renklerden sarhoş kimse kalmadı. Nevin’ in saçını dağıtacak rüzgârı bulamayacaksın. Renkler, kokular göçtü.”

Ne aradığımı bilsem bulurdum herhalde. Gökyüzü açılmış mavi şemsiye, ben kuş… Mersin’i güneş ışınlarında, deniz kıyısında bulmak için uçuyorum. Önümde yokluktan büyük bir yokluk.

Elimi sürünce, nane yaprağını bulacakmışım gibi ellerime bakıyorum.

(…)

1960 yılı denize yakındı. Eren’ in apartmanı denizden pek uzak değildi…

Çakılları salladım içleri yarı yarıya deniz…

Kollarından bacaklarından damlıyordu denizden getirdiği…

Yarının ıslandığını görmek bugüne kalmış demek…

“Kurulanmak ister misin?” dedim. Havlu verdim elli yıl sonra…

Bekir Uluğ’ un iksirini… Celal Çumralı’ nın petunya kokan kızını bulmam gerek. Parklarda petunya çiçeklerinin önünde duruyorum. “Biri bana Çumralı’ yı sorar mı?” diye bakıyorum.

Beyaz elbise giymiş. Düğüne gelmişti. Elinde bir tutam çiçek. Beş yaşındaydı.

***

(…)

* Temmuz çakıl taşları öyküsü, Agap Çiçeği kitabından (2006)

** Gazeteci yazar Bekir Uluğ’ un 1948 yılında Tarih boyunca Çukurova araştırma kitabı yayınlandı.  1951’den itibaren Yenimersin gazetesinde uzun yıllar başyazarlık yaptı.

***  Mersin’e damgasını vuran etkili gazete. Kurucusu Fuat Akbaş’ tır. Ölümünden sonra gazeteyi öyküde adı geçen oğlu Besim Akbaş yönetti. Fuat beyin kızı Nimet hanım İhsan Tufan ile evlendikten sonra 1958′ de Mersinin muhalif sesi Sonhaber gazetesini çıkardı. Sonradan o gazeteyi oğulları Tankut Tufan hayata gözlerini yumduğu güne kadar tüm zorluklara rağmen okuyucuyla buluşturmayı sürdürdü.

**** Sudi Abaç, ressam Nuri Abaç’ ın kardeşi, Mersin’ de uzun yıllar avukatlık mesleğini sürdüren hukukçu kimliği yanında, karikatür dalında pek çok ödül sahibi sanatçıdır.

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -25- (Kendi gurbet elde, gönlü sılada)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -25- (Kendi gurbet elde, gönlü sılada)

Geçen yıllarla depreşen sıla hasreti, ‘Mersin sevdasına dönüşmekle kalmaz, kor olup tutuşturur İlyas Halil’ in yüreğini.

Kâh “Leyla’ yı arayan adam” da olduğu gibi çocukluk sinemalarını anlatır , kâh “Renkli kurdeleler”  öyküsünde Gülseren’ i aramaya çıkar, kaybolup giden hayallerinde bıraktığı Mersin’ i…

Ve yıllarca süren suskunluğun ardından birbiri ardına sökün eder öykü kitapları. Çocukluktan ilk gençliğe, okul yıllarından Akkahve günlerine, sonrasında yaşadığı ‘gönüllü sürgün’ dönemine kadar tüm öykülerine, güneşi ve kokusuyla Mersin siner.

Leyla’lar, Neriman’ ların yerini besteci Stavro’ nun 40 yıl sonra aramaya çıktığı güzel Aysil alır bir başka öyküde:

“Yitirdiğim 40 yılı üç beş güne sığdırmak istiyorum. Köprülerin altından o kadar çok su akıp gitmiş ki… Dışarı çıktım. Hangi sokakta olduğumu toprağın kokusundan bulmaya çalıştım. Belediye süpürgecileri kızların yağmur üstü kokusunu alıp götürmüş. Ninelerin kimisi balkonda çorap örüyor, kimisi soğan soyuyordu mutfakta. Çok eskiden, kumru guguklarından, Japon güllerinden, kimin evi olduğunu gözüm kapalı bilirdim. Suna fulya kokar, Neriman kekik otu… Anası her güz turşusunu basardı…

“Denizin mırıltısını, yosun kokusunu izleyerek eski fener’ den çarşıya doğru yürüdüm. Eski Konya Pazarı ile Kayseri Bakkaliyesi benimle yürüdü. Gümrük Meydanı’ na gelince durduk. Dükkanlar eski yerini aldı. Konya Pazarı şaşırdı yerini. İskelenin ortasında bir ak boşluk… Simitçiye kızdım ‘Hani’ dedim, ‘İskelenin martıları, bu ak boşlukta olmaları gerekirdi.’ ‘Martıların kırk yıl yaşadığını sanmıyorum’ dedi simitçi.”

Mersin, bizim için çay bahçesinde asma altı gölgeli masaydı. Liseli kızların geçmesini bekler, dünya dertlerinden uzak yeni demlenmiş gençliğimizi ağır ağır yudumlardık.

(…)

“Ben delikanlı… Mersin genç bir kadındı. Yaz yürümüştü dallarımıza… Bahçe ve ben aynı yaştaydık. Bahara yakalanmış iki hastaydık. Ateşimiz yüksek… Yüzümüz çiçek doluydu… Gece uyuyakalmış, renkler erken uyanmıştı o sabah. Sürünecek yapışacak çiçeklerini arıyorlardı. Doğa düzene giriyordu.

(…)

“Peki” dedim. “Neden döndün Mersin’ e?”

“Yaseminlerin akşamüstü kokuları eksik kalmıştı sonatımda…” *

Bir başka öyküde her renge kucak açmış Mersin’ in dışlanmış Romanlarına ve Romanların dramına getirecektir sözü:

“Kilisenin güvercinlerini ürkütüp uçuran sabah çanlarıyla uyanır, güllere rüzgârda yapraklarını nasıl sallayacağını öğretirdim. Bugenvilyelere arılar konunca nasıl kokacağını anlatırdım. Dişiydim ben… Delikanlılara kekik koklamasını öğrettim. Kekik koktuğum günler… Sonra kargalar üşüştü köyümüze. Damı gülden duvarları yaseminden evlerimizi yıktılar. Güneşi kuma gömdüler, yüzüm hep gölge… ‘Sen çingenesin’ dediler…”

***

Çingene kadının sesi kulağımda çınlıyor. Gerçekten o kız olabilir miydi?.. Çocukluk yıllarımdı… Kuşların henüz uçmayı beceremediği yıllar… Akdenizin bir köyünde, domates kızıl bir güneş doğmuştu o sabah. Ağustosböcekleri canhıraş oturuyordu. Vali konağının yanındaki arsadan bağırtılar duyuldu.

Zabıta memurları ateşe sürdükleri maşayla birini dağlıyordu. Sesler Çingenelerin oturduğu çardaklardan geliyordu. (…)

(…)

***

“Bendim” dedi. “O gün son olarak mavi gözlü ece, sarı saçlıydım. Son kez kemanı çalınca çöllerin kumu bitki vermiş, çiçek tutmuştu… Son kez yaşıt oğlanlar peşimden koşmuştu. Evimizin yıkıldığı gün şarkımın yarısını yitirdim. Notalar uçtu, gitti. O gün Çingene olmuştum.

“İyi bildin” dedi. “Evi yanan, on üç yaşında çocuklu ana, Çingene kızı bendim… Güneş doğmadan bir daha ‘Güzelsin’ dersen hani, yetmiş yılı unutmaya hazırım.”**

Bir başka öyküde bu kez kurulmakta olan İsrail’ e göçmeye hazırlanan Yahudi kızı Raşel’ in elinden tutup dolaşır Mersin’ i.

“(…)

Ertesi gün Raşel’ le Fener’ e yürüdük, İstasyon Mahallesi’ nden Fener’ e yol uzun. Yan yana yürümüyor, yüz yüze yürüyorduk sanki…

“Mersin güzel” dedim. “Gitme” dedim.

“Burada doğsaydım burada mutlu olmasını öğrenmiş olurdum” dedi. “Benim için mutluluk Hayfa’ da. Bacaklarım istediği kadar uzayacak; elbise korkum olmayacak” (…)

***

Fener’e vardığımızda güneş tepedeydi. Dalgaların ucu yumurta ak… Raşel ayakkabılarını çıkardı, sulara koştu. “İlk kez üniformalı adamlardan korkmadan denizde ayaklarımı ıslatıyorum” dedi.

İkinci gün sebze pazarına gittik. Portakal küfelerine baktı, avucunda iki portakal. İspirto salıyordu yeşil yafalar. “Portakallar Raşel’ in” dedi. Büyümek isteyen bir kızın haşarılığı tutmuştu.

Halin ağzında köylülerin satışa getirdiği sebze sepetlerinin önünde durduk. Taze nane demetleri… “Biliyor musun?” dedim. “Nane kokmazsa bu bitki, bahar gelmez Mersin’ e. Güneş doğmaz sabahları. Tavuklar yumurtlamaz…”

(…)

***

Şimdi altmış yıl sonra Raşel, sabah etmediğim kahvaltım… Acılı gözlerini düşününce, yalnızlığım. Koşmak istediğim zaman, bacaklarımın inadı…

(…)

Nedense her tanıdığım kız Raşel’ e benzedi uzun yıllar. Hep çocuk kaldık. Bir yanımız hep onaltı… Güzel onaltı… Kar onaltı…

(…)”***

* Güzel Aysil öyküsünden

**Köprüdeki Çingene kadın öyküsünden

*** Raşel öyküsünden

Üç öykü de 2006 yılında yayınlanan Agap Çiçeği kitabından alınmıştır.

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -24- (Halil’ in kaleminden Akkahve yılları)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -24- (Halil’ in kaleminden Akkahve yılları)

İlyas Halil’ in Mersin dekoru eşliğindeki ‘Hal ve Hayal’ in birbirine karışan masalımsı öyküleri  Akkahve’ de dostlarıyla yarattıkları Theodor Katz ile sınırlı değil…

1993′ te yayınlanan Kiralık Mabet  kitabının ardından 1995′ te basılan Sarhoş Çimenler’ deki öykülerde de şiirsel Mersin’ i bulmak mümkün.

Kendi tarifiyle ‘Şekerin ve bezin vesikaya bağlı olduğu günler’ de çocukluk arkadaşlarıyla yaşadıkları…

“Pul Kulübü” öyküsünde şöyle anlatacaktır karşılıksız çocukluk sevdalarıyla, haylazlıklarla dolu ‘zor yılları’:

“Bakkal Kokulu’ nun önü park, arkası bizim sokak. Park yasemin ve hatmi dolu. Şaha kalkmış haziran güneşinin altında, çiçekler sulanınca, toprak kokusuna dönüştü; temiz haziran havasını doldurdu.

Ötede, ıssız bir cadde, vakit öğle üstü ve acele geçen bir fayton arabası. Sonra martıların seviştiği pırıl pırıl bir mavilik.

Yasemin kokularının ortasında, önü merdivenli, ak bir ev, bahçesinde hiç susmayan cırcır böcekleri, Mahallenin çocukları yaklaşan yazın coşkusu ile sarhoş. Yakında okullar kapanacak, çıraklık dönemi başlayacak. Tobiş Ahmet ütücü, Karabet kuyumcu, Orhan gümrükçü, Yusuf ise kaldırım mühendisi.

Haziran başında toplandık, yaza yapacaklarımızı tartışıyoruz. Futbol oynayacağız, yüzmeye gideceğiz. Tobiş o yaz aşık olmaya niyetli olduğunu anlattı. Bizim sokağın çocukları öteki mahallenin çocuklarından biraz daha düzenli. Çoğu eli para gören çıraklar. İyi futbol oynayanı az. Giritliler gibi, sabah ezanından yatsıya dek top peşinde koşan yok aramızda.

Yıl, İkinci Dünya Savaşı yılları. Mersin, zengin bir köşkün uykulu yaz bahçesi. Sabahları ağaçlar Ağustosböcekleri ile çığıl çığıl. Öğle üstleri limon yaprakları koyu güneş altında..

Silifke Caddesi, Kurtuluş Okulu’nda çatal yapar, Hadra Hamamı’ ndan sağa yönelir, doğru denize! Deniz baharları kocasını henüz kaybetmiş azgın bir gelin. Yazları, yetmişlik dişsiz bir acuze.

İleride Çamlıbel’ de ağustos sıcağında pencerede, filiz memeli bir İtalyan kızı, bastıbacak ağustos gibi, kenti kavurur.

Şekerin ve yerli bezin vesikaya bağlı olduğu günler.. Atalay, futbol maçlarında hakem. Boksör İlyas, laz şivesine aldırmadan herkesle dost. Fonda’ ların evinin önünde İdman Yurdu lokali. Denize uzanan iskelesi. Köşede bakkal kaleci Hasan Balık. İleride pamuk depoları. Önünde Güneş Sineması. Yanık bir ses. “Başlıyor beyler, otuz altı kısım, tekmili birden. Baytekin Yeni Dünyalarda!”

Haylazlıktan kurtarır düşüncesiyle öğretmen Jabra, bizi pul toplamaya özendirdi. Puldan zengin olan da var, deyince koleksiyon işine dört elle sarıldık. Yeşil karpuz kokulu haziran boş geçti. (…)

(…)

Sıcaklar bastırınca işler ağırlaştı. Kentlilerin bir bölümü yaylalara taşındı. Kimsenin halasından, amcasından mektup gelmeyince pul işi tümden yattı. Tobiş Ahmet’ in aşkı iyiden iyiye alevlendi. Pazar günleri ipek gömleği sırtına, bıçak keskin ütülü pantolonu bacağına geçirir, sevgilisinin penceresinin altında dolaşır dururdu. Bir akşam mahalleye çok coşkulu geldi. Yüzü kıpkırmızı idi. Kekeliyordu. “Ne oldu?” dedim. “adını öğrendim!” dedi. “Ulan kimin adını öğrendin?” “Neriman’ ın adını öğrendim.” “Salak” dedim. “Tabii ki, Neriman’ ın adı Neriman olacak!” Ondan sonra Tobiş bir ay kadar benimle konuşmadı. (…)

(…)

Gazipaşa Okulu’ ndaki dut ağaçlarının sararmaya yüz tutmuş yaprakları dağ rüzgarı ile hışırdıyordu. Kova devrilmişti. Yakında sular dökülecekti gökyüzünden. Dersler başlamadan bir gün önce, ana babalar okulun bahçesinde toplandılar. (…)

(…)”*

Yokluklar içinde geçen, umutsuzluklardan umutların filizlendiği o savaş günlerini anlamaya çalışırken aynı Halil; bu kez, emekliliğin yorgunluğunu çocukluk günlerine kanatlanarak atmaya çalışan bir başka figürle aynı havaya sürükler sizi…

” (…) Emekli olunca, o kocaman çember güneşli Nisan ağzı, pılıyı pırtıyı topladım, ver elini portakal çiçekleri. Vaktiyle bir delikanlıyı götüren uçak, ak sakallı bir ihtiyarı geri getirdi. Uçaktan indiğim an toprağa şaşkın bakakaldım. Ağaçlar yaşlanmış, güzelim güneş solmuş, taze peynir satın aldığım alanı komünistler bomba koyup havaya uçurmuşlar. Eski dükkanlar yitmiş, yerini eğri büğrü ucubeler almış.

Köşe başına sandık atmış yaşlı ayakkabı boyacısına sordum, “Neler oldu? Gümrük Alanı nerede?” Boyacı, “Ha burasidur” dedi. “Hay ocağın bata! Bu yıkıntının neresi Gümrük Alanı? Geçen ay bindiğim faytona ne oldu?” Boyacı, “Sen uyuyorsun babalık!” dedi. “Faytonlar kaldırılalı en az onbeş yıl oldu.” “Peki şurada sıra sıra dükkanlar vardı. Ortada Lazlar’ ın pastanesi. Bir hafta önce Gülseren’ le pasta yemiştik orada. Hani Kayhanlar’ ın Bakkaliyesi? Onun üstündeki Çarşı Karakolu nerede?” “Aydan mı düştün sen?” dedi boyacı. “O dediğin yerler yıkılalı yüz yıl oldu.” “Dur hele!” dedim, “Gümrük Alanı denize bakardı. Her sabah denizin yüzeyi silme martıydı. Apak, cıvıl cıvıl.. İyod kokulu dalgalar nerede?” “Denizi doldurdular” dedi boyacı, “uyuz it ölüsü gibi kentin dışına sürdüler. Sen gerçekten uzaydan geldin galiba. Son yirmi yılda bu değişimler olurken nerelerdeydin?”

(…)

Gülseren’ i bulmak umudu ile Eski Hal’e yürüdüm. Küçük bir çocuk coşkusu doldurdu içimi. Gelen geçen otomobillerin arasında çember çeviriyor, sevinçle koşuyordum.

Hal, sabahları taze nane, domates kokar, Doğu kanadı balık pazarı. Kapıda, Giritli Mahallesi’ nden siyah giysili kadınlar yarenlik yaparlar. Öğleye Kerhane’ nin kapısında, kebapçılardan kızarmış et kokuları yükselir. Halde çalışanların çoğu Karaduvar’ lı balıkçılar. İçeride, bir bölümde Giritli kasaplar. Hal’ in kapısında durdum, geleni geçeni izliyorum. Trenler dolusu insan akıp gidiyor. Elleri ceplerinde, boş, avare uçan kuşları gözlüyor çoğu. Bir tanış bulmaya olanak yok. İnsanların kılıkları değişmiş, dilleri başkalaşmış.” (…)”**

Bırakıp gittiği Mersin’ i, Gülseren’ e aşık gencin vurgun yemişliğiyle Gümrük Meydanı ve çevresinde dillendiren Halil’ in arayışı bununla da kalmaz.

“Leyla’ yı arayan adam” yeniden Akkahve günlerine, o günlerin yaşamına, düş sokaklarına döner:

“Sinemanın önü kalabalık. İnce yağan yağmura yeni yanmış odun kokusu karışmış. Genç kızlar, şallı anneler, açık yakalı gömlekli delikanlılar sinemayı dolduruyorlar.

Daha o sabah, Akdeniz, yetenekli bir çocuğun elinden çıkmış naif bir resimdi. Alman İskelesi’ nden Müftü Köprüsü’ne kadar sahil şeridi tümden kum ve çakıl. Arı mavi koy menekşe köpüklerine dönüştü gün batımında. Göz alabildiğince ak çiçekli, kızıl pencereli şirin evler dizili palmiyeli kıyı boyunda.

Sinemanın karşısı Akkahve, ak kemerli bir yapı. Dalgaların tam ucuna martı gibi oturmuş. Arkası deniz. Kahvenin içinde yağmur kokan bir serinlik akşam ağzı. Pencerelerden süzülen şu şeritleri sokaktaki yağmur sularına karışıyor.

Sinemanın önü düş çarşısı. Uzun El Greco yüzler ıslak. Kuru yemişçi Lazkiyeli Nedim, odun ateşinde fıstık kavuruyor. Pompalı gaz lambasının ışığında yağmur damlaları büyüdükçe büyüyor.

O akşam Leyla’ ya zil zurna tutkun Ahmet nöbete girmiş. Sinemanın kapısında gelen gidenin içinde Leyla’ yı gözlüyor. “Boşuna bekleme!” dedim. “Gelmedi o!” “İnanmam!” dedi. “Kokusu havada, buralarda bir yerde olmalı, yağmuru çok sever.”

(…)”***

Sisler arasında kayıp giden Mersin’ in o yasemin kokulu yıllarında gezinmeye devam edeceğiz…

* Pul Kulübü (Sarhoş Çimenler kitabı 1995)

** Renkli Kurdeleler (Sarhoş Çimenler kitabı 1995)

*** Leyla’ yı arayan adam öyküsü (Sarhoş Çimenler kitabı 1995)