24 Haziran seçimleri… Kim kazandı, kim kaybetti? (28.6.2018)

24 Haziran seçimleri… Kim kazandı, kim kaybetti?

Bir önceki yazıda Cumhur ittifakı adı altında seçimlere giren AKP ve MHP’ yi sandıktan çıkan sonuçlar ışığında irdelemeye çalışmış, 7 puan kaybeden AKP’ nin Parlamento çoğunluğunu da yitirip, Meclisten bütçeyi, kanunları geçirmek için bundan böyle MHP veya bir başka partiye mahkum olacağı yönündeki öngörülerimi paylaştım.

Gelelim muhalefet cephesine…

Burada asıl üzerinde durulması gereken parti; “Millet İttifakı” adıyla oluşturulan bloğunda omurgasını oluşturan CHP ve CHP’ nin adayı olarak Cumhurbaşkanlığı seçimine giren Muharrem İnce’ nin aldığı sonuçlar…

Ben seçimlerden sonra yayılan genel havanın aksine CHP’ nin başarısız olduğunu düşünmüyorum.

1980 öncesi Ecevit döneminde halka dokunan politikalar sonucu elde ettiği iki zaferi saymazsak, özellikle de 2002 sonrası çizgisiyle ortaya çıkan tablodan hareketle bugünü okumazsak yapacağımız değerlendirme sağlıklı olmayacak…

Unutulmamalı ki, %20-25 arasında değişen belirli bir kitleye dayanan, girdiği ve seçmeninin içini daraltan dar alandan bir türlü çıkamayan bir partiden söz ediyoruz.

Baraj altında kaldığı 1999 seçimleri ardından girdiği tüm seçimlerde, hangi yolu, söylemi tutturursa tuttursun, sonucu değiştirecek hamleyi, kendi mahallesi dışında kalan “diğerlerinden” oy alamayan CHP’ yi 24 Hazirandaki %22,64 oranında kaldı diye suçlamak, parti içinde yükselen “genel başkanı değiştirme” taleplerinin gerçekliğe ne kadar yakın olduğu analize muhtaç bir durum.*

Muhtaç çünkü, Türkiye sosyal ve siyasal anlamda baktığınız pencereye bağlı olarak bazen iki bazen de üç mahalleden oluşuyor.  Muhafazakar sağ ve seküler sol olarak ele aldığımızda kabataslak %60-%40 olan ikili bir yapı var.

Ama bir başka açıdan da aynı seküler sol Kürt tabana hitap eden çizgi ile CHP’ nin birilerince yaftalama amacıyla kullanılan “Beyaz Türkler” arasında bölünmüş görünüyor.

CHP, bugüne kadar hangi hamleyi yaparsa yapsın, muhafazakar sağdan oy alamıyor, Kürtlerle de aynı fotoğrafta görünmek istemiyor.

Beklentileri, özellikle de Muharrem İnce mitinglerine yansıyan canlı kalabalıkları görenlerin “bu sefer bu iş tamam” söylemlerini anlamak mümkün. Ama bu hava bile, “nasıl olacak ta, karşı mahalledeki muhafazakardan oy alınacak” sorusuna cevap vermiyor.

O zaman durup yeniden sorayım; CHP kendi tabanı ve tabanın temsil ettiği oy oranı belliyken ne yaptı da yaptı da artık kanıksanan %20-25 bandının üzerine çıksın?

Ama isteyen, istediği kadar eleştirsin, elindeki sınırlı enstrümana rağmen 24 Hazirana giden süreçte Kılıçdaroğlu’ nun beni ve çoğu gözlemciyi şaşırtan hamleler yaptığını kabul edelim.

MHP’ nin baraj riskini bertaraf etmek için icat edilen ve adına “Cumhur ittifakı” denilen yönteme karşı, üstelik aynı silahla kurulmasına öncülük ettiği, CHP, İyi Parti, Saadet Partisinden oluşan “Millet İttifakı” iyi bir hamleydi. O hamleyle karşı cephedeki milliyetçi-muhafazakar blokta beklendiği kadar gedik açılmasa da, yapılanın ne kadar hayati önem taşıdığı bugün karşımıza çıkan sonuçlarla daha iyi anlaşılıyor.

Eğer Millet İttifakı çatısı altında bir araya gelinmese %9,96 oy alan İyi Parti barajın altında kalmayacak mıydı? Bu durumda İyi Parti’ nin çıkardığı 43 Milletvekili hangi ittifaka gidecekti?

Benzer bir süreç HDP ile olan dolaylı ilişki sayesinde ortaya çıktı.

CHP içinden bir bölüm seçmen stratejik oy dediğimiz tanıma uygun biçimde, HDP’ nin baraj altında kalması halinde çıkarması olası tüm Milletvekilliklerinin AK Partiye gideceği olgusuyla hareket edip sandığa gitti.

Oranını bilmiyoruz ama CHP’ nin 2015′ teki %25 ile bugünkü %22,64′ ü arasında kalan nisbi kaybının önemli kısmının HDP barajı aşsın diye verilen destekten kaynaklandığını söyleyebiliriz. (Bir başka makalede ele alacağım Mersin tablosunda bunu çok net görmek mümkün. Orada daha detaylı değineceğim)

Toparlarsam, başarısız denilen Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP, doğru hamlelerle İyi Parti ve HDP’ nin Mecliste yer almasını sağlamakla kalmadı. Toplam 110 Milletvekilinin baraj tuzaklarıyla karşı cepheye gitmesini önledi.

Eğer bu stratejik hamleler olmasa, bugün 444 Milletvekiline sahip, dilediği biçimde anayasayı değiştirebilecek, gücü tartışılmaz bir AKP-MHP ortaklığındaki Parlamento tablosuyla karşı karşıya kalıyor olacaktık…

**

CHP’ nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’ ye gelince…

Samimiyetle itiraf edeyim; açıkçası ben İnce’ nin böylesi bir performans göstereceğine inanmıyordum. Sadece ben değil, çoğu insanı şaşırtan kampanyasıyla, meydanlara topladığı büyük ve heyecanlı kalabalıklarla, yılgınlığa düşmüş geniş kitlelere umut veren, “olabilir, bu kez başarabiliriz” duygusunu aşılayan bir İnce çıktı karşımıza…

Çıkmaya çıktı da, “o her yanı sarsan gök gürlemeleri, yağmura döndü mü?”

Kendisi ve yakın çevresine bakarsak, partisinin %22,64 aldığı bir seçimde %30,64′ ü bulmuş, bir başka ifadeyle CHP’den 8 puan fazla almış ve elinden geleni yapmıştır.

Subjektif değerlendirmeleri sahiplerine bırakıp matematiksel tabloya bakalım:

Tıpkı CHP seçmeninin HDP’ ye verdiği destek gibi, Demirtaş’ ın ikinci tura kalamayacağını gören bir kesim seçmen de MV seçimlerinde HDP’ye oy verirken Cumhurbaşkanlığı seçiminde İnce’ ye vermiştir. Buradan gelen oy %3,30′ dur.

Aynı tablo İyi Parti- Akşener oylarına da yansıyor. Partisi %9,96 alan Akşener %7,29’da kalıyor ki, buradan da İnce’ ye 2,67 oranında oy kayması var.

Saadet’ te bile parti ile Cumhurbaşkanı adayı Karamollaoğlu oyları arasında %0,45′ lik fark var. Üçünü toplarsak yaklaşık %6,5 civarında oy muhalefet cephesinden İnce’ ye gitmiş, kendi adaylarının 2. tura kalamayacağını görenlerin en azından bir kısmı (bunların arasında HDP’ ye oy verip CB seçiminde İnce’ yi tercih edenler önemli kesimi işgal ediyor) Muharrem İnce’ yi desteklemiştir. İnce’ nin karşı cepheden koparabildiği oy %1,5 ‘tur. Büyük olasılıkla da bu oylar, MHP’ de kalıp Erdoğan’ a asl oy vermeyeceğini söyleyen ülkücü oylarıdır.**

Özetin özeti, İnce AK Parti kütlesinden küçücük bir taşı dahi yerinden oynatamamıştır.

Zaten oynatsa sonuç çok farklı olur, Cumhurbaşkanı seçimleri de büyük olasılıkla ikinci tura kalırdı.

Buradan yola çıkarak İnce’ nin başarısız olduğu iddiasında değilim. Aksine adı geçen diğer adaylar CHP seçmenini böylesine başarıyla konsolide edemezdi. Ama unutmayalım, seçimi kazanmak için kendi cenahınızı bir araya getirmenin ötesinde, karşı cephede gedik açmanız gerekirdi, bu yapılamadı yahut vakit kalmadı…

Analizleri sürdüreceğim…

 

* CHP’ nin 2002 ve sonrası seçimlerde aldığı oy oranları

2002 %20
2007 %20
2011 %25,9
2015 (7 Haziran) %25
2015 (1 Kasım) %25,3
24 Haziran 2018 %22,64

 

** Cumhurbaşkanı adayları ve partilerinin oy oranları:

         
M.İnce % 30,64 CHP 22,64 + 8,00
Demirtaş %  8,4 HDP 11,70 –  3,30
Akşener % 7,29 İYİ P   9,96  – 2,67
K.Mollaoğlu % 0,89 Saadet   1,34  – 0,45
Erdoğan % 52,59 AKP+MHP 53,66  – 1,07

 

 

24 Haziran seçimlerinin kazananları, kaybedenleri… (27.6.2018)

24 Haziran seçimlerinin kazananları, kaybedenleri…

Sayısını unuttuğum kadar çok seçimi matematiksel verilerle yıllardır irdelemeye, çıkan sonuçları paylaşmaya çalıştım ama ülkenin iklimini yansıtması ve ileride bugün yaşananları merak edenlere ışık tutması açısından itiraf edeyim ki, artık objektif analizin bile insanın başına dertler açacağı zor günlerden geçiyoruz.

Tarafsız olması gereken yargının geldiği durum, görüşlerini kaleme alan benim gibi insanları ister istemez ve kendiliğinden otokontrole hatta oto sansüre sürüklüyor.

Evet bu gözler darbe dönemlerini de gördü, ama o dönemler tüm olumsuzluklarına, hak hukuk tanımazlıklarına karşın, kısa sürdü.

Örneğin 12 Eylül cuntası üç yılın sonunda ülkeyi baskıyla daha fazla yönetemeyeceğini görüp, seçimlere gitmek, seçimlerin sonunda da, en çok karşı çıktığı Özal’ ın ANAP’ ına iktidarı devretmek zorunda kaldı.

Evet, bugün ülkede sıkıyönetim yok, doğal mahkemelerin yerine kurulmuş askeri mahkemeler yargılama yapıp, hüküm tesis etmiyor. Ama hiç kimse çıkıp bu ülkede bağımsız ve tarafsız yargı var diyebilir mi?

Ülkenin en karanlık döneminde “Ankara’ da hakimler var” diyebiliyorduk. Gerçekten de ve deyim yerindeyse halkın üzerinden tankın geçtiği 12 eylül darbe döneminde bile “Ankara’ da bağımsız ve tarafsız hakimler” vardı.

Bunları niye mi yazdım?

Sonuçta objektif olmaya çalışarak, ortaya çıkan tabloyu yorumlamaya, ne gördüğümü başka bir açıdan anlatmaya çalışacağım ama masumane görüşlerimi paylaşayım derken bile kendimi rahat hissetmiyorum.

O kadar çok kraldan çok kralcı dolaşıyor ki ortalıkta, durumdan vazife çıkarıp en masum ifadeleri çarpıtıp bambaşka yerlere çekerler mi tedirginliği içindeyim…

Tam da sevgili Hrant’ ın “güvercin tedirginliği” benimkisi…

Örneğin seçimlerden bir gün önce kaleme aldığım ve sonuçlar ne çıkarsa çıksın, asıl kaybedenin Erdoğan olacağını yazdığım yazıyı seçim akşamının o gerilimi içinde yayın için gönderirken bile ikilem yaşadım.

Oysa demokrasini kırıntısının kaldığı bir ülkede, sosyal, siyasal, ekonomik faktörleri de içeren bir analiz yapmaktan daha doğal ne olabilir?

Ben o görüşü savunurum, bir başkası da çıkar, aynı çerçeveden hareketle aksine 24 Haziran seçimlerinde ikinci tura kalmadan ilk turda %52,5 alan Erdoğan’ ın tartışılmaz zafer elde ettiğini savunabilir.

Kamuoyu da ikimizin tezlerine bakar, kendince bir karara varır.

Ne yazık ki biz ülke olarak, böylesine masum, böylesine doğal olması gereken tartışma iklimini kaybettik.

O iklimin olmadığı bir ülkede kimin kazanıp kimin kaybettiğini konuşmanın, oturup yazmanın anlamı var mı?

Yine de deneyeyim…

Kuvvetler ayrılığına dayalı, denetleme mekanizmalarının çalıştığı AB normlarına uygun demokrasi yolculuğuna çıktığımız AK Parti kervanının bizi getirip bıraktığı yer Erdoğan’ ın tüm kuvvetleri uhdesinde topladığı tek adam rejimidir.

Ve bu tek adam rejiminin referandumu anlamına gelen 24 Haziran seçimlerinde Erdoğan birinci turda seçmenin %52,5′ nun oyunu alarak sandıktan ona oy verenlerin tanımıyla zaferle çıktı…

Üstelik yorgun, üstelik son seçime kadar gündem belirlerken artık muhalif kesimin belirlediği gündemin peşinde giden, proje anlamında yeni hiçbir şey ortaya koyamayan (en akılda kalan projenin kıraathane olduğunu da not edelim) bir Erdoğan vardı karşımızda…

Düne kadar değişimi temsil eden lider son seçim kampanyasıyla ortaya çıktı ki, yeni hedefler yerine, yaptıklarını anlatıp duran statükocu pozisyonunda…

Buna rağmen Erdoğan kazanmış mıdır?

Eğer hedef kurmaya çalıştığı sistemin ilk Cumhurbaşkanı ve uygulayıcısı olmaksa evet Erdoğan kazanmıştır.

Peki AK Parti?

Parlamenter sisteme veda etsek te, tek adamın ülkeyi yöneteceği kararnameleri geçirmesi gereken bir Meclis desteğine ihtiyaç duyması bakımından partisinin Meclis çoğunluğuna hakim olması gerekirken AK Parti, özellikle de HDP’ nin barajı aşması ve Doğu, Güneydoğu Milletvekilliklerini kaptırmaması sayesinde Meclis çoğunluğunu kaybetmiştir.

Artık Meclis aritmetiği ışığında bakacak olursak, “bu ülke en büyük felaket olan koalisyonlardan çok çekti, partili Cumhurbaşkanlığı sistemiyle koalisyonlar dönemi sona erecek” vaadiyle anayasa değişikliğini kıl payı farkla referandumdan geçiren AK Parti bugün Parlamentodan yasa geçirmek için dahi olsa, doğal olarak MHP veya bir başka partiyle koalisyona gitmek, uzlaşmak zorundadır.

1 Kasım 2015 seçimlerinde %49,5 oy alan AK Parti 24 Haziran’ da 42,5 ile yetinmek zorunda kaldı ve bu başarı değil kayıp anlamına gelir.

“Cumhur ittifakı” etiketiyle yola çıkan AK Parti-MHP bloğunun kaybedeni AK Parti ise kazananı MHP’ dir…

MHP kendi içinden kopup giden İyi Parti’ nin götürdüğü varsayılan oylara rağmen, 1 Kasım 2015 seçimlerinde aldığı %11,9 oy oranına benzer %11,1 oranını elde etti.

İyi de, İyi Parti de %10 oy aldığına göre MHP bu oyu nereden aldı?

AK Parti ile MHP arasında bugün değil eskiden beri tabanda geçirgenlik var…

7 Haziran 2015 seçimlerinde AK Parti bugünküne benzer (%40,9) oranına gerilerken, MHP %16,9’a yükselmiş, neredeyse tamamı AK Partiden gelen %6 oy artışı elde etmişti.

İki parti arasında, fizikteki bileşik kaplar prensibi siyasal anlamda var olan akışkanlık bir kez daha harekete geçmiş ve AK Parti’ den kopan %7 oranındaki oy, İyi partinin götürdüğü varsayılan oylarla doğan açığı kapattı.

Böylece Cumhur ittifakıyla potada eriyeceği varsayılan MHP erime bir yana, 1 kasım seçimlerinde 40 olan Milletvekili sayısını 49′ a çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda 295 Milletvekili ile Mecliste salt çoğunluğu yitiren AK Partiye de can simidi oldu.

Düne kadar “24 Haziran akşamı bu ittifak sona erer, herkes yoluna gider” görüşünü savunan AK Parti kurmayları dahil, genel kanının aksine MHP bırakın dışlanmayı, bugünden itibaren iktidarın anahtar partisidir.

Ve 24 Haziranın Cumhur ittifakı cephesi açısından kazananıdır.

Diğer kazanan ve kaybedenleri muhalefet cephesinden de ele alacağım ama bir sonraki yazıda…

24 Haziranda Kim Kaybediyor? Abdullah Ayan (22.6.2018)

24 Haziranda Kim Kaybediyor?

Sizler bu makaleyi okurken sandıklar açılmış, halkın başımızın tacı iradesi, kararı üç aşağı beş yukarı ortaya çıkmış olacak.

Sonuçları görmeden riskinin farkında olarak öngörüm şudur:  Tablo nasıl şekillenirse şekillensin Erdoğan bu seçimlerin kaybedenidir.

AK Parti diye bir siyasi hareketten değil, hareketi kendisiyle özdeş hale getiren ve ortak akılı çoktandır dışarıda bıraktığı için tek isimden söz ettiğimin bilincindeyim ve o nedenle Erdoğan’ dan, Erdoğan’ ın düşüşünden söz ediyorum.

Aslında bugün kaybetmedi Erdoğan…

Ülkenin en azından ekonomik açıdan yönetilemez hale geldiğinin o ve yakın çevresi de farkında. O nedenle yedeğine aldığı Bahçeli üzerinden erken seçim çağrısı yaptırarak normal seçimlere daha 1,5 yıl varken halka gitmeyi göze aldı.

Ekonomi dışında hiçbir gerekçe ülkeyi OHAL cenderesi altında dilediğince yöneten bir muktediri seçim gibi bilinmezlerle dolu bir yola sokamazdı.

Bir önceki makalede Çiller gibi Cumhuriyet tarihinin iktidar anlamında en kötü iki Başbakanından birini bile yanına almayı göze almış Erdoğan’ ın çaresizliği üzerinden nasıl kaybetmekte olduğunu anlatmaya çalıştım.

16 yıllık iktidarın sonunda yapacaklarından çok yaptıklarını anlatmak zorunda kalarak kaybediyor Erdoğan…

Ülkenin umudu gençlere yapılan yolları köprüleri, açılan göletleri, AK Partiden önceki dönem hastanelerinin dökülmüşlüğünü ortaya koymak gençleri ikna etmeye yeter mi?

Daha da sıkıştığında 70-75 yıl öncesine dönüp, tek parti dönemi üzerinden mazide kalmış CHP’ yi kötülemek, zaten umudunu yitirmekte olan ve bu ülkeden kaçmanın yollarını arayan gençlerin umurunda mı?

AB müzakere sürecinde, demokratikleşme ortamının gelişmesiyle dışarıdan ülkeye beyin göçü yaşanırken bugün trafik hızlanan biçimde tersine dönmüş durumda.

Özellikle gençler, bu ülkede kendilerine umut verecek, heyecanlandıracak yeni bir hikaye ortaya çıkmadığı için artık başka diyarlara gitmenin yollarını aramakta…

Dünyaya açık o gençler, küresel entegrasyona adım adım giden bir ülkenin özlemi, o yolculuğa çıkmanın heyecanı içinde…

Ve Erdoğan bugün değil, wikipedia’ yı yasaklattığı gün inişe geçtiği tarihsel sürecin bir kazancını daha kaybetmişti aslında.

Dünyayla aynı havayı soluma heyecanı duyan genç kesime, 1990’ larda İstanbullunun yaşadığı su sıkıntısını anlatarak oy alacağı hesapları yaparak kaybediyor Erdoğan…

150 yıldır yüzünü batıya dönmüş bu ülke halkı, batıyla kavga ederek bir yere varılmayacağını bildiği için, çağdaş uygarlık olarak gördüğü batıdan kopmak istemiyor.

O nedenle kavga esnasında atılan hamasi nutuklar hoşuna gitse de, omurgayı oluşturan sessiz çoğunluk durmadan batıyla kavga eden Erdoğan’ ı artık kaygıyla izliyor.

Bir zamanların yenilikçi çizgisini temsil eden Erdoğan, artık eskimeye yüz tuttuğu ve kendini yenileyemediği için kaybediyor.

Değişim ile statüko arasında yaşanan tarihsel çatışmada Erdoğan artık değişimin değil statükonun temsilcisidir.

Karşı cephelere bölerek seçim kazanma yöntemiyle daha önce elde ettiği geçici zaferlere güvenen Erdoğan ikiye ayrılmış toplumun tümünü kucaklayacak söylemler geliştiremediği, cepheleşmelerden beslendiği için kaybedecek, kaybediyor…

24 Haziran’ da Erdoğan ne yapar diye soruyorlar…

En yakın çevrenin bile başarı çıtasını %51-52’ lere kadar çektiği bir yarıştan birinci çıksa dahi, Erdoğan kaybedenidir bu seçimin…

Her Tek Adam gibi, kendisiyle başlayıp, kendisiyle sona erecek bir öykünün de yalnız kahramanıdır artık…

Partisini kurumsallaştıramayan, aksine mevcut kurumsal yapının önemli tüm taşlarını çekip çıkaran bir Erdoğan var bugün karşımızda…

İster 24 Haziran, ister uzatmalar anlamına gelecek 8 Temmuz, ister 2019 yerel seçimleri…

Erdoğan saygı duyacağını açıkladığı “Tamam mı, devam mı?” ikilemiyle karşı karşıya kaldığını, daha açık ifadeyle kaybettiğini en iyi kendisi biliyor.

O nedenle düne kadar “tüm fenalıkların anası” diye tanımladığı koalisyon öcüsüne bile seçmen iradesi bu yönde bir fotoğraf çıkarırsa, o yönde arayışlara da gidilebileceğini söylemeye başlıyor…

Erdoğan’ ın kaybettiğinin en önemli faktörlerinden biri de gençler…

Ve Erdoğan gençleri kaybetti, kaybediyor…

Tek başına eğitim sisteminin dibe vurmuşluğu her siyasetçiye en ağır yenilgiyi tattırmaya yeterdi. Yaşayarak ve bedel ödeyerek eğitimdeki savrulmada en büyük bedeli ödemek zorunda kalan gençler, ellerine geçen fırsatı değerlendirecek ve faturanın en azından ellerinden gelen kısmını Erdoğan’ a ödeteceklerdir.

Gençleri kaybeden bir Erdoğan mevcut söylemleri, uygulamalarıyla o kesimi yeniden kazanamayacağı için bugün değilse orta ve uzun vadede kaybetmeye mahkum…

Ülkenin en dinamik kesimini işsiz, aşsız, umutsuz ve bilgi çağına bigane bırakmanın siyasi bedeli olacaktı, olacaktır…

Seçim dönemi boyunca en dişe dokunur proje olarak Gençlere kıraathane vaat eden bir siyasetçiye nasıl bakılacaksa, bugün Erdoğan’a o gözle bakıyorlar…

Bedelin büyüğünü de o gençlerin karşısına yeni bir heyecanlı hikâyeyle çıkamayan Erdoğan ödeyecek…

Bu nedenle de 24 Haziran akşamı sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın kaybetti, kaybedecektir Erdoğan…

 

 

 

 

 

 

Erdoğan kaybediyor… Abdullah Ayan (19.6.2018)

Erdoğan kaybediyor…

Geniş kesimlere göre Cumhuriyet tarihinin en kritik seçimlerine günler kala tahminden geçilmiyor.

Tahminden geçilmiyor ama, iş partilerin alacağı oy oranlarına geldiğinde bırakın sokaktaki vatandaşı, Kamuoyu araştırma şirketleri, sahada nabız yoklamaya çalışan anketörler bile taş duvar suskunluğunda.

Suskunlar çünkü kapısı çalınan çoğu seçmen soruları yanıtlamak istemiyor, yanıtlayanın da cevapları yüksek olasılıkla yanıltıcı olabilecek cinsten…

Bu yanıltıcılığı aklı başında her araştırmacı yanıtları çapraz analize tabi tuttuğu vakit rahatlıkla görüyor.

Bana göre de tıpkı 1983, 2002 seçimleri öncesine benzer ağır ve çok farklı bir hava var halkın üzerinde. O ağır havayı henüz açığa çıkmayan derin dalga olarak ta tanımlayanların sayısı hayli fazla ve bu çok farklı taban sarsılmasını aylardır her fırsatta dile getirenlerdenim…

Seçim heyecanı hissedilmiyor ama, nerede yan yana gelmiş iki kişi görsem, dertleşme konusunun “ne olacak bu memleketin hali?” sorusuna yanıt aramaktan da öte “oyumu şöyle kullanırsam şu sonuç çıkar” gibisinden kuyumcu titizliğine benzer bir tavır görüyorum.

Dip dalgalarını, o depremi henüz yansıtmayan kamuoyu anketlerini bir yana bırakıp 24 Haziranla ilgili ortaya çıkacak ilk sonucu erkenden de olsa şimdiden paylaşayım: 24 Haziran seçimlerinde sandıktan ister kendisi ister zayıf olasılıkla bir başkası çıksın veya seçim ikinci tura kalsın, her halükarda Erdoğan sürecin kaybedenidir…

Aslında kaybetmesi 24 Hazirandan çok önce gerçekleşti.

Örneğin ekonomide kaybetti Erdoğan…

Son hezimetten başlayayım….

Faizle enflasyon arasında kurduğu hiçbir teorik ve pratik kalıba, deneye, gözleme dayanmayan korelasyon nedeniyle değil, o teoriyi kabul ettirmeye kalktığı uluslararası sermayenin tepkisi karşısında geri adım atmasıyla ve o çok savunduğu düşük faiz rüyasının sabahında aynı faizlerin iki katına çıktığı kabusa uyandığı gün kaybetti.

Türkiye bankaları ve şirketleri tarihin hiçbir dönemiyle karşılaştırılmayacak büyüklükte kredi alıp bu paraları nitelikli yatırım yerine, geri dönüşü olmayan inşaat sektörüne, betona gömerken kaybetti Erdoğan.

Sadece kendisi ve partisi değil, içinden çıkılması hayli zor bir borç batağına sürüklenen ülke de girilen yolun sonunda duvara toslayarak kaybetmenin eşiğinde…

Küresel para bolluğunda alınan kredileri nasıl ödeyeceğini düşünmek, yeni kemer sıkma politikalarına boyun eğmek, özellikle de dar ve sabit gelirli büyük toplum kesimlerin acı reçetelere mahkûm olmak büyük kaybın sadece bir parçası…

Aslında Erdoğan AB sürecini ıskalayarak çok önceden hem kendisi kaybetmiş hem de ülkemize kaybettirmişti.

2001’ de Kemal Derviş’ in başlattığı restorasyon döneminin sürdürüldüğü, hak ve özgürlüklerin, şeffaflığın, hesap verilebilirliğin öne çıktığı ilk iktidar yıllarında ülkeye ne kadar hızlı yol aldırdıysa sonradan o kurumsal çıpaların, demokratikleşme hamlelerini terk ederek kaybetti, kaybettirdi Erdoğan…

Eğitim sisteminin çökmesiyle bir nesil kaybedilirken kaybetti, kaybettirdi Erdoğan…

Tıpkı tarafsız yargı, taraftarlaştırılırken kaybettiği ve kaybettirdiği gibi…

Şimdi 16 yıllık yolculuğun sonunda ülke insanına kıraathane projesinin ötesinde yeni bir şey vaat etmeyen, yeni bir hikâye sunamayan Erdoğan var karşımızda…

Sadece o değil, attıkları her adımdan önce dönüp ona bakan tüm kurumlarıyla “ne dediğine bakan ve sözünün üstüne söz söylenemeyen yorgun bir Türkiye ile karşı karşıyayız.

Üretimi nitelikli hale getiremeyen, on yıldır ihracatını arttıramayan, arttırmaya kalktığında da bunu kaliteli ürüne yönelerek değil fiyat kırarak gerçekleştiren bir bozuk yapı söz konusu…

Demografik açıdan en geniş toplumsal kesimi temsil eden gençleri artık ülkede kalmanın değil, huzurlu olabilecekleri başka ülkelere kaçmanın yollarını aramakta…

Ve bu dinamik yapının işsizlik oranları, ortalamanın iki katını aşmış durumda.

Tarafsız yargıya hasret, eğitim sistemi çağa ayak uyduramayan tükenmişlik sendromuyla kıvranan bir ülke tablosu var karşımızda bugün.

Ve Erdoğan, en büyük zenginliği olan genç nüfusu olan Türkiye’ yi heyecanlı, yeni bir hikâye ile ayağa kaldırmayı deneyeceğine, çoğunluğu oluşturan yaş grubuna çok eskilerde kalmış, kimsenin hatırlamadığı bir dönemle kendisinin devr-i iktidarını karşılaştırarak korkularla oy alacağını sanıyor.

Onun da ötesine geçen hamlelerle en çok bir zamanlar kendisine omuz veren çevreleri şaşırtıyor Erdoğan…

Örneğin son AK Parti İstanbul mitinginde boy gösteren, vitrine çıkan eski Başbakanlardan Tansu Çiller’ den medet umuyor, onun vereceği katkıya bile ihtiyaç duyuyor ki, yanı başında arz-ı endam etmekte.

O dönemleri hatırlayan neredeyse herkesin çok partili dönem boyunca en başarısız iki başbakandan biri (diğeri Çiller’ in rakibi pozisyonundaki Mesut Yılmaz’ dır ve bu ikili ülkenin kaybettiği 1990′ ların on bir yıllık döneminin siyasi sorumlularıdır) olan Çiller’ inbugüne kadar ülkeye tahribattan başka hiçbir şey veremediğini gayet iyi bilir.

Başbakanken ülkeyi krizden krize sürükleyen birini yanına alarak kamuoyunun önüne çıkan Erdoğan’ ın aslında kazanıyorum sanırken kaybettiğini tek karelik bu fotoğraftan daha iyi ne anlatabilir ki?

Peki  Erdoğan 24 Haziran ya da ikinci turun yapılacağı 8 Temmuz’ da Cumhurbaşkanı seçilse bile neden kaybetti diye soruyorsanız bir sonraki makalede de onu anlatmaya çalışayım…

 

Çeşitli özel ve kamu hastaneleriyle şehir Hastanelerinin maliyet karşılaştırması… Abdullah Ayan (9.6.2018)

Çeşitli özel ve kamu hastaneleriyle şehir Hastanelerinin maliyet karşılaştırması…

Erzurum Bölge Hastanesi devlet eliyle ihale edilerek yaptırılır. Hastane 1200 yataklı ve Mersin Şehir Hastanesiyle neredeyse aynı…

Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi yapımına 2005 Ağustos ayında başlanır. 2 yıl gibi inanılması zor zaman diliminde tamamlanıp hizmete açılır. 128 bin 802 metre karesi kapalı alan olmak üzere toplam 150 bin metrekare üzerine kuruludur ve Türkiye’ de tek parça olarak yapılan en büyük binadır. Depreme karşı kolon temeline izolatör konulan ilk hastane binasıdır ve dünyada da deprem izolatörü büyüklüğü bakımından en büyük 3. hastane binası özelliğini taşımakta. İzolatörler sayesinde olası bir deprem anında bile devam etmekte olan cerrahi müdahalelerin kesintiye uğramaması sağlanmıştır.

Onca özelliğe sahip ve Tıp Fakültesi hizmeti de veren tam donanımlı 1200 yataklı Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi devlet eliyle ihaleye çıkarılıp yapıldı da, kaça mal oldu dersiniz?

193,5 milyon liraya…

Hastanenin yapıldığı iki yıl içinde (2005-2006) ortalama dolar kuru 1,4 TL olduğuna göre 137 milyon dolarlık yatırımla ortaya çıkmış Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi…

1250 yataklı Mersin kaça mal olmuştu yineleyelim:  450 milyon dolara…

Mersin Şehir Hastanesine yatırım olarak harcandığı söylenen parayla en az üç Erzurum Araştırma ve Eğitim hastanesi yapmak mümkün…

Devlet olanaklarıyla yaptırılan Hastaneyle 5 yıldızlı otel kalitesindeki Şehir Hastanesi hiç aynı fiyata çıkar mı? Sorularını duyar gibiyim.

O zaman Şehir Hastanelerinden de daha yüksek segmentte olan bazı özel sektör hastanelerine bakalım:

Bu konuda da karşılaştırmaya mesnet teşkil edecek veriler var…

Örneğin özel hastaneler içinde marka olarak tanınan Medical Park…

Aynı zamanda AK Parti MKYK üyesi ve Erdoğan’ a yakın isimlerden Ethem Sancak’ ın başını çektiği gruba ait hastaneler zinciri geçtiğimiz günlerde borsaya açılma kararını ve halka arz fiyatını duyurdu.

Buna göre 25 hastanesinde 4100 yatak kapasitesine sahip grup şirketin %45′ ini 500 milyon lira (yaklaşık 125 milyon dolar) olarak belirledi. Bu durumda halka arz fiyatından yola çıkarsak Medical Park’ ın tümü yaklaşık 275 milyon dolar ediyor. 4100 yatağa bölersek 68 bin dolar/yatak gibi bir fiyat çıkıyor.

450 milyon dolara çıkan Mersin Şehir Hastanesindeki yatak başına yatırım tutarını aynı yöntemle hesaplarsak 360 bin dolar gibi fiyat çıkıyor ki, Medical Park hastanelerinin 5 katını da aşan bir paraya hastane yapmışız.

Medical Park’ ın borçları harçları var, o nedenle fiyat düşük tutulmuştur diye düşünenler olabilir, o zaman yine hisseleri borsada işlem gören Lokman Hekim hastanelerine de bir bakalım. 395 yatak kapasitesine sahip grubun toplam piyasa değeri Ocak 2018 itibariyle 40 milyon dolar idi. Yani yatak başına 102 bin dolar. Mersin Şehir Hastanesi, Lokman Hekim grubu hastanelerinin de 3 katını aşkın maliyetle çıkıyor karşımıza.

Rakamlar ve hastaneler arasında ortaya çıkan uçurumlar karşısında yorulduğunuzu hisseder gibiyim. Bir başka yazıda şimdiden sorunlar yumağına dönen Şehir Hastaneleri projelerinin Mersin özelinde diğer yanlarıyla devam edelim o zaman…

 

Hastayı müşteri gören anlayış ve verilen garantiler ışığında Mersin Şehir Hastanesi… Abdullah Ayan (9.6.2018)

Hastayı müşteri gören anlayış ve verilen garantiler ışığında Mersin Şehir Hastanesi…

Bir önceki makalede Mersin Şehir Hastanesinin yanlış yer seçiminden kaynaklı ulaşım ve erişim sorunlarına değinmeye çalıştım.

Gelelim tıpkı Mersin gibi tüm Şehir Hastanelerinin aynı ortak kaderi paylaştığı işin ekonomik boyutuna…

Burada bazı temel sorunlar çıkıyor karşımıza…

Örneğin, Şehir Hastaneleri için yapımcı kuruluşlarca harcandığı iddia edilen ve tüm hesapların, devletin ödeyeceği kira ve bakım ücretlerinin bu yatırım tutarlarına endekslendiği akıl almaz büyüklükteki yatırım tabloları…

Devlet hastaneleri yapanlara işletme süresi olarak belirlenen 25 yıl boyunca %70 hasta garantisi veriyor.

Tıpkı Kamu Özel Ortaklığıyla (KÖO) yaptırılan köprüler için verilen araç geçiş garantisi gibi burada da hastaneyi yapan şirketlere tam 25 yıl boyunca %70 hastanın var olacağı garanti ediliyor ve “vatandaşın daha çok hastalanmasına” dayalı bir acayip sistem çıkıyor ortaya.

Sisteme göre eğer bu oran tutturulmazsa Sağlık Bakanlığı yardıma koşup, eksik hasta sayısı üzerinden doğacak farkı yapımcı/işletmeciye cebimizden alıp ödemek zorunda.

Belki de bu nedenle hastaneye daha çok hasta gelmesi neredeyse teşvik ediliyor. Deyim yerindeyse hasta duasına çıkılmış durumda. (24 Haziran seçimleri öncesinde Erdoğan katıldığı televizyon programında ‘inşallah bu hastanelerin müşterisi daha çok artacak’ dileğiyle aslında hastanelerin müşteri sayısına endeksli kâr/zarar formülasyonunu dile getirmekte)

Mersin Şehir Hastanesi hizmet vermeye başladıktan sonra ister işletmeci, ister Sağlık bürokrasisinin sıkça giriş yapan hasta sayısından övünçle bahseden açıklamalar gelmesi de hem ilginç hem de kendi içinde sorunları yansıtması bakımından önemli.

İl geneli nüfusu bile 1,8 milyon olan ve Mersin merkezi esas alırsak 1 milyon civarında (2017 nüfusu 1 milyon 5 bin) insanımızın yaşadığı kentte yaklaşık 15 ayda 3,5 milyon hastaya hizmet verilmesi bile başlı başına masaya yatırılması ve oturup üzerinde düşünmemiz, tartışmamız gereken bir tabloyu yansıtmıyor mu?

Peki, neden bürokrasi, iktidar ve işletmeci hasta sayısının çokluğuna seviniyor?

Çünkü sanki otel yaptırılır gibi hasta garantisi verilmiş. Hasta gelsin gelmesin yapımcı kuruluşa %70 doluluk oranına göre ücret ödenecek.

Gelmezse?

Müşteri (hasta) gelse de gelmese de devlet bu parayı 25 yıl boyunca ödemek zorunda. Hastane döner sermayesi ödeyecek, yetmezse Bakanlık, eğer onunda boyunu aşarsa Hazine…

Tıpkı AK Parti döneminde yaptırılan bazı köprüler, havaalanları vs. gibi…

Köprüyü ve oradaki kriterleri fahiş te olsa geçen araç sayısına, havaalanlarını da giden/gelen yolcu sayısına göre belirleyip, garanti edilenle aradaki farkı bulmak mümkün. İyi de hastanelerde bu nasıl ölçülecek? Yatan, ayakta tedavi gören, MR çektiren/çektirmeyen diye başlayıp yüzlerce kritere göre değişecek, içinden çıkılması olanaksız karmaşık hatta kaotik bir ucube sistem çıkıyor karşımıza.

O zaman asıl soruyu soralım…

Bu hastanelerle ilgili ekonomik anlamda temel sorun nedir ve neredeyse iflas noktasına gelmiş, sosyal güvenlik gelirlerine dayalı, hastaneyi işletme olarak gören, önceliği de işletmecinin para kazanmasına veren böylesi bir yöntem sürdürülebilir mi? Nereye kadar?

Öncelikle devasa boyutlarda inşaata, betona boğulmuş mümkün olduğunca kapalı alanın büyük tutulduğu tesislerle karşı karşıyayız.

Örneğin Mersin Şehir Hastanesinin 370 bin metrekare kapalı alana sahip olduğunu, açılışa hazırlanırken dönemin Sağlık Bakanının açıklamalarından öğreniyoruz…

Bir başka ifadeyle yatak başına 296 metrekare…

Oysa tüm dünyada yeni yapılan hastanelerde ortalama büyüklük 150 metrekare olarak hesaplanmakta. Büyük binalarıyla ünlü ABD’ de yatak başı kapalı alanın ortalama 198 metrekare olduğu, bu büyüklüğün ise enerji kullanımında ciddi sorunlar ortaya çıkardığı ve işletme giderlerini arttırdığı raporlara yansımış durumda. (meraklısı linkten detaylı bilgilere erişebilir https://www.eia.gov/consumption/commercial/reports/2007/large-hospital.php )

Yatak başına düşen kapalı alanın böylesine devasa boyutlarda tutulduğu Mersin Şehir Hastanesinde doktor ve hemşirelerin kiyafetlerini değiştirebilecekleri oda, ya da çantalarını güven içinde koyabilecekleri dolaplarının olmayışından doğan şikayetleri de sıkça duyulmakta. (Mersin Tabip Odasının 18.3.2017 günü düzenlediği ‘şehir hastaneleri’ konulu etkinlik sonuç bildirgesi; http://www.ttb.org.tr/kollar/_sehirhastaneleri/haber_goster.php?Guid=72a3cbb4-d8f7-11e7-ab27-5e59a11fb42d )

İşlevsel anlamda eleştirilere yol açan hastanelerde kapalı mekanlar neden alabildiğine abartılı tutulmuş olabilir?

Kamu-Özel girişim modeliyle yaptırılan 1250 yataklı Mersin Şehir Hastanesinin yatırım bedeli 380 milyon Avro.. (yaklaşık 450 milyon dolar)

Rakamın büyük mü küçük mü olduğu, ne anlama geldiği sorularını basit bir karşılaştırma ile yanıtlamaya çalışayım…

Elimizde neredeyse Mersin ile neredeyse aynı büyüklüğe tekabül eden Erzurum Bölge Hastanesi örneği var.

Erzurum Bölge Araştırma ve İhtisas Hastanesine bakıp, Mersin Şehir hastanesiyle arasındaki yapım maliyet karşılaştırması yapalım ama bir sonraki yazıda…

Mersin Şehir hastanesi üzerine… Abdullah Ayan (5.6.2018)

Mersin Şehir hastanesi üzerine…

Son birkaç makaleyi nicelik, nitelik genel kavramlarından yola çıkarak adalet, eğitim gibi önemli iki alana ayırdım.

AK Partinin 16 yıllık iktidarı boyunca nicelik konusunda çeşitli alanlarda hayli iddialı adımlar atarken, iş niteliğe geldiğinde nasıl gelip tıkandığını da örneklerle anlatmaya çalıştım.

Bu minvalde sağlık konusunu da bir yazı konusu yapacaktım.

Kısaca, Mersin’ de Şehir Hastanesi eksenli medyada başlayan tartışmaların ötesinde zaten kafamda bir makaleyi tasarlamıştım. Son bir hafta başlayan ve “yalan haber” iddialarıyla yargıya bile taşınan sıcak gelişmelerin ötesinde ve bir kez daha nicelik/nitelik kavramlarını da kapsayan yanıyla konuyu ele almaya çalışacağım.

Mersin Şehir Hastanesi hakkında çıkan haberlerle gelişen olaylara gelince; bana göre konu asıl haber konusu olayların ötesine geçerek magazin kokan bir hal aldı.

Bugün elini vicdanına koyan ya da yolu düşen herkes, Mersin şehir hastanesine ulaşımın ciddi sorun olduğunu bilmiyor mu?

Bunun da sebebi Hastane yer seçiminde yapılan akıl almaz yanlış…

Kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başına alt yapı sorunlarının tümünü çözmeden böylesi bir devasa tesisi oturtursanız, ulaşamayan ya da ulaşmak için olmadık çile çekip, zaman kaybı yaşayan vatandaş elbette şikayetçi olacaktır.

Bu açıdan diğer nicelik, nitelik tartışmalarına girmeden öncelikle ifade edeyim, Mersin’ deki hastane yer seçimi kelimenin tam anlamıyla bir faciadır. Örneğin geçtiğimiz günlerde hizmet vermeye başlayan yanı başımızdaki Adana Şehir Hastanesiyle ilgili hasta ve hasta yakınlarının erişim sorunu yaşayacağını sanmıyorum. Çünkü Hastane yer olarak herkesin ulaşabileceği, alt yapının da buna uyumlu olduğu bir noktada.

Bugün Mersin’ de hastaneye nasıl gideceğinizi sorduğunuz neredeyse hiçbir kent sakini, size anlaşılır biçimde güzergahı tarif edemez. Toplu taşıma araçları açısından da dolmuşların erişimi yok, Belediye otobüslerinin ise hangi noktalardan geçtiği konusu apayrı sorun.

Gelelim Mersin Şehir Hastanesi örneğinden yola çıkarak, Türkiye tipi sağlık modelinin açmazlarına.

Tıpkı eğitim ve adalet alanlarında olduğu gibi sağlık konusunda da nicelikten niteliğe geçişin sıkıntıları yaşanıyor.

Adalet konusunu ele aldığım makalede adalet saraylarına değindiğim gibi beş yıldızlı hastanelerde de şaşaalı görüntünün altında halının altına süpürülmüş pek çok sorun çözüm bekliyor.

Oysa beklenen geçmişte pejmürde halleriyle insanların sağlam girip hasta çıktıkları hastanelerin yerine yapılan bu yeni sağlık kampuslarının en azından bu alanda sorunları kökünden çözmesiydi.

Peki, Mersin özelinden yola çıkıp soralım: “Kentin böylesine devasa bir sağlık tesisine ihtiyacı var mıydı? Alternatif olarak neler yapılabilirdi?

Dünyada bu tip büyük sağlık kampuslarını hayata geçiren ilk ülke değil Türkiye.. Yıllar önce uygulayıp ağzının payını ağır bedelle alan İngiltere var karşımızda…

Ve sağlık sektörü anlamında dünyanın en iyilerinden biri kabul edilen İngiltere o devasa sağlık kampuslarının yönetimi, hastaya hizmet ve erişim başta olmak üzere çeşitli sorunlar yumağı nedeniyle kısa zamanda attığı yanlış adımdan vazgeçti.

Bugün tüm dünyada genel kabul gören hastane büyüklüğü bilimsel veriler ışığında 250 ile 400 arasında değişen  yatak sayısı olarak kabul edilir.

Eğer bu ölçütler çerçevesinde uyarılar göz önüne alınsaydı, 1250 yataklı tek Şehir hastanesi yerine Mersini üç bölgeye ayırıp üç ayrı hastane yapmak mümkündü.

Burada bir anımı paylaşayım:

AK Partinin iktidar olduğu ilk yıllarda mevcut Devlet Hastanesinin genişletilmesi gündeme geldi. Genişletilmesinin önündeki en ciddi engel yer sıkıntısı olarak ortaya çıkınca bir öneri ortaya attım. Mevcut hastanenin kuzey batısında Karayolları lojmanları ve şantiye görünümündeki Karayolları Bölge Müdürlüğünün ekipmanı var. Atıl durumdaki bu yeri hastaneye tahsis edelim, Karayolları Bölge Müdürlüğünün şehrin ortasında olmasının pratikte ne anlamı var ne de işlevi.

Ulaştırma Bakanlığı araziyi Sağlık Bakanlığına devretsin, Hastanenin en ciddi sıkıntısı poliklinik yetersizliği. Karayolları arazisi üzerine polikliniklerin yer alacağı üniteler ve benzeri tesisler yapılsın, hastane ile bu alan yer altından veya üstünden yürüyen merdiven veya benzeri yöntemle birleştirilir. Poliklinik ve benzeri ünitelerin taşınmasıyla hastane nefes alır, tıpkı Toros Devlet Hastanesi (eski SGK) gibi mevcut hastane restore edilerek kentin merkezinde bir kampus yaratılabilir.

Bu konuda makaleler kaleme aldım, dönemin AKP Milletvekilleri de öneriye sıcak baktı. Çok kısa zamanda hayli önemli adımlar atılabilecekken ne mi oldu?

Bürokratlar gidip ne anlattılarsa Ulaştırma Bakanlığı yer tahsisine olur demedi. Sonra da aynı bürokrasi Sovyetler dönemini çağrıştırır devasa yönetim binalarını kondurdu o alana…

Bakın elden geçirilen ve ek binayla desteklenen Toros Devlet Hastanesi bugün bulunduğu bölge başta olmak üzere kent merkeziyle bütünleşmiş durumda. Çünkü konumu itibariyle ulaşımı rahat, vatandaşın erişimi kolay…

Mersin’ de 1250 yataklı tek şehir hastanesi yerine, 300′ er yataklı üç hastane örneğin Toroslar, Yenişehir ve Mezitli ilçelerinin ulaşımı/erişimi kolay noktalarına  yapılsa bugün ortaya çıkan sorunların hiç biri yaşanmayacak, üstelik hastaneler arasında başlayacak olumlu rekabet sayesinde hasta memnuniyeti çok daha fazla olacaktı.

**

Hasta memnuniyeti yanında gözetilmesi gereken bir başka önemli hatta temel etkenlerden biri de hizmet verecek doktorların durumudur. Doktorların baktıkları hasta bir başka ifadeyle emekleri sonucu ortaya çıkan ve döner sermayede toplanan gelirler sözleşme gereği öncelikle hastane kirası için işletmeciye tahsis edilecektir. Bu durumda devlet hastanesinde çalışan doktor döner sermayeden maaşını alırken, şehir hastanesindeki doktor bu maaş için ödenecek kiradan sonraki kısmı (tabii kalırsa) bekleyecektir. Dikkat edilirse Türkiye’ de uygulamaya konulan modelde temel prensip, şehir hastanelerinin yapımını üstlenen işletmeciye garanti edilen hasta sayısına dayalı kira ücretinin öncelikle ödenmesidir. Eğer döner sermaye gelirleri söz konusu kirayı karşılamazsa merkeze (Bakanlığa) ayrılan döner sermaye devreye girecek, onun da yetmemesi durumunda Sağlık Bakanlığı bütçesine başvurulacaktır.

Doktor ve diğer sağlık çalışanlarından önce ilk sıraya kiracıyı ve kirayı koyan anlayış sistemin tabiatı gereği en öndedir…

Şehir hastaneleriyle ilgili asıl sorun ise, yapımını üstlenen kuruluşlara verilen 25 yıllık işletme hakkı ve %70 doluluk garantisi…

Daha da önemlisi, bu hastanelerin maliyet hesaplarıyla ilgili ortaya çıkan akıl almaz rakamlar…

Bir sonraki makalede işin bu can alıcı ekonomik boyutunu ele alacağım…

Nicelikten niteliğe doğru… (eğitim) Abdullah Ayan (1.6.2018)

Nicelikten niteliğe doğru… (eğitim)

AK Parti nicelik anlamında Türkiye’ yi büyütürken başlarda eğitimi de ihmal etmedi.

Okullaşma, okullardaki derslik sayısı ve derslik başına düşen öğrenci ile öğretmen sayılarını arttırma bakımından özellikle de ilk dönemde üzerine düşeni yaptı.

Aslında bu alanda rakamsal olarak ortaya çıkan başarının altında biraz da, 2002′ de devraldığı iflas etmiş ve iki yakası bir araya gelmeyen ülkenin tükenmişliği yatıyordu.

Hiçbir yatırımın yapılmadığı, öğretmen maaşlarının bile güçlükle ödendiği konumdan büyümeye geçilip te çarklar dönmeye başlanınca her alanda olduğu gibi eğitime de kaynak aktarılması olanağı doğdu.

Okul, öğretmen, derslik, şube hangi kategoriye bakarsanız bakın tümünde büyük artışlar görülüyor.

Örneğin 2002′ de ilk okul düzeyinde okullaşma oranı %90′ larda iken 2008′ de %96,5′ a ve 2011-2012 öğretim yılında %99′ a ulaşıyor.

Aynı süreci öğretmen başına düşen öğrenci sayılarında da görmek mümkün.

2002′ de ortalama olarak bir ilk okul öğretmenine 28 öğrenci düşerken, 2008-2009 öğretim yılında 23 ve 2011-12 döneminde 20′ ye kadar geriliyor.

2002′ de 355 bin olan derslik sayısı 2016′ da 743 bine ulaşıyor.

Bütçeden eğitime ayrılan kaynakta da yıllar içinde tedrici bir artış var. 2002 yılında Eğitime aktarılan kaynak 10 milyar TL iken (6,6 milyar dolar) 2016′ da 85 milyar TL. (yaklaşık 29 milyar dolar)

Olayları salt nicelik penceresine bakarak okursak,  İlk ve orta öğretimle de sınırlı kalmayan üniversite eğitimini de kapsayan önemli hamleler var.

Örneğin 2002′ de ülke genelinde 76 olan Üniversite sayısı 2012′ de 168′ e, 2017′ de 186′ ya çıkıyor.

Üniversitelerde okuyan öğrenci sayılarına da fazlasıyla yansıyor trend.

2002′ de yüksek öğretime kayıtlı öğrenci sayısı 1,5 milyon iken 2012-13 öğrenim yılında 5 milyonu buluyor, bugün ise 7,5 milyon üniversiteli diyebileceğimiz gençlere sahibiz.

Tüm veriler rakamlar bazında ele alındığında geçen 15 yılda tartışılmaz büyüklükte.

Buraya kadar her şey olumlu olmaya olumlu da, kendi içimizde mukayeseyi bırakıp eğitimde bir zamanlar aynı kulvarda koştuğumuz, hatta bizden geride olan ülkelerle tartıya çıktığımızda deyim yerindeyse sıcak hava buz kesiyor.

Örneğin ilk öğrenimde okullaşma oranlarını hayli arttırdık ama aynı gelişmeyi çocukların eğitim aldıkları yıl ortalamalarını gösteren ortalama eğitim sürelerinde gösteremedik.

Bugün tüm çabalara rağmen Birleşmiş Milletler Gelişmişlik endeksinde esas alınan 25 yaş ve üstü yetişkinlerin eğitimle geçirdikleri ortalama süre açısından 2000 yılında 5,5 yıl iken rakam 2016 itibariyle 6,5 yıl… (Kaldı ki bu veriler de bölgesel adaletsizliği yansıtması bakımından ibretlik. Ankara’ da okullaşma süresi 7,6 yıl iken Şırnak’ ta 3,89′ a düşüyor.)

Okullaşma süresi bir ülkenin gelişmişlik sıralamasını etkileyen ilk üç faktörden biri.

Ve bu verinin bozukluğu olduğu gibi Birleşmiş Milletler ve OECD İnsani Gelişme Endeksine yansıyor. Bir yandan ülkenin yarattığı yıllık milli hasıla itibariyle 10 yılda dünyanın en büyük 10 ekonomisi içine gireceğimiz iddiasındayız.

Ama okullaşma sürelerinin sürünmesi nedeniyle Türkiye BM Dünya İnsani Gelişmişlik sıralamasında 187 ülke arasında ancak 90-100 aralığında kendine yer bulabiliyor.

Eğitimde kalkınmışlığı ölçen OECD’ ye göre durum daha da vahim.

Türkiye 34 OECD ülkesi arasında en dipteki Meksika’ nın ardından 33. sırada.

Okul öncesi eğitimde OECD ölçümlerine göre durum vahimden de öte…

Türkiye’ de 3 yaşındaki çocukların ancak %9′ u okul öncesi eğitime erişebilirken, OECD ortalaması %78…

Eğitimin milli gelirden aldığı payın AK Parti iktidarları döneminde geçmişle mukayese edilmeyecek oranda arttığı doğru ama dünyayla rekabet etmek için kendi içimizdeki gelişmeler yeterince anlam ifade etmiyor.

Karşılaştırmayı yine OECD ülkelerinin eğitime aktardıkları oranlar üzerinden vermeye çalışayım:

34 ülke sıralamasına göre tepede bütçesinin %21,6′ sını eğitime aktaran Yeni Zelanda var.

İlk 10 içinde Brezilya %19, Güney Kore %16,5, ABD %13,6 , İngiltere %12,2 , Almanya %11 ile dikkat çekiyor.

Gelelim nicelikte nisbi iyileşme sağlanan eğitimin küresel düzlemdeki niteliğine…

Bu alanda en önemli göstergelerden biri PISA testi…

Üç yılda bir yapılan bu testle OECD dünya üzerindeki 70-72 ülkeden 15 yaş diliminde yer alan öğrencilerini sınava tabi tutuyor.Sınav sonuçlarına göre de ülkeleri sıralıyor.

Son test sınavı 70 ülke öğrencilerinin katılımıyla 2016′ da yapıldı.

Bilim, matematik ve okuma kategorilerindeki sınavlar sonunda tüm branşlarda Singapur birinciliği alırken Türkiye; Bilimde 52. , Okumada 50, Matematikte 49… sırada yer bulabildi.

Orta öğrenim de durum bu da, Üniversitelerde durum farklı mı?

Evet “her ile Üniversite” gibi acayip bir anlayışın peşinde içini nasıl dolduracağımızı hesaplamadan, istihdam ve eğitim arasındaki korelasyonu sağlamadan bırakın her ili 76 olan Üniversite sayısını 186′ ya çıkardık…

İyi de dönüp dünyaya baktığımızda nicelik olarak hayli başarılı olan tablonun nitelikte nasıl yerlerde süründüğünün farkında mıyız? Biz olmasak ta yapılan küresel sıralamalar anlamak isteyene yeterince şey anlatıyor…

Eğitim sistemimizin bilgi çağına yabancı, bilişimdeki gelişmelerden habersiz bir başka açmazı var ki, asıl üzerinde durulması konuşulması gereken korkulu kabus tam da bu…

Bir başka yazıda da ona değinmek umuduyla…