Tuz deposundan Taş Bina’ ya -35- ( enflasyonla tanışma, karaborsa günleri)

Sanatçı sadece duygularını yansıtmaz insanlara, gözlemleriyle döneminin tanıklığını ayna tutar gibi tarihe yansıtır aynı zamanda…

İlyas Halil de bunu yapar öykülerinde. Yaşadığı dönem Mersinini her boyutuyla, acıları sevinçleri, sorunları, hüzünleri, ekonomik sosyal değişimleri, özetle hayatın kendisini anlatır.

Kahramanları bugün de sokakta karşılaştığımız, her kesimden sade insanlarımız…

Bir dönemin Mersin özeline ışık tutsa da, aslında ülkenin çalkantılı yıllarını da anlatır öykülerinde.

Örnek mi?

1950′ de başlayan Demokrat Partili dönemin parlak ekonomik döneminin sona erişi…

1957′ de dar ve yoksul kesimlerin yeniden ikinci dünya savaşı yıllarını andıran karaborsa dönemine dönüşü.

Döviz yokluğu, enflasyon derken gazdan beze, ilaçtan ekmeğe tüm ürünlerin raflardan tezgah altına inişiyle gelen uzun kuyruklar…

İyisi mi sözü dönemin tanığına, Halil’ e bırakmak…

‘Yedi Uyurlar’ öyküsünde bakın nasıl anlatır o dönemi:

“Nuri Abaç’ ın mimar, Haşmet Akal’ ın züğürt lise resim hocası, Osman Özeren’ in yufka yürekli binbaşı, Celal Çumralı’ nın dalgın yargıç, benim de zil zurna âşık olduğum tılsımlı bir yıldı. Mersin, Akdeniz’ in kıyısında, geleceğinden habersiz bir yasemin bahçesi.

Her yıl nisan ayının ortasında bir esinti dağ yamacını kaplayan portakal limon bahçelerinden çiçek kokularını kente taşır, gençlerin kanını ateşe verirdi.

O bahar, dağdan erimiş kar suları gibi şarkı söyleyerek akıp gidiyorduk. Birden nereden geldiği belli olmayan kara bir bulut gökyüzünü kapladı. Kötü bir fırtına koptu. Ağzımızın tadı kaçtı.

Yıl, tüketim mallarının yok olduğu 1957 yılı. Adını daha önce duymadığımız bir hastalık ortalığı kırıp geçiriyordu. Gazeteler, gemi azıya almış bir enflasyondan söz ediyorlardı. Anladığımız kadarıyla enflasyon, malların kanat takıp kuş gibi uçmasını deniyordu. Akkahve’ de her gün muntazam buluşan üç beş ressam ve yazar  enflasyona benziyorduk. Nuri, Pozcu’ nun portakal bahçelerini parsellemiş, yeni bir kentin kanatlanmasını bekliyordu. Haşmet lise öğretmenlerinin maaşlarının artacağını ümit ediyordu. Ben zil zurna aşkıma bir kanat yakıştırmaya çabalıyordum.

Mersin’ li üç beş şairin kanat takıp uçması yetmezmiş gibi, bir gece gökyüzünden inler cinler inmiş, dükkanlarda depolarda ne kadar ithal malı varsa alıp götürmüştü. Çiçeklerin nazla açtığı bir sabah uyandığımızda dükkânları tam takır kuru bakır boş bulduk. Mağazalar, hamamdan ıslak kaçan çocuk gibi dal yaprak çıplaktı. Bir günde elli yıl yaşlanan eczacı babam “işler kötü” dedi. Hastalık çok, ilaç yok. Başı ağrıyan aspirin bile bulamayacak. Hastaya ne vereceğiz bilmiyorum.”

Ertesi gün sağlık müdürü eczacıları toplamış, “Hastaya ilaç yok diyemezsiniz” demişti. “İsterseniz ilaç olarak hastaya tuzlu su verin. Ama boş çevirmeyin. Vücut kendi kendini tedavi eder. İlaç yok derseniz yaşlıların, hastaların morali çöker. Öleceği yoksa bile adam ölür gider.” *

Yok olan ithal mallarının yanı sıra şimdi de yerli malı yapı malzemeleri ve giyim eşyası da kayıplara karıştı. Çok geçmeden et, zeytin, patates yok oldu. Kayseri Bakkaliyesinde peynir almak isteyen gümrük müdürü Nusret Bey’ in sesi hâlâ kulağımda.  “Kardeşim” diye bağırıyordu. “Haydi ithal mallarının bulunmamasını, ilaçların piyasadan çekilmesini az çok anlıyorum. Ulan peynir dediğin, sütten yapılır.. Memleketin salak inekleri grevde mi yoksa? Alçak ineklerin sütü nereye gitti?” “Bilmem” dedi bakkal. “Kırlarda otlayan ineklerin süt verip vermediğini nasıl takip edebilirim?”

Bakkal sonunda gümrük müdürüne acıdı; yarım kilo peynir sarıp verdi.

(…)” **

* Demokrat Partinin 1950′ de iktidar oluşuyla başlayan ekonomik hareketlilik ve ABD desteğiyle sağlanan tarımda makineleşme, alt yapı, baraj gibi yatırımlarla gelen büyüme 1950-54 arasında deyim yerindeyse patladı. Cumhuriyet tarihi boyunca ne önce ne de sonra yanına yaklaşılması bile imkansız yıllık %13 gibi bir büyüme sağlandı. Büyümede temel etken makineleşme sayesinde rekorlar kırılan tarım ve tarımda başlayan modernleşmedir.

Dört yıllık büyümenin ardından önce duraklama ardından gerileme başladı.

Dış kaynaklar 1955′ dan sonra azalmaya, ülkenin bütçe dengeleri açık vermeye başladı. Açık para basarak kapatılmaya çalışılınca enflasyon patladı. Ardından döviz yokluğuyla önce ithal mallar yok oldu, ardından zaruri ihtiyaç maddeleri hatta yaşamın olmazsa olmazı temel gıda ürünleri bile tezgah altına indi, karaborsa hortladı.

O yılın gazetelerinden bir kaç örnek tabloyu anlatmaya yetecektir:

“İstanbul Diş Hekimliği Fakültesinde ameliyat ipliği bulunmaması nedeniyle sadece acil hastalara bakılırken, ipliği getiren hastanın ameliyatı yapılıyor. Hastadan getirmesi istenen bir tek sap ameliyat ipliği karaborsada 460 liradan satılıyor. Öğretim üyelerinden biri durumu şöyle anlatıyor: “2 yıldır ameliyat ipliği sıkıntısı çekiyoruz. Hastanın bu kadar süre beklemeye tahammülü yok. Piyasadan temin edemediğimiz malzemeleri hastanın kendisinden istiyoruz. Böylece bir ameliyat için getirilen malzemeyle bir kaç hasta daha tedavi ediliyor.”

– Milliyet gazetesinin birinci sayfasında İstanbul’ da çekilen ve sonu görünmeyen binlerce kişilik kuyruk fotoğraf yer alıyor, altındaki haberin başlığı ise “kuyruktan yürünecek yer kalmadı. Et Balık Kurumu sözünü tutmadı. Hani Et Satış Mağazası açılacaktı?” manşetinden oluşmakta.

– Mersin’ den Şubat 1957 haber ise şöyle: “Mersin Vilayeti ihtiyacına tahsis edilen 150 ton inşaat demiri şehrimize gelmiş bulunmaktadır. Resmi dairelerin, teşekküllerin ve hususi şahısların ihtiyaçlarını bir yazı ve dilekçe ile Vilayet makamına bildirmeleri lazımdır. “ (Yeni Mersin 13 Şubat 1957)

“Elinde pamuk bulunduranlar stoklarını bir beyanname ile iki gün içinde Vilayete bildirecek. Pamuğun her türlü devri, temliki ve bir yerden başka yere nakli yasaklandı. ” (19 Kasım 1957)

– Ve ülkenin içinde bulunduğu durumu yansıtan bildiri: “Valiler Vilayetleri hudutları dahilinde lüzum görecekleri gıda maddeleri hakkında gerekli bütün malumatı istemeye, alakalılardan beyanname almaya, arama yapmaya ve bunların mevcudunu tespite, gıda maddelerinin ihtiyaçtan fazlasının stok edilmesine karşı lüzumlu tedbirleri almaya ve imal ve istihsalinden sonra müstehlike (tüketiciye) kadar intikalini tanzim maksadıyla her türlü tedbiri almaya yetkili kılınmışlardır” (19 Kasım 1957)

– Bir de her türlü ürüne narh koyma merakı var o kuyruk günlerinde.. Örneğin Zeytinyağı fiyatının 450 kuruş olarak değerlendirildiği ve elinde zeytinyağı bulunduranların stoklarıyla ilgili 2 gün içinde beyanname vermeleri, bu süre içinde her ne hal olursa olsun, bu yağların başkasına devrinin, naklinin ve temlikinin yasaklandığına dair 21 Kasım 1957 tarihli Ticaret Bakanlığı tebliği buna iyi bir örnek.

 

** İlyas Halil Plaza Dona Elvira (2009) kitabı, Yedi Uyurlar öyküsünden

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s