Tuz deposundan Taş Bina’ ya -31- (Mersina kasabasının ‘diğer’ öyküsü)

İlyas Halil öykülerinde çocukluğunun düşlerindeki Mersin’ i anlatmakla yetinmez. Bazen masalımsı efsaneyi andırır yazdıkları…

” (…) Öykümüzün yer aldığı 19. yüzyılda Lübnan ve Çukurova birbirlerinin yardımına muhtaç iki fakir vilayetti. Paraları kıt, toprakları işlenmemişti. Öteden beri dinleri, mezhepleri barındıran hoşgörü dolu topraklardı. Yemek sonrası gölgelerinde uyunacak, portakal bahçelerini andırırdı. Uykuya dalan bazen ayağından pantolonu alınmış, bacağı çırılçıplak uyanırdı.

(…)

(…) Para kazanma imkânını sezen Beyrutlu ve Trabluslu Nasraniler Mersina Köyü’ ne akın etmeye, sazlık ovaya yerleşmeye başladılar.

Sivrisineği bol, suyu az, yazı insafsız köy, her sabah bir geceden daha kalabalık uyanıyordu. Lübnan’ dan yola çıkan yelkenliler zengin olmaya kararlı insanları sahile boşaltıyordu.

Mersina’ nın nüfus artışı böyle başlamıştı. Eli iş tutan, Lazkiyeliler, küçük esnaf olmaya, Trabluslular ellerinde çuval sokakta altın toplamaya geliyorlardı.

Böylece Çukurova’ da Mersina köyü Arapça, Fransızca, İtalyanca bilen levant Osmanlılar’ la dolacaktı. Ticarette, tarımda, bahçecilikte yeni metotlar uygulayacaklardı.

O yıllarda zengin bir Osmanlı paşası Amerika’ ya pamuk satmak için yakın bir Osmanlı vilayetinden fellah çiftçilerini Çukurova’ ya yerleştirmişti. Pamuk üretimini geliştirmek istiyordu.

(…)” *

Ve birden o balıkçı köyünün pamuk zengini kasaba oluşuna uzanan masalımsı öyküsünden çocukluğunun Mersin’ ine geçer. Hayal dünyasının zaman makinesinde dolaşmaktadır sanki:

” (…)

Kuşların öttüğü nağmeleri ben yaratır, kuşlara söyletirdim. Bağımda seslerin sanatçısı bendim. Kuşlar bana sağır olduğumu unuttururlardı. İstediğim şarkıyı öter, istediğimi kulağıma fısıldardı. Mahallemiz bugün gibi Silifke Caddesi’ nden başlar, Bahçe Mahallesi’ ne uzanırdı.

“Toros Dağları’ na yaklaşınca mahallede inek sesleri başlardı. Gübre kokusu havayı doldururdu. Mahallenin ortasından su arkları geçer, denize dökülürdü.

“Toroslar’ ın kekik kokan yağmur suları baharda eriyen lahana ak, kar suları akardı. O yılların çocukluğu güzel bir zamanda geçti.

“Kasaba dil bakımından karışık bir sebze çorbasıydı. Nüzhetiye, Kiremithane ve Bahçe mahalleleri genellikle Arapça konuşurdu. Mahmudiye Mahallesi’ nin bazı sokakları Giritlice… Çarşıya yakın bir iki sokakta Yahudi İspanyolcası duyulurdu. Bizim mahallenin insanları uysal, hepimiz topraktan doğmuş, toprağın çocuklarıydık. Türkçe yalnız devlet babaya ihtiyacımız olduğu zaman gerekliydi. Güzel Türkçe’ yi yalnız devlet erkânı ve yörükler konuşurdu.

“Küçük kasabamız arı kovanıydı. Bal yapıyor, bal yiyorduk. Ticaretle canlanan kent her gün biraz daha büyüyor, yabancı iş adamlarının dikkatini çekiyordu. Kasabada bir iki İngiliz ailesi, üç beş İtalyan tüccar yerleşmiş, Çukurova’ nın ürünlerini Mısır’ a, Avrupa’ ya ihraç ediyorlardı.”

(…) **

Masalımsı havada anlattığı kuruluş öyküsüne nokta koyar ve ilk gençlik döneminin kasabasına, kasabanın sokaklarına sürükler bizi:

“Babam, 177. Sokak’ ta, kolonya imalathanesinde kalfa olalı bir yıl olmuştu. Aylar, mevsimler gelmiş, kokular, renkler getirmişti. Yaz bitmiş, kızıl bir güze boyanmıştı mahalle…

(…)

Sıcak bir Akdeniz ekim günü… Pencereden odaya dolar rüzgâr, Irma’ yı görünce eteğine doldu. Genç kız Pehlivan Mersinli Ahmed’ in fırınından geliyordu. Bir elinde demet çiçek, öbüründe taze ekmek…

Sarhoşluğumun nedeni, çiçek değil, ekmek değil, Irma’ yı sarmayı unutan etek idi.

(…)

***

Annem “fırtınalar yılı” dedi. “Kendini arayacaksın. Kimliğini bulacaksın. Vakit buldukça aşk şiirleri oku: Sevgide çok şey öğreneceksin.” İlk şiiri okudum.

Gökyüzünde tüy, sevişen iki kuşun unutkanlığıdır. Domateste çiçek sarısı, batan güneşin unutkanlığıdır. Susunca avucumun içindeki dünyaya şaşkın bakıyordum.

(…)

Denizde başka sevdim. Toprağı ayrı sevdim.

Duymayı sevdiğim yerde kulak buldum. duyunca var oldum kuşlarla…

Sevgiyi bulduğum yerde, gözlerim, bir kaç damla su yüzünde… Havuz başında yüzünü gördüm, yıkadığın…

Yağmur yağar senin için, seninle ıslanmak için… Madem ki ıslanmasını seviyordun.

(…)

Kasabanın yaz deresinde su birikintisiydim, akmayı unutmuş. Varacak bir yerim yoktu sanki, görmeyi öğreninceye kadar…

***

Altmış yıl olmuş o günden bu yana… Sokağın başında sana benzer biri yağmurda yürüyor, neden ıslandığını biliyordu. Yüzüme vuran damlalar yüzüne vuruyordu.

***

Seni bu son güzde, tomurda bulmak, yan yana okuduğumuz şiirlerden geliyordu.” ***

Kuruluştan birinci cihan harbine, oradan çocukluğunun rüyalar diyarına ve ilk gençlik yıllarına uzanan masalımsı anlatım, aynı kitabın bir başka öyküsünde birden 1958 Mersin gerçeğiyle buluşturur:

” (…)

1958 güzel bir yaz olarak başlamış, ağır aheste geçiyordu. Mersin-Adana yolcu treni sanki… Yavaş yol alıyordu. Her gördüğü kulübenin, ineğin önünde duruyor, yolcu sanıyor, alıp götürmek istiyordu.

(…)

Gündüzleri otelin terası ovaya bakıyordu. Geceleri terasın altı ışıl ışıl gökyüzü, denize uzanırdı. Mersin koyu aşağıda yıldız doluydu.

(…)

**

Aradan yıllar geçti. Montreal’ de 2007 şimdi. Mersin yaylası elli yıl geride, uzakta kalmıştı.

Zaman, vakitsiz dalından düşmüş elma… Nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi bilmeyen iki yolcu… Birbirimizin elini tutmuş, otobüs bekliyorduk.

Elli yılda öğrendiğim, aradığım şeylerdi. Kulaklarım ses arayınca seni buldum. Gözlerim yorulunca yüzünde uyudum.

(…) “ ****

* Mehmet Ali Paşa öyküsünden,

** Bir Osmanlı Bahçesi  öyküsünden

*** Şiir Dizeleri Arasında Aşk öyküsünden

**** Bitmesini İstemem öyküsünden

Chagall Yıllarım kitabı (2008)

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s