Demokratikleşme yerelden (mi) başlar…

Demokratikleşme yerelden (mi) başlar…

Yerel yönetimlerin demokratikleşmediği bir ülkede merkezi idare hangi adımları atarsa atsın gerçek anlamda demokratikleşmeden söz edilemez.

O nedenle son canlı örneğini birlikte yaşadığımız kimi Belediye Başkanlarının istifa ettirilmesi bu konuda kitaplar dolusu kelam etmekten çok daha çarpıcı pratik örnek olarak karşımızda duruyor.

‘Milli irade’ sözcüklerini ağızlarından düşürmeyen iktidar partisinin ve onun tek kararı verici liderinin, ‘seçimle gelmiş’ Belediye Başkanlarını üstelik hiç bir gerekçe göstermeden apar topar görevden alması, sandığa gidip oy vermiş seçmene nasıl bir duygu yaşatır, tahmin etmek zor değil.

Seçen ve seçilen arasındaki ilişkinin zaten sorunlu olduğu ve demokrasinin kırıntılarıyla avunduğumuz bir ülkede, şimdi de tüm iradenin tek kişiye bırakıldığı ve o tek adamın dilediği an “game ower’ dediği sistemle tanışma hatta alışma evresindeyiz.

Bugün ulaştığımız seviyeyi bir yana bırakıp, geçmişe baktığımızda da, yerelden genele sandığın önümüze geldiği her seçim boyutunda sorgulanması gereken bir göstermelik demokrasiye sahip olduğumuzu sanırım anımsatmaya gerek yok.

Örneğin Milletvekili seçtiğimizi sanıyoruz ama işin özünde Milletvekili değil, siyasi partiye oy veriyoruz. O siyasi partinin adaylarını nasıl belirlediğini de çocuklar bile görüyor.

Temsili demokrasinin anlamını yitirdiği, her alanda olduğu çeşitli sosyal medya mecralarının ön plana çıktığı, interaktif yöntemlerin hız kazanarak siyasette de vekilden çok artık asilin her an görüşlerini dile getirdiği bir dünyada biz 4-5 yılda bir kez sandığa giderek bize dayatılan listelere oy veriyoruz ve bunun da adını demokrasi olarak yutmamızı istiyorlar.

Oysa örneğin Milletvekili seçiminde bırakın dilediğiniz bir isme oy vermeyi, önünüze koyulan siyasi parti listelerinde yer alanlar arasında tercih yapma şansınız bile yok. Eğer listede oy vereceğiniz partinin lideri seçilmesini tercih ettiğiniz birini alt sıralara koymuşsa, “tamam ben senin partine oy veriyorum ama birinci sıradaki kişi yerine beşinci sıradakinin beni temsil etmesini tercih ederim” deme şansınız yok.

Genel seçimlerdeki durum böyle de, çöpünüzden suyunuza, yolunuzdan çocuklarınızın oyun alanlarına, gömüleceğiniz mezara varıncaya kadar kadar gündelik hayatınızın her alanına dokunan hatta bazı alanlarda belirleyen yerel yönetimlerde durum ne?

İster inanın ister inanmayın, Türkiye’ de geçmişe oranla çok daha adaletsiz, demokrasiyle uzaktan yakından ilgisiz ve her yıl biraz daha gerileyen bir anlayışla karşı karşıyayız.

Örneğin çok partili döneme geçtiğimiz 1950′ den 60′ a kadar Belediye Başkanlarını Meclislerin seçtiği bu nedenle o mecliste yer alan üyelerin hesap sorduğu, bazen Mersin’ de tanık olduğumuz gibi Başkanları koltuğa oturdukları ilk yılın sonunda bile görevden uzaklaştıracak adımları atabildiği (Müfide İlhan’ ın Belediye Başkanlığından Meclis üyelerinin yetersizlik oylarıyla görevden alınması  hakkında daha çok bilgi edinmek isteyenler https://abdullahayan.wordpress.com/2017/10/30/abdullah-ayan-arastirma-yazisi-mufide-ilhan-in-baskanlik-koltugundan-indirilme-oykusu/ ) linkinden yararlanabilir.

Özgürlük ve demokrasi sınırlarını genişleten 1961 anayasasında ne hikmetse ve yasal, anayasal hiç bir alt yapı hazırlığı yapılmadan Belediye Başkanlarının doğrudan halk tarafından seçildiği bir evreye geçildi.

Ve bu kez Meclislerin işlevini adım adım yitirdiği, koltuğa oturan Belediye Başkanını olağan üstü durumlar dışında kimsenin yerinden oynatamadığı, hesap verme ve şeffaflık ilkelerinin iğdiş edildiği süreçle tanıştık.

1984′ te İstanbul’ la başlayan, sonrasında sayıları 16’yı bulan ve son olarak 2014′ teki düzenlemeyle 30 ilde kurulan ve geçmişteki kent belediyeciliğinin bu kez tüm il sınırlarını kapsayacak biçimde Bütünşehir Belediyeciliğinin kendine özgü merkezci dönemi…

Tüm bunlar olurken en azından halkın temsilcisi olarak Meclis üyelerini özgürce seçme şansımız oldu mu?

Bırakın öylesi bir olanağı, temsilde adaleti bile mum ışığında aradığımız bir acayip ve Türkiye dışında dünyada kolay kolay benzeri olmayan bir sistem dayatıldı yerelde de…

Örneğin bağımsız adayların ve küçük partilerden adayların seçilmesinin önünü daha baştan kesen ‘onda birlik baraj’ yöntemi…

Bize özgü ‘buluşun’ çoğumuz farkında bile değiliz ama yasa mucitlerinin 1984 yerel seçimleriyle başlayan yeni dönemde geliştirdiği! ve o günden sonra 33 yıldır terk edilmeyen yöntem şöyle işliyor:

Bir seçim çevresinde kullanılan geçerli toplam oyların onda birine tekabül eden sayı seçime katılan tüm partilerin aldıkları oylardan ayrı ayrı çıkarılıyor. Geriye kalan oylar d’Hondt olarak adlandırılan ve genel seçimlerde de kullandığımız “nispi temsil sistemine” göre bire, ikiye, üçe vs. bölünerek en yüksek sayıdan aşağıya doğru sıralanıp meclis üyelikleri bu sıralamaya göre belirleniyor.

Sistem uygulamada o çok eleştirdiğimiz Milletvekili seçimlerindeki %10′ luk barajlı uygulamadan da adaletsiz. O kadar ki yer yer kimi belediye seçimlerinde %15 oy alan bir partinin meclis üyeliği seçiminde onda birlik baraja takılması nedeniyle temsilci çıkaramadığına tanık oluyoruz. (2014 yerel seçimlerinde İstanbul Esenyurt’ ta %10,23 oranıyla 34.971 oy alan HDP adayı ‘onda birlik’ baraja takıldığı için meclise giremiyor, %45,92 oranında oy alan AK Parti ise %65’lik orana ulaşıp, 45 kişilik mecliste 29 üye ile temsil ediliyor. 35 bin oy alan HDP ve  23 bin oy alan MHP baraja takılıyor.

Kısaca sistem bağımsız veya küçük bir partinin görüşlerinin temsil edilmesini bırakın teşvik etmeyi aksine cezalandırıp, büyük partiye daha çok üye çıkarma imkanı veriyor.

Adaletsizlik ve birinci partiyi belediye meclislerinde daha güçlü kılma mekanizmaları ‘onda birlik’ sihirbazlığıyla da sınırlı değil.

Bir de kontenjan üyeliği meselesi var.

Belediye Meclis üyelikleri belirlenirken, birinci çıkan parti, Meclisteki üye sayısıyla orantılı olarak 1 ila 5 arasında değişen sayıda kontenjan üye çıkarabiliyor. (Meclis üye sayısı 9-15 arası ise 1, 55 ise 5 kontenjan adayı meclis üyesi olabiliyor)

Oluşan böylesi Meclislerden ne yerel demokrasi çıkar ne de en büyük partiye bonuslar sunan bu tabloyla o Meclise giren temsilciler halk adına hesap sorabilir.

Meclislerin durumu böyle de, günümüz yerel demokrasilerinin tartışılmaz öncelikleri olan hesap verebilirlik ve şeffaflık alanlarında Belediyelerde genel durum ne derseniz, onu da başka bir yazıda ele alalım…

 

 

 

abdullah ayan araştırma yazısı; “Müfide İlhan’ ın başkanlık koltuğundan indirilme öyküsü”

Müfide İlhan belediye başkanlık koltuğundan nasıl indirildi?

Önce Türkiye’ nin en büyük ili ve 16 bakanlıktan daha büyük bütçesine sahip  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş tereyağından kıl çeker gibi istifa ettirilip indirildi koltuktan.

Belki siz bu satırları okurken 23 yıldır Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamını kimselere yâr etmeyen, kendi planı yürüseydi 2019 yerel seçimlerinde de AK Parti adaylığını isteyen, büyük olasılıkla 2024 seçimlerine oğlunu veliaht olarak hazırlayan değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez Melih Gökçek bile tası tarağı toplayıp gitmiş olacak.

Biri resmi, diğeri ekonominin başkenti olan ülkenin en önemli iki metropolünde başkanlara yönelik yaşananlar Cumhuriyet tarihi boyunca eşine pek rastlanan gelişmeler değil.

Etik olarak ve her fırsatta milli iradeyi dilinden düşürmeyen “seçimle gelmiş olanın seçimle gitmesi gerektiği” ilkesini hatırlatan AK Parti’ nin (daha doğru ifadeyle tek karar verici Erdoğan olduğuna göre bu alandaki iradenin de nereden kaynaklandığını tahmin etmek zor değil) bu tür zorlama yöntemlerle Belediye Başkanlarını görevlerinden uzaklaştırması elbette tartışılmalıdır.

Tartışılıyor da…

O nedenle yeterince kalem oynatılan, görüş serdedilen konuyu başkalarına bırakıp ben Cumhuriyet tarihinde bildiğim kadarıyla bir ilkin yaşandığı vakayı, 1950 seçimlerinde Belediye Meclisince Mersin Belediye Başkanı seçilen Müfide İlhan’ ın görevden alınma hikayesini anlatmak istiyorum.

Müfide İlhan Demokrat Partinin kurulduğu günden itibaren Mersin’ deki en aktif çalışmayı sergileyen isim.

Aktif sözcüğünü öyle masa başı siyaset yapma anlamında kullanmıyorum. Ayağında çizme, elinde kırbaç at sırtında, Gözne’ den Fındıkpınarı’ na İçel’ i karış karış harmanlayan, kürsüye çıktığı vakit hitabetiyle dinleyenleri coşturan bir siyasetçiden söz ediyorum. Fevzi Çakmak gibi bir efsane ismin yeğeni olması da cabası.

1946′ da D.P Türkiye’ de en yüksek oyu ve en fazla Milletvekilini çıkarması da tesadüf değil. İlhan başta olmak üzere D.P.’ ye gönül vermiş, halkla iç içe çalışan bir siyasi kadronun eseri.

O çalışma öncelikle 1950 genel seçimlerinde semeresini gösterir ve CHP’ nin %37 (43.814) oyuna karşı % 62 oranında (73.269) oyla 7 milletvekilliğinin tamamını DP’ nin kazanması sağlanır.

Ünlü 14 Mayıs seçimlerinin hemen ardından 3 Eylül 1950 günü yapılan yerel seçimlerde de benzer tablo çıkar ortaya. O günlerdeki sistem gereği halk Belediye Meclis üyelerini belirlemektedir ve Meclis Belediye başkanını kendi içinden seçer.

D.P. Meclis üyeleri aday listesinin birinci sırasında Müfide İlhan yer alır. Sandıklar açıldığında DP, CHP arasındaki yarışı açık ara D.P. ‘nin kazandığı görülür. Doğal olarak ta Mersin Belediye Meclisinin çoğunluğu D.P. de dir…

8 Eylül 1950 Cuma günü yeni üyeleriyle ilk kez toplanan Mersin Şehir Meclisi (Belediye Meclisi o yıllarda şehir meclisi olarak adlandırılmaktadır) zaten seçilen 27 üye arasında en yüksek oyu almış olan Müfide’ yi Belediye Başkanı olarak seçer.

Müfide İlhan çok partili hayatın yapılan bu ilk yerel seçiminde Türkiye genelinde seçilen ilk kadın Belediye Başkanı sıfatıyla da tarihe geçer.

Geçer geçmesine de, özellikle Demokrat Parti Meclis üyeleri  arasında Fahri Merzeci’ nin başını çektiği bir muhalif grup ilk fırsatta kendisini devirmek üzere kulislere başlar.

Nasıl devrildiğine gelince…

İktidar partisine mensup olmasına rağmen parasızlık içinde kıvranan Belediyenin yıllık faaliyet raporu görüşmeleri sırasında tümü de D.P. ‘den seçilmiş olan Fahri Merzeci, Raci Arman, Tahir Menemenci, Nazif Arısoy, Derviş Taver, Emin Taylan, Münir Serin Müfide İlhan’ ı yerden yere vurur.

27 Şehir Meclisi üyesinden 25′ nin katıldığı oylamada yıllık rapor “ademi kifayet” (günümüz Türkçesiyle ‘yetersiz’) katılanların ekseriyet oyuyla ret edilmiş sayılır.

Müfide İlhan her ne kadar oylama sonucunu “Meclisiniz beni bu göreve getirdi, sonucu Cumhurbaşkanı tasdik etti. Ademi kifayet kararı İç İşleri Bakanlığınca değerlendirileceği güne kadar, aynı şevk ve vazife borcuyla çalışmalarıma devam edeceğim” dese de, Belediye Meclisindeki kulis Ankara’ ya taşınır.

Müfide muhalifleri dönemin D.P. cephesindeki en güçlü üç isimden biri olan İçel Milletvekilliği yanında T.B.M.M. başkanlık koltuğunda oturan Refik Koraltan’ ı da ikna etmiş olmalı ki, Aralık 1951′ de İç İşleri Bakanlığı İçel Valiliğine bir yazı göndererek “Mersin Belediye Meclisinin Başkan Müfide İlhan hakkında vermiş olduğu ‘Ademi Kifâye’ kararının tasdik edildiğini” bildirir.

Bakanlık kararını alan Valilik karar metnini Belediye Başkanlığına tebliğ eder. Başkanlık bunun üzerine yeni başkanın seçilmesi amacıyla Meclisi 17 Aralık 1951 günü toplantıya çağırır. Meclis söz konusu tarihte toplanır ve Başkanlığa Müfide’ ye muhalefetin başını çeken Fahri Merzeci’ yi getirir.

Böylece Müfide İlhan’ ın seçilmesiyle bir kadının ilk kez Belediye Başkanı olduğu Mersin, bir yıl sonunda aynı başkanı seçen Meclisin ıskat etmesiyle, demokrasi tarihine bir başka ilkle tarihe! geçer.

 

 

Demokratikleşme yerelden (mi) başlar… abdullah ayan (30 Ekim 2017)

Demokratikleşme yerelden (mi) başlar…

Yerel yönetimlerin demokratikleşmediği bir ülkede merkezi idare hangi adımları atarsa atsın gerçek anlamda demokratikleşmeden söz edilemez.

O nedenle son canlı örneğini birlikte yaşadığımız kimi Belediye Başkanlarının istifa ettirilmesi bu konuda kitaplar dolusu kelam etmekten çok daha çarpıcı pratik örnek olarak karşımızda duruyor.

‘Milli irade’ sözcüklerini ağızlarından düşürmeyen iktidar partisinin ve onun tek kararı verici liderinin, ‘seçimle gelmiş’ Belediye Başkanlarını üstelik hiç bir gerekçe göstermeden apar topar görevden alması, sandığa gidip oy vermiş seçmene nasıl bir duygu yaşatır, tahmin etmek zor değil.

Seçen ve seçilen arasındaki ilişkinin zaten sorunlu olduğu ve demokrasinin kırıntılarıyla avunduğumuz bir ülkede, şimdi de tüm iradenin tek kişiye bırakıldığı ve o tek adamın dilediği an “game ower’ dediği sistemle tanışma hatta alışma evresindeyiz.

Bugün ulaştığımız seviyeyi bir yana bırakıp, geçmişe baktığımızda da, yerelden genele sandığın önümüze geldiği her seçim boyutunda sorgulanması gereken bir göstermelik demokrasiye sahip olduğumuzu sanırım anımsatmaya gerek yok.

Örneğin Milletvekili seçtiğimizi sanıyoruz ama işin özünde Milletvekili değil, siyasi partiye oy veriyoruz. O siyasi partinin adaylarını nasıl belirlediğini de çocuklar bile görüyor.

Temsili demokrasinin anlamını yitirdiği, her alanda olduğu çeşitli sosyal medya mecralarının ön plana çıktığı, interaktif yöntemlerin hız kazanarak siyasette de vekilden çok artık asilin her an görüşlerini dile getirdiği bir dünyada biz 4-5 yılda bir kez sandığa giderek bize dayatılan listelere oy veriyoruz ve bunun da adını demokrasi olarak yutmamızı istiyorlar.

Oysa örneğin Milletvekili seçiminde bırakın dilediğiniz bir isme oy vermeyi, önünüze koyulan siyasi parti listelerinde yer alanlar arasında tercih yapma şansınız bile yok. Eğer listede oy vereceğiniz partinin lideri seçilmesini tercih ettiğiniz birini alt sıralara koymuşsa, “tamam ben senin partine oy veriyorum ama birinci sıradaki kişi yerine beşinci sıradakinin beni temsil etmesini tercih ederim” deme şansınız yok.

Genel seçimlerdeki durum böyle de, çöpünüzden suyunuza, yolunuzdan çocuklarınızın oyun alanlarına, gömüleceğiniz mezara varıncaya kadar kadar gündelik hayatınızın her alanına dokunan hatta bazı alanlarda belirleyen yerel yönetimlerde durum ne?

İster inanın ister inanmayın, Türkiye’ de geçmişe oranla çok daha adaletsiz, demokrasiyle uzaktan yakından ilgisiz ve her yıl biraz daha gerileyen bir anlayışla karşı karşıyayız.

Örneğin çok partili döneme geçtiğimiz 1950′ den 60′ a kadar Belediye Başkanlarını Meclislerin seçtiği bu nedenle o mecliste yer alan üyelerin hesap sorduğu, bazen Mersin’ de tanık olduğumuz gibi Başkanları koltuğa oturdukları ilk yılın sonunda bile görevden uzaklaştıracak adımları atabildiği (Müfide İlhan’ ın Belediye Başkanlığından Meclis üyelerinin yetersizlik oylarıyla görevden alınması  hakkında daha çok bilgi edinmek isteyenler https://abdullahayan.wordpress.com/2017/10/30/abdullah-ayan-arastirma-yazisi-mufide-ilhan-in-baskanlik-koltugundan-indirilme-oykusu/ ) linkinden yararlanabilir.

Özgürlük ve demokrasi sınırlarını genişleten 1961 anayasasında ne hikmetse ve yasal, anayasal hiç bir alt yapı hazırlığı yapılmadan Belediye Başkanlarının doğrudan halk tarafından seçildiği bir evreye geçildi.

Ve bu kez Meclislerin işlevini adım adım yitirdiği, koltuğa oturan Belediye Başkanını olağan üstü durumlar dışında kimsenin yerinden oynatamadığı, hesap verme ve şeffaflık ilkelerinin iğdiş edildiği süreçle tanıştık.

1984′ te İstanbul’ la başlayan, sonrasında sayıları 16’yı bulan ve son olarak 2014′ teki düzenlemeyle 30 ilde kurulan ve geçmişteki kent belediyeciliğinin bu kez tüm il sınırlarını kapsayacak biçimde Bütünşehir Belediyeciliğinin kendine özgü merkezci dönemi…

Tüm bunlar olurken en azından halkın temsilcisi olarak Meclis üyelerini özgürce seçme şansımız oldu mu?

Bırakın öylesi bir olanağı, temsilde adaleti bile mum ışığında aradığımız bir acayip ve Türkiye dışında dünyada kolay kolay benzeri olmayan bir sistem dayatıldı yerelde de…

Örneğin bağımsız adayların ve küçük partilerden adayların seçilmesinin önünü daha baştan kesen ‘onda birlik baraj’ yöntemi…

Bize özgü ‘buluşun’ çoğumuz farkında bile değiliz ama yasa mucitlerinin 1984 yerel seçimleriyle başlayan yeni dönemde geliştirdiği! ve o günden sonra 33 yıldır terk edilmeyen yöntem şöyle işliyor:

Bir seçim çevresinde kullanılan geçerli toplam oyların onda birine tekabül eden sayı seçime katılan tüm partilerin aldıkları oylardan ayrı ayrı çıkarılıyor. Geriye kalan oylar d’Hondt olarak adlandırılan ve genel seçimlerde de kullandığımız “nispi temsil sistemine” göre bire, ikiye, üçe vs. bölünerek en yüksek sayıdan aşağıya doğru sıralanıp meclis üyelikleri bu sıralamaya göre belirleniyor.

Sistem uygulamada o çok eleştirdiğimiz Milletvekili seçimlerindeki %10′ luk barajlı uygulamadan da adaletsiz. O kadar ki yer yer kimi belediye seçimlerinde %15 oy alan bir partinin meclis üyeliği seçiminde onda birlik baraja takılması nedeniyle temsilci çıkaramadığına tanık oluyoruz. (2014 yerel seçimlerinde İstanbul Esenyurt’ ta %10,23 oranıyla 34.971 oy alan HDP adayı ‘onda birlik’ baraja takıldığı için meclise giremiyor, %45,92 oranında oy alan AK Parti ise %65’lik orana ulaşıp, 45 kişilik mecliste 29 üye ile temsil ediliyor. 35 bin oy alan HDP ve  23 bin oy alan MHP baraja takılıyor.

Kısaca sistem bağımsız veya küçük bir partinin görüşlerinin temsil edilmesini bırakın teşvik etmeyi aksine cezalandırıp, büyük partiye daha çok üye çıkarma imkanı veriyor.

Adaletsizlik ve birinci partiyi belediye meclislerinde daha güçlü kılma mekanizmaları ‘onda birlik’ sihirbazlığıyla da sınırlı değil.

Bir de kontenjan üyeliği meselesi var.

Belediye Meclis üyelikleri belirlenirken, birinci çıkan parti, Meclisteki üye sayısıyla orantılı olarak 1 ila 5 arasında değişen sayıda kontenjan üye çıkarabiliyor. (Meclis üye sayısı 9-15 arası ise 1, 55 ise 5 kontenjan adayı meclis üyesi olabiliyor)

Oluşan böylesi Meclislerden ne yerel demokrasi çıkar ne de en büyük partiye bonuslar sunan bu tabloyla o Meclise giren temsilciler halk adına hesap sorabilir.

Meclislerin durumu böyle de, günümüz yerel demokrasilerinin tartışılmaz öncelikleri olan hesap verebilirlik ve şeffaflık alanlarında Belediyelerde genel durum ne derseniz, onu da başka bir yazıda ele alalım…

 

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -36- (Halil’ in gözüyle kentleşmenin sancıları, yabancılaşma)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -36- (Halil’ in gözüyle kentleşmenin sancıları, yabancılaşma)

Karaborsa ve kuyruklar yılına tanıklık eder de, mizah seven Halil hayatın gerçeği yanında hayalleri yazmaz mı?

Öylesine bir “hal ve hayal” dir ki kaleme aldığı, karaborsanın azdığı, kuyrukların uzadığı 1957′ den bir anda 2001 Mersin’ ine geçer ve geçerken kırk dört yıl içinde kentleşme gelen yabancılaşmayı, enflasyon karşısında paranın eriyen değerini; kâh güldüren, çoğu zaman da hüzünlendiren o kendine özgü diliyle anlatır. Anlatırken de gelecekte bir dönem Mersinini araştıracak, yazacak olanlara tarif edilemez değerde miras bırakır.

“Yedi Uyurlar” öyküsünden okumayı sürdürelim:

“(…)

O haziran ayı Mersin panik içindeydi. Katolik Kilisesinde başlayan ve Pozcu bahçelerinde biten minik şehir uykusuz ve huzursuzdu. Turunçların kokusu ossuruk çiçeklerini kokusunu andırıyordu. Ak yaseminler lokomotif ateşçisinin yüzü gibi kapkaraydı. Kilise çanları çalmıyor adeta zangırdıyordu. Yükselen fiyatların yanı sıra ekmeklerin de boyu küçülmüştü. Durum böyle devam ederse yakında ekmeği aspirin gibi yutacağız diyordu Halk Partisi Başkanı. İşlerin böyle yürümesine olanak yoktu. Yapılacak ilk seçimde Demokratlar kaybedecekti. Bu kara günlere çare bulmak gerekiyordu.

Bir gece belediye başkanı, kentin dertlerine çare bulmak için, mahalle muhtarlarını topladı. Fransızlara karşı çete savaşı vermiş Muhtar Hüseyin “bana öyle geliyor ki” dedi, “Yahudi Yakup bize yardımcı olabilir. Bunlar zorluklarla savaşmasını bilen insanlar.”  O gece belediye Başkanı Yakup’ u yatağından zorla kaldırıp apar topar toplantıya getirtti. Yakup problemin ne olduğunu anlayınca, “Merak edecek bir şey yok” dedi. “Başınıza gelenler her ülkenin başına gelmiştir. Halkın ilgisini başka yöne çekmek, halkı oyalayacak yeni bir uğraşı bulmak gerek.” Kiremithane Mahallesi muhtarı Abdüllatif “ne yapabiliriz ki…” dedi. Bahçe Mahallesi muhtarı “Duyduğuma göre” dedi, “Atatürk Caddesinde, sahilde tıknaz Anya adında bir kız oturuyor. Ak bacaklı, gül memeli bir kızmış. Yaz aylarında her sabah mayosunu giyer denize girermiş. Kızın bacakları halkımıza günlük dertlerini unutturabilir. Gençlerin güzelliğe değer vermesini teşvik etmeliyiz.”* Belediye Başkanının gözleri parladı. “Haklısınız beyler” dedi. Çok geçmeden şehir gazetelerinde çıplak kadın resimleri görünmeye başladı. O günün şairleri aşkla ilgili şiirler düzdüler. Ve böylece kenti bir yaz sevdası sardı.

İlk elde tuhafiyeci, manifaturacı, berber ve kasap çırakları Anya’ nın güzel gözlerine vuruldu. Kaşlarının altında göz değil sanki arı konmuş iki çiçek vardı… Daha sonra ayakkabı boyacıları, seyyar satıcılar genç kızın bacaklarının süt kaymağına benzediğini gördüler. Belediye memurları, temizlik işçileri kızın gül memelerine tutulmuştu. Az sonra muhasebecilerin, doktorların gözü Anya’ nın iştah açan kalçalarına takıldı. Bahçe Mahallesinden Ahmet ve Hamit kardeşler, Lazkiye Mahallesinden Mado, Mahmudiye’ den Fedai Ahmet, Arabacı Cemil, Kuruyemişçi Nedim, Tatlıcı Ali, Anya’ nın saçlarına vurulmuştu.

İşte böyle güneş batımına yakın bir saatte Anya’ nın evinin önü bayram yerine dönerdi. Gazoz satıcıları, dondurmacılar, mısır kızartanlar, toplanan halka gazoz-dondurma satardı. Kentin delikanlıları kıza aşık olunca, sevgili bulamayan yerli kızlar da Yakışıklı Hayri’ yi baştan çıkarmaya karar verdiler. Yeni dul kalmış kadınlar, kocasından hoşnut olmayanlar, koca bulamayan kızlar Yakışıklı’ ya askıntı oldu. Böylece kent ikiye bölündü. Bir mahallede Anya, ötekinde Hayri hüküm sürüyordu. Bu işe en çok muhtarlar, belediye başkanı ve iktidar partisinin başkanı sevindi. Daha sonra hırsızlığın, kavgaların azaldığını gören emniyet müdürü, polis müdürü ve vali sevinenlerin arasına katıldı.  (…)

(…)

(…)  Güneş gökyüzünde kuyruğu suya değen yuvarlak bir uçurtmaydı. Koruluğun içinde büyük bir topluluk Anya’ yı bekliyordu az ileride, genç kadınlar ise Yakışıklı Hayri’ yi gözlüyordu. Pazar Caddesi, Yoğurt Pazarı fin fin ötüyordu. Belediyede Elektrik ve Su İşletmelerinde işler tümden durmuştu. Bir süredir kentte işler yavaşlamıştı. Çarklar ters dönüyordu. Berberler saçları kötü kesiyor, terziler elbiseleri iyi dikemiyordu. Ters giden işler yüzünden dükkân sahipleri kalfalara, kalfalar çıraklara kızıyordu. (…)

(…)

Ertesi sabah uyandığımızda aradan kırk dört yıl geçmişti. Kent yeniden canlanıyor, baştan doluyordu. Müftü Köprüsü’ nden Atatürk Caddesi’ ne doğru bir yaşlılar kolu ilerliyordu. Sırtlarında modası geçmiş, iyice eskimiş giysiler vardı. Yörelerine şaşkın bakıyorlardı. En önde emlak vergisi yüzünden yıllar önce kaybolmuş Vitali Amca vardı. Yaşlı tüccarı kimse tanımadı. “Nereden geliyorsun?” diye soranlara “Yedi Uyurlar Mağarası’ ndan” diye karşılık veriyordu. Vitali’ nin arkasında Aşkale’ de taş kıran, kazma sallayan Rumlar vardı. Daha arkada Anya’ nın şimdi artık yaşlanmış sevgilileri… Kafile yavaş yavaş Gümrük Meydanı’ na yürüdü. Meydanda durdular tüketim eşyasıyla dolu mağazalara şaşkınlıkla baktılar. Anya’ ya ilk aşık olan Kuruyemişçi Nedim kenti tanımayınca “Hangi ülkedeyiz?” diye sordu. Giyim eşyası satan mağazanın sahibi duyunca güldü, ama karşılık vermedi. Başka bir yaşlı yiyecek almak için yüz lira bozdurmak istedi. Çarşı halkı kahkahayı bastı. Kırk dört yıldır kentten uzakta kalmış yaşlılar “Çok şükür Tanrı’ ya” dediler. “Arkadaşlar gülmesini unutmadınız… Mutlu olmasını biliyorsunuz. Yedi Uyurlar Mağarası’ nda geçirdiğimiz onca yıl boşa gitmedi.”

(…)**

* Yönetimlerin cinselliği ekonomik krizlerde silah olarak kullandığı tartışmalarını sosyologlara bırakmalı diye düşünürüm ama 1957 gazete arşivlerini tararken gözüme çarpan ve o döneme ilişkin ipuçlarını da içeren bir haberi aktarayım istedim. İlki bir dönem sinema ve sahnelerinin efsane kadını Özcan Tekgül’ ün Mersin’ de başına gelenler… 22 Aralık 1957 tarihli Yenimersin gazetesinden birlikte okuyalım:

“Evelki gece şehrimiz Halkevinde striptiz yaparken müstehcen hallerde bulunduğu iddiasıyla dansöz Özcan Tekgül tevkif edildi. Geceyi Mağazalar Karakolunda geçiren dansöz çıkarıldığı mahkemece serbest bırakıldı” Buraya kadar olağan bir haber akışı var. Ama iş detaylara gelince, dönemle ilgili İlyas Halil gözlemlerinin isabetini ortaya koyan hayli ilginç tespitler dikkat çekmekte.. İşte o haberden bazı kesitler:

“Halkevi sinema salonu hıncahınç dolu. En ön sıralardan kapı aralıklarına kadar seyirci dolu. Yer bulamayanlar ayakta. Seyirciler arasında serpilmiş vaziyette dürbünlü seyirciler de var. Alkış, tempolar, ıslıklar, iç geçirmeler derken Özcan Tekgül bu defa striptiz yapmaya başladı. Soyundukça seyircilerde kıpırdanmalar, iç çekmeler başlıyordu. Son safhaya geldiği zaman oyununa Emniyet ahlak zabıtasınca müdahale edildi, hakkında gerekli muamele yapıldı. Emniyet memurlarınca halkın tahaccümüne (hücumuna) karşı muhafaza edilerek Mağazalar Karakoluna götürülen dansöz geceyi orada geçirdi.”

Haber bu kadarla kalsa iyi…

Bir de mahkeme safhası ve duruşmada Tekgül’ ün mahkemeye delil olarak sunduğu sütyeni ile ilgili detaylar bile  var:

“Mersin Asliye Ceza Mahkemesinde ilk duruşmasına başlanan Özcan Tekgül ve iki avukatı oyunun müstehcen olmadığını söylediler. Kalabalık meraklı kitlesinin takip ettiği davada Tekgül sakin bir şekilde şahitleri dinledi. Bir gece evvel striptiz yaptığı pullu ufak sütyeni mahkemeye tevdi etti, resimlerini havi gazeteleri getirtti ve mahkeme safhasını sükunetle takip etti. (…)”

(Yenimersin 22 Aralık 1957 Pazar)

 

** Plaza Dona Elvira (2009) öykü kitabı,  Yedi Uyurlar öyküsünden

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -35- (enflasyonla tanışma, karaborsa günleri)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -35- ( enflasyonla tanışma, karaborsa günleri)

Sanatçı sadece duygularını yansıtmaz insanlara, gözlemleriyle döneminin tanıklığını ayna tutar gibi tarihe yansıtır aynı zamanda…

İlyas Halil de bunu yapar öykülerinde. Yaşadığı dönem Mersinini her boyutuyla, acıları sevinçleri, sorunları, hüzünleri, ekonomik sosyal değişimleri, özetle hayatın kendisini anlatır.

Kahramanları bugün de sokakta karşılaştığımız, her kesimden sade insanlarımız…

Bir dönemin Mersin özeline ışık tutsa da, aslında ülkenin çalkantılı yıllarını da anlatır öykülerinde.

Örnek mi?

1950′ de başlayan Demokrat Partili dönemin parlak ekonomik döneminin sona erişi…

1957′ de dar ve yoksul kesimlerin yeniden ikinci dünya savaşı yıllarını andıran karaborsa dönemine dönüşü.

Döviz yokluğu, enflasyon derken gazdan beze, ilaçtan ekmeğe tüm ürünlerin raflardan tezgah altına inişiyle gelen uzun kuyruklar…

İyisi mi sözü dönemin tanığına, Halil’ e bırakmak…

‘Yedi Uyurlar’ öyküsünde bakın nasıl anlatır o dönemi:

“Nuri Abaç’ ın mimar, Haşmet Akal’ ın züğürt lise resim hocası, Osman Özeren’ in yufka yürekli binbaşı, Celal Çumralı’ nın dalgın yargıç, benim de zil zurna âşık olduğum tılsımlı bir yıldı. Mersin, Akdeniz’ in kıyısında, geleceğinden habersiz bir yasemin bahçesi.

Her yıl nisan ayının ortasında bir esinti dağ yamacını kaplayan portakal limon bahçelerinden çiçek kokularını kente taşır, gençlerin kanını ateşe verirdi.

O bahar, dağdan erimiş kar suları gibi şarkı söyleyerek akıp gidiyorduk. Birden nereden geldiği belli olmayan kara bir bulut gökyüzünü kapladı. Kötü bir fırtına koptu. Ağzımızın tadı kaçtı.

Yıl, tüketim mallarının yok olduğu 1957 yılı. Adını daha önce duymadığımız bir hastalık ortalığı kırıp geçiriyordu. Gazeteler, gemi azıya almış bir enflasyondan söz ediyorlardı. Anladığımız kadarıyla enflasyon, malların kanat takıp kuş gibi uçmasını deniyordu. Akkahve’ de her gün muntazam buluşan üç beş ressam ve yazar  enflasyona benziyorduk. Nuri, Pozcu’ nun portakal bahçelerini parsellemiş, yeni bir kentin kanatlanmasını bekliyordu. Haşmet lise öğretmenlerinin maaşlarının artacağını ümit ediyordu. Ben zil zurna aşkıma bir kanat yakıştırmaya çabalıyordum.

Mersin’ li üç beş şairin kanat takıp uçması yetmezmiş gibi, bir gece gökyüzünden inler cinler inmiş, dükkanlarda depolarda ne kadar ithal malı varsa alıp götürmüştü. Çiçeklerin nazla açtığı bir sabah uyandığımızda dükkânları tam takır kuru bakır boş bulduk. Mağazalar, hamamdan ıslak kaçan çocuk gibi dal yaprak çıplaktı. Bir günde elli yıl yaşlanan eczacı babam “işler kötü” dedi. Hastalık çok, ilaç yok. Başı ağrıyan aspirin bile bulamayacak. Hastaya ne vereceğiz bilmiyorum.”

Ertesi gün sağlık müdürü eczacıları toplamış, “Hastaya ilaç yok diyemezsiniz” demişti. “İsterseniz ilaç olarak hastaya tuzlu su verin. Ama boş çevirmeyin. Vücut kendi kendini tedavi eder. İlaç yok derseniz yaşlıların, hastaların morali çöker. Öleceği yoksa bile adam ölür gider.” *

Yok olan ithal mallarının yanı sıra şimdi de yerli malı yapı malzemeleri ve giyim eşyası da kayıplara karıştı. Çok geçmeden et, zeytin, patates yok oldu. Kayseri Bakkaliyesinde peynir almak isteyen gümrük müdürü Nusret Bey’ in sesi hâlâ kulağımda.  “Kardeşim” diye bağırıyordu. “Haydi ithal mallarının bulunmamasını, ilaçların piyasadan çekilmesini az çok anlıyorum. Ulan peynir dediğin, sütten yapılır.. Memleketin salak inekleri grevde mi yoksa? Alçak ineklerin sütü nereye gitti?” “Bilmem” dedi bakkal. “Kırlarda otlayan ineklerin süt verip vermediğini nasıl takip edebilirim?”

Bakkal sonunda gümrük müdürüne acıdı; yarım kilo peynir sarıp verdi.

(…)” **

* Demokrat Partinin 1950′ de iktidar oluşuyla başlayan ekonomik hareketlilik ve ABD desteğiyle sağlanan tarımda makineleşme, alt yapı, baraj gibi yatırımlarla gelen büyüme 1950-54 arasında deyim yerindeyse patladı. Cumhuriyet tarihi boyunca ne önce ne de sonra yanına yaklaşılması bile imkansız yıllık %13 gibi bir büyüme sağlandı. Büyümede temel etken makineleşme sayesinde rekorlar kırılan tarım ve tarımda başlayan modernleşmedir.

Dört yıllık büyümenin ardından önce duraklama ardından gerileme başladı.

Dış kaynaklar 1955′ dan sonra azalmaya, ülkenin bütçe dengeleri açık vermeye başladı. Açık para basarak kapatılmaya çalışılınca enflasyon patladı. Ardından döviz yokluğuyla önce ithal mallar yok oldu, ardından zaruri ihtiyaç maddeleri hatta yaşamın olmazsa olmazı temel gıda ürünleri bile tezgah altına indi, karaborsa hortladı.

O yılın gazetelerinden bir kaç örnek tabloyu anlatmaya yetecektir:

“İstanbul Diş Hekimliği Fakültesinde ameliyat ipliği bulunmaması nedeniyle sadece acil hastalara bakılırken, ipliği getiren hastanın ameliyatı yapılıyor. Hastadan getirmesi istenen bir tek sap ameliyat ipliği karaborsada 460 liradan satılıyor. Öğretim üyelerinden biri durumu şöyle anlatıyor: “2 yıldır ameliyat ipliği sıkıntısı çekiyoruz. Hastanın bu kadar süre beklemeye tahammülü yok. Piyasadan temin edemediğimiz malzemeleri hastanın kendisinden istiyoruz. Böylece bir ameliyat için getirilen malzemeyle bir kaç hasta daha tedavi ediliyor.”

– Milliyet gazetesinin birinci sayfasında İstanbul’ da çekilen ve sonu görünmeyen binlerce kişilik kuyruk fotoğraf yer alıyor, altındaki haberin başlığı ise “kuyruktan yürünecek yer kalmadı. Et Balık Kurumu sözünü tutmadı. Hani Et Satış Mağazası açılacaktı?” manşetinden oluşmakta.

– Mersin’ den Şubat 1957 haber ise şöyle: “Mersin Vilayeti ihtiyacına tahsis edilen 150 ton inşaat demiri şehrimize gelmiş bulunmaktadır. Resmi dairelerin, teşekküllerin ve hususi şahısların ihtiyaçlarını bir yazı ve dilekçe ile Vilayet makamına bildirmeleri lazımdır. “ (Yeni Mersin 13 Şubat 1957)

“Elinde pamuk bulunduranlar stoklarını bir beyanname ile iki gün içinde Vilayete bildirecek. Pamuğun her türlü devri, temliki ve bir yerden başka yere nakli yasaklandı. ” (19 Kasım 1957)

– Ve ülkenin içinde bulunduğu durumu yansıtan bildiri: “Valiler Vilayetleri hudutları dahilinde lüzum görecekleri gıda maddeleri hakkında gerekli bütün malumatı istemeye, alakalılardan beyanname almaya, arama yapmaya ve bunların mevcudunu tespite, gıda maddelerinin ihtiyaçtan fazlasının stok edilmesine karşı lüzumlu tedbirleri almaya ve imal ve istihsalinden sonra müstehlike (tüketiciye) kadar intikalini tanzim maksadıyla her türlü tedbiri almaya yetkili kılınmışlardır” (19 Kasım 1957)

– Bir de her türlü ürüne narh koyma merakı var o kuyruk günlerinde.. Örneğin Zeytinyağı fiyatının 450 kuruş olarak değerlendirildiği ve elinde zeytinyağı bulunduranların stoklarıyla ilgili 2 gün içinde beyanname vermeleri, bu süre içinde her ne hal olursa olsun, bu yağların başkasına devrinin, naklinin ve temlikinin yasaklandığına dair 21 Kasım 1957 tarihli Ticaret Bakanlığı tebliği buna iyi bir örnek.

 

** İlyas Halil Plaza Dona Elvira (2009) kitabı, Yedi Uyurlar öyküsünden

 

 

 

 

Müfide İlhan belediye başkanlık koltuğundan nasıl indirildi? (19.10.2017)

Müfide İlhan belediye başkanlık koltuğundan nasıl indirildi?

Önce Türkiye’ nin en büyük ili ve 16 bakanlıktan daha büyük bütçesine sahip  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş tereyağından kıl çeker gibi istifa ettirilip indirildi koltuktan.

Belki siz bu satırları okurken 23 yıldır Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamını kimselere yâr etmeyen, kendi planı yürüseydi 2019 yerel seçimlerinde de AK Parti adaylığını isteyen, büyük olasılıkla 2024 seçimlerine oğlunu veliaht olarak hazırlayan değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez Melih Gökçek bile tası tarağı toplayıp gitmiş olacak.

Biri resmi, diğeri ekonominin başkenti olan ülkenin en önemli iki metropolünde başkanlara yönelik yaşananlar Cumhuriyet tarihi boyunca eşine pek rastlanan gelişmeler değil.

Etik olarak ve her fırsatta milli iradeyi dilinden düşürmeyen “seçimle gelmiş olanın seçimle gitmesi gerektiği” ilkesini hatırlatan AK Parti’ nin (daha doğru ifadeyle tek karar verici Erdoğan olduğuna göre bu alandaki iradenin de nereden kaynaklandığını tahmin etmek zor değil) bu tür zorlama yöntemlerle Belediye Başkanlarını görevlerinden uzaklaştırması elbette tartışılmalıdır.

Tartışılıyor da…

O nedenle yeterince kalem oynatılan, görüş serdedilen konuyu başkalarına bırakıp ben Cumhuriyet tarihinde bildiğim kadarıyla bir ilkin yaşandığı vakayı, 1950 seçimlerinde Belediye Meclisince Mersin Belediye Başkanı seçilen Müfide İlhan’ ın görevden alınma hikayesini anlatmak istiyorum.

Müfide İlhan Demokrat Partinin kurulduğu günden itibaren Mersin’ deki en aktif çalışmayı sergileyen isim.

Aktif sözcüğünü öyle masa başı siyaset yapma anlamında kullanmıyorum. Ayağında çizme, elinde kırbaç at sırtında, Gözne’ den Fındıkpınarı’ na İçel’ i karış karış harmanlayan, kürsüye çıktığı vakit hitabetiyle dinleyenleri coşturan bir siyasetçiden söz ediyorum. Fevzi Çakmak gibi bir efsane ismin yeğeni olması da cabası.

1946′ da D.P Türkiye’ de en yüksek oyu ve en fazla Milletvekilini çıkarması da tesadüf değil. İlhan başta olmak üzere D.P.’ ye gönül vermiş, halkla iç içe çalışan bir siyasi kadronun eseri.

O çalışma öncelikle 1950 genel seçimlerinde semeresini gösterir ve CHP’ nin %37 (43.814) oyuna karşı % 62 oranında (73.269) oyla 7 milletvekilliğinin tamamını DP’ nin kazanması sağlanır.

Ünlü 14 Mayıs seçimlerinin hemen ardından 3 Eylül 1950 günü yapılan yerel seçimlerde de benzer tablo çıkar ortaya. O günlerdeki sistem gereği halk Belediye Meclis üyelerini belirlemektedir ve Meclis Belediye başkanını kendi içinden seçer.

D.P. Meclis üyeleri aday listesinin birinci sırasında Müfide İlhan yer alır. Sandıklar açıldığında DP, CHP arasındaki yarışı açık ara D.P. ‘nin kazandığı görülür. Doğal olarak ta Mersin Belediye Meclisinin çoğunluğu D.P. de dir…

8 Eylül 1950 Cuma günü yeni üyeleriyle ilk kez toplanan Mersin Şehir Meclisi (Belediye Meclisi o yıllarda şehir meclisi olarak adlandırılmaktadır) zaten seçilen 27 üye arasında en yüksek oyu almış olan Müfide’ yi Belediye Başkanı olarak seçer.

Müfide İlhan çok partili hayatın yapılan bu ilk yerel seçiminde Türkiye genelinde seçilen ilk kadın Belediye Başkanı sıfatıyla da tarihe geçer.

Geçer geçmesine de, özellikle Demokrat Parti Meclis üyeleri  arasında Fahri Merzeci’ nin başını çektiği bir muhalif grup ilk fırsatta kendisini devirmek üzere kulislere başlar.

Nasıl devrildiğine gelince…

İktidar partisine mensup olmasına rağmen parasızlık içinde kıvranan Belediyenin yıllık faaliyet raporu görüşmeleri sırasında tümü de D.P. ‘den seçilmiş olan Fahri Merzeci, Raci Arman, Tahir Menemenci, Nazif Arısoy, Derviş Taver, Emin Taylan, Münir Serin Müfide İlhan’ ı yerden yere vurur.

27 Şehir Meclisi üyesinden 25′ nin katıldığı oylamada yıllık rapor “ademi kifayet” (günümüz Türkçesiyle ‘yetersiz’) katılanların ekseriyet oyuyla ret edilmiş sayılır.

Müfide İlhan her ne kadar oylama sonucunu “Meclisiniz beni bu göreve getirdi, sonucu Cumhurbaşkanı tasdik etti. Ademi kifayet kararı İç İşleri Bakanlığınca değerlendirileceği güne kadar, aynı şevk ve vazife borcuyla çalışmalarıma devam edeceğim” dese de, Belediye Meclisindeki kulis Ankara’ ya taşınır.

Müfide muhalifleri dönemin D.P. cephesindeki en güçlü üç isimden biri olan İçel Milletvekilliği yanında T.B.M.M. başkanlık koltuğunda oturan Refik Koraltan’ ı da ikna etmiş olmalı ki, Aralık 1951′ de İç İşleri Bakanlığı İçel Valiliğine bir yazı göndererek “Mersin Belediye Meclisinin Başkan Müfide İlhan hakkında vermiş olduğu ‘Ademi Kifâye’ kararının tasdik edildiğini” bildirir.

Bakanlık kararını alan Valilik karar metnini Belediye Başkanlığına tebliğ eder. Başkanlık bunun üzerine yeni başkanın seçilmesi amacıyla Meclisi 17 Aralık 1951 günü toplantıya çağırır. Meclis söz konusu tarihte toplanır ve Başkanlığa Müfide’ ye muhalefetin başını çeken Fahri Merzeci’ yi getirir.

Böylece Müfide İlhan’ ın seçilmesiyle bir kadının ilk kez Belediye Başkanı olduğu Mersin, bir yıl sonunda aynı başkanı seçen Meclisin ıskat etmesiyle, demokrasi tarihine bir başka ilkle tarihe! geçer.

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -34- (Varlık Vergisi yılları, Dimitri olmanın bedeli)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -34- (Varlık Vergisi yılları, Dimitri olmanın bedeli)

İlyas Halil savaş yıllarına denk gelen çocukluğundan başlayarak ayrıldığı 1960 ihtilal günlerine kadar yaşadığı köyün kasaba ve kent olma sürecini gözleyerek, yaşayarak anlatan yeri ve önemi  tam olarak kavranmamış zamanın ilerisinde bir sanatçı…

Azınlık olarak nitelendirilen ailede büyümesi yazdıklarına ilham veren iç mekan yanında, dış çevreyi de farklı algılayıp bize nakletmesini sağlar. Bu yönüyle Mersin eksenli tüm öyküleri aynı zamanda bir dönemin kent tarihini de yansıtacak özelliklere ve öneme sahiptir.

Halil’ in diğer sanatçılardan farklı evrensel bir dili benimsemesi, öykülerinde yer verdiği farklı etnik kimliklere sahip kahramanlar gerçek adlarıyla da değilse bile kenti bilen herkesin aşina olduğu, ete kemiğe bürünmüş, dokunanın elini tutacak kadar canlıdır tümü…

Önceki bölümde  özetleyerek paylaşmaya çalıştığım ‘Karaborsacı Nesim’ öyküsünü ve o öyküdeki dramı ancak içselleştiren İlyas Halil dışında hangi ruh hali yansıtabilirdi ki?

Yazı dizisinin o bölümünü okuduktan sonra bana gönderdiği nottaki şu cümleler ancak o yıllara tanıklık etmekle kalmamış, içselleştirmiş bir sanatçının gözlemlerinin önemini ortaya koyar:

“Türk ekonomisini savaşın en kötü yıllarında öldüren varlık vergisi bir bakıma Musevilere can verdi, kanat taktı. Kendi ülkelerini buldular.

Öyküde sözünü ettiğim şahıs hala yaşar içimde. Kanun Musevilere cennetin yolunu gösterdi…”

Varlık Vergisi dönemi Mersin özelinde yaşananları, azınlıklar başta olmak üzere Türk tebaası dışındakilere salınan altından kalkılması olanaksız ağır yükleri epeyi detaylı araştıran biri olarak o günlerde tüm çabalarıma rağmen adını resmi listelerde bulamadığım Nesim’ in gerçek adıyla olmasa da,bir başka kimlikle yaşadığını gösteriyor.

Halil’ in kitabında yer bulan acı dolu öyküsü nice Nesim’ lerin, Naim’ lerin başına gelenlerin hayalden öte, Miskavi veya Gandur gibi zamanında Mersin’ e damgasını vurmuş iş adamlarının bir gecede altından kalkamayacakları yükün altına sokulmasının gerçek öyküsü günün birinde yazılır mı?

Bilemem…

Bildiğim bir şey var; savaş yıllarının, acıları ve dramlarıyla günümüzde, özellikle de günümüz Mersininde bırakın konuşulup tartışılmasını, hiç bilinmediği hatta travmatik biçimde hafızalardan silindiği gerçeği…

Plaza Dona Elvira kitabında Varlık Vergisi dramları ‘Karaborsacı Nesim’ den de ibaret değil.

Bir başka öyküde ‘Berber Dimitri’ yi anlatacaktır Halil…

**

“Serazad günlerim kısa. Çocukluğum rüzgârda duman. Dağılıp gitmişti bir anda. Heyecanın sürmesini, bir iki saat daha çocuk kalmayı isterdim. Olmadı. Hiç olmayacaktı herhalde.

(…)

O kış Mürşide Hanım’ ın anaokulu bitmiş. Bir kaç harf, üç beş sayı öğrenmiştim… Merak kafama yüreğime doldu. İlk oyuncağım oldu. Sonra beni bırakmayan gölge…

(…)

Tavşandım, koşacaktım. Güvercindim, uçmayı deneyecektim. Koştuğum toprak dedemin dedesinden kalmıştı bize. Dedem babam bu toprakta yürümeyi öğrenmişti. Ben keçi koşmayı becerecektim. Bahçenin üstü mavi gök, toprağımızın bir parçası.

Dedemin babası kırlangıç olmuş, uçmuştu bu gökte. Dedem güvercin, hep evin etrafından uçup durmuştu bizim mavide.

Evde iki kuyu. Kar soğuk suyu. Yazın karpuz atardık. Ağzımda kızıl bir sıvı. Karpuzu yerken. Dört kuşak yedik karpuzu. Kuyu bizim. suyu dört kuşak bizim. Kendi bulutumuzdan gelirdi.

(…)

İlk defa sevinmeyi tattım. Ellerim kollarım sarmasını, kucaklamasını bildi. Gözlerim gördü. Burnum koku aldı. İsteyince büyüyecektim. Dileyince çocuk. Ağlayınca üzüntüsüz ağlayacaktım. Sevinmek, dedim, çocuk olmakmış…

Çocuk olmayı annem öğretiyordu.

Karanlıkta görmeyi. Yağmur altında oynamayı.

Ancak oyun bitince ıslandığımı görünce seviniyordum. Çocuktum.

**

Bir sabah uyandım. Işık çeşmesi akmaz. Ortalık karanlık.

Babam “Evi satıp buradan gidiyoruz” dedi.

İkinci askerliğinden yeni gelmişti. Uzun bir süre uzak kalmıştı evden. İki yıl berber dükkanı kapalı. Paramız bitmişti.

“Nereye gidiyoruz?” dedim.

“Bilmiyorum” dedi babam. “Bir daha varlık vergisi vermeyeceğimiz bir yere.”

“Varlık Vergisi nedir?” dedim.

“Adı Dimitris olanların ödediği vergi” dedi.

**

“Baba” dedim, “bilmediğin yere gitmek zor değil mi?”

“Çok zor” dedi. “Ne yapalım, burada evsiz barksız kalmaktan daha kolay.”

Evi bahçeyi satmamız gerekti.

Yıl 943 idi. Ev ve bahçe elimizden çıkmıştı, babamın adı yüzünden.

“Baba” dedim, “baban Kosta sana başka bir ad takamaz mıydı?”

Dedemin babama neden bu kadar pahalı bir ad verdiğini bir türlü çözemedim. Oysa babam berberdi, zor geçinip gidiyorduk.”

 

Mersinin balık çiftlikleriyle imtihanı… (On yıl önce, on yıl sonra)

Mersinin balık çiftlikleriyle imtihanı… (On yıl önce, on yıl sonra)

Arapçada “acayib ve garayib” diye bir söz var.

Hem garip hem tuhaf bazı durumları tanımlamak, anlatmak güçleştiğinde kullanılır.

Bu söze bir örnek ver deseler, birinci sıraya Mersin’ i oturturum.

Gerçekten de acayip ve ilginçlikten öte tuhaf bir kent burası…

Evet toplumsal hafıza dünyanın her yerinde zayıftır ama Mersin bu konuda tümüyle sorunlu. Hatta tedaviye muhtaç…

Son yıllarda yer yer güçlü mücadelelere de dönüşen kimi tartışmalara bakınca ciddi bir demans sorunuyla karşı karşıya mıyız diye sormadan edemiyor insan…

Toplasanız son gelişim tarihinin tümü 150 yıla sığacak bir kentin, şu son on yılda yaşamak zorunda kaldığı ve her tekrarında sanki ilk kez karşılaşıyor gibi tepki vermesinin başka adı var mı?

Bu konuda öylesine çok ve her biri başlı başına bu kentte yaşayan herkesi derinden etkileyen mesele var ki, oturup yazmaya  ne yürek dayanır, ne kalem…

Kendi adıma; yirmi yıldır kavgasını verdiğim, tekrara düşme pahasına, bıkmadan usanmadan ele aldığım sorunları şurada bir çırpıda sıralasam, aklı başında herkesin eksiği var, fazlası yok diyeceğinden adım kadar eminim.

Örnek mi? doğuda; Karaduvar sahillerini işgal eden akaryakıt depoları, 1,5 milyon ton kanserojen atıklarıyla Kazanlı sahilini tehdit eden Kromsan… Batıda; her gün gerçekleşirse halimiz ne olur diye ölüp dirildiğimiz Akkuyu Nükleer Santrali, kimi tamamlanan, kimisinin de gün saydığı çimento fabrikaları, kömür santralleri ve daha nice çevre katliamına yol açacak proje…

O çok övündüğümüz doğa cenneti diye yere göğe sığdıramadığımız 323 kilometrelik sahilin tüm koylarına hançer gibi saplanan çirkinlik timsali ucube beton yığınlarını saymıyorum bile…

Mersin sanki yangın yeri ve bir avuç duyarlı insan elinde hortum, ölümü göze almış itfaiyeciler gibi bir yeri söndürdük derken, başka yerde yükselen alevlere koşturmaktan bitap düşmüş durumda.

Son olarak 100. yıl plajıyla ilgili yaşananlar o kadar taze ki, yeniden hatırlatıp sabırları taşırmayayım.

Daha beteri ne olabilir diye düşünürken, bürokrasi bu kez sihirbaz misali şapkadan “yok canım, o kadarı da olmaz” dedirtecek öylesine bir tavşan çıkardı ki, gerçekten pes…

2008 yılında, Mersin il genelinde ilk kez iş insanları ile emek ve meslek örgütlerinin, sağdan sola her türlü siyasi görüşün, iktidarından muhalefetine tüm siyasi partilerin bir araya gelerek tek ses, tek yumruk halde karşı çıktığımız balık çiftlikleri konusunun ısıtılıp, on yıl sonra önümüze getirilebilmesini aklım almıyor.

Çamlıyayla’ dan Tarsus’ a, Erdemli’ den Anamur’ a yaklaşık 400 civarında örgütün oluşturduğu Platformu’ ndan söz ediyorum.

O güçlü birlikteliğin sergilediği duruş ve ortaya koyduğu tavır sayesinde denizlerimizde ileride telafisi imkansız tahribat yaratacak tehlikeyi püskürttük.

Bugün ortaya çıkan yeni duruma bakıyorum da, o gün püskürttüğümüzü sandığımız tehdit meğer yok olmamış, sadece günü geldiğinde iki adım sıçramak üzere geri çekilmiş…

Ve şimdi balık çiftliklerine karşı çıkılırken tutturulan söylemlere bakıldığında, sanki geçmişte hiç böyle bir sorunla karşılaşılmamış, o günlerde kimse kılını kıpırdatmamış gibi bir tavır var. İşte bu, başta ifade ettiğim hafıza kaybının tipik yansıması.

Oysa geçmişte yaşananları bilmek, onlardan dersler çıkararak, mücadeleyi kaldığı yerden sürdürmenin ilk ve şaşmaz koşulu…

Mersin balık çiftliklerine 2008′ de hangi argümanlarla karşı çıktıysa, bugün de aynı gerekçeler geçerli.

Nisan 2008′ de bıkmadan usanmadan yazıp durduğum ve tehlikeye dikkat çeken makalelerden birinde şöyle diyordum:

“(…)

2007 yılında Antalya’daki bir toplantıda Başbakanla bir araya gelen turizm yatırımcıları Erdoğan’ın “bu bölge doldu” görüşlerine katıldıklarını ancak yeni yatırım bölgesi olarak doğu Akdeniz yerine Ege’ye gitmek istediklerini söylediler…

Tüm gelişmeleri alt alta topladığımızda Antalya’ nın yerine yeni cazibe merkezi olarak Mersin eksenli doğu Akdeniz’den çok, Ege’yi öne çıkaran bir planın farklı ama geniş eksenli bir lobi tarafından yürütüldüğünü anlamak çok ta zor değildi…

‘Tuhaf tesadüflerin!’ arkası kesilmedi…

Yıllardır göz yumulan –özellikle Muğla’daki– balık çiftliklerinin bulundukları yeri terk etmeleri için o güne kadar pek te anımsanmayan yasal koşullar, yönetmelikler, genelgeler raflardan indirildi…

Örneğin Çevre ve Orman Bakanlığı geçtiğimiz yıl Muğla’da konuşlanmış balık çiftliklerini uyararak 13 Mayıs 2007 tarihine kadar kıyılardan açığa taşınmalarını talep etti..

Bu kararın ardından o güne kadar işin peşine düşmeyen Muğla Çevre ve Orman İl Müdürlüğü, kıyıda bulunan ve ÇED raporu bulunmayan 126 balık çiftliği hakkında kapatma kararını aldı…

Muğla’daki balık çiftliklerine gönderilen tebligatların ardından çiftlik sahipleriyle, bürokrasi arasında mahkemelere taşan hukuk savaşı başladı böylece…

Başlangıçta balık çiftlik sahiplerini sevindiren gelişmeler yaşandı yargı sürecinde…

Danıştay 6. Dairesi’ne yürütmenin durdurulması istemiyle açtığı dava sonunda mahkeme, bakanlığın aldığı kararı durdurdu.

Ama Bakanlık yetkilileri işin peşini bırakmadı ve Danıştay Daire Üst Kurulu’na 6. dairenin kararının iptali amacıyla başvurdu…

Daire Üst Kurulu da Danıştay 6. Dairesi’nin aldığı yürütmeyi durdurma kararını bozdu.

Karar üzerine kıyıda bulunan ve gerekli kriterlere uymayan 126 balık çiftliğinin idam fermanı anlamına gelen kapatma kararları Muğla Çevre ve Orman İl Müdürlüğünce işletmelere tebliğ edildi…

Muğla Valiliği kıyıdaki balık çiftliklerinin yerlerini terk edip açığa çıkmasıyla da sorunun çözülmeyeceğini, açıktaki yeni alanlarda faaliyet gösterebilmeleri için ÇED raporu almaları gerektiğini duyurdu…

Nitekim Muğla Valiliği, balık çiftliklerinin bulundukları bölgelerden kesinlikle kaldırılacağını belirterek, “Balık çiftlikleri sahipleri, açıktaki yerler için de ÇED raporu başvurusu yapmazlarsa faaliyetten men ederiz” açıklamasını yaptı yakın zamanda…

Son günlerde ortaya çıkan balık ölümleri gerekçesiyle yeniden gündeme gelen çiftlikler konusunda da son derece kararlı…

Vali soruları yanıtlarken şöyle diyor:

“Bu çiftliklerin kıyıya çok yakın olması zaten mevzuata aykırıydı. Bununla ilgili olarak Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından, ‘Balık çiftliklerinin kurallara uygun bir şekilde 1100 metre ileriye 30 metre derinliğe ve akıntı olan bölgeye’ taşınması için tedbir alınmıştı. Taşınmayı turizm sezonundan önce yapacağız.”

Gelişmeler ışığında filmi başa saracak olursak…

Antalya yerine önceleri kendilerine adres gösterilen Mersin’e pek te sıcak bakmayan turizm yatırımcıları, alt yapısı hazır Ege’de canlarını sıkan balık çiftliklerinin kaldırılacak olmasıyla yeni projelerini hayata geçirmek için kolları sıvadılar…

Zaten hukuki süreç nedeniyle geciken Mersin’in payına ise 2. turizm dalgasının merkezi olma yerine balık çiftliklerinin yeni adresi olma bahtsızlığı düştü…

Muğla’nın kararlı tavrı karşısında tüm balık çiftlikleri soluğu Mersin’de aldılar…

Her birinin elinde projesi, arkalarında Tarım’dan Çevre’ ye Bakanlıkların kılavuz bürokratları, gözlerine kestirdikleri güzelim bâkir kıyılarımıza bakıp, ellerini ovuşturuyor, hayaller kuruyorlar…

İyi de Mersin Türkiye dışında kendine özgü yasaları olan farklı bir bölge mi?

Yoksa turizmle kalkınan, köşeyi dönmüş başta Muğla olmak üzere Ege’ nin çöplüğü mü?

Muğla’ da, Antalya’da, Bodrum’da yasak, Mersin’de serbest…

Onlara sevdanın yolları, bu kente kurşunlar…”*

(…)

 

Ve yazı bu minval üzerine sürüp gidiyor…

 

Hazır sorun önümüze yeniden getirildiğine, canavar hortladığına göre, birilerinin “nerede kalmıştık?” diye ellerini ovuşturmasına karşı, tam da “işte biz o gün orada noktalamıştık” demek, umutsuz da olsa hafızaları canlandırmak için…

 

*9 Nisan 2008 tarihli, ‘Mersin birilerinin çöplüğü mü?’ başlıklı makalenin tümüne https://abdullahayan.wordpress.com/2008/04/19/mersin-birilerinin-coplugu-mu/  linkinden ulaşılabilir.

 

 

Balık çiftliklerinin yeni denemesi… Mersin birilerinin çöplüğü mü?…(9.10.2017)

Mersin birilerinin çöplüğü mü?…

2004 yılında Başbakan Erdoğan, ülkenin 2. turizm hamlesi için atağa kalkma zamanının geldiğini açıkladığında en fazla bu kent umutlanmıştı…

Artık yükünü alan Antalya yerine, yatırımlar bakımından yeni hedef bölgenin doğu Akdeniz özellikle de Mersin olması gerçekten önemliydi…

Hatta Erdoğan tarih te vermişti o günlerde…

Yeni tesisler 2007 yılında faaliyete geçmeye başlayacaktı…

Aslında Başbakanın koyduğu hedefe doğru giden yolda, o üç yıllık zaman diliminde ciddi adımlar da atıldı..

Kazanlı-Seyhan gibi zaman içinde 50 bin yatağa sahip olacak bir bölgenin ilk nüvesini teşkil edecek on bin yatak kapasiteli 10’ a yakın tesisin tahsisleri bile yapıldı…

Tam yatırımcıların ilk kazmayı vuracakları günlerde beklenmedik bir şey oldu.

Antalya’daki orman alanlarının turizme tahsis edilmesine karşı çıkan bazı avukatların başlattıkları hukuki girişimler aniden Mersin’i de içine alacak biçimde genişledi ve konu Anayasa Mahkemesinde aldığı soluğu…

Neyse ki, Yüce Mahkemenin kararıyla, Mersin’in önünü bir daha kapanmamak üzere açıldı.

“Nerede kalmıştık” heyecanıyla yatırımcıları beklerken anlaşılmaz bazı gelişmeleri izlemeye başladık…

Örneğin yer tahsisini yeniden yapması ve süreci kaldığı yerden başlatması gereken Turizm Bakanlığı ayak sürümeye başladı…

Bu arada ciddi bir başka gelişme daha yaşandı.

2007 yılında Antalya’daki bir toplantıda Başbakanla bir araya gelen turizm yatırımcıları Erdoğan’ın “bu bölge doldu” görüşlerine katıldıklarını ancak yeni yatırım bölgesi olarak doğu Akdeniz yerine Ege’ye gitmek istediklerini söylediler…

Tüm gelişmeleri alt alta topladığımızda Antalya’ nın yerine yeni cazibe merkezi olarak Mersin eksenli doğu Akdeniz’den çok, Ege’yi öne çıkaran bir planın farklı ama geniş eksenli bir lobi tarafından yürütüldüğünü anlamak çok ta zor değildi…

‘Tuhaf tesadüflerin!’ arkası kesilmedi…

Yıllardır göz yumulan –özellikle Muğla’daki– balık çiftliklerinin bulundukları yeri terk etmeleri için o güne kadar pek te anımsanmayan yasal koşullar, yönetmelikler, genelgeler raflardan indirildi…

Örneğin Çevre ve Orman Bakanlığı geçtiğimiz yıl Muğla’da konuşlanmış balık çiftliklerini uyararak 13 Mayıs 2007 tarihine kadar kıyılardan açığa taşınmalarını talep etti..

Bu kararın ardından o güne kadar işin peşine düşmeyen Muğla Çevre ve Orman İl Müdürlüğü, kıyıda bulunan ve ÇED raporu bulunmayan 126 balık çiftliği hakkında kapatma kararını aldı…

Muğla’daki balık çiftliklerine gönderilen tebligatların ardından çiftlik sahipleriyle, bürokrasi arasında mahkemelere taşan hukuk savaşı başladı böylece…

Başlangıçta balık çiftlik sahiplerini sevindiren gelişmeler yaşandı yargı sürecinde…

Danıştay 6. Dairesi’ne yürütmenin durdurulması istemiyle açtığı dava sonunda mahkeme, bakanlığın aldığı kararı durdurdu.

Ama Bakanlık yetkilileri işin peşini bırakmadı ve Danıştay Daire Üst Kurulu’na 6. dairenin kararının iptali amacıyla başvurdu…

Daire Üst Kurulu da Danıştay 6. Dairesi’nin aldığı yürütmeyi durdurma kararını bozdu.

Karar üzerine kıyıda bulunan ve gerekli kriterlere uymayan 126 balık çiftliğinin idam fermanı anlamına gelen kapatma kararları Muğla Çevre ve Orman İl Müdürlüğünce işletmelere tebliğ edildi…

Muğla Valiliği kıyıdaki balık çiftliklerinin yerlerini terk edip açığa çıkmasıyla da sorunun çözülmeyeceğini, açıktaki yeni alanlarda faaliyet gösterebilmeleri için ÇED raporu almaları gerektiğini duyurdu…

Nitekim Muğla Valisi Lütfi Yiğenoğlu, balık çiftliklerinin bulundukları bölgelerden kesinlikle kaldırılacağını belirterek, “Balık çiftlikleri sahipleri, açıktaki yerler için de ÇED raporu başvurusu yapmazlarsa faaliyetten men ederiz” açıklamasını yaptı yakın zamanda…

Muğla Valiliği son zamanlarda balık ölümleri gerekçesiyle yeniden gündeme gelen çiftlikler konusunda son derece kararlı…

Vali Yiğenoğlu bu konudaki soruları yanıtlarken şöyle diyordu:

“Bu çiftliklerin kıyıya çok yakın olması zaten mevzuata aykırıydı. Bununla ilgili olarak Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından, ‘Balık çiftliklerinin kurallara uygun bir şekilde 1100 metre ileriye 30 metre derinliğe ve akıntı olan bölgeye’ taşınması için tedbir alınmıştı. Taşınmayı turizm sezonundan önce yapacağız.”

Gelişmeler ışığında filmi başa saracak olursak…

Antalya yerine önceleri kendilerine adres gösterilen Mersin’e pek te sıcak bakmayan turizm yatırımcıları, alt yapısı hazır Ege’de canlarını sıkan balık çiftliklerinin kaldırılacak olmasıyla yeni projelerini hayata geçirmek için kolları sıvadılar…

Zaten hukuki süreç nedeniyle geciken Mersin’in payına ise 2. turizm dalgasının merkezi olma yerine balık çiftliklerinin yeni adresi olma bahtsızlığı düştü…

Muğla’nın kararlı tavrı karşısında tüm balık çiftlikleri soluğu Mersin’de aldılar…

Her birinin elinde projesi, arkalarında Tarım’dan Çevre’ ye Bakanlıkların kılavuz bürokratları, gözlerine kestirdikleri güzelim bâkir kıyılarımıza bakıp, ellerini ovuşturuyor, hayaller kuruyorlar…

İyi de Mersin Türkiye dışında kendine özgü yasaları olan farklı bir bölge mi?

Yoksa turizmle kalkınan, köşeyi dönmüş başta Muğla olmak üzere Ege’ nin çöplüğü mü?

Muğla’ da, Antalya’da, Bodrum’da yasak, Mersin’de serbest…

Onlara sevdanın yolları, bu kente kurşunlar…

Hadi çiftlik sahipleri haklarını, çıkarlarını savunma peşinde diyelim…

Peki Başbakanın Mersin’e 2004’ te söz verdiği “ülkenin 2. turizm hamlesinin merkezi” hedefi ortadayken kendisine bağlı olması gereken bürokratlara ne oluyor?

Yasa gereği Muğla kıyılarından uzaklaştırılan ve sahilden 1100 metre açıkta yapacakları yatırım bile ÇED zorunluluğuna bağlanan çiftliklere Mersin’i adres gösterenler Ege’ye yakıştırmadıkları tesisleri neden Mersin’e reva görüyorlar?

Muğla’ya farklı bu kente farklı bir uygulama yapılması cesaretini birileri nereden alıyor?

Kimbilir belki balık çiftliklerinin sahipleri gibi  bürokrasi de, sahipsiz Mersini kolay yutulur lokma hesabını yapmıştır…

Ne de olsa burası Atatürk’ün dile getirdiği “Mersinliler Mersin’e sahip çıkınız” uyarısını dile getirme zorunluluğunu duyduğu tek kent…

Geçmişte kentin batısında Silifke SEKA tesislerine, doğusunda da önce KROMSAN, ardından Karaduvar’ daki akaryakıt çiftliklerine karşı tepki göstermemiş bir Mersin’in bu kez de fazla ses çıkarmayacağını, birilerince giydirilmeye çalışılan “ülkenin çöplüğü” elbisesine boyun eğeceğini sanıyorlar…

Mersin’in duyarsızlıklarla yazılmış yakın tarihinin birilerini cesaretlendirmesi doğal…

1,5 milyon ton kanserojen atığını –patenti bana ait deyimle 60 bin ULLA gemisi kadar tehlikeli atığı- deniz kıyısına dağ gibi yığan Kromsan’ a da, Karaduvar’ ın kara bahtını daha da karartan akaryakıt tank çiftliklerine karşı çıkmayan –çıkamayan- bir kentin toplumsal refleks konusundaki kötü geçmişi

Balık çiftliklerine elbette hayır ama Kromsan ve akaryakıt tanklarından oluşan çiftliklere de tümden HAYIR…

Yanıbaşımızdaki Antalya’da her yıl 34 milyon turist gecelerken, 323 km lik sahilinde gizli cennetlerle dolu koyları saklayan Mersin’in payına 100 bin geceleme düşüyor…

İhmal edilmişliğin girdabında boğulan bu kent artık kadersizliğine isyan etmek, ayağa kalkıp küllerinden yeniden doğarak, kendisine seçtiği turizm kulvarında koşmak zorunda…

Başbakanın turizm hedefini belirlediği, özellikle son üç yıldır RİS projesiyle öncelikli sektör olarak kendisine turizmi seçen bir kentin, kaderini bu kentte yaşayan bizler, temsilcimiz odalar, dernekler, hatta hür irademizle seçtiğimiz Milletvekillerimizden oluşan büyük güç mü, yoksa maaşını halkın vergileriyle ödediği bir takım bürokratlar mı tayin edecek?

Can alıcı soruyu başka türlü yöneltelim isterseniz…

Bu işe sermaye koyan birkaç yatırımcı dışında tek kişinin istemediği balık çiftlikleri konusunda son kararı 1,5 milyon Mersin’li mi verecek, bir kaç bürokrat mı?

AB sürecinde o çok özlediğimiz ve çağımızın gereği katılımcı demokrasiye göre sorunun yanıtı belli de, anlamayanların bir kez daha üzerinde düşünmesini istedik…

Atanmışlar mı, seçilmişler mi?

Yaşamın her alanında yüzleşmek zorunda kaldığımız en yaman çelişki, balık çiftlikleri gibi kel alaka bir konuda daha canlanıp, Mersin’lilerin karşısına dikiliyor…

Oligarşi mi?, demokrasi mi?

  1. yüzyılda yanıtı belli kullanım süresini doldurmuş saçma sorularla vakit öldürüyor, nefsi müdafaa durumuna düşürülerek, hak etmediğimiz halde enerjimizi gereksiz yere harcıyor, daha doğru deyimle israf ediyoruz…

Er veya geç demokrasi işleyecek, örneğin Mersin’de Mersin’lilere rağmen hiçbir şeyin yapılamayacağını anlayacaktır herkes…

Eninde sonunda ama dileriz ki vakit geçmeden…

Biz bu zaman törpüsünde çile doldururken, atı alanlar Üsküdar’ı geçmeden…

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -33- (Yokluk yıllarının varlık vergisi; Karaborsacı Nesim)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -33- (Yokluk yıllarının varlık vergisi; Karaborsacı Nesim)

İlyas Halil, 2008′ deki Chagall Yıllarım kitabı ardından 2009′ da yine bir dönem Mersin’ ini anlatan öykülerinin yer aldığı ‘Plaza Dona Elvira’ ile buluşturur okuru…

Özellikle kitapta yer alan Karaborsacı Nesim öyküsünün bende bıraktığı etkisi, yeri çok farklı.

Tam da bu kitabın yayınlandığı günlerde Varlık Vergisinin Mersin yansımalarını, iş dünyası üzerindeki etkilerini, koyulan verginin hangi kesimlere nasıl salındığını araştırıyordum ve birden karşıma İlyas Halil’ in varlık vergisi dönemini öyküleştirerek kaleme aldığı bu öyküsü çıktı.

Öykünün bıraktığı etkiyi uzun zaman üzerimden atamadım.

Ben bu yazı dizisine uzunca öykünün sadece harp yılları Mersiniyle ilgili bölümlerini özetleyerek almaya çalışacağım.

Diğer öykülerinde olduğu gibi kitabını edinip, o zor yılların hüzünlü de olsa havasını ustanın kaleminden okuyun derim.

**

” (…) New York’ tan iktisatçı arkadaşım David Kahan telefon etti. Sempozyumda beni görmek istediğini söyledi. Türkiye’ de doğmuş iktisatçı Naum Bezler ile tanışmamı istiyordu. David’ i kırmak istemedim.

                ***

Ertesi günü Queen Elizabeth Oteli’ nde buluştuk. Naum Bezler’ i tanıdım. Adını bilmediğim bir Üniversitede öğretim üyesiydi. Naum’ un konuşması, jestleri nedense bana yaşadığım kasabayı anımsatıyordu. Kahveci dükkanından az önce çıkmış gibiydi. Üstü başı Akdeniz kokuyordu.

“Türkçe’ yi unutmadığından eminim” dedim.

“Evet” dedi, “az da olsa hâlâ konuşabiliyorum.”

“Türkiye’ den hangi yıl ayrıldın?” dedim.

“1948′ in sonunda” dedi. “İlkokulun birinci sınıfındaydım. İsrail’ e göç ettik. Çamaşır kazanının odun ateşinden kaçıp fokur fokur kaynayan suya atladık… Ama Hayfa’ da vapurdan indiğimiz gün Moşe Dayan’ la eşit vatandaştık.”

“Nerede yaşıyordunuz?” dedim.

“Güneyde 20 bin nüfuslu küçük bir kasaba idi” dedi, “bileceğini pek sanmıyorum.”

“Mersin miydi?” dedim.

“Evet” dedi, “nereden bildin?”

“İsrail’ e ilk göç”  dedim “İstanbul’ dan, İzmir’ den sonra Mersin’ den oldu. Mersin’ i iyi bilirim.”

                ***

… Naum’ u dinliyorum.

“Babam Selanik’ li fakir bir Yahudi idi. 1933 depresyonunda İstanbul’ dan Mersin’ e gelmiş. Bir süre Mersin’ de Arap kökenli manifaturacıların yanında tezgâhtar olarak çalışmış. Arapça ve Rumca öğrenmiş. 1936 yılında eşek sırtında manifatura satmaya başlamış. Mahalle mahalle dolaşarak patıska, pazen, entarilik, basma ve gömleklik bez satarmış. Dikiş bilen hanımlara da annemin Singer makinesini kiraya verirmiş. Öğrendiği Arapça ve Rumca, Bahçe ve Giritli mahallesinde müşteri tutmasına yardım etmişti. Üç yılda eli biraz para tutunca Soğuksu Caddesi’ nde anneme küçük bir terzi dükkânı açtı. Dikiş ve onarım işleri yapıyordu.

1940 yılında babam İstanbul’ dan iki eski dokuma makinesi satın aldı. Bunları onararak başörtüsü dokumaya başladı. (…)

“Naum” dedim. “1948 yılında göç etmekle büyük hata yaptınız. 1950′ de Bayar ve Menderes rejimi ile Türk ekonomisi hızla gelişmeye başlamıştı. Gitmeseydiniz, babanın iş bilgisi ile hem kendinize hem ülkeye faydanız olurdu.”

                ***

“Dediğin doğru” dedi Naum. “Devletin gayrimüslimlere uyguladığı politika bizi yıldırmıştı. Bu gerçeği 1942 yılında gördük. O yaz Musevi ‘persona non grata’ olmuştu. O yıl yahudi balık ise, denize girmesi yasak olacaktı. Kuş ise kanatlı olması kanuna aykırı idi. Köstebeğe benzeyen Yahudilerin toprakta yuva yapması yasaklanacaktı. O yıl Ankara Hükümeti Türkiyeyi iktisaden elli yıl geriletti. Mağara devrine götürdü.”

                ***

“Naum” dedim, “bu saçma fikri de nereden çıkardın? Yanlışını düzeltmek isterim. İsmet Paşa rejimi ile Türkiye’ de de demokrasi başlıyordu.”

“Haklı olabilirsin” dedi, “ama sayın Rüştü Saraçoğlu’ nun bundan hiç haberi yoktu.

(…)

1942 yılının son ayındaydık. Babamın ve annemin üzgün bir gecesini anımsarım. Babam her zamanki gibi yemeğe geç gelmişti. O gece babam Nesim’ le eşeği eve ıslak geldiler. Nesim yorgundu, üzgündü. Yemek odasındaki elektrik ampulü de ışıtmayacak kadar zayıftı.

Dışarıda yağmur. Düşen yağmur damlalarını duyacak kadar sokakta Yahudi sessizliği vardı.

Alman bomba uçaklarından, özellikle Yahudi olarak evimizin nerede olduğunu gizlemek istiyorduk. Pencere camlarımızı mavi çivitle boyamıştık.

Sonra bir satıcının sesi karanlığın içinde yankılandı.

“Yeni patlamış darı. Tası bir kuruş.”

Babam pencereden dışarı sarktı. Yaşlı bir adam. Sırtında çuvalı.

“Şalom” dedi.

“Şalom” dedi yaşlı adam.

“Baba” dedim, “satıcının Yahudi olduğunu nereden biliyorsun?”

“Naum” dedi, “bu yağmurda bu yaşta çalışmaktan yılmadığından… Bu mecidiyeyi bu adama verir misin?”

                ***

Sonra anneme döndü. “Miryam” dedi, “işler kötü. Hükümet dış düşmanı unuttu. Bizi buldu.

Anadolu’ da bir milyon genç asker. Tarlalar boş. Buğday eken yok. Suçlu Nesim Bezler. Ekmek pişiren azaldı. Ekmek kıt. Suçlu. Ekmeklerin hepsini Nesim ile eşeği yemiş…

Memleketi yıkanlar, Anadolu’ yu perişan edenler hep pis karaborsacı. Yahudi hep.

                ***

Annem “Ne oldu?” dedi.

Babam “Sevgili Miryam, beni zengin eden yalnız güzelliğin olmadı. Saraçoğlu Hükümetinin 1942 tarihli 4305 sayılı kanunu* da beni zengin etti. Sayın Şükrü Saraçoğlu Beyefendi, bana ‘Oğlum Nesim” dedi, “sen zengin oldun. Elindeki paranın bir kısmını senden Varlık Vergisi olarak alacağız. Hoş göresin. Bir iki yıla kadar yine seni yine zengin yaparız.’ İşte güzel Miryam. Kocanın ne kadar önemli insan olduğunu bilmeni isterim. Tek eşeği olan seyyar satıcıyım. On beş bin lira Varlık Vergisi ödeyeceğim. Daha düne kadar böyle bir rakamın olduğunu bile bilmiyordum.’

(…)

Bugün defterdar yardımcısını görmeye gittim. Makamına girdim. ‘Muhterem beyim’ dedim. “Adım Nesim Bezler. Bana takdir ettiğiniz 15.000 lira Varlık Vergisini ödemek için geldim. İşte iki yılda biriktirdiğim bütün para 1365,26 lira.

Borcumun kalanını 20 yılda ödeyeceğim. Yalnız lütfen bana eşeğimi bırakın. Yahudi’ yim ben, yeniden ayağa kalkmasını biliyorum.’

Muhterem defterdar yardımcısı güldü.

‘Oğul’ dedi, ‘sen dürüst bir insana benziyorsun. ‘Yirmi sene çalışmana gerek yok. Devletimiz cömert bir devlettir. Şu 15 lira 26 kuruşunu geri al. Senin borcun yanlış yazılmış. Yalnız 1350 lira olacaktı. Evine git rahat uyu. Bu ülkenin sevgili kulusun’.

Sonra vergi listesini çıkardı. Nesim Bezler’ in borcunun üstünü çizdi. 15 bin lira yerine 1350 yazdı.”

(…) **

*

** Plaza Dona Elvira (2009) kitabı Karaborsacı Nesim öyküsü