Tuz deposundan Taş Bina’ ya -43- (Ergenliğin küheylan yıllarında hüzün ve felsefe)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -43- (Ergenliğin küheylan yıllarında hüzün ve felsefe)

Çocukluktan ergenliğe devinimin sevinç ve acılarını, fırtınalarını ve hüzünlü anılarını anlatmayı sürdürecektir Halil:

“1947, yıl değil gemi azıya almış bir küheylan…

Eyerinde oturmuşum. Ardım toz, önüm duman. Lise öğrencisi idim, yolu garip. Çocukluğumu eski urba dolabına asıp, komşu kızı kokan bir mevsime koşuyordum. Nedenini bilmeden.

(…) Boş vaktimde kitaplıklarda Adam Smith ve Karl Marx’ ın kim olduğunu arıyordum.

O yıl okula şaşı iki gözle bakıyordum.

**

O yaz başı, bahçemize sihir tohumu eken kadın sevinçliydi. Yıllar sonra 177. Sokakta doğduğu evin ikinci katına taşınmıştı. Baba evinde mutluluğa her gün yeni bir tanım buluyordu.

Çocukluğunu geçirdiği çiçekler, böcekler bahçesi, tam da penceresinin altındaydı. Tagore’ un*, Halil Cibran’ ın** şiirlerini tekrar mırıldanacaktı.

**

Bahçeye nane kokusu ekecek, yeşil baş verince pazartesi mutlu.

Penceresinden içeri maydanoz yapraklı yeşil güneş girince çarşamba güzel.

Yeşil portakal soymuş gibi gün ışığı ellerinde olunca cuma sevinç dolu.

Olacaktı.

**

Akşam güneşi sebil çeşme. Sesini dinler gibi, yüreği hüzün dolunca. Gün batımında hüzün.

İki ekmek diliminin arasına toprak kokusunu katık, toprak kokusunu ısırınca çok şükür doydum demek.

Bu minval üzere aylar, yıllar, saçlarının ağaracağını umut etmek.

Güzel diyecekti.

**

(…)

Çok geçmeden fırtına bulutları evin damında belirdi. Kızıl kiremitli evin ak güvercinleri uçtu gitti. Kara kargalardan kara sesler duydu.

Doktor Atasu’ nun haberi kötü idi. O an doğuya bakan pencereler karardı. Zift koyu. Zift yapışkan. Zindan kara oldu. Güneş eve dokunmadan batıya gidiyordu.Sihirli bahçecinin göğüs kanseri geri gelmişti. Günleri sayılacak kadar azalmış. Yakında İstanbul’ a tedaviye gidecekti.

**

İstanbul’ a tedaviye gitmeden önce beni yatak odasına çağırdı.

-Gel otur oğul, dedi. İki güne kadar İstanbul’ a gidiyorum. Ne zaman döneceğimi bilmiyorum. Dönemezsem beni hoş gör. Sana bir hayli iş bırakacağım. Külfetli olacak. Ne yaparsın yaşam bu.

(…) Biliyorsun, 17 yıldan beri en yakın arkadaşım sendin. Uzun kış çocuktun, geceleri sana öykü anlatınca yalnızlığım azalıyordu. Sana üzülmesini öğrettim. Gözlerinde yaş belirdiğinde sevinmiştim. Oğul büyüyor, diyordum.

Öğüdümü hoş gör.Bu gerçeği, günlük yaşamından öğrenmeni isterdim. Olmadı. Seni uyarmadan ayrılmak istemedim.

Mandalina sevdiğini biliyorum. Mandalina pırasa veya patates koksaydı. Ne yapacaktın?

– Şaşırırdım, dedim. Neyin ne olduğunu, kimin kim olduğunu bilmez, aradığımı bulamazdım.

– Evet, dedi. Ölçülerini sağlam tutmalısın. İnsanları hataları ile ölçme. Kurdukları düş, yaşamak istedikleri rüyaları ile sev. (…)

Komşumuz Muallime (öğretmen) Roza’ ya bahçecinin neden değiştiğini sordum.

Yaşlı kadın güldü,

– Gerçeği öğrenmek istiyorsan, dedi, kendine arkadaş olacak çiçek bul. Çiçeği sev. Çok sev. Sevgi soru sormaya zorlar seni. İçimizden akan hayat suyunun nasıl aktığını öğrenirsin.

(…)

“Oğul, rüyasız insanlardan uzak dur. Sev ki, merak edesin. Merak et ki, bilesin. Bilince renkler, kokular çoğalır. Rüyalar gerçek olur.”

O günden sonra sihirbaz bahçecimizi görmedim. İstanbul’ dan geri dönmedi.” ***

 

*Tagore Hindistan’ lı büyük şair. Şiirleri Türkçeye Bülent Ecevit tarafından çevrildi. İlginç rastlantı 1950’de Ecevit henüz 20 yaşında olan İlyas Halil’ in ilk şiirlerini topladığı Hal ve Hayal kitabına da önsöz yazacaktır.

** Halil Cibran Lübnan’ da doğan ve sonraları New York’ a yerleşen Arap şair, ressam, filozofu.

Cibran sonradan Mehcer edebiyatı adını alacak (Amerika kıtasındaki sanatçıların temsil ettikleri Arap edebiyatı) akımının öncüsü ve kurucusudur ve bu açıdan da bana göre, aynı yolu izleyerek Mersin’ den Kanada’ya uzanan yolculuğunda İlyas Halil’ e ilham vermesi, ışık tutması doğaldır.

*** İlyas Halil Ebel’ in Duası kitabı (2011) Sihirli bir anı öyküsünden (8 Kasım 2008)

Abdullah Ayan: “Yerel seçimler ve Mersin ittifak denklemleri…” (27.11.2017)

Yerel seçimler ve Mersin ittifak denklemleri…

İster normal tarihi olan 2019′ da olsun ister erkene çekilsin önümüzdeki yerel seçimlerin kaderini bugün ülkeye hakim olan ittifaklar belirleyecek…

Bir tarafta AK Parti-MHP birlikteliğinin eninde sonunda bir formülde uzlaşması ve o uzlaşma çerçevesinde başta Büyükşehir adaylığı olmak üzere tüm ilçelerde ortak bir strateji çerçevesinde adayları belirlemesi söz konusu.

Diğer tarafta ise kafası karışık CHP’ nin ister istemez öncü rolü üstlendiği bir blok var.

CHP’ nin kafası karışık çünkü yerel seçim stratejisini konjonktüre göre bir kaç senaryoya göre konumlandıracağı başta genel başkan Kılıçdaroğlu ve önde gelen kurmayların söylemlerinden çıkarmak mümkün.

Örneğin İstanbul, Ankara gibi ortada olan kritik kentlerde 16 Nisan referandum sürecine uygun strateji uygulanacağı ve adayların mevcut iktidar karşıtı bloğun beklentilerine uygun biçimde görüşmelerle belirleneceği artık sır değil.

2014 yerel seçimlerinde Ankara’ da büyük başarı elde eden ve çoğu gözlemciye göre gerçekte o seçimi kazanmış olan Mansur Yavaş modeli bir ortak adayla İstanbul ve Ankara’ da yerel yönetimlerin el değiştirmesi en azından denenecek.

Buraya kadar yerel seçim sürecinin nasıl işleyeceğini kestirmek zor değil.

İstanbul ve Ankara gibi ikisinde de bugüne kadar zaten hiç bir iddiası olmamış MHP destekli AK Parti’ ye karşı henüz ortaklık denklemine kimleri alacağı tam olarak bilinmese de, yukarıda pratik modellemesi iddialı Yavaş ve benzeri isimle yola çıkması en yüksek olasılık olan CHP…

Bu iki önemli metropoldeki yerel seçimlerin en bilinmezi ise HDP’ nin ne yapacağı, nasıl bir tavır izleyeceği sorusu…

Büyükşehir Belediye Başkanlık seçimleri de tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi %50+1 şartına bağlanmış olsa, sorunun cevabını bulmak daha kolay olabilirdi.

Nasıl olsa en yüksek oyu alacak iki aday ikinci tura kalacağı için, HDP ve diğer tüm siyasi hareketler, son tahlilde ehven-i şer babından da olsa, seçilmemesini istedikleri adaya karşı gidip diğer adayı desteklemek zorunda kalırlardı.

Oysa böylesi bir tercih söz konusu değil.

Bu durumda kendi adaylarını desteklemek gibi bir yol tuttururlarsa, böylesi bir tavır daha fazla oy desteğine sahip adayın ipi göğüslemesine bırakın engel olmayı yardımcı bile olabilir.

CHP’ nin Ankara, İstanbul metropolleri dışında bir de seçimleri nasılsa kazanırız havasına girdiği İzmir, Eskişehir gibi zaten yerel iktidarı elinde tuttuğu kentlerle birlikte 16 Nisan referandum sonuçlarının umudu daha da güçlendirdiği Mersin (Hayır oranı % 64), Antalya (Hayır oranı %59,1), Adana (Hayır oranı %58,2) gibi büyükşehirler var.

Ortaya çıkan tablonun ilginç yanı bu yerel yönetimlerden örneğin Mersin ve Adana Büyükşehirlerinin   2014’ten beri MHP’ li Başkanlarca yönetiliyor olması.

Mersin’ de 2014 seçimlerinden yola çıkarsak AK Parti (%28) ve MHP’ nin (%32) oy toplamı %60 ama 16 Nisan 2017 referandumunda ‘evet’ cephesinde bir araya gelmiş iki partinin aldığı oy toplamı %36…

AK Parti’ nin bu referandumda ne oranda oy kaybettiğinden çok MHP’ nin ne kadar fire verdiği sorusu, 2019 seçimlerinin de yerel anlamda ve Mersin özelinde sonucunu belirleyecek en ciddi etken…

Bendeki son anketler de gösteriyor ki, yarın yerel seçim olsa CHP, AK Parti ve MHP’ nin Mersin’ de tek başlarına kesin zafer elde edeceklerine dair ciddi bir üstünlükleri yok.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse Mersin 16 Nisan referandumunda %64 oranıyla hayır dedi ama bu %64 hayır cephesindeki CHP’ ye mal edilmemeli. Zaten anketler de bunu teyit eder mahiyette sonuçlar taşımakta.

%64′ ün içinde 7 Haziran 2015 genel seçimlerini baz alırsak %18′ e yaklaşan (%17,85) HDP oyu var. 1 Kasım 2015 seçimlerinde Türkiye genelinde kan kaybetse de Mersin’ de aynı HDP %15 oy aldı. Bu nedenle Mersin denkleminde her zaman olduğu gibi %15-20 arasında değişen bir Kürt oyları ağırlığı var. (Unutulmamalı ki Kürtler ağırlıklı olarak HDP’ ye oy verse de muhafazakar Kürtler olarak tanımlanacak ciddi oranda seçmen kitlesi özellikle Toroslar ve Akdeniz’ de AK Partiye oy veriyor. MHP ile birlikte hareket etmesi halinde o Kürtler ne yapar sorusu kadar CHP adayının siyasi çizgisi de etkili olacaktır)

Daha da önemlisi aynı %64 içinde bugün artık siyasi kimliğiyle İyi Parti adını alan ve Akşener’ in başını çektiği MHP’den kopan ama kendilerini merkez sağ olarak tanımlayan hareket var. Hareketin olası yerel seçimlerde nasıl hareket edeceği, aday çıkarıp çıkarmayacağı, hepsinden önemlisi potansiyel oy oranı yanıt arayan ve ortaya çıkacak yanıtların da Büyükşehir seçimlerini doğrudan ve derinden etkilemesi kaçınılmaz.

Bunca bilinmezle yola çıkılan süreçte, CHP şapkasıyla şimdiden sahaya inen o kadar çok aday ve o adayların şimdiden izlemeye başladıkları öylesine kıran kırana bir kampanya yöntemi ve dili var ki, insan “parti içi bel altı vuruşlarının bile böylesine etkin kullanıldığı” bir hazırlık döneminin ileride seçim dönemine nasıl yansıyacağını sormadan edemiyor…

Mersin özelinde temel soru CHP’ nin %64 oranındaki hayır cephesi oylarını yerel seçimlerde Büyükşehir Başkanlığına tahvil edip edemeyeceğidir.

Bugünkü tablo bunun hiç te kolay olmayacağını ve gönlünden Başkanlık geçen bazı aday adaylarının yerel seçim sürecinde CHP’ ye yarardan çok zarar verme potansiyeli taşıdığını gösteriyor.

Konuyu işlemeye devam edeceğim…

  2011 2014 BŞ 2015 haz. 2015 kas.
AK Parti 32,24 28 29 31,04
CHP 31,61 28,3 25,88 30,48
MHP 23 32 24,81 21,36
HDP/BDP Bağ. 9,54 9,6 17,85 14,95

 

 

 

 

 

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -42- (Nüzhetiye’ nın farklı kimlikleri, renkli simaları)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -42- (Nüzhetiye’ nın farklı kimlikleri, renkli simaları)

Halil, çocukluğunun geçtiği 177. Sokağı zenginlik kabul ettiği farklı kimlikleriyle hazineye erişen kuyumcu titizliğiyle ele alır.

Kimi öykülerinin masalımsı dekoru sokakta top koşturduğu, çeşitli oyunlar oynadığı arkadaşlarıyla serüvenlerini anlatırken; Giritli, Fellah, Musevi, Çingene ve Hıristiyanlar dilleri, dinleri, renkleri farklı pek çok simayı canlandırıp sahneye çıkarır deyim yerindeyse…

Örneğin, 2011′ de basılıp okurla buluşan Ebel’ in Duası kitabındaki ‘Mucizevi Nesim’ öyküsü…

Öykü savaş yıllarının yorgunluğuna, yokluğuna inat, o hayal dünyasının zenginliğinden öylesine beslenir ki, gözlerinizin önünden akıp gittiğini hissedersiniz umutsuzluğun içinde kanat çırpan umut çocuklarını.

” (…)

Sarhoş olduğumuz bir geceydi. Arap’ ın meyhanesindeydik. Olay gözlerimizin önünde geçti.

Musevi Nesim bizi uyardı. “Arkadaşlar” dedi, “yaşadığımız mekân deniz olacaksa akıllı iş balık olmaktır. Etrafımıza uymak elimizdedir. Günümüzün gerçeklerini bilmek ve ona uymak gerekir.”

**

Avrupada savaş yılları. Karanlık güçlerin insanlığı bir varmış bir yokmuş masal gibi anılara itmek istediği günler. Dağlar dağlarla boğaz boğaza. Ovalar birbirinin kuyusunu kazmakta.

Büyük kavganın yankısı bizim mahallede. Nüzhetiye’ de*, bir Yahudi aile, bir çardakta iki otobüs dolusu Çingene idik sanki. Ve biz üzgün yüzlü göçmenler yaşıyordu.

Çardaklarımız minik ada, birbirinden uzak. Fakir insanlardık. Avrupa fırtınasının emareleri havada. Sevmeyi sevilmeyi becerebilseydik. Otların böceklerin arasına karışır giderdik.

**

Şaşı Mahmut’ un ailesi Girit’ ten göçmen. Ne Girit’ in ada olduğunu. Ne de hangi denizde çakılı olduğundan haberi vardı. Mahmut’ un bir gözü ile gördüğünü öteki göz bilmezdi.

Fellah Reşit’ in ailesi iki yüz yıl önce Mısır tarafından ırgat gelmiş. Babası Cemil Amca elli yıldır evde Arapça konuşmanın belediyece neden sakıncalı olduğunu çözmeye çalışıyordu.

Nesim, babası ve anası gidecek yeri kalmamış üç Yahudi can. Sokağımızda karanlıkta mum ışığı.. Kim oldukları bilinirdi uzaktan. Yılda bir Roş Haşanah** ile yüzleri güler. Sevinirlerdi. Sevinci unutmaktan utandıkları için.

Nesim dayağa aşina sıska bir çocuk. Üç dil bildiği için yediği dayağı hak ediyordu sanki.

Marangozun oğlu Tannus, Dicle kıyılarından göçmüş bir Hıristiyan.. Susmasını tercih ederdi. Dilini yemek yemekten başka işte kullanmaktan çekinirdi.

**

Kısacık bir sokaktı Nüzhetiye. Beş aile birbirinden habersiz. Birbiri ile ilgisiz yaşıyordu. Bazı günler sokak zerdali çekirdeği acı, yenmez yutulmazdı. Kimi zaman yağmur sele döner, Şaşı Mahmutların çardağını basardı. Bazı yazlar bulut yağmura dönmekten vazgeçer. Merada sarı kuraklık. Reşitlerin ineği sütten kesilirdi.

**

Arada bir ya Fellah, ya Giritli ya da Hıristiyan bir çift nedensiz evlenip gerdeğe girer. Kimse balın tadına doymazdı. Sel kuraklık unutulurdu. Yeni ay gelinceye kadar.

O yıllar Nüzhetiye’ de çocuk olmak güç. Top oynamak, uçurtma uçurmak zor. Hafta içinde yasak, hafta sonunda günahtı.

*

(…)

*

Reşit sokağımızın sonunda oturuyordu. İki katlı köy evleri vardı. Alt katta üç inek, iki keçi. Babası sabahları süt,akşam üstleri yoğurt satardı.

(…)

*

Nesim bir gün bizi Kebapçı Ahmet’ e davet etti. Yağmurda selde yaşamasını becerdik. Sokakta akran (hemyaş) beş çocuğuz. Sokağımızı sevmemiz gerek. Sevmek alçak gönüllü olmakla başlar. Komşunuzun sevinçli insan olmasına yardım etmek gerek.

Elimizdeki hamuru yakarsak. Ekmeksiz kalacağız. Yeni un bulamayacağız. Bize ayrılan mahalle bu. Göz göre göre yaşantımızı çarçur etmeyelim.

Yaşlı dedem bir gün bana, var olmak kısa vadelidir, demişti. Adam olmak için elini hızlı tutmalısın. Ya başarılı olacaksın. Ya da başarılı olacaksın. Başka seçeneğin yok.

*

Aradan iki yıl geçmemişti. Başkent Ankara, Reşit ve babası Cemil Amca’ nın fellah olmayıp Eti Türk’ ü olduğuna karar verdi. Cemil Amca bu habere sevindi. Eşi Zeynep Hanım’ a, “Hanım yarından tezi yok” dedi. Vali Bey’ den bana devlet dairelerinde bir iş vermesini isteyeceğim. “Sağol, beni Eti Türk’ ü yaptın. Bana on beş lira asli maaşlı bir görev bulursan sevineceğim. Sabahları süt, akşamları yoğurt taşımaktan yoruldum. Yoğurtçuluğu Reşit’ e devredeceğim.

*

Bu arada Tannus, Reşit, Nesim ve Mahmut delikanlı olmuştu. Yeni kırdıkları yumurtanın kabuğundan başlarını çıkarmış dünyaya şaşkın bakıyorlardı. Damarlarımız hep ateş. Mahallemizde kızların nereden geldiğini bilen yoktu. Tannus iyi bir marangozdu. Bulduğu bir Ermeni kızını, adını sormadan nedenini bilmeden kendine eş yaptı.

*

(…) “***

* Nüzhetiye Mahallesi  Cumhuriyet meydanındaki Kültür Merkezi ile arkasındaki Gazi İlkokulu’ ndan Özgür Çocuk Parkına kadar uzanan, TS Gür lisesi ile yanındaki kapalı otoparkın da bulunduğu alanı kapsayan Mersin’ in kuruluşundan itibaren var olan en eski altı mahallesinden biri

** Roş Aşana günü; Yahudi takvimine göre Yılbaşı kabul edilen gündür. İbrani takvimi de tıpkı Müslümanların hicri takvimi gibi aya endeksli olduğundan seneye göre değişir ve dünyadaki tüm Musevilerin  yeni yılın başlaması nedeniyle kutladıkları en önemli bayramlardan biridir.

*** İlyas Halil Ebel’ in Duası öyküler kitabı (2011) Mucizevi Nesim öyküsünden

Abdullah Ayan: “Seçimlere doğru ittifaklar, Mersin özelinde durum… (21.11.2017)

Seçimlere doğru ittifaklar, Mersin özelinde durum…

Önceki yazı bir kaç soruyla sona ermişti.

“AK Parti-MHP Türkiye genelinde sürdürdükleri birlikteliği Mersin’ de bir ittifaka dönüştürür mü?

Ülke genelinde daha şimdiden MHP’ yi derinden etkileyen İyi Parti, Mersin’ de MHP’ den ne götürür?

Son on beş yılda ağırlığını tümüyle yitiren ve tüm alanı AK Partiye kaptıran merkez sağ, İyi Parti ile yeniden canlanır mı?

Erdoğan tek adamlığına karşı çıkan, muhafazakarlar dışındaki Kürtlerin ağırlıkta olduğu ve Mersin yerel seçimlerinde kilit rol oynayacak HDP  daha önce olduğu gibi kendi adayını mı çıkaracak, ittifaka mı gidecek?”

Kaldığımız yerden sorulara yanıt bulmaya çalışalım…

Son bir haftada baraj ve MHP-AK Parti birlikteliği hakkında bir kaç gelişme oldu.

Örneğin Erdoğan’ dan işaret bekleyen AK Parti kurmayları sinyali aldıktan sonra, “istikrardan” dem vurup, baraj konusunda topa girmeyeceklerini dillendirmeye başladı.

Sonuçta iktidar partisinin ve bugünkü Meclis aritmetiğiyle ülkenin tek karar vericisi Erdoğan da, zaten Bahçeli’ ye en sıcak mesajları göndermesine ve 2019′ a kadar sürecek kader birliğine “evet” dese de, baraj konusuna hiç değinmedi.

Görülen o ki, zaten partili Cumhurbaşkanlığının fiilen tüm yürütme erki yanında “kanun hükmünde kararnamelerle” yasama erkini de fiili olarak üstlenmesiyle işlevini neredeyse tümden yürütecek Meclisi oluşturacak Milletvekili seçimleri, eski tas eski hamam mevcut seçim sistemiyle sürecek.

Kaldı ki, her milletvekilinin bir bölgeden seçildiği dar bölgeli seçim sisteminin bırakın gündeme gelmesini tartışılmadığı bugünlerde barajı indirseniz de, kaldırsanız da fazla anlamı yok.

Oysa dar bölgeli sistemde %10 barajı yok ama tıpkı yeni Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi %50+1 gibi çok daha yüksek bir çıtayı aşmak söz konusu.

Sadece o da değil.

Dar bölgeli sistemde parti liderlerinin sultası sona eriyor. Hatta partilerin mevcut ağırlığı da bir yerde sona eriyor.

Milletvekili adaylığıyla ilgili liste oluşumu, listede seçilir yerde olma gibi mevcut sistemin tüm etkileri sona eriyor. İster bağımsız ister partili olun, bölgenizdeki partileri ve sayıları ne kadar olursa olsun diğer adaylarla yarışmak ve seçmenin tercihini kazanmak, desteğini almak zorundasınız.

Böylesi bir sistemde sizi genel başkanınız değil, halk seçtiği için, partilerdeki mevcut genel başkan ve dar çevresinin hükümranlığına boyun eğmek yerine, seçmene kulak vermek, sürekli bölgenizle organik bağ kurmak zorundasınız. Çünkü sonuçta hesabı seçmene verecek, oyu da ondan alacaksınız.

Gündeme gelmediğine ve belli ki en azından önümüzdeki seçimlerde baraj ve seçim sistemi söz konusu olmayacağına göre, baraj mevzuna şimdilik ara verip gelelim ittifak meselelerine.

Türkiye’ de 16 Nisan referandumuyla pratik olarak sahaya yansıyan iki ittifak zaten gerçekleşti…

Hayır paydasında birleşen kesimleri, aktörleri sonra ele alalım ama gelin öncelikle artık Erdoğan anlamına gelen AK Parti ve Bahçeli ile simgelenen MHP ittifakına ve bu birlikteliğin Cumhurbaşkanlığı seçiminden çok asıl önümüzdeki yerel, genel seçimlere olası yansımalarına bakalım:

Her yelpazede yer alan tüm anketler MHP’ nin eskiden sahip olduğu %11-15 arasındaki seçmen desteğinin ciddi kısmını yitirdiğini ortaya koyuyor. Aslında bu yeni bir gelişme de değil.

16 Nisan referandumunda AKP-MHP ortaklığının sandığa %60 civarında yansıması gereken müşterek oyunun en az 10 puan fire verdiğini ve firenin de büyük kısmının bugünlerde İyi Parti etrafında oluşan MHP kökenli seçmenlerden oluştuğu malumun ilanı…

Aslında siyaset gibi aritmetiğe sığmayan ve çok farklı dinamiklerden etkilenen alanın temel gerçeklerinden birini de yansıtan durumla karşı karşıyayız.

Siyasette iki ile ikinin toplamı her zaman dört etmiyor.

Bazen toplam bunun çok üstüne çıkıyor, bazen de birinin eklemlenmesi birleşenlerin mevcut oylarını bile eritiyor.

Bu açıdan AK Partinin MHP ile buluşacağı ittifakın sandığa nasıl yansıyacağı hesapları da tartışmalı.

Örneğin bugüne kadar Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere ülke genelinde de Kürtlerden  ciddi oranda oy alan AK Partinin MHP birlikteliği pekişirse aynı tabandan benzer desteği bulup bulmayacağı önemli bir soru…

Benzer soru ve sorun Mersin gibi bugün siyasette barajı aşacak düzeyde oy alan dört partinin de ciddi seçmen oyuna sahip olduğu bir kent için daha bir anlam taşıyor.

Mersin’ in son 15 yılındaki tüm seçimlerde AKP-CHP-MHP’ nin bazen partiler arası sıralamalar değişse de değişmeyen %25-30 arası bir oyu var. Üçünün yanında kent merkezinde ağırlığı daha da hissedilen ve %10 üstüne çıkan HDP’ yi de denklemlerde unutmamak lazım.

Şimdi bu 15 yıllık tabloyu ciddi anlamda değiştirecek ve en çok MHP tabanından seçmen çekecek olan İyi Parti gerçeği var.

Masa başında aritmetiğe vursanız; “AKP-MHP birlikteliği Mersin’ de %55-60 arası oy alır” sonucunu çıkarmak mümkün ama gerçek böyle mi?

Bir başka soru da olası ittifakta adayın nasıl belirleneceği, kim olacağı konusu…

Örneğin İstanbul, Ankara gibi MHP’ ye oranla AK Partinin açık üstünlüğü olan iki ilde MHP, AKP’ yi destekleme karşılığı, şu an Büyükşehir Belediye Başkanlıklarını elinde bulundurduğu Adana ve Mersin’ de kendi belirleyeceği adaylarla seçimlere ortak gidilmesini isteyebilir.

Bu formülün işleyip işlemeyeceği bir kaç önemli faktöre bağlı…

Bunların en önemlisi İyi Parti’ nin yerel seçimlerde nasıl bir strateji izleyeceği?

Diğer bir etmen de Mersin’ de bugüne kadar AK Partiye oy veren muhafazakar Kürtlerin böylesi bir yerel ittifaka nasıl bakacakları? Oy verip vermeyecekleri?

Aslında tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi %50+1′ i zorunlu kılan iki turlu bir seçim sistemi yerel seçimlerde ve özellikle de Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde uygulansa soruların çoğu kendiliğinden cevap bulur, seçmen son tahlilde tercihini yapmak zorunda kalır.

Kaç parti hatta bağımsız aday seçimlere girerse girsin, ya birinci ya da ikinci turda %50 oy alan Belediye Başkanlığı koltuğuna oturur. Üstelik bugünkü gibi %30′ ların değil, gerçekten %50 ve üstü çoğunluğun desteğiyle…

Örneğin AK Parti ve MHP o sistemde seçimin ilk turuna kendi adaylarıyla girer, hangi aday fazla oy alırsa ikinci turda diğer parti onu desteklerdi.

Ama böyle bir sistem yok ve bu durumda örneği Mersin’ den verirsek, AKP-MHP seçimlere hangi partinin adayıyla girecek?

Sorunun yanıtı biraz da İyi Parti’ nin önümüzdeki bir kaç ayda göstereceği performansa ve bu performansın Mersin il genelindeki anketlere nasıl yansıyacağına bağlı…

Önümüzdeki günlerde siyaset ısındıkça yereldeki iktidarın nasıl şekilleneceği tartışması hızlanarak sürecek.

 

 

 

 

 

 

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya… -41- (Akkahve işletmecisi Hasan’ ın öyküsü)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya… -41- (Akkahve işletmecisi Hasan’ ın öyküsü)

İlyas Halil, çocukluğundan başlayarak ayrıldığı 1960 yılına kadar en ince ayrıntısına kadar Mersin’ i anlatmakla kalmaz, top oynadığı sokaktan aşkların ateşiyle tutuşan dizeleri mırıldandığı Akkahve günlerine sıkça dönüş yapar öyküleriyle…

En sıcak hatıraları da ya çocukluğunun masallarıyla süslü 177. sokak ya da şiirlerine ev sahipliği yapan, sanatçı dostlarıyla muhabbete daldığı Akkahve…

” (…)

… İşte böyle, mavi köyde ya kumru idim ev damında ya da martı ayaklarım hep ıslak. Bazen kırlangıçtım masaldan masala uçan. Ağır aksak yaşıyordum çocukluğu. Öğreniyordum.

**

Evin ardında küçük bahçemiz. Sokağa çıkınca. Bahçelerin en büyüğü başlıyordu. Dağlı denizli, her mevsimi başka. Meraları yeşil, yağmur üstü.

Ak çakıllı kıyısında balık. Üstüm başım sabah akşam ıslak. Dal yeşilken kuştum. Kanatlarım ayak. Varmak kolay. Sabahtan akşama kadar çocuk. Her gün usanmadan.

(…)

Sokağımızda gizli bir sokağım vardı. Bizim 177. sokağa benzer. Değişik evler yapacak bilgim yoktu. Evlerin kapısını ben yapmış. Pencereleri ben açmış. Duvarlarını ben boyamıştım.

**

Babam yine göbekli İskender Efendi. Baba olarak bir bey, zengin bir paşa istemedim. İskender Efendi’ nin huyunu biliyordum. Huyuma uygun. Gülünce göbeği hoplardı. Ben de gülerdim.

Annem çok öykü bilen biri. Arapça anlattığı, kulağımda bir konçertonun notaları, bir koyunun kuzuya neredesin diyen melemesi. Denizin kıyıda bıraktığı bir mırıltı. Martının kulaklarında deniz.

(…)

1944, savaş yılı. İhtiyaçlar. Ya vesika ile ya karaborsada. O günler para. Penceresiz odada güneş. Babama giyim durumunu anlatmak zor oldu. Evde dikiş makinesine gerek kalmamış herhalde. Ertesi günü makine yok oldu. Annem hazır elbise satan Cercis Efendi’ den boyuma uygun bir takım elbise aldı.

(…) **”

Nisan 2010′ da kaleme aldığı “Hazer Martıları” öyküsünde ise Akkahve’ de sanatçı dostlarıyla yaşadıkları yanında Mekan’ ın işletmecisi Hasan Baba’ yı da çıkarır anılar sahnesine.

” Üç arkadaştık. Nuri’ nin eli yüzü boya içinde. Osman Kilis’ li ve Denizcilik Okulu’ nda öğretmen yüzbaşı. Güneş batar batmaz bin çiçek Nuri’ nin paletinde renk. Kimi kuşun, kurbağanın sesi kulağımda kafiye. Ağzımda mırıltı.

**

Nisandı. Batıda güneş. Yeni devşirilmiş bir sepet kızılcık. Toprak yeşil mi yeşil. Hasan Baba’ nın Akkahve’ sine yollandık.

Denize karşı masa. Hasan Baba’ nın kırmızı şarabı. Yudum be yudum ağzımızda. Bahar sarhoşuyuz. Kadehler boşalınca… Baştan bir kız adı. Şişe gibi açtık. Özlem o yaşta bir gülümseme dudak ucunda. Rüzgâr etekte.

**

“Özel bir şarap” dedi Hasan Baba. “Bağda yetiştirdim. Salkımları toplarken. Aklımda Fatma. Her damla. Hazer üzümünden. Beş yıl oldu. Mahzenden bugün çıkardım. İki yudum. Yaşınızda olurum. Hazer’ i baştan genç Hasan yaşarım.

“Kırk yıl oldu bırakıp geleli. Neden ayrıldığım hâlâ üzüntü. Martı görünce. Bugün bile. Fatma gül olur burnumda. Yine sahilde yalınayak delikanlı.”

“Çok yıl geçti. Hazer’ siz burada yaşamayı ağır aksak öğrendim. İlk günler parasızlık müşterisizlik boğazımda düğüm. İçeceğim kahvenin parasını kendimden istiyordum. Paramın eksik olduğu günler. Hasan’ a yarım kahve. Kahveyi yarım içerdim.

**

(…)

“Akkahve martılarına bildiğim iki dili öğrettim. Bağımda şimdi kuşlar Azeri öter. Bahçemde yağmur slav yağmurları. Her sabah. Yüzüme gülen kendi Kafkas güneşim.”

**

“Fatma’ yı Çehov’ un dili, Lermantof’ un şiiri ile de sevdim. Çehov’ la gülerken Fatma yanımda. Lermantof’ un şiirini Fatma’ ya Azeri dilinde okuyordum.”

Hasan Baba sustu. Kadehimizi doldurdu.

**

Köyümden genç bir Fatma buldum. Mintanını sırtından çekip aldım.

Kanat açtı göğüsleri. Akkahve’ nin kıyısında Ak Hazer martıları şimdi. “ **

 

* İlyas Halil, Ebel’ in Duası kitabı (2011) İki tavuk iki fil öyküsünden

** İlyas Halil, Ebel’ in Duası kitabı (2011) Hazer martıları öyküsünden  (30 Nisan 2010)

Seçimlere doğru umumi manzara… (14.11.2017)

Seçimlere doğru umumi manzara…

İster zamanında yapılsın, ister öne çekilsin, Türkiye eskilerin deyimiyle seçim sath-ı mailine (yokuş aşağı hızla ilerleyen hatta yuvarlanan süreç) girmiş bulunuyor.

Belli ki erken yapılırsa 2018, zamanında gerçekleşirse 2019′ a kadar ülkede başta ekonomik gidişat atılacak her adım, ortaya çıkacak her gelişme sandığın önümüze gelme tarihinden etkilenecek.

Seçimin yaklaştığının emareleri her zaman olduğu gibi seçim sistemiyle ilgili tartışmaların gündeme gelmesi…

Örneğin MHP Genel Başkanı Bahçeli’ nin dillendirdiği %10′ luk barajın indirilmesi…

12 Eylül darbecilerinin İslamcılar ve Kürtler Meclise girmesin diye çıtayı barajın zor aşılacağı noktaya koymalarının üzerinden onca yıl geçmesine rağmen dokunulmayan tabu belli ki, bu kez yıkılacak.

Ama ne pahasına?

Barajın altında ezilirler hesabı yapılan İslamcılar o barajı yıkmak şöyle dursun önce iktidara gelmiş, şimdi de muktedir olarak ülkeyi neredeyse tek parti olarak diledikleri biçimde yönetiyorlar.

Hem de 15 yıldır…

Ve kendileri için baraj koyulanlar, bir zamanlar şikayet ettikleri, adaletsiz buldukları o barajı “biz mi koyduk ki, kaldıralım!” biçiminde söylemlerle savunma noktasına savruldular.

Savruldular ama şu anda resmen adı koyulmasa da fiili koalisyon ortağı Bahçeli’ nin dile getirdiği yüksek baraj şikayetini artık duymak zorundalar.

En azından Erdoğan yapılacak başkanlık seçimlerinde oy oranı nereye düşmüş olursa olsun MHP’ de kalmış olan seçmene muhtaç…

Muhtaç çünkü oturduğu koltuktan kalkmaması için %50+1 gerekiyor.

MHP’ nin kendi içinden zoraki doğumuna yol açtığı İyi Parti’ nin daha ayak seslerinin duyulmasıyla baraj tehlikesini  görüp, düşürmekten başka çaresi yok ve belli ki, Erdoğan en sadık müttefikini kırmamak için zaten başlayacak yeni sistemde anlamsız ve işlevsiz hale gelecek barajı belki de tümüyle ortadan kaldıracak farklı arayışlara girecek, ya da daha doğru ifadeyle girmek zorunda kalacak…

Neden anlamını yitirdi baraj?

Yitirdi çünkü, altında kalmaları amaçlanan Kürtler önce bağımsız adaylarla Meclise girdiler, bir sonraki aşamada da tıpkı Haziran 2015′ te olduğu gibi %10′ luk barajların hayli üstüne çıktılar.

Bugün de seçim olsa, baraj HDP’ den çok MHP’ yi zorluyor.

Anlamını yitirmeye yitirdi de,ya Milletvekilliğinin hatta Meclisin bir anlamda işlevsiz kalması!

Meclis yeni Başkanlık sistemiyle eski etkisinde olmayacak…

Başkan veya Türkiye’ deki mevcut haliyle partili Cumhurbaşkanı ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle, kendi çevresine topladığı dar kadroyla yönetecek ülkeyi.

Zaten 12 Eylül sonrası kanun hükmünde kararnamelerle, sınırlı denetim mekanizmalarıyla gücü azalan Meclis, artık iyice işlevini yitiriyor.

O nedenle fiili olarak Mecliste kaç sandalyesi olursa olsun, Başkanı frenleyecek çoğunluğa sahip olmayan partilerin sembolik Milletvekilliği dışında ne yapabilecekleri bile tartışmalı…

O kadar ki, referandumda kıl payı “evet” alan değişiklikle bütçe yapması, bakanlar hakkında gen soru önergesi vermesi bile fiili olarak bitmiş bir TBMM’ nin çatısı altında yer alacak Milletin vekilinin sembolik temsil dışında nasıl bir etkisi olabilir ki?

Bugün bile bırakın Milletvekillerinin önergelerini, örneğin Meclis Bütçe Komisyonunda kendi bütçesi görüşülen bakanların yöneltilen soruları bile yanıtlamadığı günlerden geçmekteyiz. Bu durumda ileride Vekilleri neyin beklediğini tahmin etmek zor değil..

Özetleyeyim…

Belli ki, baraj kalkacak veya en azından %5-7 arası bir yerlere çekilecek.

Belki de önümüzdeki günlerde dar bölge gibi siyasi tabloyu tümüyle değiştirecek ve Meclisteki parti yapılarını köklü biçimde etkileyecek radikal sistem değişiklikleri de gündeme gelecektir.

Bana kalırsa yakın gelecekte tabloyu asıl genel ve asıl ağırlığıyla yerel seçimlerde ittifak denemeleri, modelleri gündeme damgasını vuracak…

Yereldeki ittifak çabaları aynı zamanda Erdoğan’ a karşı muhalefet cephesinin Başkan adaylarını belirlemesinin de bir ön denemesi olacak.

Bakın, aşağıdaki sözler, ben makaleyi tamamlarken Bahçeli tarafından Meclis kürsüsünde deklare ediliyordu:

“Partimiz AK Parti ile Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini 2019′ da tesis etmek maksadıyla sonuna kadar ve birlikte yan yana mücadelesini sürdürecektir”

Hiç bir yoruma yer bırakmayan netlikteki sözler ve tavır yeni dönemde hangi partinin kiminle kol kola yürüyeceğini göstermekte…

Gelelim ortaya çıkan ve çıkacak olan ittifakların önümüzdeki yerel seçimleri nasıl etkileyeceği konusunda…

Bu alanda Mersin, partilerle temsil edilen tabanların oy oranları bakımından ciddi bir laboratuar niteliğinde.

AK Parti, CHP ve MHP’ nin birbirine yakın ve HDP’ nin de hayli güçlü oy oranlarına sahip olduğu Mersin’ de yerel seçimlerin özellikle de Büyükşehir Belediye Başkanlığının kaderini gizli, açık ittifaklar, pazarlıklar belirleyecek.

Örneğin AK Parti-MHP Türkiye genelinde sürdürdükleri birlikteliği Mersin’ de bir ittifaka dönüştürür mü?

Ülke genelinde daha şimdiden MHP’ yi derinden etkileyen İyi Parti Mersin’ de MHP’ den ne götürür?

Son on beş yılda ağırlığını tümüyle yitiren ve tüm alanı AK Partiye kaptıran merkez sağ, İyi Parti ile yeniden canlanır mı?

Erdoğan tek adamlığına karşı çıkan, muhafazakarlar dışındaki Kürtlerin ağırlıkta olduğu ve Mersin yerel seçimlerinde kilit rol oynayacak HDP  daha önce olduğu gibi kendi adayını mı çıkaracak, ittifaka mı gidecek?

Tüm soruların ve daha pek çok bilinmezin cevabının aranacağı bir dönemin arifesindeyiz.

Masaya gelecek olasılıkları, koşulların belirleyeceği yeni tabloyu da önümüzdeki günlerde konuşur, tartışırız nasılsa…

 

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -40- (Tek tipleştirmeye karşı çok renkliliğin hikâyesi)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -40- (Tek tipleştirmeye karşı çok renkliliğin hikâyesi)

Mozaik sözcüğünün bile kusur sayıldığı günlerde yaşadığı çok renkli, çok sesli çevreyi öykülerine taşıyarak, gözlemleriyle ileride yazılacak kent tarihine de büyük katkı sunan Halil, masalımsı diliyle sürdürecektir düşler kentinin insanlarını anlatmayı:

“O yıllar mahallede güzel futbol oynayan, bir avuç fakir çocuktuk. Yediğimiz ekmeğin vesikalı, günlerimizin kara başlayıp, karanlık bittiğinin farkında olmayacak kadar…

O günler altımız, beş babanın yokuş yukarı devri daim yük taşıdığını görmeyecek, her adımda yükün ağırlaştığının farkında olmayacak kadar çocuktuk…

Mahallede altı garip, Giritli Ali Rıza, abisi Şaşı Mahmut, Necati Arap, Yahudi Yasef, Kıprıslı Nedim. Ve babası çoğu kez işsiz bir Kürt. Ben…

Yolların kışın çamur, yazın toz, tahta perde çevrili iki üç tavuklu bir bahçe içinde yedi yaşında bir çocuğun çizdiği eğri çardağımızda, yağmurlu günlerde hem üşür hem ıslanırdık.

*

Giritli Mahmut’ un nenesi Necmiye Hatun. Bir bayram günü elini öpmeye gittiğimizde, altımızın yaşamını zehir eden bir oyun öğretmişti bize. Sevinmek.

(…)

*

İşte bizim altı garibin mahallesinde Giritli nenenin öyküsünden sonra mutluluğu burunda, kulakta, gözde aradık.

Nisan dedi kokular, sevgilimiz. Dallardan kuşlar kulaklarımıza üşüştü. Sabah her sabah güneş gözlerimizi kamaştırdı. Garipler mahallesine neden az olduğumuzu unutmamayı becerdik. Giritli Ali Rıza, gizli Giritli. Necati yalnızca su içerken Arap. Kıprıslı bir kızı görünce bilirdi kokusundan.

*

Ağlarken oyun başka. Üzüntüyü sevince çevirmek daha güç. Muallime (öğretmen) Roza’ ya göre, bir dakikalık sevinç, üzüntüyü yok edermiş. Kurtulmak için komik neden, saçma bir bahane uydurmak yetermiş.

Cennette olduğunuzu düşünün. Sıkıntınız gider. Garipler Mahallesi cennettir deyince. Güldük.

Oyunun ustası Necati idi içimizde. Günlerimiz ekmeğin, şekerin karneye bağlı olduğu savaş günleri… Arap Necati, biz altı veledi her pazar Pehlivan Mersinli Ahmet’ in fırınının önünde sıraya dizer. Sıramız gelinceye kadar taze ekmek koklayın lan, derdi.

Kokusu güzeldi. Gün gelir bizim de yiyebileceğimizi hayal ederdik. Midemizin boş olduğu günler uçan kuşlar inek. Dallara konamayıp düşenler. Unutmak kolay iş oldu. Gerçek açlığın ne olduğunu bilince de güldük.

Necati, yoksulluk iyi bir hocadır; kişiyi becerikli yapar, derdi. Burun ekmek kokusunu aldığı zaman, ağzın sessiz anıran eşek gibi açılmayı becerdiği gibi.

*

Okula başladığım yıl. Okul idaresi hayatın güzel olduğunu bilmemi istedi. Memleket düşmandan arınmış. Her sabah kim olduğumu öğretiyorlardı. Boğazımız yırtılıncaya kadar Türk’ üm, doğruyum, çalışkanım diye bağırıyor.

Büyük evlerde oturanlar, çalışkan olmayı, karınlarını doyurmayı çabuk öğrenmişti. Taze ekmeğin, peynirin ne olduğunu biliyordu. Ekmek ısırmayı bizden iyi beceriyorlardı. Biz de öğrenecektik. Ama sıramız gelmemişti.  (…)

*

Biz ekmeği hep gece karanlığında yerdik. Gece bekçinin çatık kaşlarından uzak. Giritli’ ye düğün bayram değilken sevinmek şüphe yaratırdı. Tahsildarın bu adamlar neden seviniyor demesinden korkardık. Ertesi gün birinin kapımızı çalma ihtimali vardı. Alınması unutulmuş bir vergi. Varlık vergisi gibi.

İşte bizim mahalleli. Karaya vurmuş altı delik, altı kayıktık.

Cumhuriyet bayramında Ali Rıza ve abisi Şaşı Mahmut resmi geçite gitmezdi. Giyecek yamasız urbaları yoktu.

İlk tehlikeyi Şaşı Mahmut hissetti.  Yıllarca giydiği ceket iri karpuza konmuş kelebek gibi, üstünde iğreti.

Bir gün futbol oynarken oyunu durdurdu. Eski çoraba tıktığımız gazete kağıdından topu eline aldı. Bundan böyle bana Giritli Mahmut, bana Şaşı Mahmut diyenin ağzını yırtarım. Ben her sabah bağırdığımız insanın biriyim. Haberiniz olsun. Doğruyum, çalışkanım.

Bana ya çalışkan ya da doğru Mahmut diyeceksiniz. Bunu böyle bilin. Başka türlü düşünenin gözünü oyarım.

Necati, “Mahmut kardeşim,” dedi, “durduk yerde bu kuralı nereden başımıza çıkardın?”

“Sen içinde yaşadığımız günün farkında değilsin,” dedi. “Siz  evde Arapça konuşur, Arap yemeği yerseniz, her sabah okulda nasıl yalan söylersiniz? Daha üçüncü lafı söylemeden iki yalan söylemiş olursunuz. Eğer bu memleketten atarlarsa beni. Gidecek yer bulamam. Ben Şaşı Mahmut değilim. Haberiniz olsun. Şaşı Giritli’ nin bu memlekette ne işi var?” *

* İlyas Halil, Ebel’ in Duası kitabı (2011), Çalışkan Mahmut öyküsünden

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -39- (177. sokağın göçmenleri)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -39- (177. sokağın göçmenleri)

İlyas Halil Mersinin bir dönemine ayna tuttuğu anılarında yalnızca savaş yıllarını, yokluğun yoksulluğu ya da sanatçı dostlarıyla birlikte soludukları kısacık rönesans  dönemini anlatmakla kalmaz.

Küçücük bir kasabaya sığınan ve sığan çok dilli, çok dinli olduğu kadar çok renkli kesimleri acıları yanında sevdalarıyla da tanıtır bizlere…

Kendi tabiriyle ‘Çingeneler’ , Ermeniler, Asuriler, Süryaniler, Fellahlar yanında mübadeleyle Mersine gelen Giritliler de kimi öykülerinin kahramanlarıdır.

“Ninemin 177. Sokağa tutkusu hâla dünmüş gibi belleğimde. 177. Sokak, ağzında mırıldandığı bir gençlik aşkıydı sanki.Söylemekten, anlatmaktan usanmazdı. Mahallenin güzünü sever, kışına çamuruna göğüs gererdi.

Bu sokakta komşularımla sevinci paylaştım; acıyı tattım, acıya uyandım dediğinde, iki karış bir çocuktum o sıralar.

Her beş on yılda bir, ya benim ya da sokağın tekeri kırılır yolda kalırdık diye iç geçirirdi.

Ne demek istediğini anlamıyordum.

(…)

(…) Türk-Yunan savaşının bitmesinden bir iki yıl sonra* 177′ ye göç başladı, hicran başladı. O günlerde kent kalabalık bir tren istasyonuna benzerdi. Sokaklar, yurdundan sürülmüş, evinden atılmış insanlarla dolup taşıyordu. Atılanlar ağızdan kerpetenle çekilmiş dişti.

Gelenler sırtında küfe kömür taşıyarak gelmişti sanki. Yüzleri kara, gözleri üzüntüden kapkara.

Her gün yelkenli dolusu insanlar Gümrük iskelesine** çıkıyordu. Tren dolusu yolcular istasyona boşaltılıyordu. Yaban giysili, yabanca konuşan insanlardı. Fısıltılı bir sesle, yerleşmelerine yardım edecek iskân memurunu arıyorlardı.

Mahalle o günler sessiz bir savaşta yara almış insanlarla dolup taşıyordu. Kimisi topal. İyi görmeyeni, az duyanı vardı aralarında. Yüzleri sararmış. Gözleri umutsuzdu. Fersizdi. Karanlıktı. Neden geldiklerini, nereye geldiklerini bilmiyorlardı. Düşünmek te istemiyorlardı.

Ev arayanların çoğu Giritli idi. Mübadeleye (değişime bir çeşit takasa) uğrayan Rumların boşalttığı evleri arıyorlardı.

*

Giritlilerin yaşadığı evler çoğunlukla Yanık Mektep’ e*** bakardı. Evlerinden bir susmuşluk, bir sessizlik taşardı sokağa. Aralarında kendi dillerini konuşur, bizi görünce susar evlerine kapanırlardı.

Bir kaç kez Giritli çocuklarla oyun oynamak istedim. Katılmayıp evlerine kaçtılar. Top oyunumuzu yarı karanlık kapı aralığından seyrettiler. Yalnız Sarı Hüseyin ve abisi Şaşı Mahmut oyunumuza katılırdı.

*

Kuzeye doğru evler çardaklaşır, bahçeler yeşile coşar, dil Arapçaya dönerdi. Burası Bahçeciler Mahallesiydi.

O yıllar mahallemiz dört ayrı mevsimden uçup gelmiş, kuş dolu bir ağaçtı. Dallarda ayrı dilde ülkelerini ağlar. Bahar arar. Güze üzülür. Yazın gelmediğini öterdi kuşlar.

Nüzhetiye Mahallesi. Zencefil, ıtır, kuru nane satan attar dükkanını andırırdı. Karışıktık. Renkliydik. Ayrı mevsimlerden devşirilmiş insanlardık. Üşüyünce birbirine yakın.

*

Bize bitişik bahçede, bir göz çardakta, Giritli dul bir kadın, kızı Nadide ile yaşardı. Kızı benim yaşlardaydı. Kapı bir komşu büyümüştük. Aynı bahçede yuva yapmış iki tavşandık sanki.

Nadide’ yi uzaktan görsem de, kim olduğunu hemen bilirdim. Dilini konuşamadığım için uzak dururdum. Yazları bahçede çapa sallar, maydanoz eker, nane sulardı. Annesinin pazara götüreceği sebzelerin toplanmasına yardım ederdi.

İlk okula başladığım yıl Nadide’ nin aynı okulda olduğunu fark ettim. Benden bir yıl ilerideydi. Yıllar ilk günden kanat takıp uçup gitti.

(…) “****

 

* Kurtuluş savaşının ardından 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan anlaşması çerçevesinde Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan protokolle Yunan ve Türk halklarının mübadelesine ilişkin sözleşme imzalanır. Varılan mutabakata göre Türkiye ve Yunanistan ülkelerindeki azınlık sayılan yurttaşları din esasına göre değiştirmeyi kararlaştırır. Mübadele ile 1,2 milyon Ortodoks Hıristiyan Rum Yunanistan’a 500 bin Müslüman Türk ise Yunanistan’dan Türkiye’ ye göç etmek zorunda bırakılır. Özellikle Mersin’ e Girit’ ten yoğun bir nüfus akımı yaşanır. Aslında bu Girit’ lilerin ilk seferi de değildir. Rumlarla Türklerin çatışmalara başlaması 1850′ lere kadar dayanır. Baskıdan kaçanlar Anadolu’ nun muhtelif yerlerine yerleştirilirken Padişah gelenlere arazi, bağ, bahçe, ev ‘ihsan’ eder. Mersin’ deki İhsaniye Mahallesi adını buradan almaktadır. Konuya ilgi duyanlar Fahriye Emgilli’ nin Türk- Yunan Mübadelesinin Mersin’ in Sosyo-Ekonomik yapısına Etkileri kitabından yararlanabilirler.

** Gümrük İskelesi: Günümüzdeki Mersin Oteli ile Ulu Cami arasında kalan ve Ziraat Bankası (bir dönem Gümrük Binası) önünden denize uzanan ve kente gelen tüm yolcuların karaya ayak bastığı iskele

*** Yanık Mektep şimdi ki Özgür Çocuk Parkı olarak anılan yerde 1909 yılında tedrisata başlayan Mersin İdadisi. 1925 yılında bilinmeyen bir nedenle yanınca bulunduğu yer o günden sonra Yanık Mektep olarak anılmaya başlanır.

**** İlyas Halil, Ebel’ in duası kitabı (2011) Giritli komşu kızı öyküsünden

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -38- (1942 şoku, Yakup Bey bahçesi)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -38- (1942 şoku, Yakup Bey bahçesi)

Ve aynı öyküde Halil, devam edecektir o zor yıllarda azınlık sayılmanın hangi bedelleri ödettiğini anlatmaya:

“O günlerin olayları beni Asurî gerçeğine inandırdı. Anlaşılan devlet kasalarının boş olmasının nedeni hep Nasranîlerdi. Faturayı onlar ödeyecekti. O yıl Asurî olmak akıl kârı değildi.

Bu olaylar yüzünden “görünmez çocuk” olmak istedim. İstediğim gibi büyümek iyi olurdu. Bazı günler büyümeye gerek yok der, okula gitmezdim.

İstediğim zaman Asurî olur, Aramca* konuşurdum. Günlerimden güneşli dertsiz olanını çocuk olarak yaşamak güzel olacaktı. Görünen görünmeyen iki çocuk olmak eğlenceli olmalıydı.

Babama “Görünmez çocuk olabilir miyim?” diye sordum.  Babam “biliyorum, istersen becerirsin” dedi. “ama unutma ki Asurîsin. Her Asurî gibi ölçülü yaşamanı istiyorum. Gelecek hafta Papaz Efendi geliyor. Ona sormanı isterim. O zamana kadar başka türlü görünmez ol. Göze batma. Herkesten bilgili ol. Ama bilginle öğünme.”

***

İki hafta sonra Papaz Efendi ziyaretimize geldi. İşler kötüydü. Nasranîlerin başının üstünde Varlık Vergisi adında kara bulutların olduğunu söyledi.

Papaz Efendi “Korkmayın” dedi, “eminim ki bu badireyi de atlatacağız.”

(…) “**

1942 kışını ve o yıl Mersin narenciyesini vuran dondurucu soğukları yaşayan, öyküleştiren sadece Halil değildir. Onunla neredeyse yaşıt (1932 doğumlu) Mersin’ in yetiştirdiği değerli bilim insanı Prof. Uğur Ersoy da anılarını kaleme aldığı “Bir Zamanlar Mersin’ de” adlı kitabında o dondurucu kışı ve babası Yakup Ersoy’ un alın teri, göz nuruyla diktiği portakal bahçesinin bir gecede yanışını anlatır:

 “Babam, bahçedeki tüm ağaçları çekirdekten yetiştirmiş olduğundan, onlara çocukları gibi düşkündü. 1942 yılında görülmemiş bir kış olmuştu, hani şu Alman ordularını Rus steplerinde perişan eden o ünlü kış. Mersin’ de hava o kadar soğumuştu ki, okulları bir hafta tatil etmişlerdi. Yanılmıyorsam ısı sıfırın altında sekize düşmüş ve soğuk hava on gün Mersin’ de çöreklenip kalmıştı. Okulun tatil edildiği ilk gün ben de babamla bahçeye gitmiştim. Akşama doğru hava o kadar soğudu ki, yukarıdaki camlı odaya çıktık. Hiç unutmam, babam pencereye burnunu dayamış ağaçlara bakıyordu. Tam o sırada esmeye başlayan acı rüzgarın etkisiyle portakal ağaçlarının filizleri kavrulup donmaya başladı. Babam bu sahneyi yarım saat kadar seyrettikten sonra oradaki sandalyeye çöktü. Gözünden yaşlar akıyordu. Evladını kaybeden bir babadan farksızdı. Ben onu bu durumda görünce çok üzülmüştüm.

O kış tüm portakal ağaçları yaprak döktü. Bu görülmüş bir olay değildi. Mersin’ de herkes portakal ağaçlarının kuruduğundan emindi. İlk şoku atlatan babam, hava biraz düzelince ağaçları budatmaya, gübrelemeye başladı. Arkadaşları babamın bu gayretinin hiçbir işe yaramayacağı kanısındaydılar.

“Yakup, vazgeç artık, yenilgiyi kabul et. Allahın takdiri böyleymiş. İnat edersen, hem emeklerin, hem paran boşa gidecek. Sinirlerinin de yıpranması cabası,” diyorlardı.

Babam vazgeçmedi. Hiç unutmam, Mart sonu beni bahçeye götürdü. Faytonda çok heyecanlıydı ve bana durmadan çok sevineceğim bir şey göstereceğini tekrarlıyordu. Bahçeye geldiğimizde merakımdan yerimde duramıyordum. Babam, kurumuş sanılan portakal ağaçlarının dallarında belirmeye başlayan küçücük filizleri gösterirken sevinç ve gurur gözyaşları döküyordu. Bu duygusal an sona erdikten sonra bana dönerek;

“Bak oğlum, gördüğün gibi öldüğü iddia edilen ağaçlar filiz veriyor. Bunlar benim evlatlarım. On küsur yıl önce dişimle tırnağımla uğraşarak yetiştirdim onları. Aç kaldığımız günler oldu, yılmadık. Annenin o dönemde gösterdiği özveriyi asla unutamam.

(…)

Bahçe güzelliğinin ve bize verdiği mutluluğun yanı sıra geçimimizi, rahat yaşayıp, iyi okullarda okumamızı da sağlıyordu. Geçen zaman içinde her şey değişti. Şimdi bahçemizin yerinde çirkin binalar*** yükseliyor. Kalan tek anı, üç tane upuzun palmiye. Yakup Bey’ in sanırım kemikleri sızlıyordur.

(…)”****

*Aramca, Aramice olarak ta bilinen kadim Sami dilidir. Bugünkü Suriye olarak anılan topraklarda milattan önce 2 binli yıllarda konuşulan dünyanın bilinen en eski dili olarak kabul edilen dildir.Arapça ve İbranice bu günümüzde ‘ölü’ olarak nitelendirilen dilden türemiştir.

** İlyas Halil Plaza Dona Elvira kitabı (2009) Asurî Yohanna öyküsünden

*** 1931’de Yakup Bey (Ersoy) tarafından çeşitli narenciye ağaçlarının ekilmesiyle kurulan bahçe, dönemin kent merkezinden 2 km kuzeyde, günümüz Osmaniye Mahallesi olarak anılan yerdedir. Bir dönem Mersin’e gelen her önemli isim bu bahçede konuk edilmiştir. Uğur Ersoy anılarında ilk aklına gelen isimleri; Atatürk, İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Mareşal Feyzi Çakmak, Hasan âli Yücel, Kâzım Özalp, Recep Peker, Celal Bayar olarak sıralar. Mustafa Kemal bahçeyi iki kez ziyaret etmiştir. Ziyaretlerden ilkinde havuzun yanındaki ağaçtan kopardığı ve “beyler hayatımda ilk defa bir ağaçtan kendi elimle portakal koparıyorum” dediği ve o anı ölümsüzleştiren fotoğrafın arşivlerde yer aldığı bilinmektedir. Sadece ileri gelen devlet ricali değil, dönemin ünlü sanatçıları da Yakup Bey bahçesini ziyaret etmiştir. Uğur Ersoy o isimleri de ‘Soprano Ayhan Aydan, Münir Nurettin, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Mahmut Karındaş, Hazım, Naşit, Memduh Şevket Esendal, Behçet Kemal Çağlar’ olarak anar. Gerçekten de bahçeyi ziyaret eden Behçet Kemal Çağlar yaptığı radyo programında “Yakup Ersoy’ un bahçe evinden baktığınızda, yeşilin maviye koştuğunu ve ufukta yeşil ve mavinin kucaklaştığını görürsünüz” diye anlatır.

****Uğur Ersoy Bir zamanlar Mersin’ de kitabı Evrim yayınları 1997 (Yakup Bey öyküsü)

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -37- (1942 kışı, çöken kent ekonomisi)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -37- (1942 kışı, çöken kent ekonomisi)

Dünyanın neresine giderse gitsin Mersin sevda olur, serap olur, gölge olur, kuş misali izler Halil’ i…

Çocuklukta kaldığı sanılan nice sima gün olur, bambaşka diyarlarda canlanmakla kalmaz. Dramları, hüzünleriyle kaldığı yerden sürdürür hikâyeyi…

‘Asuri Yohanna’ öyküsü de bunlardan biri.

Bu kez Mersin’ deki mahallenin geçmiş zaman dehlizlerinde yitirilen çocukluk arkadaşı, yıllar sonra Brüksel’ de bir otel lobisinde ortaya çıkar. Ve yine o ikinci dünya savaşının acılı yokluk yıllarına, varlık vergisinin kambur niyetine azınlıkların sırtına yüklendiği günlere döner o çocuğun canlanan anılarıyla…

“ (…)

“Merhaba” dedi. “Beni tanıdın mı?”

Tereddüt ettiğimi görünce

“Mahallenin Asuri* çocuğu Yohanna’ yım dedi.

“Dost Yohanna’ yı bin yıl geçse yine tanırım” dedim. “Senin burada olacağına ihtimal vermedim. Mahallenin sevilen çocuğu idin. Necati’ yi zengin ettin. Bana bak, Necati’ nin dediğini hatırlıyorum. Fellahsın, toprak senin parçan. Nasıl unuturum, Necati’ yi sebze meyve tüccarı yaparak onu ütücü olmaktan kurtarmıştın. Son olarak senin Amerika’ da bir üniversitede hocalık yaptığını duyduk. Ara sıra Tannus’ a seni sorardım. Sonra izini kaybettim.”

(…)

***

Uzun zamandır görmediğim dostum anlatıyordu:

“Yıllar geçti. Hatırlarsın, Mersin’ de vali konağının arkasında, Kurtuluş Okulu’ na bitişik arsadaki eski bir evde kiracıydık. Birçok acı günlerimiz oldu. Piyasada işlerin kötü gittiği, paranın kıt olduğu yıllardı; paramız olduğu halde sıkıntı içinde kıvranırdık. O yıllar gecelerimiz karga kara, ışıksız tüneldi. Karabiber acılığında. Hep yağmur, hep rüzgâr vardı dışarıda. Bekçi düdükleri acı acı öterdi. Düdük sesini duyunca komşu Süryani ailesi ile aynı evde olmak isterdik. Sıkıntı bekçiydi sanki. Bekçilerin olduğu yerde bazen sabah olmaz sanırdık. İşlerin iyi gittiği yıllar mahalleli bize kardeş gibi davranırdı. Çocukluğum bu iki duygu arasında geçiyordu. Daha Asuri olduğumu bilmeyecek kadar saf ve cahildim.

***

(…)

…  Asurî gerçeğine uyandığım yıl. Soğuktu. Soğuk vurmuştu Mersin’ i. Futbol stadının** önündeki seyyar arabalarda yirmi portakal beş kuruşa*** satılıyordu. Mersin parasızlıktan inliyordu. Babam bir akşam eve erken geldi. Anneme “Miryam” dedi, bundan böyle evde elektriğe gerek yok. Akşamları gaz lambası yakmanı istiyorum. Yemek pişirince kokuların pencerelerden taşıp konu komşuyu rahatsız etmemesi gerek. Miryam güzelim üzülme. Şimdilik durum kötü. Bütün Nasranilerin başı belada. Yakında belanın ne olduğunu öğreniriz. Kokusu çıkar. Ekonomi kötü. Devletin kasası boş. Suçlusu biz olacağız.”

Babama şaşkın baktım. “Nasranîler kim?” **** dedim.

“Biziz” dedi.

(…)*****

* Asur’ luların kadim toprakları Mezopotamya’ da ortaya çıkan Hıristiyanlık mezheplerinden birine mensup olanlar olarak ve kimi dillerde Nasturi olarak ta tanımlanırlar. Bazı araştırmacılara göre Süryaniler, Asurîler, Keldaniler aslında Persler zamanından gelme ve Hıristiyanlıktan önce de inançlarına göre benzer tanımlarla adlandırılan bölge halklarıdır. Hıristiyanlığa geçişte farklı mezhepler gibi görülse de aynı kökten olduklarını savunan tezler ağırlıktadır. Bugün de yazı dizisini aşan farklı boyutlarıyla sürekli ele alınan, tartışılmakta olan konuyu bu alandaki uzmanlara bırakmanın doğru olacağına inanıyorum.

** Stadyum 1951’ de Müftü deresinin yanına taşınmadan önce Tevfik Sırrı Gür batısındaki (günümüzde kapalı otoparkın üstü) alandaydı. Stadyum seyirciler için oluşturulmuş tahta tribünlere sahipti.

*** Portakal uzun yıllar kiloyla değil, adetle alınıp satılırdı. Halil’ in öyküsünde sözünü ettiği dramatik fiyat düşüşü özellikle 1942’ de yerel gazete köşelerini haber ve makale olarak en fazla işgal eden konuların başında gelmekteydi. Örneğin 25 Ocak 1942 tarihli Yenimersin gazetesinin baş makalesi ’35 portakal 5 kuruşa’ başlığını taşıyor ve şöyle devam ediyordu:

“Mersin sokakları bir haftadır portakal sergisine döndü. Adam boyundaki yığınlar arasında kulakları tırmalayan şu sesler yükseliyor:

-35 portakal 5 kuruşa

Mersin ve civarının en mühim istihsal maddesi ve varidat kaynağı olan portakalın sokaklarda ayaklar altında olduğunu gördükçe yüreğimiz parçalanıyor. Fakat böyle ciddi meseleler karşısında hadiseleri değil, müessirlerini (etkilerini) ve neticelerini etüt etmek zorundayız.

… Gerçi hadisenin müessiri soğuklardır. Bunun neticesi ise Mersin’ in iflası, binlerce küçük büyük sermayedarın mahvolması, günlerce, aylarca, yıllarca sarf edilen emeklerin hiçe gitmesidir. (…)

(…)

**** Nasraniler; Mesih İsa memleketine göre Nasıra’ lı İsa olarak ta adlandırılır. Bu nedenle bazı yörelerde Hıristiyanlar Nasrani olarak ta anılırlar.

***** İlyas Halil, Plaza Dona Elvira kitabı (Ürün Yayınları 2009) Asuri Yohanna öyküsünden