Nicelikten niteliğe doğru yargı ve adalet… Abdullah Ayan (29.5.2018)

Nicelikten niteliğe doğru yargı ve adalet…

Bir önceki makalede nicelikten niteliğe dönüşümün ekonomiye olası katkılarını, ihracat sektörü verilerinden yola çıkarak ele almaya çalışmış, orta gelir tuzağından bir türlü çıkamayan Türkiye’ nin refaha ermesinde ihraç ürünlerini katma değer bakımından zengin hale getirmenin, özellikle de global marka yaratmanın önemine değinmiştim.

Nicelikten niteliğe dönüşüm salt ekonomiyle ya da ekonominin ihracat sektörüyle sınırlı değil.

Hayatın her alanında özellikle de AK Partinin iktidar olduğu şu son 16 yıllık zaman diliminde benzer tablolar çıkıyor karşımıza…

Belli yaş grubunun üstündekiler bilir, bilmekle de kalmaz, yaşayarak gördüler.

İster en gelişmiş kent İstanbul’ da, ister gerilerdeki herhangi bir doğu güneydoğu ilinde bir mahkemeye yolu düşenler, adaletin hangi ortamlarda dağıtılmaya çalışıldığını yıllarca ibretle izledi.

Kiralık köhne binalar, mezbeleliği andıran daracık odalar, farelerin cirit attığı dosyalara tanıklık ettik onca zaman…

Sonra AK Parti geldi, gerçekten bu alanda büyük adımlar attı.

İstanbul ve İstanbul’ un en gelişmiş ilçelerinden Şişli Adliyesini hatırlarım. Kiralık bir iş hanının tıkış tıkış koridorları, o koridorlardaki yığılmış onca davacı/davalı, sanık/tanığın birbirine karıştığı kelimenin tam anlamıyla içler acısı kaotik tablo…

Bugün artık İstanbul’ un iki yakasında devasa Adalet Sarayları arzı endam etmekte…

Sadece İstanbul’ da da değil.

Mersin, Antep, Kayseri, Konya’ da…

Yıllar önce hatırlıyorum da Silifke’ ye bir dava için gittiğimde kaymakamlık müştemilatı gibi birkaç odaya sıkışmış Adliyeyi bulmakta epeyi zorlanmıştım.

Bugün Silifke bağımsız bir kompleks içinde yer alan Adalet Sarayına sahip…

Görmedim ama büyük olasılıkla Güneydoğu ve Doğuda da bu böyledir.

Nicelik olarak iyileşme mekanlardan ibaret te değil.

Bilişim ve yazılımın gelişmesi, bilgisayarlaşmanın hayatımızın her alanına girmesi gibi Adalet sistemine de çok değil 20 yıl ince hayal edilemeyecek kadar büyük, devrimsel etkileri oldu.

Dosya kavramı neredeyse ortadan kalktı. Davalar tüm bilgi ve belgeleriyle bilgisayar ortamına taşındı. Artık tozlu arşivlerden evrak bulma dönemi de tarihe karıştı.

Avukat artık adliyeye gitmeden, depolardan dosya bulup çıkarma zahmetine girmeden dünyanın neresinde olursa olsun, bilgisayarıyla takip ettiği davanın tüm dökümanlarına erişebiliyor, dava bile açabiliyor.

Tüm bunlar çok olumlu ve sadece yargı çevresini değil, hepimizi ilgilendiren, rahatlatan gelişmeler.

Buraya kadar her şey yolunda gibi görünüyor.

Ama gerçek öyle mi?

Evet Adalet Saraylarına kavuştuk ama ya adaletin kendisine?

Bugün dava yükü altında ezilen bir yargı sistemi , adalet dağıtıldığına, ya da yargıdan çıkan kararların adil olduğuna inanmayan insanların kahir çoğunlukta olduğu bir ülke Türkiye…

Büyük binalar, görkemli saraylar, bilgisayarlarla donatılmış alt yapı…

Nicelik olarak her şey yolunda…

Peki o saraylarda dağıtılacak adalet?

Nitelik, nitelik nerede?

Ne demek istediğimi anlamak için yurt dışında bir mahkemeyi, yargılamanın nasıl işlediğini görmenize gerek yok.

Herhangi bir diziye göz atın, anlarsınız aradaki dağlardan büyük farkı…

Neden mi?

Çünkü bu ülkede yargıç ve dolayısıyla yargı bağımsız değil.

Yargıcın bağımsız olmadığı yerde adalet te adil biçimde dağıtılmıyor. Adaletin olmadığı yerde vatandaş mağdur oluyor olmasına da bununla kapanmıyor mesele…

Adaletin olmadığı, yargıya güvenin duyulmadığı yere yabancı yatırımcı da gelmiyor, yatırımcı gelmeyince kıt kaynaklarınızın ötesine geçen nitelikli dış kaynak akmıyor. Hepsi birbirine zincirleme bağlı bir dizi unsur… Tepesinde de olmazsa olmaz Demokles’ in kılıcından beter adalet terazisi sallanıyor.

Adaletin sağlanmamasında en önemli sebep yargının bağımsızlığı ama bununla bitmiyor. Şeytan detayda gerek misali ayrıntı niyetine göz atacağımız rakamlarda ürkütücü.

2002′ de bu ülkede 10 milyon icralık dosya vardı.

2017′ de 24 milyonu aştı.

Artan iş yükü, kararını vicdanına göre verirken, ülkenin muktedirleri ne der? tedirginliğiyle vicdanı arasında gidip gelen yargıçlar…

Bu tablodan herkesi tatmin eden adalet çıkmaz…

Ne diyordu şarkı: “neyleyim köşkü, neyleyim sarayı, içinde salınan yar olmayınca”

Saraylara taşınsa da, millete adaleti adil dağıtmayan yargıyı kim ne yapsın?

 

 

Türkiye’ nin nicelikten niteliğe dönüşemeyen yolculuğu (ihracat) Abdullah Ayan (28.5.2018)

Türkiye’ nin nicelikten niteliğe dönüşemeyen yolculuğu (ihracat)

Bir önceki makalede AK Parti’ nin ülkeyi yönettiği 16 yıllık dönemini üç merhaleye ayırmış, AB kriterlerine uyum çabaları ve IMF çıpalarına sarıldığı 2002-2008′ i yükseliş, 2008-2011’i duraklama ve 2011 sonrasını gerileme yılları olarak kimi alanlardaki veriler ışığında tanımlamaya çalışmıştım.

Gelelim 16 yılın sonunda artık gerilemenin tıkanma, deyim yerindeyse duvara dayanma olarak tanımlanabilecek finaline…

Yükselme döneminde nicelik olarak her alana yansıyan büyüme ve gelişmenin yerini iş niteliğe geldiğinde yine her alanda sayısız örneklemeyle anlatılabilecek tıkanma aldı.

İhracat 2002′ den 2008′ e uzanan kısacık zamanda 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıkarma başarısız elbet yadsınamazdı. Gelin görün ki, son on yılda nefesi kesilen, dura kalka bir yerlere gitmeye çalışan, pusulasız, dümensiz bir görünüm arz etmekte..

Peki, neden?

İyi başlayan yolculuk ne oldu da, kısa zaman içinde tatsız bir hal almaya başladı?

Aslında sürecin gidişi, nasıl sonuçlanacağını yeterince anlatmaktaydı. Ama nedense gerçek yerine hayallere kapılma tercih edildi.

Örneğin 2009 yılında TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi) tarafından tüm sektörlerin mevcut durumu, potansiyeline göre geleceği göz önüne alınarak hazırlanan ve 2010′ da kamuoyuyla paylaşılan “Hedef 2023, 500 Milyar Dolar İhracat” stratejik planına göre Türkiye, 13 yılda dünyadaki ihracat payını 2 katına çıkaracak ve en çok ihracat yapan ülkeler sıralamasındaki 31. likten çıkıp, ilk 20 ihracatçı ülke arasına girecekti.

Nasıl yapılacaktı bu?

İhracatı, nicelikten niteliğe dönüştürerek…

TİM çalışmasında nicelik, nitelik kavramı ete kemiğe büründürülüp formüle de edilmişti: “Bugün fasoncu, ürün odaklı, yerel üretici konumda iken yarın tüketici odaklı, global markalar çıkarmış ülke hedefine ulaşmak.”

Anlatılan hikaye heyecan verici, hedef Kaf dağının ardında gibi dursa da, söylenenlerin yapılması halinde erişimi imkansız bir yolculuk değildi bu.

Gelin görün ki, evdeki hesap çarşıya uymadı.

2009’da hazırlanmaya başlanan projeksiyonda hayal olarak 2013 ihracat hedefi 160, 2018 hedefi ise 284 milyar dolar olarak öngörülüyordu, beklentinin ne kadarına eriştiğimizi sanırım hatırlatmama gerek yok. 2013 hedefini 5 yıl rötarla 2018’de yakalamaya çalışan Türkiye…

Fasonculuktan kurtulup global marka çıkarmadığımız sürece gidilecek yer bellidir diyordu TİM, öyle de oldu.

Fasonculuktan kurtulamayıp katma değeri üretimle kıyaslanmayacak yükseklikte küresel marka  yaratmadıkça ihracat gelirlerini arttıramayan ülkenin, değer yerine miktar artışıyla sınırlı bir dar alana hapsolması kaçınılmazdı. Bugün sonuna geldiğimiz yol, böylesine açmazlarla dolu. Ve bizler  o duvarın dibinde açılacak yeni bir kapı umut etmekteyiz. Oysa ne öyle bir kapı var, ne de bu gidişin sonu…

Eskiden hepimizin hayali, para etmez tarım ürünleri yerine döviz girdisi yüksek sanayi ürünleri ihraç etmekti.

İlerleyen yıllarda sanayi ürünü ihracatı da yetersiz ve bir yerde anlamsız kaldı.

Artık teknoloji girmeye başlamıştı devreye, teknoloji ile birlikte bilişim sektörü önem kazandı.

Gidişi kavrayan, hızlı biçimde uyum sağlayan ülkeler bu alanda hızlı yol aldılar. Eskiden Japonya bu alanda öncüydü, bugün Çin, Güney Kore ve izlerinden giden pek çok ülke açılan bu yeni fırsat kapısından geçip, yepyeni ufuklara yol almakta.

İki basit örnek nicelik ve nitelik kavramıyla ne demek istediğimi yeterince özetleyecektir:

Türkiye 2017 yılında 8 milyon ton çimento ihraç ederek yaklaşık 500 milyon dolar elde etti. Kaba tanımla ithal ettiği enerjiyle taş pişirip sattı. Havayı, suyu kısaca doğayı kirletme pahasına karşı ortaya çıkan reel ekonomik tablo bu.

Çimentoda en büyük alıcı ise ABD…

Aynı ABD, 8 milyon ton çimento ihraç edip 500 milyon dolarlık döviz girdisi için çabalayan Türkiye’ ye iki Boeing uçağı satarak aynı miktarda döviz elde ediyor. Yaklaşık 250 milyon dolarlık uçağın fiyatı içindeki teknoloji payını sanırım anlatmaya gerek yok.

Bırakın uçak üretimi gibi hayli yüksek teknoloji gerektiren alanlarda boy göstermenin neredeyse imkansızlığının farkındayım.

İyi de taşı pişirip çimento elde etme dışında yine taştan, topraktan katma değeri yüksek daha başka ürünler elde edilemez mi? Küresel arenada boy gösterecek markalar yaratılamaz mı?

Güney Kore gibi bir rol model ülke var karşımızda…

1970′ lerin tarım toplumundan bugün dünyanın gıptayla baktığı teknoloji ağırlıklı ürün ihracatının yıldız ülkesi…

Otomotiv üretiminde aynı yıl yola çıktığımız Güney Kore bugün otomotiv sektörüyle, küresel markalarıyla dünya pazarlarının tartışılmaz liderlerinden biri.

1980′ lere kadar gelişmişlik anlamında aynı kaderi paylaştığımız Güney Kore ve onun,  iletişim, bilişim sektörüne damgasını vuran global markaları tüm dünyayı kasıp kavururken biz neredeyiz?

Tek başına Samsung’ un yıllık cirosu 240 milyar dolar. Üç Samsung, tüm Türkiye’ nin bir yılda yarattığı hasılaya eşit ciroya sahip…

Güney Kore bugün yılda 51 milyon nüfusuyla, 552 milyar dolar ihracat gerçekleştiren bir ülke.

Üstelik ihracatın yaklaşık üçte biri ileri teknoloji ürünü ihracatı..  135 milyar dolarlık ileri teknoloji ürünü ihraç ediyor ki, bu 81 milyonluk Türkiye’nin toplam ihracatına yakın. (Dünya Bankası verilerine göre 2016′ da Türkiye ileri teknoloji ürün ihracatı  2 milyar 183 milyon dolardı)

Tıpkı bizim gibi petrol ve türevlerini ithal etmek zorunda olan bir ülke ama 552 milyar dolarlık ihracata karşılık  448 milyar dolarlık ithalat yapıyor ve Türkiye’ nin tersine dış ticaret fazlası var.

İleri teknoloji ölçütlerine konu hangi kriteri alırsanız alın Türkiye ile dünün yoksul köylüsü Kore arasında uçurumlar var.

İyi de bunu nasıl sağladı derseniz?

Niceliği önce eğitim sonra da üretimde niteliğe dönüştürdü.

O nedenle Kore 1 kg ağırlıkta 10 akıllı telefon satarak 10 bin dolar elde ederken bizim aynı dövizi kazanmak için 20 bin kg domates satmamız gerekiyor.

Eğitimde nitelik apayrı bir yazı konusu…

Onu bir başka yazıda ele alalım…

 

 

 

AK Parti iktidarı, Türkiye’ nin Nicelikten niteliğe dönüşemeyen yolculuğu Abdullah Ayan (24.05.2018)

AK Parti iktidarı, Türkiye’ nin Nicelikten niteliğe dönüşemeyen yolculuğu

Bir önceki makalede AK Parti’ nin ülkeyi yönettiği 16 yıllık dönemini üç merhaleye ayırmış, AB kriterlerine uyum çabaları ve IMF çıpalarına sarıldığı 2002-2008′ i yükseliş, 2008-2011’i duraklama ve 2011 sonrasını gerileme yılları olarak kimi alanlardaki veriler ışığında tanımlamaya çalışmıştım.

Gelelim 16 yılın sonunda artık gerilemenin tıkanma, deyim yerindeyse duvara dayanma olarak tanımlanabilecek finaline…

Yükselme döneminde nicelik olarak her alana yansıyan büyüme ve gelişmenin yerini iş niteliğe geldiğinde yine her alanda sayısız örneklemeyle anlatılabilecek tıkanma aldı.

İhracat 2002′ den 2008′ e uzanan kısacık zamanda 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıkarma başarısız elbet yadsınamazdı. Gelin görün ki, son on yılda nefesi kesilen, dura kalka bir yerlere gitmeye çalışan, pusulasız, dümensiz bir görünüm arz etmekte..

Peki, neden?

İyi başlayan yolculuk ne oldu da, kısa zaman içinde tatsız bir hal almaya başladı?

Aslında sürecin gidişi, nasıl sonuçlanacağını yeterince anlatmaktaydı. Ama nedense gerçek yerine hayallere kapılma tercih edildi.

Örneğin 2009 yılında TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi) tarafından tüm sektörlerin mevcut durumu, potansiyeline göre geleceği göz önüne alınarak hazırlanan ve 2010′ da kamuoyuyla paylaşılan “Hedef 2023, 500 Milyar Dolar İhracat” stratejik planına göre Türkiye, 13 yılda dünyadaki ihracat payını 2 katına çıkaracak ve en çok ihracat yapan ülkeler sıralamasındaki 31. likten çıkıp, ilk 20 ihracatçı ülke arasına girecekti.

Nasıl yapılacaktı bu?

İhracatı, nicelikten niteliğe dönüştürerek…

TİM çalışmasında nicelik, nitelik kavramı ete kemiğe büründürülüp formüle de edilmişti: “Bugün fasoncu, ürün odaklı, yerel üretici konumda iken yarın tüketici odaklı, global markalar çıkarmış ülke hedefine ulaşmak.”

Anlatılan hikaye heyecan verici, hedef Kaf dağının ardında gibi dursa da, söylenenlerin yapılması halinde erişimi imkansız bir yolculuk değildi bu.

Gelin görün ki, evdeki hesap çarşıya uymadı.

2009’da hazırlanmaya başlanan projeksiyonda hayal olarak 2013 ihracat hedefi 160, 2018 hedefi ise 284 milyar dolar olarak öngörülüyordu, beklentinin ne kadarına eriştiğimizi sanırım hatırlatmama gerek yok. 2013 hedefini 5 yıl rötarla 2018’de yakalamaya çalışan Türkiye…

Fasonculuktan kurtulup global marka çıkarmadığımız sürece gidilecek yer bellidir diyordu TİM, öyle de oldu.

Fasonculuktan kurtulamayıp katma değeri üretimle kıyaslanmayacak yükseklikte küresel marka  yaratmadıkça ihracat gelirlerini arttıramayan ülke, değer yerine miktar artışıyla sınırlı bir dar alana hapsolması kaçınılmazdı. Bugün sonuna geldiğimiz yol, böylesine açmazlarla dolu. Ve bizler  o duvarın dibinde açılacak yeni bir kapı umut etmekteyiz. Oysa ne öyle bir kapı var, ne de bu gidişin sonu…

Eskiden hepimizin hayali, para etmez tarım ürünleri yerine döviz girdisi yüksek sanayi ürünleri ihraç etmekti.

İlerleyen yıllarda sanayi ürünü ihracatı da yetersiz ve bir yerde anlamsız kaldı.

Artık teknoloji girmeye başlamıştı devreye, teknoloji ile birlikte bilişim sektörü önem kazandı.

Gidişi kavrayan, hızlı biçimde uyum sağlayan ülkeler bu alanda hızlı yol aldılar. Eskiden Japonya bu alanda öncüydü, bugün Çin, Güney Kore ve izlerinden giden pek çok ülke açılan bu yeni fırsat kapısından geçip, yepyeni ufuklara yol almakta.

İki basit örnek nicelik ve nitelik kavramıyla ne demek istediğimi yeterince özetleyecektir:

Türkiye 2017 yılında 8 milyon ton çimento ihraç ederek yaklaşık 500 milyon dolar elde etti. Kaba tanımla ithal ettiği enerjiyle taş pişirip sattı. Havayı, suyu kısaca doğayı kirletme pahasına karşı ortaya çıkan reel ekonomik tablo bu.

Çimentoda en büyük alıcı ise ABD…

Aynı ABD, 8 milyon ton çimento ihraç edip 500 milyon dolarlık döviz girdisi için çabalayan Türkiye’ ye iki Boeing uçağı satarak aynı miktarda döviz elde ediyor. Yaklaşık 250 milyon dolarlık uçağın fiyatı içindeki teknoloji payını sanırım anlatmaya gerek yok.

Bırakın uçak üretimi gibi hayli yüksek teknoloji gerektiren alanlarda boy göstermenin neredeyse imkansızlığının farkındayım.

İyi de taşı pişirip çimento elde etme dışında yine taştan, topraktan katma değeri yüksek daha başka ürünler elde edilemez mi? Küresel arenada boy gösterecek markalar yaratılamaz mı?

Güney Kore gibi bir rol model ülke var karşımızda…

1970′ lerin tarım toplumundan bugün dünyanın gıptayla baktığı teknoloji ağırlıklı ürün ihracatının yıldız ülkesi…

Otomotiv üretiminde aynı yıl yola çıktığımız Güney Kore bugün otomotiv sektörüyle, küresel markalarıyla dünya pazarlarının tartışılmaz liderlerinden biri.

Ya da iletişim, bilişim sektörüne damgasını vuran Güney Kore’ nin global markaları tüm dünyayı kasıp kavururken biz neredeyiz?

Tek başına Samsung’ un yıllık cirosu 240 milyar dolar. Üç Samsung, tüm Türkiye’ nin bir yılda yarattığı hasılaya eşit ciroya sahip…

 

 

 

Quo Vadis ? (Nereye doğru?) (22.5.2018) Abdullah Ayan

Quo Vadis ? (Nereye doğru?)

Aslında bugün AK Parti diye tanımladığımız siyasi hareketin ilk kuruluş günlerindeki AK Parti olup olmadığı tartışmalıdır.

Tartışmalıdır çünkü, kuruluş felsefesi, ilk günlerde topluma vaat ettikleriyle bugün savunduğu görüşlere bakıldığında çok farklı bir siyasi hareketten söz ediyoruz.

Daha özgürlükçü, daha sivil, askeri vesayeti ortadan kaldırıp daha demokratik bir iklim yaratma beklentisiyle iktidara gelen AK Parti’ nin 16 yıl sonunda ülkeyi getirdiği yer ortadadır.

Toplumu kutuplaştıran, yarısını karşısına alarak yeri geldiğinde bırakın rakibi neredeyse düşman gören bir dil kullanıyor son yıllarda ve bu dil yumuşayacağına gün geçtikçe daha da sertleşiyor.

Başta komşular olmak üzere tüm dünyayla dost olunacağı iddiasıyla başlayan yolculuğun bugün geldiği yer ortada.

Tüm ülke hatta dünya tarafından tartışılan, hatta araştırma konusu yapılan bu alanı bırakıp başlıktaki soruya yanıt aramak istiyorum.

Yanıt aramamız gereken soru şu:

Her varlık gibi siyasi partiler de günün birinde eskiyor ve ölüyorsa, AK Parti bu olgunun neresinde?

Mutlaka bir çerçeveye oturtmak gerekirse, biraz da AB sürecinin desteği ve belirlediği çıpalarla uyum içinde hareket edilmesi sonucu 2002-2007 arası yılları yükselme, 2007-2011 dilimini duraklama ve sonrasını da tedricen hızlanan, bugün artık duvara dayanan gerileme dönemi olarak ta tanımlamak mümkün…

Tüm alanlardaki rakamlar aynı trendi anlatıyor.

Gayri Safi Milli Hasıla’ ya bakın, yıllar itibariyle kişi başına düşen milli gelire, ülkenin en önemli ekonomi dinamiği ihracat rakamlarına bakın, hep aynı şeyi göreceksiniz.

İlk 5 yılda önemli sıçramalar, ardından yavaşlama ve artık yerinde sayan ihracat, dolar bazında ele alındığında benzer grafiği çizen GSMH ve işsizlik, enflasyon gibi bir çırpıda sıralanacak diğer ekonomik veriler.

Basit bir örnek vereyim:

2002′ de 36 milyar dolar olan ihracat 2008 yılında 132 milyar dolara ulaşır. Sonraki on yılda %10’luk düşüş, kalkışlarla gitmeye çalışan mehteran yürüyüşüdür.

Daha da önemlisi, nitelikli ürüne yönelmesi, yöneltilmesi gereken ihracat, taş toprak satarak ve artış ta nitelikten beslenemediği için ancak miktarı arttırarak, daha az döviz girdisine karşı çok daha fazla kilo artışıyla yakalanmaya çalışılıyor.

Türkiye başta AB çıpası olmak üzere dünyadaki olumlu rüzgarları arkasına alan AK Parti iktidarının o yükseliş döneminde Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez orta gelir tuzağından çıkma fırsatını yakalamış ve ne yazık ki o tarihi kısmet kuşu yine masallardaki Kaf dağının arkasına uçup gitmiştir.

 

Bir başka örneği, orta gelir tuzağının göstergesi de sayılan kişi başı milli gelir verileriyle anlatmak mümkün:

2002 sonunda kişi başına düşen milli gelir 3660 dolar iken, 2008′ de 10.850 dolara çıkıyor. Buraya kadar her şey gayet iyi. Trend öyle sürdürülse orta gelir tuzağının eşiği 10 bin dolar geçilecek ve beş yıl sonunda 15 bin dolar yakalanacak. 15 bin dolar dediğimiz rakam ise orta gelir tuzağından çıkışımızın müjdecisi…

Ama öyle olmuyor…

Aynı Türkiye’ nin 2017′ de kişi başı geliri 10.597 dolar…*

Ülke 2008′ de ulaştığı 10.500 doları 15 binlere çıkarıp derin nefes alma fırsatını kaçırmakla kalmıyor, o 10 bin dolarlık çıtanın etrafında dönüp duruyor.

Bunlar işin vatandaşın mutfağında, cebinde her an hissettiği, yeri geldiğinde yakan ekonomi ayağı…

Bir de sosyal siyasal bölümü var 16 yıldır AK Parti ile sürdürdüğümüz yolculuğun…

Ekonomide yaşanan hüsrandan farksız bir hayal kırıklığı da orada hâkim…

Ve bana göre, ekonomide tanık olduğumuz nicelik nitelik tartışmasının asıl sürdüğü alan da bu…

Bir sonraki yazıda yaptığı okul, hastane, yolları anlatan ve eskiye göre okullardaki dershane, hastane yatak sayıları, duble yolları eskiye göre karşılaştıran AK Partinin bu nicelik içeren verileri nitelikli hale getirecek adımları atamayışının neden ve sonuçlarını ele almaya çalışacağım.

*Dünya Bankası verileri

  2002 2008 2017
İhracat milyar $ 36 132 155
Kişi başı gelir $ 3660 10850 10597

 

 

 

 

 

 

Abdullah Ayan yazdı: Partiler de ölür… (18.5.2018)

Partiler de ölür…

Hasan Hüseyin Korkmazgil, çok sevdiğim dizelerinden birinde “öldük, mermer de ölür” der…

Dize güzelden öte etkileyici olsa da, haklı olarak çoğu insan sormadan duramaz: “mermer bu, hiç ölür mü?”

Evet ölür, cinsine göre farklı ömürlere sahiptir ama bin yıl, üç bin, beş bin yıl dayanır ama sonunda mermer de ölür.

Zaten şair de mermer metaforu ile, dayanaklılığın sembolü maddeyle karşılaştırdığı insanın özellikle de direnen insanın yok oluşunu, ölüm anlamına gelen biçim değiştirmesini aynı potada buluşturup, karşılaştırır…

Aslında Mermer de ne ki, ona gelinceye kadar, farkına varmadığımız ne ölümler sürüp gitmekte?

Bakmayın zamanı kendi ölçütlerimize göre eğip büktüğümüze…

Algılamakta zorlanacağımız farklı zaman boyutlarıyla değerlendirirsek, Samanyolu’ nun varlık sebebi güneş te an gelecek ölecek…

İçinde barındırdığı atom çekirdeklerinin birleşmesi sonucu ortaya çıkan nükleer enerji ile beslenen güneşin bu kaynağı zamanla azalacak ve bizim zaman ölçülerimize göre 4 bilemediniz 5 milyar sonra soğuyup yok olacak.

Yok olurken de tek başına terk etmeyecek sahneyi. Ölüme yakın genişlemeye başlayacak, genişlerken dünyamızın da yer aldığı kendisine yakın en az 4 gezegeni yutup içinde eritecek…

Belki de azalan enerjisini yaşamlarını kendisine borçlu evlatlarından kazanma hesabıdır, kim bilir?

Kimi insanın anlamakta bile zorlanacağı büyüklükteki bu ve benzeri yok oluşları bir yana bırakıp daha küçük zaman dilimlerine göz atalım;

200 bin yıl önce ortaya çıkmış neandertal insan türü 28 bin yıl önce bir daha dönmemek üzere yok olup gitti.

Bizim türümüz homosaphienler  de eninde yok olacak. Ya elimizle pişirdiğimiz felaketlerden herhangi biriyle tükeneceğiz, ya da gök taşı vs benzeri bir dış etken kökümüzü kurutacak.

Yıkılmaz sanılan imparatorluklar, bitmez sanılan çağlar…

Her şeyin günün birinde yok olduğu dünyada, insanoğlunun sonsuza kadar yaşayacakmışçasına, doyumsuzluğu, hırsı…

Oturup sakin kafayla düşündüğümüzde kaçınılmaz son olan ölüm, hepimizin hiçlik duygusu altında ezileceğimiz bir gerçek olarak dursa da, hiç birimiz o gerçeğe karşın günlük hengame içinde bir yerlerden bir yerlere savruluyor, basit çıkarlar uğruna asıl gerçeği görmemeyi yeğliyoruz.

Acımasız zaman değirmeni insanların yer yer hayatlarını adadığı tutkuları, duyguları, davaları, inanışları da öğütüyor.

Düşünüyorum da, bir zamanlar uğruna ölümlere gidip gelinen sevgililerden, yoluna kefen giyilen nice liderden geriye ne kalıyor, ömür törpüsünün tükettiği yıllar içinde?

Hayatın tüm alanlarında geçerli olan bu yalın gerçek siyasette de aynı acımasız haliyle dün de vardı, bugün de var…

Çok gerilere gitmeyeceğim…

Bir zamanlar ülkedeki her şeyin hakimi konumuna gelen Menderes’ in Demokrat Partisi bugün nerede?

Evet bir darbeyle yıkıldı, depremin ardından enkazı üzerine Adalet Partisi inşa edildi.

Bunların hepsi de doğru sayılabilecek argümanlara sahip…

Ama aynı köklerden beslense de, Adalet Partisi üzerinde yükseldiği taban Demokrat Partinin kendisi miydi?

Zamanın ruhu bir şeyleri alıp götürmüş, yeni bir iklim sarmalamıştı dört yanı…

Örneğin Demokrat Parti, tarımın ve toprağı işleyen köylünün döneminin eseriydi. Oysa aynı alan üzerine yerleştiğini iddia eden Adalet Partisi, köyden kente akmaya başlayan kitlelere ulaşmaya çalışıyordu.

Sonunda tıpkı Demokrat Parti gibi Adalet Partisinden de eser kalmadı. Evet bir darbe şiddetli deprem niyetine gelip yerle bir etmişti ama o darbeden çok önce de, gücünü yitirmeye başlamıştı hareket…

Ve 80 darbesinin kapılarına kilit vurduğu siyasi partilerin yerine kurulmaya başlanan yenileri…

Özellikle de tıpkı DP üzerine inşa edilen AP’ nin başına gelenlerin benzer senaryosunu hayata geçirmeye çalışan Özal’ ın Anavatan’ ı…

Sahi, orta yaşa ermiş herkesin hatırlayacağı Özal’ ın kurduğu Anavatan Partisinden bugüne ne kaldı?

O Özal ki, taban olarak Adalet Partisi köklerinden beslense de, ülkeyi ekonomik açıdan dünyaya açma vizyonuyla ilk bakışta benzer sanılan bedene bambaşka bir ruh vermeye çalışmış, kimi açıdan sağlamıştı da…

O kadar başarılı sayılan, başlarda halkın teveccühünü kazanmış bir siyasi parti üç dört yıllık yükselişin ardından önce duraklama dönemine girer, ardından gerileme ve çöküş yaşar.

Siyasi hayatımızdaki yeri çok eskilere gitmediği için duraklamasından çöküşüne kadar geçen süreçle ilgili çok şeyler hatırlayanlar, nedenleri hakkında epeyi kelam edecekler çıkacaktır.

Tümünün mutlaka az ya da çok etkisi olmuştur da…

Ama işin temelinde yatan ana sorunu ele almaya çalıştığımızda bu etmenlerin ne ölçüde payı vardır?

Bence sorun ve daha doğru bir tanımla hastalık başka yerdeydi. Teşhis doğru yapılmadığı için farklı yöntemlerle hasta iyileştirilemezdi, iyileşmedi de zaten…

Bugün Ak Parti’ nin hal ve gidişini izlerken, bir zamanların Anavatan’ ında gözlediğim o kadar çok benzer sorun, en azında bende öylesine DEJAVU hissi uyandıran olaya tanık oluyorum ki, ‘yok canım bu kadarı da olmaz, geçmişteki onca hatadan mutlaka bazı ders alınmıştır’ demekten kendimi alamıyorum.

İsteyen kızar, isteyen en acımasız sözlerle karşı çıkar ama gelmekte olan dalgayı gözleri bağlılar ve körler dışında görmemek mümkün değil…

AK Parti gerileme dönemine gireli uzun zaman oldu ama bugün tanık olduğum artık erimekte olduğu…

Peki, bunca geniş kesimin yanında yer aldığı var sayılan bir siyasi hareket kendisini en güçlü sandığı dönemlerden de önce hangi hastalığa yakalanıp, bugünkü duruma gelmiş olabilir?

Metal yorgunluğu gerçekten teşkilatlardan mı kaynaklı?

Sakın, sorunun temeli çok daha derinlerde olmasın!

Soruların yanıtı ve sorunun ne olduğunu anlatmaya çalışacağım ama bir sonraki makalede…

 

Kesintili demokrasi kaderimiz mi? (15.5.2018)

Kesintili demokrasi kaderimiz mi?

Türkiye iyisi kötüsüyle henüz 100 yaşını doldurmamış genç bir Cumhuriyet…

Genç Cumhuriyetin demokrasi geçmişi ise çok daha kısa…

Üstelik o kısacık demokrasi deneyimi de durmadan müdahaleler, gizli açık darbelerle kesintilere uğramış.

1923-46 tek parti dönemini  (o tek parti döneminde açılıp kapanan, hafızalarda acı hatıralarıyla yer alan Serbest Fırka deneyimi de dahil ) evrensel anlamdaki demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığı için demokrasiden saymayacağımıza göre, takvimi 1950′ den başlatmak yanıltıcı olmaz.

O tarihten bugüne, 60 darbesi ve sonrasında birkaç yıl alan restorasyonu, 1971′ deki 12 Mart muhtırasıyla gelen ara dönemi, 12 Eylül darbesinin çaldığı yılları, 28 Şubatın demokrasiyi oksijen çadırına koyan ‘post modern’ girişimini ve son iki yılımıza damgasını vuran sancılarla dolu OHAL’ i düşündüğümüzde geriye insan gibi özgürce havasını soluduğumuz kaç günümüz kalır ki, geriye?

Aslında demokrasinin rafa kaldırılmasında Sıkıyönetim ve OHAL ölçüt olarak alınsa -ki doğru kriter budur- gerçekten de huzur dolu anlarımız, sancılı günlerimizden çok daha azdır.

Çabuk unutuyoruz ama anımsayalım:

1957-60 arası baskılarla geçmiş, ardından gelen 27 Mayıs darbesiyle başka bir olağanüstülüğün kapıları açılmıştır.

1971′ deki 12 Mart muhtırasıyla başlayan, Meclisi neredeyse kapanma noktasına getirmekle kalmayıp, 12 Eylül 80 darbesiyle halen acılarını, yaralarını saramadığımız karanlık yıllar…

12 Eylül darbesinin ardından faşist cuntacılar yeni anayasayı dayayıp sonunda seçimli, sandıklı demokrasiye geçtiğimizi iddia etseler de, ülkenin üstündeki olağanüstü karanlık bulutları dağılmış mıdır?

Koydukları sıkıyönetimi kaldırmalarına yakın, başlayan yeni terör dalgası gerekçe gösterilerek cuntadan iktidarı devralan Özal’ ın ANAP’ ı, ülkenin doğu ve güneydoğusuyla sınırlı da kalsa, olağanüstü hal ilan eder ve o olağanüstü hal 1987-2002 yılları arasında olağan bir yaşam biçimiymiş gibi hayatımızın hayli büyük bir dilimini kemirip durur.

Yazdıkça ruhumu karartan bir yolculuk bu…

70 yaşıma varmadan iki askeri darbe (27 Mayıs 1960-12 Eylül 80), doğrudan Meclise ve seçimle iş başına gelmiş iktidarlara iki ayrı müdahale (12 Mart 71- 28 Şubat 1997), üç ayrı darbe teşebbüsü (1962-63 Talat Aydemir ve 15 Temmuz 2016 kanlı darbe girişimleri) ve tüm bunlara tüy diken onlarca yıllık OHAL halleri…

Peki, bu ülke neden bir türlü normalleşemiyor?

Neden, her seçimi sonunda ölüm/kalım sonucuna yol açacak niteliğe büründürüyoruz.

Neden, gelişmişinden vazgeçtim, ortalama her batı ülkesi gibi iktidarlar sancısız, vukuatsız el değiştirmiyor?

Neden iktidar sahipleri, her seçimi sanki kendileriyle ülke aynı kadere sahipmiş gibi beka sorunu olarak karşımıza getirip, kendilerini getiren halkın bir gün göndermesini dünyanın sonu gibi görüyor, gösteriyorlar?

Oysa, demokrasilerde böylesine kutsal misyonerliklere yer yok…

Sonuçta belli bir dönem için birilerini yetkilendirip, ödediğimiz vergilerimizi adil ve şeffaf biçimde bize hizmet olarak sunmalarını istiyoruz.

Bütçe yapacak, paramızla başta can ve mal güvenliği, adaletin sağlanması olmak üzere sağlık ve eğitime, insanca yaşamamız için gerekli adımları atacaklar.

Başarana devam diyeceğiz, başaramayana sandıkta kırmızı kart gösterip evine göndereceğiz.

Hepsi bu…

İstenmeyen gitmesini bilecek, yapamayanın yerine daha iyi yaparım diyen gelecek…

Gelişmiş tüm demokrasilerde oyunun kuralları belli ve herkes sahaya çıktığında o kurallara uymak zorunda olduğunun farkında…

“Muassır medeniyet” ya da günümüz Türkçesiyle “çağdaş uygarlık” hedeflerine giden yolda batının neredeyse tüm kurumlarını benimseyip, hayatımızı yüzlerce yıllık denemelerin sonunda refah ve huzura en yakın sistem olarak karşımıza çıkan bu modele uydurmaya çalışmamıza rağmen iş iktidarların el değiştirme süreci olan seçimlere geldiğinde neden iktidara gelenler mızıkçılık yapmaya başlıyor?

Üstelik mızıkçılık son dönemde ortaya çıkmış bir şey değil.

1946′ da çok partili hayata geçmeye karar verdiğimiz günden beri, istisnasız tüm iktidarlar eşit ve adil seçim diye iş başına gelmiş ancak işler umduğu gibi gitmeyince maç ortasında oyunun kurallarını değiştirmeye, iradesine saygı duymaları gereken halka, “biz gidersek beka sorunu çıkar, ülke çöker, ekonomi batar” gibisinden korku tamtamlarını çalmaya kalkmışlardır.

1946′ dan günümüze söylemler bile neredeyse aynıdır…

14 Mayıs 1950′ de iktidarı Demokrat Partiye devreden CHP ve onun sembol lideri İnönü, aynı yıl, 30 Ağustos vesilesiyle verdiği demeçte henüz 90 gününü doldurmakta olan Demokrat Partiye karşı seçmeni  “ülkenin geleceği” konusunda şöyle uyaracaktır:

” Memleket baştan başa huzursuzluk içindedir. Siyasi emniyetimiz pervasız ve apaçık tehditler altındadır. Vatandaşlar memleket mukadderatının selamete gitmesi için kendilerine ağır fedakâr ve şerefli bir vazife düştüğünü bilmelidirler.”

Gördüğünüz gibi yetmiş yıldır iktidarlar, nesiller değişiyor ama siyasi parti liderlerinin sopa niyetine sallayıp durduğu beka sopası hep aynı…

 

 

abdullah Ayan yazdı: Güzel dostum, Tankut Tufan… (14.5.2018)

Güzel dostum, Tankut Tufan…

Sevgili Tankut ağabeyi 1970′ lerin başında tanıdım.

Bazı insanlarla daha karşılaştığınızda, öylesine bir elektriklenme hisseder ve o denli etkilenirsiniz ki, o hislerle dostluğa gidecek yolculuğun başladığını kısa zamanda fark edersiniz.

Tankut ağabey ile ilişkimiz de böyle başladı.

Benim İhracatçı Birlikleri Başkanlığı yaptığım dönemde saygı, sevgiye dayanan ilişkimizi hiçbir zaman zehirlemedik.

Bunda sevgili yoldaşımın gazetecilik ilkesinin önüne (doğru veya yanlış o tartışmalı alanlara girecek değilim) dostluğu getirip koymasının ve ucu nereye varırsa varsın, bedeli ne olursa olsun o önceliğe asla halel getirmemesinin önemli rolü oldu.

Evet Tankut Tufan sapına kadar gazeteciydi, hem de o gazeteciliğin içini cesaret ve dürüstlük gibi bugün bulmakta epeyi zorlandığımız hasletlerle doldurmuştu ama dostuna dosttu.

Hani özellikle de “düşene vurulur” ayıbına sıkça rastladığımız bu kentte, o iri cüssesinin içine sakladığı yumuşak yüreğiyle gelir, bırakın elini uzatmayı, gövdesini kalkan yaparak savunur, ayağa kalkmasına yardımcı olurdu.

Yıllar yılları kovaladı.

Uzun bir kopuşun ardından dönüp geldiğim Mersin’ de bazı dostların zorlamasıyla elime kalemi alınca bir kez daha Tankut ağabeyle yollarımız kesişti.

Oturur eski günlerden, burunlarımızın direğini sızlatan hüzünlü anılardan söz eder dertlenirdik.

Bir akşam Merkez Bankasının tam arkasındaki ofisimden çıktım, arabaya doğru ilerliyorum, Üniversiteyi yeni bitirip Mersin’ de bir şeyler yapmaya, ekmeğini kazanmaya çalışan oğlumla eve gideceğiz.

Birden arabanın önüne dev cüsseli adam dikildi.

Oğlum o güne kadar tanımıyor, aramızdaki dostluğu da bilmiyor.

Durdurdum, pencereyi açtım: “Nereye kardeş?”

“Ulan ne zamandır dertleşmedik, gel bir yerde kafaları parlatalım”

“Atla” dedim, atladı..

“Nereye gidiyoruz” dedim. Oğluma hayli uzak bir güzergahı; “doğru git, sağdan dön, sola çık” diye el yordamıyla tarif ediyor.

Sonunda Viranşehir’ i de geçtik, Mezitli’ de bahçe içinde bir barakanın önünde durduk.

Oğlum tedirgin gözlerle bize bakıyor, ben Tankut’ u bulmuşum, umurumda mı kimin ne hissettiği?

“Sen git, bizim işimiz uzun sürer, sana babanı sağ salim getiririm” dedi, koca adam…

Oğlum gitti, biz yıkık dökük, barakanın önünde kirli bir masaya çöktük.

İçeriye seslendi, yırtık pantolonlu saçı sakalına karışmış yaşlıca bir adam fırladı geldi.

Sipariş dediğime bakmayın, yüzü ekşimekten sararmış bir tabak yoğurt, elimizin değdiği yerden kopardığımız limonu üzerine boca ettiğimiz marul ve Tankut’ un boyuyla mütenasip bir büyük rakı…

Şişenin birini devirip diğerine başladığımızda zaman gece yarısında durmuştu.

Bizi orada bırakıp giden mekan sahibinin, “toplamanıza gerek yok, ben yarın hallederim” deyişini hayal meyal hatırlıyorum da, Feneri ne zaman söndürdüğümüzü, ikimizin de evlerin yolunu nasıl bulduğumuz halen sır…

Geçmişteki güzel günleri, göz yaşartan hüzünlü hatıraları meze yaptığımız 2001 yılının o hazan günü sanırım son birlikte kafa çektiğimiz gün olarak yazıldı, kazıldı bir yerlere…

Maddeciliğime inat, göçme günü geldiğinde, insanların ruhlarının buluştuğuna inanırım.

Koca bedeninden de büyük kocaman ve bir o kadar yufka yüreğiyle bir gün mutlaka bir kez daha karşılaşacağım Tankut Ağabeyle yeniden kafaları çekme arzusu, umuduyla…

Mardin izlenimleri -2- (Riskler, tehditler) Abdullah Ayan (10.5.2018)

Mardin izlenimleri -2- (Riskler, tehditler)

Önceki yazıda Mardin izlenimlerimin olumlu yanlarını, bir başka ifadeyle bardağın dolu yanlarını anlatmaya çalışmıştım.

Kaldığım yerden devam edeyim…

Kitle turizmi denilen, iyi yönetilmez ve alt/üst yapısı kontrol edilmezse, kısa zamanda altından kalkılmaz sorunları da içinde barındıran ciddi bir tehditle karşı karşıya Mardin…

Oysa bu dünyada eşine az rastlanır bu kadim şehrin turist sellerine gerçekten ihtiyacı var mı?

Soru tartışmaya açık ancak tartışılmayacak kadar kesin olan bir gerçek var ki; Mardin doğası ve yapısı itibariyle böylesine bir “akına” hazır değil. Hatta bir adım ötesine gideyim; tecavüz anlamına gelecek bir yağmayla karşılaşmadığı sürece hiçbir zaman hazır da olmayacak…

Son ziyaretimde gördüğüm iki çarpıcı tabloyu yansıtmaya çalışayım; meramım daha iyi anlaşılır…

Yer: Deyrulzafaran Manastırı…

Bilindiği kadarıyla 1500 yıllık (bodrum ve mahzenlerine dayalı anlatılan hikayelere bakılırsa belki çok daha eskilere dayanan) manastır oldukça geniş bir alana yayılmış farklı bölümlerden oluşmakta.

Çocukluğumda çok az kimsenin bildiği, on yıl önce bile ziyarete gittiğimde sadece meraklı bir kesime rastladığım manastırın girişindeki otoparkta bu kez gördüğüm manzara çarpıcının da ötesinde ürkütücü…

Otopark olarak düzenlenen alan onlarca tur otobüsünün işgali altında ve otobüs konvoyları park yerine girip çıkmaya, binlerce yolcuyu indirip bindirmeye çalışmakta…

İnmeyi başaran turist kafileleri, kapağı manastırın girişindeki avlu ve seyir terasına atmaya çalışıyor. Geniş avlu; kahve, çay, meşrubattan tutun da çeşitli hediyelik eşyanın satıldığı biçimde düzenlenmiş.

Yetmemiş şimdi de, bir bölümünü çerez vs. satacak birilerine vermişler. O birileri de avlunun o güzelim tarih kokan odalarını leblebi, kahve vs. kokusuyla daha bir egzotik! hale getirme derdinde.

Elbette Süryani cemaati kendisine ait manastırı kendisi yönetmeli ama, yönetirken çok daha titiz biçimde korumayı ve gelecek nesillere tahrip etmeden devretmek zorunda değil mi?

Gördüğüm üzüntü veren manzara bundan da ibaret değil…

Manastırın asıl görülmesi gereken bölümüne ücret ödenerek girilebiliyor. En azından bu parayla giriş bir nebze caydırıcı bile olabilir. Ama onca otobüs yolcusu kuyruğa girip içeri dalıyor. Şöyle bir dolanıp, yeniden otobüse dönme telaşında…

Oysa Deyrulzafaran öyle dalıp çıkılacak bir yer değil.. Dediğim gibi bilinen tarihiyle bile 15-16 asırlık bir mekan… Mahzenleri, müştemilatı, mahzenlerde güneşin doğuşunun izlendiği küçük pencereleri, Anadolu’ nun bilinen en eski matbaasıyla eşi benzeri olmayan bir Manastırdan söz ediyoruz.

Yer: Müzenin de bulunduğu Cumhuriyet Meydanı…

Öylesine yerli ve yabancı ziyaretçi akını var ki, zorunlu olarak meydan otoparka dönüştürülmüş. Ama ne girmek mümkün, ne de çıkmak…

Yanılıp arabasıyla girmeye çalışanlar, çıkan tartışmalar, birbiriyle yumruk yumruğa giren insanlar, kısaca gerginlik…

Oysa ziyaretçiden geçtim, Mardin’ i binlerce yıldır bekleyen asude insanların mirasçısı günümüz Mardinlileri sakin, huzur dolu iklimlerinin bozulmasını istemiyor.

Tablo, Sabancıların restore ettiği Sabancı Müzesi ve Artuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesinin yer aldığı bölgede de aynı, hatta daha beter…

Çözüm?

Çözümü batıda benzer açık hava müzesi şehirlere bakarak üretmek lazım…

O şehirler araç trafiğine kapatılmış…

Mardin’ de de araçların dolaşımı engellenmeli…

Zaten tarihi bölge dediğimiz eski Mardin, bir bilemediniz iki kilometre uzunlukta bir caddeye sahip…

Yeni kentin gelişip büyüdüğü batı yönünde Belediye, ihtiyaca cevap verecek büyüklükte bir otopark alanı düzenler. Cazip hale gelmesi için gerekirse ücret te alınmaz. Buradan eski Mardin’ i boydan boya kat edecek toplu taşıma araçlarıyla ring seferleri düzenlenir. Ziyaretçi arabasını otoparka bırakır, ring aracıyla eski Mardin’ de dilediği yerde iner, gezer, dolaşır, sokakları çıkar, taşın binlerce yıllık serüvenini izlemeye, anlamaya çalışır.

Kitle turizmine sevinmek gerilerde kaldı. Artık Atina da, Barselona da, Roma, Vatikan, Venedik ve daha onlarca tarihi Avrupa kenti artık turist istemiyor, ruhuna dokunacak, genlerini okuyacak nitelikli ziyaretçi istiyor.

**

Mardin’ i bekleyen bir başka tehlike de pek dikkati çekmeyen ama uzun vadede benzer kentleri sarıp, kurt misali içten içe yiyen tek tipleştirme akını…

Tek caddedeki bütün iş yerleri restore edilmiş.. Edilsin elbet…

Ama restore edilirken, hepsine aynı yüz, aynı tabela kısaca aynı maske dayatılmış…

Serbest bırakılsa abartıldığını biliyorum. Ama bu uygulama da bir başka abartıyı getirmiş…

Kısaca bu ülkede hayatın hiçbir alanında ifrat ile tefrit arasındaki dengeyi bir türlü tutturamadık.

Mardin’ de de öyle…

Tek tipleştirme Belediye veya Valilik eliyle dayatılan dükkan yüzleriyle de sınırlı değil…

O dükkanlarda iş yapmaya çalışan Mardinli de, sattığı ürünlerde aynı tek tipi giymeyi benimsemiş…

Başınızı nereye çevirseniz, çerez ve sabun satan mekanlardan geçilmiyor.

Tamam, Mardin’ in dillere destan bir leblebisi var. Onu her gelen ziyaretçi tatsın, hatta yetmez.. “Dağlı” diye tabir edilen o leblebi markalaştırılmalı, marka olarak tescil edilmeli…

Ama Allah için biri çıkıp satılan onca çeşit sabunun Mardin’e özgü ürün olduğunu iddia etmesin.

Evet, Siirt kökenli bir bıtım (yabani Siirt fıstığı) sabunu vardı Mardin’ de ama dediğim gibi o bıtım sabunu bile Mardinli değil. Yetmezmiş gibi onlarca sabunu bir yerlerde kimyevi boyalarla süsleyerek Mardin’ e özgü hediye arayan turiste satmak ta neyin nesi?

Varsa kendinize özgü ürününüz, onu tanıtın, yeniyorsa tattırın, satmaya çalışın…

Ama bunu sabun örneğinde olduğu gibi abartırsanız bir süre sonra Ürgüp-Göreme, Beypazarı’ nın yaşadıklarının bin beteriyle karşılaşırsınız. Bugünlerde Moda olan Mardin’e gitme akımı bir süre sonra tavsar. O yorgunluğun en ağır bedelini ise Mardinliler yaşar.

Demedi demeyin.

Dost acı söyler diyeceğim ama ben dost değilim, Mardinliyim…

O nedenle acıdan da ötesini şimdiden anlatmam lazımdı.

Yapmaya çalıştığım tam da budur…

 

 

 

 

Mardin izlenimlerim… -1- (Bardağın dolu tarafı) (08.05.2018)

Mardin izlenimlerim… -1- (Bardağın dolu tarafı)

Mardin benim ana kucağım, baba ocağım…

Kadim şehrim…

Doğduğum, masallara taş çıkartan sokaklarında koşuşturduğum, abbaralarında devlerin gölgelerine daldığım, elimde bir hurma evimizin toprak damına çıkıp komşu minareden iftarı müjdeleyen Ramazan ezanlarını beklediğim efsanem…

Altmış yıl önce yedi yaşında iken ayrıldığım Mardin’ e; hasret giderme, helalleşme, vuslat olarak ta adlandırılacak buluşmayı elli yıl sonra ancak 2008′ de gerçekleştirebilmiştim..

Bugün dingin zihinle düşünüyorum da, sabırları zorlayan bunca uzun ayrılığı, yoğun iş hayatımın zaman fukaralığıyla izah etmek, işin kolayına kaçmakmış.

Sanıyorum, zamanın durduğu, hiçbir olumlu gelişmenin yaşanmadığı, açık hava müzesini beklemeyi kader seçmiş bir avuç sabır küpü dışında neredeyse tüm insanlarını iç ve dış göçlerle dünyanın her yanına savurmuş bir şehirde gidip te bulacağım fazla şey yoktu diye düşünmüş te olabilirim.

Aslında şaşacak bir şey de yok, şehrime bakış anlamında ülkemle aynı durumdaydık.

Öyle ya, yöneten muktedirler de unuttuğu bir beldeden söz ediyoruz, bu küçük ve bir köşeye sıkışmış, binlerce yılın birikimini imbiklerinde demleyip, sabır küplerinde saklayan dervişlerin beldesini…

İsyanı törpüleyerek yerine tevekkülü gergefine işleyen ermiş kaderine razı kadınların şehrini..

Ve birden bire ve apansız öylesine bir an geldi ki, tıpkı benim gibi neredeyse tüm ülke, unuttuğu bu taşa işlenmiş sabır müzesini yeniden keşfetmeye çıktı.

Evlerine hapsolmuş insanların bayram niyetine meydanlara akması nasıl bir patlamaysa, bir dönem onu yaşadı Mardin…

Ve Mardin, aslında yıllarca süren ihmal edilmişliğin, gelişmeye uygun olmayan topografyanın sağladığı doğal korumanın üzerine bir şal gibi serdiği unutulmuşluğu, o tozlu ve terk edilmiş müzenin üzerindeki ölü toprağını silkelemeye çalışarak ayağa kalkmaya çalışırken zincirlerinden kurtulan eski zaman mahkumunu andırıyordu.

İlk çağlardan beri varlığını korumuş taştan sokakların; yer yer ruhu dinlendiren, yer yer bedeni çürüten labirentlerinde, taşa işlenmiş konaklara açılan daracık sokaklarında kaybolsa da, tüm ölümcül darbelere direnen bir hali vardı Mardinin…

O direnişin altında, resmi ideolojinin kenti terk edip gelişmeye uygun başka alanlara taşıma dışında Mardinin ve Mardinlinin hasletlerine yer vermeyen dayatmacı projelerine kafa tutan, bir avuç köklerine sahip gönüllü ve sevdalı ‘müze bekçisinin’ akıl almaz tutkusu, günümüzün yozlaşmış ölçülerine ve o ölçülerin getireceği ekonomik getirilerin kantarına vurulursa akılsızlığı! yatıyordu.

İster akılsızlık, ister taşa sevdalı tutku deyin sonunda haklı çıkanlar, yaşadığı şehrin taşına, dokusuna, kokusuna sevdalı  bir avuç insan oldu.

Ve insanlar sayesinde, bambaşka ufuklara yelken açan yeni paradigmalarla tanıştı Mardin…

Hakkını vermek lazım, tek başına bir televizyon dizisi bu yeni pencerelerin anahtarı oldu ama benzer dizilerin benzer etkilerinden çok farklı yansımaları, sonuçları olduğu gerçeğini de vurgulamak lazım.

Gerçekten de Sıla isimli dizinin Mardin’ in ülkeye hatta Ortadoğu başta olmak üzere dünyaya tanıtılmasında yadsınamaz rolü oldu ama benzer dizilerin benzer kadim yörelere etkisi Mardin’ e göre geçici sabun köpüğünden farksızdı…

Bir ara bölgenin tümünü etkisi altına alan çatışma iklimi nedeniyle sendelese de, Mardin çabuk toparlandı.

Ziyaretçi hareketliliğine bakıp, büyük/küçük pek çok konaklama yapımına girişen yatırımcıların yaşadığı hayal kırıklığının yıkıcı etkisi oldu ama bu yıl Nisan sonunda yeniden kucaklaştığım Mardin yaralarını sarmakla kalmamış, krizden dersler çıkarmış izlenimler bıraktı bende…

Önce bu olumlu izlenimlerime değineyim…

Gelen ziyaretçileri isyan ettiren konaklama fiyatları normal seviyeye dönmüş. Artan yatak kapasitesinin de etkisiyle rekabet hem kaliteyi  getirmiş, hem de makul ve herkesin kesesine göre kalabileceği mekan sayısı büyük rahatlık sağlamış…

Daha da önemlisi esnafın gelen ziyaretçilerle etkileşiminde geçen sekiz, on yıl içinde inanılmaz gelişme yaşandığına tanık oldum.

Bu anlamda Mardinliler, yakaladığı yabancının eline, yakasına yapışan çekiştirip duran aşina olduğumuz esnaf anlayışını elinin tersiyle itip, tüm ülkeye örnek olacak olgunlukta ve herkes rızkına razı olacak kadar vakur yepyeni bir anlayış, davranış modeliyle çıkıyor karşımıza.

Daha da anlamlısı, bu modeli çıkarcı hesaplarla değil, gönülden benimsemiş olması…

Bir şey almak için girdiği dükkanda aradığını bulamayan gezginin önüne düşüp, en uygununu bulacağı komşusuna götüren, yardımcı olan esnaf görmek isteyenin Mardin’ e gitmesini öneririm.

Eminim herkes Gördüklerinden dersler çıkaracak, bu yeni anlayışı besleyen eski zaman hasletleriyle ilgili epeyi tahliller yapacaktır.

Ve bir izlenimimi daha gururla itiraf etmeliyim, gözlemim ana caddesiyle de sınırlı kalsa şaşırtıcı biçimde bu kez çok temiz buldum Mardin’ i…

Rehberlik etmeye çalıştığım dostlarımın sınırlı zamanı, benim kadar taşa ve eski zaman mekanlarına fazla ilgi duymaması nedeniyle ana arter dışına çıkmayıp sokaklarını görmediğim için tüm Mardin aynı temizlikte miydi? Sorusuna doyurucu yanıt veremem ama belli yerlerle de yetinsem gördüğüm temizlik çok mutlu etti beni…

Temizlikte en büyük payı, tıpkı ziyaretçilerle olan ilişkilerinin güzelliği kadar temizliğe de önem veren o ‘müze şehir’ esnafına versem de,  Belediyenin bu alandaki çabalarını unutmamak gereğine inanıyorum. Sonuçta temizlik tek ayakla sağlanacak bir olgu değil. Yaşayanlar kadar, yönetenlerin de katkı vereceği bir hizmet…

Ziyaretçiler açısından zaten tek caddeye hapsolmuş bir kentte günde birkaç kez çöpleri toplayan araçların katkısı inkar edilmez. Ama esnafın da bu konuda önceki yıllara göre inanılmaz düzeyde bilinçlendiğini görmek kent adına umut kendi adıma gurur verici gelişme…

Bunlar Mardin’ le ilgili olumlu izlenimlerim…

Olumsuzluktan da öte bu kez Mardin’ i bekleyen çok büyük bir hatta birkaç tehlikeyi hissettim, çoğunu da hissetmenin ötesinde gözledim.

Sevdalı da olsam, ileride ortaya çıkma olasılığı hayli yüksek olumsuzlukları yazmak boynumun borcu…

Bir sonraki yazıda da onlara değinmeye çalışayım…

 

 

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -61- (Akkahve’ nin Güzel Sanatlar Galerisi oluşu) (3.5.2018)

Tuz deposundan Taş Bina’ ya -61- (Akkahve’ nin Güzel Sanatlar Galerisi oluşu)

Yazı dizisinin bir önceki bölümünde on beş yıl süren tüm çabalara karşın tamamlanamayan ve sonunda baykuş yuvasına dönen Ak Otel inşaatıyla altında aynı zaman diliminde sanatçıların bir araya geldiği, her düşünce ve fikrin özgürce tartışıldığı Akkahve’ nin 1960′ lardan itibaren ölüme terk edilişini anlatmaya çalışmıştım.

Mevcut binasına sığmayan Belediye’ nin 1958′ de, yıllar önce Ak Otel olarak tasarlanan üst kata taşınmasıyla da bitmez serüven…

Sanatçıların el ayak çekmesiyle kaderine terk edilen Akkahve’ nin akıbeti hakkındaki arayışlar uzun zaman sürer, gider.

1962′ de Belediye mekanı düğün salonu olarak bir işletmeciye kiraya verir ancak kısa sürede bu proje de akamete uğrar. Yaşlı Akkahve’ ye giydirilmeye çalışılan Düğün Salonu giysisi üzerinde sırıtır. Eski binanın elektrik tesisatı binen fazla yük nedeniyle iflas eder, tuvaletleri pislikten kullanılmaz hale gelir.

1963′ te bu kez Akkahve’ nin düğün salonu elbisesinden kurtulup, daha sakin, yaşına daha uygun Güzel Sanatlar Galerisi haline dönüşmesine tanık oluyoruz.

Akkahve’ nin galeriye döndüğünü öncelikle bir tarihi eser buluntusu sayesinde öğreniyoruz.

Birlikte göz atalım “Viranşehir’ de bir tarihi küp imalathanesi bulundu” başlıklı habere*:

“Şehrimize on kilometre uzaklıktaki Viranşehir’ de Bizanslıların son devirlerine ait olduğu tahmin edilen bir küp ve bir testi imalathanesi ortaya çıkarılmıştır.

Sahil boyundaki bir tarlada çift sürme sonunda sopanın bir yerlere takılması bu tesadüfü ortaya koymuş ve tarihi imalathane ortaya çıkarılmıştır. Vali Lütfi Hancıoğlu** haberdar edilince Güzel Sanatlar Galerisi Müdürü ressam İlhan Çevik*** derhal görevlendirilmiş ve istihkam taburundan alınan araçlardan faydalanılarak buradan ancak iki tane sağlam küp çıkartılabilmiştir.

Bir insan boyunda ve iki insanın güçlükle kucaklayabileceği küpler**** şimdi Güzel Sanatlar Galerisi olan Akkahve’ ye getirilip yerleştirilmiştir. Bir süre önce kurulan bu galeri kısa zaman içinde genç müdürün gayretleriyle İçel bölgesindeki medeniyet kalıntılarının müzesi haline gelecek ve bölgenin turizmi üzerinde büyük rol oynayacaktır.”

**

Bu haberden iki gün sonra 29 Kasım 1963 tarihli Yenimersin’ de Akkahve’ nin Güzel Sanatlar Galerisi haline gelmesiyle ilgili daha geniş, bir başka haber yer alır…

O haberi de birlikte okuyalım:

“Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne bağlı olarak şehrimizde eski Akkahve yerinde Güzel Sanatlar Resim ve Heykel Galerisi halkın hizmetine açılmıştır.

Buranın müdürlüğüne şehrimizin tanınmış ressamlarından İlhan Çevik getirilmiş ve görevine başlamıştır.

Bu galeri halka İçel ve etrafındaki tarihi kalıntıları tanıtacağı gibi, değerli tabloları da önlerine serecektir. Bunun dışında en büyük hizmetleri ise haftada iki gün hariç diğer günlerde halka da açık olması sayesinde, isteyenler her saat tuval ve paletleriyle resmedebilecek şekilde Resim konusunda çalışabileceklerdir. Çalışmaları sırasında Galeri Müdürü İlhan Çevik te yardımcı olacak isteyenlere resim konusunda gerekli bilgileri verecektir.

Aslında Güzel Sanatlar gayesiyle kurulan galeri daha şimdiden Güzel Sanatlar okulu haline gelmiş bulunmaktadır. (…)”*****

 

 

 

* Yenimersin 27 Kasım 1963

** Lütfi Hancıoğlu, Emekli generaldir. Tam adı Ömer Lütfi Hancıoğlu olup, 1960 darbesinden sonra emekli subayların önemli bürokratik mevkilere yerleştirilmesi rüzgarından o da nasibini almış, 1960′ ta Ağrı, 1961 yılında Mersin Valiliğine atanmıştır. 1964 yılına kadar Mersin Valisi olarak görev yaptıktan sonra 1964-1966 yılları arasında Konya, 1970-1971 yılları arasında da Trabzon Valiliklerinde bulunmuştur. Mezarı valiliklerin ardından yerleştiği Mersin’ dedir. Yine Mersin Erdemli’ de adının verildiği ilk öğretim okul vardır. Eşi Fahrünnisa hanım da son Osmanlı dönemi paşalarından Mahmud Cemil Paşa’ nın torunudur.

*** Ressam İlhan Çevik; Mersin’ in yetiştirdiği ressamlardan biridir. Aynı zamanda günümüz ressamlarına da dersler vermiştir. Sayım Koç ve Ahmet Yeşil İlhan Çevik ve Nuri Abaç’ tan resim dersleri alan ressamlarımız arasındadır.

**** Küplerin neden 1947’den beri faal olan Mersin Müzesine değil de iki günlük Sanat Galerisine koyulduğu, sonrasında ne olduğunu bilmem mümkün değil. Tesellim o küplerin sonradan Müzeye nakledilmiş olması ve bugün modern binaya kavuşan yeni Müzede de sergilenmesi… Bu konuda bilgisi olan kaldıysa ve paylaşırsa yazı dizisinin bu bölümüne memnuniyetle ekleyeceğim.

***** Güzel Sanatlar Galerisi’ nin açılış haberinin, aynı galeriye koyulan tarihi küplerle ilgili haberden sonra yer almasını kendimce şöyle izah ediyorum: Galerinin açılışıyla ilgili her hangi bir tören vs. yapılmadığı için gazetenin galeriden haberinin olması hayli zor bir olasılık. Viranşehir’ de bulunan küplerin galeriye koyulmasıyla Galeri’ den de haberdar olunuyor, böylece hayli kapsamlı bir haber yapılıyor…