Yerel seçimler ve olası ittifakların Mersin yansımaları… (28 Şubat 2018)

Yerel seçimler ve olası ittifakların Mersin yansımaları…

İster normal tarihi olan 2019′ da olsun ister erkene çekilsin önümüzdeki yerel seçimlerin kaderini bugün ülkeye hakim olan ittifaklar belirleyecek…

Bir tarafta AK Parti-MHP birlikteliğinin eninde sonunda bir formülde uzlaşması ve o uzlaşma çerçevesinde başta Büyükşehir adaylığı olmak üzere tüm ilçelerde ortak bir strateji çerçevesinde adayları belirlemesi söz konusu.

Diğer tarafta ise kafası karışık CHP’ nin ister istemez öncü rolü üstlendiği bir blok var.

CHP’ nin kafası karışık çünkü yerel seçim stratejisini konjonktüre ve bir kaç senaryoya göre konumlandıracağını,  Genel başkan Kılıçdaroğlu ve önde gelen diğer kurmayların söylemlerinden çıkarmak mümkün.

Örneğin İstanbul, Ankara gibi ortada olan kritik kentlerde 16 Nisan referandum sürecine uygun strateji uygulanacağı ve adayların mevcut iktidar karşıtı bloğun beklentilerine uygun biçimde görüşmelerle belirleneceği artık sır değil.

2014 yerel seçimlerinde Ankara’ da büyük başarı elde eden ve çoğu gözlemciye göre gerçekte o seçimi kazanmış olan Mansur Yavaş modeli bir ortak adayla İstanbul ve Ankara’ da yerel yönetimlerin el değiştirmesi en azından denenecek.

Buraya kadar yerel seçim sürecinin nasıl işleyeceğini kestirmek zor değil.

İstanbul ve Ankara gibi ikisinde de bugüne kadar zaten hiç bir iddiası olmamış MHP destekli AK Parti’ ye karşı henüz ortaklık denklemine kimleri alacağı tam olarak bilinmese de, yukarıda pratik modellemesi iddialı Yavaş ve benzeri isimle yola çıkması en yüksek olasılık olan CHP…

Bu iki önemli metropoldeki yerel seçimlerin en bilinmezi ise HDP’ nin ne yapacağı, nasıl bir tavır izleyeceği sorusu…

Büyükşehir Belediye Başkanlık seçimleri de tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi %50+1 şartına bağlanmış olsa, sorunun cevabını bulmak daha kolay olabilirdi.

Nasıl olsa en yüksek oyu alacak iki aday ikinci tura kalacağı için, HDP ve diğer tüm siyasi hareketler, son tahlilde ehven-i şer babından da olsa, seçilmemesini istedikleri adaya karşı gidip diğer adayı desteklemek zorunda kalırlardı.

Oysa böylesi bir tercih söz konusu değil.

Bu durumda kendi adaylarını desteklemek gibi bir yol tuttururlarsa, böylesi bir tavır daha fazla oy desteğine sahip adayın ipi göğüslemesine bırakın engel olmayı yardımcı bile olabilir.

CHP’ nin Ankara, İstanbul metropolleri dışında bir de seçimleri nasılsa kazanırız havasına girdiği İzmir, Eskişehir gibi zaten yerel iktidarı elinde tuttuğu kentlerle birlikte 16 Nisan referandum sonuçlarının umudu daha da güçlendirdiği Mersin (Hayır oranı % 64), Antalya (Hayır oranı %59,1), Adana (Hayır oranı %58,2) gibi büyükşehirler var.

Ortaya çıkan tablonun ilginç yanı bu yerel yönetimlerden örneğin Mersin ve Adana Büyükşehirlerinin   2014’ten beri MHP’ li Başkanlarca yönetiliyor olması.

Mersin’ de 2014 seçimlerinden yola çıkarsak AK Parti (%28) ve MHP’ nin (%32) oy toplamı %60 ama 16 Nisan 2017 referandumunda ‘evet’ cephesinde bir araya gelmiş iki partinin aldığı oy toplamı %36…

AK Parti’ nin bu referandumda ne oranda oy kaybettiğinden çok MHP’ nin ne kadar fire verdiği sorusu, 2019 seçimlerinin de yerel anlamda ve Mersin özelinde sonucunu belirleyecek en ciddi etken…

Bendeki son anketler de gösteriyor ki, yarın yerel seçim olsa CHP, AK Parti ve MHP’ nin Mersin’ de tek başlarına kesin zafer elde edeceklerine dair ciddi bir üstünlükleri yok.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse Mersin 16 Nisan referandumunda %64 oy oranıyla hayır dedi ama bu %64 hayır cephesindeki CHP’ ye mal edilmemeli. Zaten anketler de bunu teyit eder mahiyette sonuçlar taşımakta.

%64′ ün içinde 7 Haziran 2015 genel seçimlerini baz alırsak %18′ e yaklaşan (%17,85) HDP oyu var. 1 Kasım 2015 seçimlerinde Türkiye genelinde kan kaybetse de Mersin’ de aynı HDP %15 oy aldı. Bu nedenle Mersin denkleminde her zaman olduğu gibi %15-20 arasında değişen bir Kürt oyları ağırlığı var. (Unutulmamalı ki Kürtler ağırlıklı olarak HDP’ ye oy verse de muhafazakar Kürtler olarak tanımlanacak ciddi oranda seçmen kitlesi özellikle Toroslar ve Akdeniz’ de AK Partiye oy veriyor. MHP ile birlikte hareket etmesi halinde o Kürtler ne yapar sorusu kadar CHP adayının siyasi çizgisi de etkili olacaktır)

Daha da önemlisi aynı %64 içinde bugün artık siyasi kimliğiyle İyi Parti adını alan ve Akşener’ in başını çektiği MHP’den kopan ama kendilerini merkez sağ olarak tanımlayan hareket var. Hareketin olası yerel seçimlerde nasıl hareket edeceği, aday çıkarıp çıkarmayacağı, hepsinden önemlisi potansiyel oy oranı yanıt arayan ve ortaya çıkacak yanıtların da Büyükşehir seçimlerini doğrudan ve derinden etkilemesi kaçınılmaz.

Bunca bilinmezle yola çıkılan süreçte, CHP şapkasıyla şimdiden sahaya inen o kadar çok aday ve o adayların şimdiden izlemeye başladıkları öylesine kıran kırana bir kampanya yöntemi ve dili var ki, insan “parti içi bel altı vuruşlarının bile böylesine etkin kullanıldığı” bir hazırlık döneminin ileride seçim dönemine nasıl yansıyacağını sormadan edemiyor…

Mersin özelinde temel soru CHP’ nin %64 oranındaki hayır cephesi oylarını yerel seçimlerde Büyükşehir Başkanlığına tahvil edip edemeyeceğidir.

Bugünkü tablo bunun hiç te kolay olmayacağını ve gönlünden Başkanlık geçen bazı aday adaylarının yerel seçim sürecinde CHP’ ye yarardan çok zarar verme potansiyeli taşıdığını gösteriyor.

Konu ilginç ve o nedenle gelişmelere, değişecek ittifak dengelerine göre yeniden ele alınacak önemde diye düşünüyorum…

  2011 2014 BŞ 2015 haz. 2015 kas.
AK Parti 32,24 28 29 31,04
CHP 31,61 28,3 25,88 30,48
MHP 23 32 24,81 21,36
HDP/BDP Bağ. 9,54 9,6 17,85 14,95

 

 

 

 

 

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -54- (Necibe Nine’ nin verdiği ders) 23 Şubat 2018

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -54- (Necibe Nine’ nin verdiği ders)

Yazı dizisinin bir önceki bölümü, yedi yaşındaki Fellah çocuğun Arapça’ dan başka dil bilmez ninesi Necibe’ ye nasıl Türkçe öğrenmeye zorladığı sorusuyla bitiyordu.

Kaldığımız yerden ve İlyas Halil’ in öyküsünün o bölümüyle sürdüreyim…

“…

**

Aklımca yaşlı ninemin devletin kanunlarına uymasını istemiştim. İlkokulda her sabah “Türküm, doğruyum…” diye bağırıyor ve çalışkanım diyordum.  Gerçi mahallede yaşayanların çoğu işsiz, kimisi de tembeldi.

O pazar büyük annemle Meryem teyzemi görmeye gitmiştik. Büyük annem elimi tutmuş torun nine eve dönüyorduk.

Yoğurt Pazarı’ nda ninem “Bak” dedi, “şu dükkânda deden kömür satardı. Bütün yaz dağ köylerini dolaşarak onlara nasıl kömür yapılacağını gösterirdi. Böylece hem köylülere hem kendine gelir sağlardı.”

**

Meydanda duran polisi görünce, okulda öğrendiğim dersi hatırladım. “Doğruyum, çalışkanım. Ödevim, büyüklerimi saymak, küçükleri sevmektir.” Bizim evde benden küçük kimse olmadığından bütün vaktim büyüklerimi saymak, onlara yardım etmekle geçiyordu.

“Nine” dedim, “benimle Ankara dilini konuşman gerek. Arapça konuşma.”

“Biliyorum” dedi yaşlı kadın. “Yavaş yavaş ta olsa her gün bir iki kelime öğreniyorum.”

“Bu işi yavaş yapma” dedim, “bildiğin Arapçayı unutmalısın.. Benimle sadece Ankara dilini konuş. Vazifen bu.”

“Olur, olur” dedi. Gözünde bir damla yaş yolumuza devam ettik. Benimle hâlâ Arapça konuşuyordu.

Belediye zabıta memurunun önünde durdum. “Polis amca” dedim. “Her sabah okulda ‘Türküm, doğruyum’ diye bağırıyorum. Ninem benimle hep Arapça konuşuyor. Ona Türkçe öğrenmesini söyler misin?”.

Belediye zabıta memuru nineme;

“Hanım” dedi. “Eve varınca bu yumurcağa iyi bir dayak at. Burnunu anlamadığı şeylere sokmamayı öğrensin. Valide hanım, sen de bu toprağın dilini çabuk öğrenirsen iyi edersin.”

Ninem zabıta memuruna “Bey” dedi,

“bu gördüğün yeşil bahçeleri, bahçe dilini konuşan fellahlar yaptı. Onlar olmasa buraları hep boş, ürün vermeyen tarla, ova olarak kalırdı. Bu bahçeciler kente iş sağlıyor. Fakire de ekmek.”

Zabıta memuru gülümsedi.

“Evet haklısını” dedi. Sonra bahçe dilinde devam etti “Ya sit”* dedi, “Teallami Türki”**

Eve varınca yediğim kötek hâlâ belleğimde.

(…) “***

* sit, sitti Türkçe hanım, kadın

** Türkçe öğren anlamında

*** İlyas Halil, Baharı Bekleyen Bahçe (2015) kitabı, Nasıl Türkçe Öğrendik öyküsü (5 Şubat 2012)

 

 

 

 

Terminal limanı unutup hayali otomobil projesine tutunmak… (19 Şubat 2018)

Terminal limanı unutup hayali otomobil projesine tutunmak…

Homo Saphien türü insanlık dünya üzerindeki tüm kaynakları hızla tüketen savurgan mirasyedilerden farksız.

Milyarlarca yılın birikimi, yaşamı var eden ne varsa öylesine fütursuz, sorumsuzca yok ediliyor ki, ‘köprüden önceki son çıkış’ ya biz farkına bile varmadan geçildi, ya da geçilmek üzere…

Dünyayı kendi eliyle yaşanamaz hale getiren insan oğlu, bu sonu olmayan gidişe dur diyeceğine, uzayın derinliklerinde yaşanabilir yeni dünyalar peşinde…

Dünyaya benzer yeni dünyalar bulunur mu bilinmez ama, örneğin yaklaşmakta olan kıyametin en önemli tetikleyicisi olan küresel ısınmaya karşı, ortalama her aklın önereceği çözüm yöntemlerini hayata geçirmek için gerekli adımları atacağına, kendi eliyle yaşanamaz hale getirdiği kentlerin yerine, sorunlardan uzak steril yaşam alanları kurgulamaya çalışıyor.

Tarih boyunca kendine yetmemiş, dişe dokunur tarım havzasına sahip olmadığı için Bizans’ tan bugüne beslenmek için hep dışa bağımlı İstanbul’ u, taşıyabileceğinin çok üstünde nüfusla boğmamız yetmiyormuş gibi, şimdilerde çılgın projelerle içinden çıkılması imkansız göç dalgalarına maruz bırakan tehditlerin ‘refah, büyüme’ sloganlarıyla pazarlandığına tanık olmaktayız.

Oysa ülkeye yapılacak en büyük iyilik, tüm yumurtaları İstanbul sepetine doldurmak yerine, o mücevher taşını koruma altına alıp, Çukurova gibi alternatif vahaları cazibe merkezleri haline getirecek projelere kafa yormak, bir an önce hayata geçirecek adımları atmaktı.

Olmadı, olamadı…

Çevreyle barışık, Anadolu bir yana  tüm Ortadoğu’ nun çekim merkezi olabilecek potansiyeli, iklimi, toprağı, yeterli suyu olan bölgeye, siyasi karar verici AK Parti iktidarları; bula bula, her biri felaket potansiyeli olan çimento tesisleri, nükleer santral, kömür yakan termik santralleri layık gördü.

Bugün unutmayı yeğleyenlerin yerine soğukkanlılıkla bir düşünün!

Tüm bölgeye hitap edecek havalimanı, İstanbul’ un son akciğerleri Karadeniz ormanlarının kalbine yapılacağına, Çukurova’ ya kazandırılsa Adana-Mersin-Hatay aksının yer aldığı bölge ne durumda olurdu?

Ya da son zamanlarda Çin’ den başlayarak pek çok ülkede farklı versiyonları hayata geçirilen nitelikli bölgelere benzer projelerden bazıları, Çukurova’ nın Mersin-Adana sahil kesiminde hayata geçirilse, başta İstanbul olmak üzere Marmara bölgesini içinden çıkılamaz kaosa sürükleyen kontrolsüz göç dalgası yönlendirilemez miydi?

Akdeniz’ i uzak doğu ile batı arasında gerçek anlamda dağıtım üssü haline getirecek Kontayner Terminal Limanı ile ilgili tüm projeler, çevresel değerlendirmelerden tutun da finansmanına kadar yıllar önce hazırlanmasına rağmen, mevcut liman işletmecisinin ticari hırsına feda edilmese, bugün yılda 15-20 milyon kontayner elleçleme potansiyeline sahip bir Mersin, Türkiye’ nin sürükleyici lokomotif gücü haline gelirdi.

Bugün tüm bu projeleri unutmuş, günümüz koşullarında çuvallaması kaçınılmaz, doğmadan ölmeye mahkum ‘milli otomobil’ masalına bel bağlamış kent dinamiklerini görmek gerçekten hüzün verici.

Kore ile çıktığı, kendi otomobilini üretme macerasında sınıfta kalmış Türkiye’ nin ‘milli otomobil’ üretim üssüne talip olmak, daha ana rahmindeyken ölü doğacağı belli çocuğu evlatlık istemekten farksızdır.

Üstelik, doymuş dünya otomobil piyasasında bugün artık çok farklı rüzgârlar eserken.

Piyasaları yöneten, yönlendiren, elinde tutan devler, bugün sürücüsüz araçları tasarlamakta, üretme yolunda  devrimden farksız gelişmeler yaşanmakta.

Ve Mersin bırakın kendisini, ülkeyi bile ayağa kaldıracak havalimanı ve terminal liman gibi iki dev projeden birinin iğdiş edilmesini, ikincisinin de uyutulup unutturulmasına karşı ayağa kalkıp gelecek nesiller adına hesap soracağına, elindekinin farkına varmadan yeni hevesler peşine düşüyor, yeni ninnilerle uyutuluyor.

Bölgesel Havalimanı ve Terminal Limanla ilgili on yıldır yaşananlar, projelerin süründürülmesiyle başta Mersin bölgenin ve ülkenin kayıpları ortadayken, gelişmeler sorgulanacağına otomobil üretimine talip olmak, elindekilerin kıymetini bilmeyen çocukların yeni oyuncak hevesine kapılmasından farksız.

Bu makalede güya, Çukurova’ ya ilham verecek, yanı başımızda Suudi Arabistan’ ın tasarladığı “21. yüzyılın çevre dostu, hayal kenti NEOM” projesini yazmayı düşünmüştüm ama çıplak gerçeklerden ona sıra gelmedi.

Bir sonraki yazıda da yitirmekte olduğumuz mevcut yaşam alanlarına alternatif NEOM’ u anlatayım…

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -53- (Türkçe öğrenme günleri) 16 Şubat 2018

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -53- (Türkçe öğrenme günleri)

Halil, ömür boyu unutamayacağı ‘hayat dersini’ yedi yaşında nasıl aldığını tam da o günlerin Mersininin adeta fotoğrafı eşliğinde anlatacaktır “Nasıl Türkçe Öğrendik?” öyküsünde.

15 bin nüfuslu, 12 mahalleden ibaret, her bölümünde farklı seslerin yükseldiği, rengarenk kokuların yayıldığı küçücük bir kasaba ve o kasabanın gök kubbesine sığan dünyanın en zengin harmonisi eşliğinde…

“…

**

O sıralar Mersin 15 bin nüfusu ve on- on iki mahallesi olan bir kasaba idi. Dede evimiz denize uzak değildi.

Mersin, doğuda Nusratiye Mahallesi, tren istasyonundan başlar, Müftü Köprüsü’ nde sona ererdi. İstasyonun doğusu gelincik, papatya ovası idi.

Batıda Müftü Köprüsü’ nden güneşin battığı yere kadar bahçelik. Pozcu evine giden toprakta insana pek rastlanmaz… Yolda insan azdı ama inek ve keçilere çokça rastlanırdı. İnek inekle, keçiler birbiriyle bildikleri sesle anlaşıyordu. Bahçeciler susardı, çünkü Arapça konuşmak yasaktı.

Kasabanın kuzeye bakan Bahçe Mahallesi’ nde yer, gök ve dağ hep deniz yeşili… Sabah Torosların sırtını kar akı sis kaplardı. Bu bahçelerin bakımını üstlenen kişilere ‘fellah’ denirdi. Devlet kayıtlarında bu insanların kökeni Eti idi.*

Akdeniz’ in en güzel mavisi. Bahçe Mahallesinde bahçelerde idi. Çoğu portakal limon ekili. Yeşil ağaçlar hep portakal lekeli. Dağların zirvesi biraz sisli. Mavi dumanlı. Baharda rüzgâr limon kokardı.

Dağlar, ovalar sabahları Türk yeşili, akşam üstü Türk mavisi olurdu. Kent bu renge Turkuaz derdi. Dağ, ova ve deniz. Doğa renkleri Ankaralı ekâbir gibi sevinçli, mutlu idi.

Yazın temmuzunda, ağustosunda batıda, Silifke’ de güneş kızıl bir tünelde batar. Sonra tünelin kapısını kapatacak olan karanlık mavi olurdu.

Müftü köprüsünden öte yine hep bahçe, hep narenciye ve çiçekti. Güneşin battığı yere kadar koku ve renk cenneti. (…)

Mersin mahallelerinin daha önceden adı başka idi. Nineme göre, Birinci Dünya Savaşı yıllarında, istasyonda başlayan mahallenin adı Murani idi. Osmanlı Bankası’ ndan sonra başlayan mahalleye Haratul Yahud** derlerdi.

Yoğurt Pazarı’ nın kuzeyinde Ermenilerin yeri.

Nüzhetiye Mahallesinin adı Lazkiye idi. Mahmudiye, Nüzhetiye, Osmaniye, İhsaniye ve Mesudiye’ de yaşayanların çoğu arapça konuşurdu.

Devlet, Mersin’ in Ankara’ da konuşulan dili konuşmasını istiyordu. Başka dil konuşmak yasaktı. (…)

(…)

Bahçecilerin, aralarında kendi dillerini konuşması gibi, anne ile babanın evde Arapça kavga etmesi ya da sevişmesi yasaktı. Kavga ederken de sevişirken de çiftler Ankara dilini kullanmalıydı. Türkçeden başka bir dilde sevgi ve aşk sözlerinin kullanılması da. ‘Habibte, habibi’ demek suç. (…)

(…)

Ninem Necibe’ nin nasıl Türkçe öğrendiği mahallede duyulunca, adım kötüye çıktı. Hor görüldüm.

Yedi yaşında, mahallede ‘aile hain’ i oldum. Yaşlı kadınlar beni görünce, tuu diyor, yüzüme tükürür gibi yere tükürüyordu.

(…)”***

Yedi yaşındaki Halil, ne yapmıştı da ‘aforoz’ edilmişti, diye merak ediyorsanız, bir sonraki bölümde trajikomik öyküyü paylaşayım, izninizle…

 

* Cumhuriyetin ilk döneminde bir bölüm tarihçi Arapça’ da ‘çiftçi’ anlamına gelen fellahları,Antroplog Felix Von Luschan’ a dayanarak ve kafa ölçümlerinden yola çıkıp Eti Türkü, Tahtacı Türkmen kategorisinde göstermeye çalışmıştır. Özellikle 1930′ larda Mersin’ de kurulan ‘Hars Komiteleri’ ağırlıklı olarak Fellahların (Nuseyri veya Arap Alevisi olarak ta adlandırılır) yoğun olduğu kent merkezindeki Bahçe mahallesi ile Karaduvar, Kazanlı, Adanalıoğlu ve Karacailyas köylerinde Türkçe öğrenilmesi ve konuşulması için kampanyalar başlatır. Mersin kent merkezi dışında çoğu ilk okul da öncelikle bu köylerde açılmıştır.

1937 yılında Mersin’e gelen dönemin Halkevi Müfettişi ve şair Behçet Kemal Çağlar’ ın verdiği konferansta  dile getirdiği görüşler dönemin ruhunu gayet iyi yansıtmaktadır. Çağlar, 27 Mart 1937 günü Halkevi’ nde şunları söyleyecektir:

“Şimdiye kadar dar, sakat, geri, körü körüne düne saplanmış Osmanlı zihniyeti ile Fellah, Alevi diye ad takıp yüz çevirdiğimiz eski, asil, öz Türk unsurunu içimize almak, onlarla eski tarihin, bugünkü zamanın ve ilerideki asil ve mutlak menfaatlerin icabı olarak kaynaşmak kararındayız. Bu sıralarda yer yüzünde bundan daha isabetli bir karar verilmiş değildir. (…)” (Yeni Mersin gazetesi 28.3.1937 nüshası)

** Osmanlı Bankası binası, günümüzde İstiklal caddesi üzerindeki Garanti Bankasının yer aldığı mekandadır. Haratul Yahud (yahudilerin mekanı, bölgesi) Jandarma binasının kapattığı Mücahitler Caddesini de içine alır ve Yoğurt Pazarı’ na kadar uzanan mıntıka…

***  İlyas Halil, Baharı Yitirdiğim Bahçe kitabı (2015), Nasıl Türkçe Öğrendik öyküsü (5 Şubat 2012)

Bilgi çağı ve demokrasi… (13 Şubat 2018)

Bilgi çağı ve demokrasi…

Yazmak, paylaşmak istediğim o kadar çok konu birikti ki…

Ama parmaklarım bir türlü klavyeye gitmiyor.

Oysa özellikle de teknolojide her gün hatta her an, insanlığın yaşamını, geleceğini etkileyecek öylesine baş döndürücü gelişme var ki, adım gibi eminim, onlardan bahsetmek bile şu karabasan gündemin dışına çıkma, havayı dağıtma adına hepimize iyi gelecek.

Ya da, teknoloji ile bildiğimiz tüm ekonomik anlayışı, bugüne kadar değişmez sandığımız nice alışkanlığı, baştan aşağı yıkıp yeniden kurgulayacak öylesine gelişmeye tanık oluyoruz ki, bunları konuşmak, olumlu olumsuz yönleriyle tartışmak hem gerekli hem de gelmekte olan dalgayı karşılamak, en azından yaratacağı hasarları en aza indirmek bakımından oldukça yararlı.

Erteleyip öteledikçe bedeli çok daha ağırlaşacak bu türden konuları ıskalıyoruz. Ve korkarım ki, bir türlü yüzleşmediğimiz için de, her gün neredeyse tüm sorunlar biraz daha ağırlaşıyor.

Yapay zekanın; eğitimden sağlığa, tarımdan sanayiye hayatın tüm alanlarını nasıl değiştirip dönüştürmekte olduğunu anlamaya çalışmak şöyle dursun, sosyal hayatın şu son birkaç yılda bile nereden nereye savrulduğunu izleme dışında da yapılması gereken çok şey, atılması gereken nice adım olduğunu anlamaktan uzağız.

Belli yaşa gelmişlerin “hey gidi günler hey” diye eskileri anımsayıp hüzünlenmesi dışında kalan teknolojiye çok daha yatkın olması gereken gençlere bakıyorum da genel hal ve gidiş umut verici mi?

Aksine ben çok karamsarım.

Düne kadar rakip bile görmediğimiz kimi ülke, almış başını öylesine koşuyor ki, bırakın onları geçmeyi, nal toplamaya bile mecalimizin kalmayacağı bir sürece doğru savrulduğumuz çoğumuzun kabul edemeyeceği bir olgu…

Çok güzel okul binaları, dünyaya parmak ısırtan hastaneler inşa ediyoruz da, içlerini doldurma konusunda gerçekten dünyaya ayak uydurabiliyor muyuz?

Nitelik ve nicelik meselesinde nicelik sorununu aşsak bile iş niteliğe geldiğinde durumumuz ortada ve gerçekten dibe doğru gitmekteyiz.

Yerel gündeme takılan birkaç konudan yola çıkıp benzer alanlarda dünya nereye doğru gidiyor sorularına yanıt aramaya çalışacaktım ama daha tuşlara dokunurken karamsarlık kaplıyor her yanımı.

Örneğin Mersin’ in en büyük girişimci kitle örgütlerinden biri olan MTSO, son aylık değerlendirme konusu olarak sanayi 4.0′ ı ele alıyor…

Alkışlanacak, kutlanacak bir seçim…

İyi de eğitimde, sağlıkta, sosyal yaşamda ve hepsinden önemlisi demokrasi de 4.0′ ın neresindeyiz sorularına cevap vermeden tartışılabilir mi sanayinin bu akıllara durgunluk verecek yeni evresi?

Kiminizin istihza ile karışık gülümsediğinizi, kiminizin dudak büktüğünü tahmin etmek zor değil.

Güç bela elde ettiği demokratik kazanım kırıntılarını bile kaybetmiş insanlara oturup, katılımcı demokrasinin yeni enstrümanlarını, yerelden başlayarak artık sadece sandığa gidip seçen değil, yaşamın her anında kendisini etkileyecek her gelişmenin tüm süreçlerine katılma döneminin gelip geçmekte olduğunu anlatmanın zorluğunun hatta anlamsızlığının farkındayım.

Ama dünyadan izole değiliz ve birileri bunu özlese hatta başardığını sansa bile, uzun süre böylesi bir ortamı sürdürmek, Türkiye gibi dünyaya eklemlenme konusunda geniş desteğe sahip genç nüfusu hayli yüksek bir ülke adına imkansız…

Çözüm?

Çözüm, yeniden tüm alanlarda dünyadaki gelişmelere kalınan yerden ayak uydurmaya çalışmak…

Türkiye yer altı, yer üstü zenginlikleri olan bir ülke değil.

İki önemli zenginliğimiz var: Biri bugün için geçerli ve yararlanılmazsa gelip geçecek olan genç, dinamik nüfusumuz, diğeri de  jeopolitik konumdaki yaşadığımız coğrafya.

Bize benzer nüfus yapısına sahip, ayağındaki prangaları kıran, bilgi çağının gereklerini yerine getiren kısacası başaranlar da var, başaramayıp yerinde sayan hatta debelenenler de…

Tercih ülkeyi yönetenlerin iradesinde olsa da, seçim şimdilik ve hâlâ bizim ellerimizde…

 

 

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -52- (Bisikletçi çırağı Masal Behzat) 8 Şubat 2018

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -52- (Bisikletçi çırağı Masal Behzat)

Halil’ i ve Halil’ in yer yer masalımsı öykülerini okudukça, sevdalarla Mersin’ in birbirine karıştığını şaşkınlıkla izler insan…

Mersin’ mi yarım kalmış aşkların hüzünlü şehri, yoksa sevdalar mı Mersin olup yüreğinizi sızlatmakta? Ayırması, birbirinden ayrılması güç bir birliktelik çıkar karşınıza.

Masal Behzat’ ta tam da böyle bir ruh halini yansıtır…

“Behzat’ ı ölmeden bir yıl önce bir konserde görmüş ve çok şaşırmıştım. Yıllar önce tanıdığım insan değildi sanki. Çocuk Behzat, genç Behzat, yakışıklı Behzat gitmiş, onun yerine gözleri sönük, yorgun ve yaşlı bir adam gelmişti. Hatta çok bilinen bir masala da benziyordu denebilirdi.

**

Nedim amcanın bisikletçi dükkanında tanımıştım Behzat’ ı. Benden beş altı yaş küçük olmalıydı. Yıl 1941 ya da 1942. Babası Nedim amca Sursok Hamamı’ nın* arkasında loş, yarı karanlık bir dükkanda eski bisiklet onarır, satardı da. Bir de bayram günlerinde çocuklar bisiklet kiralardı buradan… Herhalde kent çocuklarının yarısı onun arsasında bisiklete binmeyi öğrenmişti.

Nedim amcanın dükkânı büyük bir konağın arkasında; karanlık, toprak zemin ve yağdan kara bir arsa üzerinde idi. Karşısında da İdman Yurdu futbol sahası.**

Ara sıra babamın Nedim amcaya uğrayarak sağlığını sorup, rutin rahatsızlığı için ilaç verdiğini hayal meyal hatırlıyorum. Önemli bir şey görürse Dr. Aslan Yakup’ a ya da Atasu’ ya gönderirdi.

**

O yıl Mersin, savaştan habersiz bir çocuk cenneti idi.

Her ev, her okul… Tıka basa çocuk. Sokaklarda, parklarda gürültünün çoğu onların şarkısından.

Martta yaprak altında ak çiçek çocuk. Nisanda yeşil tomurcuk velet. Haziranda ham ekşi elma dalda. Eylülde kızıl yanaklı elma. Dal arasında. Yine aynı yumurcak.

Bütün bir kasaba hep çocuktuk.

Arı kovanı idik o yıllar. Ekmek karne ile. Ama aç değildik. Şeker karaborsada. Yine de mutlu idik.. Pekmez vardı.

(…)

Yirmi yaşına doğru, nisan portakal çiçeklerinin kokusuna uyandı. Komşu kızda portakal aradı.

**

Behzat o yıl Bonaventure*** Pasajı’ nda hediyelik eşya satan bir dükkân açtı. İlginç bir yerdi. Türk malı çini tabak, çanak, küçük seccade, el işleri takı küpe, gümüş bilezik, yüzük satılıyordu. Kanada’ lı genç bir öğretmen hanımla evlenmişti. Behzat sevinç ve mutluluk doluydu. Ne yazık ki uzun sürmedi bu duygusu. Mersin girdi araya. İkinci kadındı, kötü huylu bir metresti Mersin. Kanada’ lı unutuldu.

**

(…)

Mersin’ den yadigâr boş bir yürek taşımak, kör olmaya benzer. Zamanla karanlığı çoğalır insanın.

Aşk bu, vazgeçemezsin. Yok olmaz. Güneşin denize düşmesiyle sönmeyeceği gibi.

Her kış, her güz Mersin’ de bahardır. Güneşten ilk haber. Vakit geldi der. Sevdiğin kızı ara bul, der. Otuz yıl önce bildiğim bir kızdı. Yerini adresini unuttum. Şimdi ancak düşündüğümde rüzgâr olarak esiyor, mart çiçek kokularında arıyorum.

Otuz yıl geçti aradan. Bir yaprak daha çevirsem elli yıl olacak. Hâlâ ilk gün gibi heyecanlı kokularda gelişini bekleyeceğim.

(…)”***

* Sursok Hamamı: günümüzde Taş Bina’ nın batı yönüne doğru karşısında yer alan ve Atatürk Evi olarak müze haline getirilen Christmann konağının kuzeyinde yer alan hamam. Adını hamamı yaptıran Lübnan’ ın tanınmış Levanten ailesi Sursock’ lardan alır.

**Günümüzde Tevfik Sırrı Gür Lisesi olarak anılan binanın batı tarafında altında kapalı otopark ve Sakarya Caddesinin yer aldığı boş alan. 1951′ de Yeni Stadyum açılıncaya kadar Mersin’ deki tüm gösteri ve müsabakalara bu portatif tahta tribünlere sahip saha ev sahipliği yapmıştır.

***  İlyas Halil, Baharı Bekleyen Bahçe (2012) kitabı, Masal Behzat öyküsü ( 9 Nisan 2013)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CHP neden iktidar olamaz? (7 Şubat 2018)

CHP neden iktidar olamaz?

Çok partili döneme geçişin ardından binbir hilenin karıştığı, “oy kullanmanın açık, sayımın gizli” yapıldığı 1946 seçimlerini saymazsak, yaklaşık 70 yıldır CHP iki kez iktidar olma fırsatını yakaladı.

Bunlardan birincisi partiyi dar kalıplarından kurtarıp, geniş halk yığınlarına götüren, dağa taşa “umudumuz Karaoğlan” sloganlarının yazıldığı, sevenleri yanında nefret edenlerini bile heyecanlandıran Ecevit liderliğindeki 1970′ lerdir.

12 Eylül darbesiyle sindirilip dağıtılmıştır.

İkinci ciddi hareket 1990′ ların başında SHP ile gelen dalgadır. Erdal İnönü liderliğindeki hareket tüm olumsuzluklara karşı Demirel’ li DYP ile iktidar ortağı olmakla kalmamış, yerel seçimlerde unutulmaz ve tartışılmaz zafer elde etmiştir.

İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Gaziantep, Antalya yanında Diyarbakır Belediye Başkanlıklarının kazanılması o döneme denk gelir.

Kürtleri Parlamento çatısı altına taşıyan ittifak bile başlı başına dönemin tüm siyaset taşlarını yerinden oynatmış, darbeden sonra ilk kez Kürtler kendi siyasi temsilcileriyle seslerini duyurma olanağını elde etmiştir.

Ancak süreç hiç te beklendiği gibi gelişmez. 1989′ daki yerel seçimlerin ardından  yapılan genel seçimlere SHP çatısı altında katılan HEP ile ülke şiddetin dışında bir barış fırsatını yakalanmasını, SHP-DYP iktidarıyla sağ ve sol ortak hareket ederken koalisyon hükümetinin başındaki geçmişin milliyetçi cephe mucidi Demirel’ i bile “Kürt realitesini tanıyoruz” noktasına taşınmasını sağlayan SHP’ nin o dönem ortaya koyduğu politikalardır.

Ancak aynı SHP bir süre sonra Kürt politikasının çökmesi yanında, kapatılan CHP’ nin yeniden açılmasına ön ayak olmasıyla iki taraflı sıkışmaya başlamış, ulusalcı tezlerin hakim olduğu Baykal’ cı çizgisindeki CHP’ sinin kısa zamanda SHP’ yi yutmasıyla süreç noktalanmıştır.

Sonrası; Özal’ ın ölümü, Demirel’in partisini bırakıp Çankaya’ ya çıkması, kısır koalisyonlar, faili meçhullerle kayıp on yıllık dönemdir.

Sol kulvarı boşaltmayan, ancak o kapıya ayağını koyarak sol hareketin güçlü biçimde siyaseten kendisine alan açmasını engelleyen umutsuz bir vaka halini almıştır CHP…

Ve o gün bugündür %25 bandında dolanıp durmaktadır.

Neler denenmemiş, hangi söylemler dillendirilmemiştir ki 1993′ ten günümüze uzanan dönem boyunca.

Baykal’ ın Blair’ den esintilerle ortaya attığı Anadolu solu’  nu mu anımsatayım, her gün kriz söylemleriyle insanları umutsuzluğa iten dilin, sonunda 1999 seçimleriyle halk tarafından sandıkta cezalandırılması ve partinin bir anda oylarını yeniden siyaset sahnesine dönen Ecevit’ e kaptırıp baraj altına düşmesiyle kurulduğu günden beri ilk kez Parlamento dışı kalması mı?

Bir süre sonra Baykal CHP’ si o dillendirdiği Anadolu Solu’ nun Anadolu’ sunda esamisi okunmayan bir parti olmakla kalmamış, Doğu ve Güneydoğu’ da tabela partisi durumu bir yana, il ve ilçe yöneticisi bulamayacak bir parti durumuna düşmüştür.

Sonrasında ölünceye kadar genel başkanlık koltuğunu bırakmayacağı var sayılan Baykal tartışmalı biçimde uzaklaştırılmış ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu taze kan, farklı heyecan olarak gelmiş, getirilmiştir.

Getirilmiştir de partiye oy oranını etkileyen veya kitleleri sürükleyen bir dinamizm mi gelmiştir?

Hayır…

Yakıcı Kürt sorununa AK Parti mahcup ta olsa bazı çözümler için çabalarken, katkı veya yöntem konusunda farklı bir dil, strateji mi önerilmiştir?

Hayır…

Çözüm masası devrilirken elleri ovuşturmaktan öte bir adım mı atılmıştır?

Hayır…

Sonuçta CHP, bir kanadın sola, bir başka kanadın ulusalcı çizgiye çekmeye çalıştığı iki arada, bir derede sıkışıp kalan, dar alanda kısa paslaşmalara mahkum bir siyasi parti olarak yıllarca kilitlendiği %25 bandından çıkamamıştır, bu gidişle yüz kurultay daha toplasa da çıkması olanaksızdır.

Baykal’ ın gidip Kılıçdaroğlu’ nun gelişi nasıl bir şeyi değiştirmediyse, Kılıçdaroğlu’ nun yerini örneğin İnce ve benzeri bir isme bırakması da partiyi hiçbir yere vardırmaz, vardıramaz…

Son olarak 4 Şubat 2018 günü yapılan Parti Meclisi seçimlerinde oluşan tabloya bir bakın…

Kılıçdaroğlu’ nun listesinde yer verdiği; insan hakları, evrensel hukuk, özgürlükler adına bir şeyler yapmaya çalışan Sezgin Tanrıkulu ve muhafazakar çizgiden de gelse herkese adalet diyen Mehmet Bekaroğlu delege tercihiyle liste dışı kalmıştır.

Parlamentonun doğru dürüst denetleme işlevini yerine getiremediği ve eğer 2019 seçimlerinde mevcut tablo değişmezse daha da etkisizleştiği bir döneme doğru hızla koşan ülkede CHP’ li çoğu Milletvekilinin şimdiden bulundukları mevkii, yerel seçimler için basamak olarak kullanmaya çabalaması sürpriz değildir ve umutsuzluktan kaynaklı farklı arayışların yansımasıdır.

CHP’ nin asıl ihtiyacı, genel başkanın kim olacağı ve çevresindeki kadroların kimlerden oluşacağı sorunu değildir. Sorun çok daha derinlerdedir ve CHP’ nin de ötesinde mevcut gidişe karşı alternatif arayan bölünmüş toplumun iktidar ittifakı dışındaki diğer kesimleridir.

CHP son kurultayla bugün milyonlarca umutsuzun umudu olacak çizgiye mi gelmiştir?

Tek cümleyle özetleyeyim; ne yazık ki, o fırsat bir kez daha tepelenmiştir…

Başlıktaki “CHP neden iktidar olamaz?” sorusu kadar, hatta ondan önemli “CHP iktidar olabilir mi?”, “Ülkenin gidişini tersine çevirebilir mi?” sorularına bir başka yazıda cevap vermeye çalışayım…

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -51- (Savaş yılları ve sonrası, bir başka Mersin) 2 Şubat 2018

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -51- (Savaş yılları ve sonrası, bir başka Mersin)

Halil ikinci dünya savaşı yıllarına denk gelen yatılı ilk okul macerasını, ilk sevdalarıyla birlikte anlatırken savaşın acılarını, ardından 1950′ de gelen ‘altın demokrasi’ yi üzerinden geçen 70 yıla inat film şeridi gibi yansıtacaktır onca zaman sonra:

Mersin. Yıl 1941. Yaş on bir. Annem yatılı okula* gideceğimi o eylül söyledi. Nedenini bilmeden sevindim.

“Oğul, gideceğin köyü, yürüyeceğin yolu ar. Aramaya gidiyorsun” dedi. “Bilgini iyi seç. Büyüyünce görevini seçeceksin. Sevmeyi öğren.”

On bir yaşımda iken annem kısa pantolon giymeme izin vermedi. Oysa çocuk olmak hâlâ güzeldi. Bana kalsa ben henüz sıpaydım. Eşek olmak için acelem yoktu. Annemin kendi yükümü kendimin taşımamı istemesi ondandı herhalde. Kolayı sona ermiş, zoru ise şimdi başlıyordu.

(…)

**

Babama göre zor bir yıldı 1941. Topaldı. Dünya karanlık bir dönemi yaşıyordu. Orropa (Avrupa) karanlıkta yanıyordu. Patlayan top, ateşlenen tüfekler alev saçıyordu. Yangın sonrası kalan kül ile ölen askerlerdi. Kara bir boşluğun etrafında dönüyordu dünya.

Oysa sokağımızda güzel bir haziran vardı. Ben on bir yaşında bir afacan. Aklım dut ağaçlarında, kara dut benekli dallarda…

Komşu kızı Viktorya benim yaşta. Daha dün uslu, çekingen bir kızdı. Şimdi uyanmış, benden daha anlamlı gözlerimin içine bakarak gülümsüyordu.

Mersin’ de bahçesinde dut ağacı olan bir kıza komşu olmak mutluluktu…

(…)

**

1942 ve 1943 kışı zor geçmişti. İnsafsız soğuklar kasabayı vurmuştu. Sular donmuş, bahçelerde portakal ağaçları yanmış, çarşıda 20 portakal 5 kuruşa gidiyordu.**

Fakir fukara aç biilaç. Şeker Bayramında ağızlarda acı biber. Sabah güneş kara. Akşam karanlığı yine karaya dönüyordu sabaha.

Mersin tepesinin yamacında Çardak Mahallesi. İnsanlar aç uyanıyor, gün batımında yine aç seriliyordu döşeğine. Çingeneler, kaderimiz böyle diyerek suskun duruyor, “Hiç olmazsa burada soğuk o kadar acımasız değil” diyordu.

**

1945, aylardan eylül. Savaş bitmişti. Bundan böyle cephede asker, şehirlerde insanlar ölmeyecek dediler. Boyaci Ramazan, “acaba ben de ölmeden ucuz ekmek bulacak mıyım?” diyordu.

Aç olmayanlar gülümsüyordu bu söze:

“Taze ekmeği sen, Hâl’ in ağzında, Dinç’ lerin fırınında koklarsın ancak” dediler.

Ramazan, son beş yıldır ilk defa güldü. “Boya sandığım Soğuksu Caddesi’ nin girişindeki fırının önünde. Sanıldığı kadar bilgisiz değilim. Taze ekmeğin kokusunu kimse benden iyi bilmez,” dedi. “Ama tadına gelince, o konu başka. Onu Vali beye sorun lütfen. Benim haddime mi, sıcak ekmeğin tadını bilmek ve anlatmak… Bildiğimi söylersem, “Ulan Çingene, ekmeği alacak parayı nereden çaldın diye yakama yapışırlar. Yine de şükürler olsun ki, Mersin’ de Çingeneyim. Ya Hitler Almanyasında Boyaci Ramazan olsaydım?”

**

Ve böyle oldu, 1945 geldi geçti. Savaş bitti. Toplar sustu. Mezar kazıyıcıları işsiz kaldı. Sayın cumhurbaşkanı İnönü demokrasi olsun, dedi. Bütün bakanlar, valiler, kaymakamlar ülkede demokrasi avına çıktı. Bakanlar dağda mağaralarda, valiler göllerde, kaymakamlar bahçelerde demokrasi aradı. Bulduklarını Ankara’ ya, Millî Şef İnönü’nün Çankaya köşkündeki bahçesine yığdılar.

**

Milli Şef, “Bakan, vali ve kaymakamların mağara ile göllerde bulduğu şeylerin demokrasiye benzemediğini” söyledi. Celal Bayar, Adnan Menderes’i ve Fuat Köprülü beyleri Çankaya köşküne çağırarak “Demokrasi sizsiniz” dedi. “Başınızın çaresine bakınız.”

İşte böylece 1950 yılında bir devirden çıkarak, Celal Bayar’ ın altın demokrasi devrine girdik.

(…)

Sayın İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes ve biz böylece demokrasiyi öğreniyorduk. Yaşadığımız demokrasi devrinden, ne yazık ki yalnızca albayların haberi yoktu.

Demokrasi filan önemli değildi. Gerçeklerin en güzeli, ben yine Mersin’ de idim. Komşum Viktoria da benim gibi yirmi yaşında. Herhalde yirmi yaşında Mersin’ de olmak yaşların en güzelini yaşamaktı.” ***

 

* Amerikalılar Osmanlı döneminin son yıllarında Anadolu’ da muhtelif misyoner okulları açmıştır. Bunların içinde Kayseri Talas Koleji, Tarsus Amerikan ve İstanbul’ da Robert Kolej (bugünkü Boğaziçi Üniversitesi) öne çıkar. Başlangıçta Talas koleji ilkokul, Tarsus Amerikan koleji ise Ortaokul, Robert Kolej ise Lise ve Üniversite çağındaki çocukları yatılı olarak kabul etmiştir ve üç okul birbiriyle ilintilidir. On bir yaşındaki Halil’ in sözünü ettiği yatılı okul yaşamı 1941′ de Talas Kolejine gidişiyle başlar.

** Berrak bir hafızayla Halil kaleme aldığı öyküde, altmış yıl önce yaşanan ve narenciye ağaçlarını yakan 1942-43 yıllarını ve o dönem yaşananları tüm ayrıntısıyla anımsamakta ve nakletmektedir.

Gerçekten de 25 Ocak 1942 tarihli Yeni Mersin gazetesinde yayınlanan  “35 portakal beş kuruş” başlıklı baş makalede ortaya çıkan tablo şöyle yansıtmakta:

“Mersin sokakları bir haftadır portakal sergisine döndü. Adam boyundaki yığınlar arasında kulakları tırmalayan şu sesler yükseliyor

– 35 portakal beş kuruşa

Mersin ve civarının en mühim istihsal maddesi ve varidat kaynağı olan portakalı sokaklarda ayaklar altında olduğunu gördükçe yüreğimiz parçalanıyor. (…)

Gerçi hadisenin müessiri soğuklardır. Bunun neticesi ise Mersinin iflası, binlerce küçük, büyük sermayedarın mahvolması, günlerce, aylarca ve yıllarca sarf edilen emekler bir an içinde hiçe etmesidir” (Yeni Mersin 25 ikinci kânun 1942)

Bu arada bir not daha düşmekte yarar var.. Türkiye’ de narenciye (portakal, limon vs.) Osmanlı döneminden başlayarak taneyle satılır ve rekolte taneyle ifade edilirdi. 1945′ ten itibaren ülke genelinde kilogram ile alışveriş başlamıştır. 23 Ocak 1945 tarihli Yeni Mersin’ de yer alan haber bu konuda yeterince aydınlatıcıdır:

“Belediyemizin 1 Şubattan başlamak üzere portakal ve benzerleri Turunçgil ürünlerinin kilo ile satılması kararının uygulanacağı günden önce kentimizde portakal kilo ile satılmaya başlanmıştır. Hâl civarında Fahri Oktay ve ortağı Tecimevi dün 500 kilo portakalı 31 kuruştan Zeki Budur firmasına satım yapmıştır. (…)”

*** İlyas Halil Baharı Yitirdiğim Bahçe kitabı (2015) Mersin Başka İdi öyküsü (6 Nisan 2012)