Trump- Bezos kavgası… (30.7.2018)

Trump- Bezos kavgası…

Birinci dünya savaşı fiilen Avusturya-Macaristan imparatorluğunun Sırbistan’a savaş ilanıyla başlar…

Nedenleri, sonuçları üzerinde sayısız kitapların yazıldığı, en ince ayrıntısına kadar filmlere konu olan ve dünyayı yerle bir eden o savaşın az bilinen anekdotlarından biri, o güne kadar dünyanın tanık olduklarından farklı savaş ilan yöntemidir.

Gerçekten de Avusturya- Macaristan imparatorluğu 28 Temmuz günü saat 11′ de Dış İşleri vasıtasıyla Niş kentindeki Sırp hükümetine iletilmek üzere bir telgraf çeker.

Europa isimli otelde öğlen yemeği yiyen Sırbistan Başbakanı Pasiç henüz kahvesini ısmarlamamışken yanına yaklaşan postacı o meşum telgrafı uzatır. Telgrafta Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Sırbistan’a savaş ilan ettiği yazılıdır.

Başbakan eline tutuşturulan kağıt parçasındaki metnin gerçekten savaş ilanı olduğundan bile emin değildir. Nabız yoklamak için Alman büyükelçisini arar ama onun da bir şeyden haberi yoktur. Şüpheleri artınca Londra ve Paris’ e telgraflar çekip gerçek durumu anlamaya çalışır. Ancak o başkentlerden cevap gelmeden önce Avusturya-Macaristan bombaları kentin üzerine yağmaya başlamıştır.

Yazılı tarihin belgelediği Kadeş savaşının (M.Ö. 1274) üzerinden neredeyse 3200 yıl geçtikten sonra dünya, tüm kullanımı 50 yılı bulmayan bir haberleşme aracıyla o güne kadar eşi benzeri olmayan kanlı dönemi yaşadı.

Ardından 2. dünya savaşı, sonrasındaki soğuk savaş yılları, o yılların iki süper gücünün herhangi bir kazayla savaşa tutuşmaması için aralarına döşedikleri kırmızı telefon hattı…

Dünün devrim sayılan tüm icatları, aygıtları zaman içinde tarihin çöplüğüne gitti.

Artık ne mektuplar var ne de telgraflar… Hatlı telefonlar da henüz bazı durumlarda kullanılsa da, anlamını yitirdi.

Toplasanız 10 yıllık bir zaman diliminde hayatımıza egemen olan iletişim modellerini şöyle bir düşünmek bile insanlığın nerelerden nerelere savrulduğunu anlamak için yeterince ip uçlarıyla dolu…

Önce araç, ardından telsizlere benzer ilk cep telefonları…

Derken

CHP’ nin vakitsiz yeni yol arayışları… (26.7.2018)

CHP’ nin vakitsiz yeni yol arayışları…

Huylu huyundan vazgeçmiyor sözünün kişiler için geçerli olduğu gerçeği iş CHP’ ye geldiğinde akıl almaz biçimde kurumsallaşıyor.

Öyle olmasa 24 Hazirandan sonra ülke rejim ve sistem değişikliğiyle bambaşka yerlere savrulurken sanki başka derdimiz kalmamış gibi, ortaya çıkan yeni durumu, ekonominin girdiği darboğazın hızla krize doğru evrilmesini bırakıp CHP’ yi konuşur olur muyduk?

Kişilere özgü ‘alışkanlıkları terk edememe’ sorunu; söz konusu CHP olunca, partinin ya da ülkenin girdiği her krizle birlikte gelen ‘kurultaya gitme’ özelliğiyle bir kez daha karşımıza çıkıyor.

Aslına bakarsanız işin temelinde sürpriz yok…

Ortada sandığa yansıyan bir başarısızlık varsa -ki CHP’ nin de Cumhurbaşkanı adayı gösterilen İnce’ nin de koyulan hedefe göre herhangi bir başarısından söz etmek mümkün değil-  bunu sorgulamaktan, parti yönetimine hesap sormaktan daha olağan ne olabilir?

Ama CHP’ de iş eleştiri/öz eleştiri mekanizmalarını işletmenin ötesine geçmiş…

24 Haziran sonrasında bile,‘sonuç ne olursa olsun, ağzımdan kurultay sözcüğünü duymayacaksınız’ diyen İnce’ nin ‘yeni kurultay için imza toplama’ seferberliğinden habersiz olduğuna kim inanır? (27 Haziran günü Murat Karayalçın ile görüşme ardından yaptığı açıklama)

Seçim tablosunun netleşmesi ardından ‘Anadolu’ yu karış karış gezecek, seçim kampanyası sürecinde gitmediğim kentlere gideceğim’ diyen İnce’ nin Erzurum ve Kırklareli ziyaretleriyle yetinerek, tüm gücünü olağanüstü kurultaya ve kurultayda partinin başına geçmeye yoğunlaştırması  (örneğin kurultaya sunmak amacıyla hazırladığını söylediği manifesto gibi) beraberinde izaha muhtaç pek çok soruyu da gündeme getiren gelişmeler…

En önemlisinden başlayayım:

CHP’ de Kılıçdaroğlu gidip, yerine İnce gelince ne değişecek?

Yeni rejimle birlikte bırakın muhalefet partilerini, iktidarda olan AK Parti’ nin Meclis grubu, teşkilatları ve tabandan tavana kadar kadrolarının yeni sistemdeki konumları, hareket kapasiteleri de tartışmalı durumda.

Siyaseti eski alışkanlıklarla, bugüne kadar bildiğimiz yöntemlerle sürdürme hali sona ermekte ve bir dönem kapanırken, başlayan yeni dönemin nasıl sürdürüleceği bir yana, tahminde bulunmanın bile güçlükleri ortada…

Belli ki, ‘bindirildiğimiz alametle, gitmekte olduğumuz kıyametin’ bizi nereye savuracağı bile meçhul…

Bunca bilinmezin arasında, siyaset iyice iğdiş edilirken, CHP’ nin hiçbir şey olmamış gibi, genel başkanı değiştirip, yoluna devam edeceğini sanmak, o partide bazı hesapların içinde olanları tatmin edebilir ama ülkede yaşananları bile mum ışığında arayacağımız yeni krizlere gebe ortak gelecek adına kaygılananların hiçbir derdine derman olmaz…

CHP mevcut enerjisini, iç kavgalarla tüketip toplumun tüm umutlarını yerle bir etmeden derlenip toparlanmalı, en azından yaklaşmakta olan yerel seçimlere kadar, partiye nasıl hakim olunur stratejileri yerine başta İstanbul, Ankara olmak üzere büyük şehir belediyeleri nasıl kazanılır sorularına cevap aranmalıdır…

İstanbul, Ankara’ yı AK Partinin elinden alacak CHP’ nin toplumda estireceği rüzgar, bugün yaşanmakta olan hayal kırıklığını umuda dönüştürecek bir dalgayı da beraberinde getirir…

Aksi durum ise sadece CHP çatısı altında yer alanları değil, toplumun genelini yılgınlığa ve umutsuzluğa sevk eder.

O durumda yorgan gitmiş olacağından kavga edecek koltuk ta anlamını yitirecektir.

CHP’ de kurultay isteyenlerin dağılımına bakıldığında da, ülkeyi girdiği çıkmazdan kurtaracak ‘naif’ arayışlardan çok, yerel seçimler öncesi kazanılması muhtemel kimi belediyelere mevcut genel merkez yönetimi yerine adayları belirleme sevdalılarının küçümsenmeyecek ağırlığını da göz ardı etmemek lazım.

CHP, Genel Başkanlığa kim oturur sorularından önce, hangi ittifaklarla, hangi ortak söylemlerle yerel yönetimler kazanılabilir? sorularına yanıt bulmaya çalışmalıdır.

Bunun içinde her Büyükşehir Belediyesini oluşturan il sınırları içindeki oy dağılımları, taban dengeleri, her ilin kendine özgü sorunları/çözümleri, tehdit ve fırsatları üzerinden oluşturulacak ortaklıklar üzerinden yeni ittifaklar masaya yatırılmalı, dil,din, renk ayrımının ötesine geçen kucaklayıcı anlayış partiye hakim kılınmalıdır.

En azından yerel seçimlere kadar ve özellikle de aday belirleme sürecinde, bugüne kadar bir türlü terk edilemeyen dar kadroculuk ve onun yarattığı sekter siyaset tarzı terk edilmelidir…

Bu temelde ortaya stratejik bir yol haritası koyulursa, kitlelere umut verilebilir, o umut bir kez daha sandığa gitme, iradeye sahip çıkma heyecanına yol açabilir…

Aksi durumda ne mi olur?

İstanbul, Ankara’ yı almak şöyle dursun, İzmir gibi, Kadıköy, Şişli gibi kaleler düşer.

Mersin’ i, Adana’ yı çantada keklik görenlere şimdiden çantanın gerçek durumunu, kekliğin ruh halini  anlatayım istedim…

 

 

 

CHP’ nin vakitsiz yeni yol arayışları… (26.7.2018)

CHP’ nin vakitsiz yeni yol arayışları…

Huylu huyundan vazgeçmiyor sözünün kişiler için geçerli olduğu gerçeği iş CHP’ ye geldiğinde akıl almaz biçimde kurumsallaşıyor.

Öyle olmasa 24 Hazirandan sonra ülke rejim ve sistem değişikliğiyle bambaşka yerlere savrulurken sanki başka derdimiz kalmamış gibi, ortaya çıkan yeni durumu, ekonominin girdiği darboğazın hızla krize doğru evrilmesini bırakıp CHP’ yi konuşur olur muyduk?

Kişilere özgü ‘alışkanlıkları terk edememe’ sorunu; söz konusu CHP olunca, partinin ya da ülkenin girdiği her krizle birlikte gelen ‘kurultaya gitme’ özelliğiyle bir kez daha karşımıza çıkıyor.

Aslına bakarsanız işin temelinde sürpriz yok…

Ortada sandığa yansıyan bir başarısızlık varsa -ki CHP’ nin de Cumhurbaşkanı adayı gösterilen İnce’ nin de koyulan hedefe göre herhangi bir başarısından söz etmek mümkün değil-  bunu sorgulamaktan, parti yönetimine hesap sormaktan daha olağan ne olabilir?

Ama CHP’ de iş eleştiri/öz eleştiri mekanizmalarını işletmenin ötesine geçmiş…

24 Haziran sonrasında bile,‘sonuç ne olursa olsun, ağzımdan kurultay sözcüğünü duymayacaksınız’ diyen İnce’ nin ‘yeni kurultay için imza toplama’ seferberliğinden habersiz olduğuna kim inanır? (27 Haziran günü Murat Karayalçın ile görüşme ardından yaptığı açıklama)

Seçim tablosunun netleşmesi ardından ‘Anadolu’ yu karış karış gezecek, seçim kampanyası sürecinde gitmediğim kentlere gideceğim’ diyen İnce’ nin Erzurum ve Kırklareli ziyaretleriyle yetinerek, tüm gücünü olağanüstü kurultaya ve kurultayda partinin başına geçmeye yoğunlaştırması  (örneğin kurultaya sunmak amacıyla hazırladığını söylediği manifesto gibi) beraberinde izaha muhtaç pek çok soruyu da gündeme getiren gelişmeler…

En önemlisinden başlayayım:

CHP’ de Kılıçdaroğlu gidip, yerine İnce gelince ne değişecek?

Yeni rejimle birlikte bırakın muhalefet partilerini, iktidarda olan AK Parti’ nin Meclis grubu, teşkilatları ve tabandan tavana kadar kadrolarının yeni sistemdeki konumları, hareket kapasiteleri de tartışmalı durumda.

Siyaseti eski alışkanlıklarla, bugüne kadar bildiğimiz yöntemlerle sürdürme hali sona ermekte ve bir dönem kapanırken, başlayan yeni dönemin nasıl sürdürüleceği bir yana, tahminde bulunmanın bile güçlükleri ortada…

Belli ki, ‘bindirildiğimiz alametle, gitmekte olduğumuz kıyametin’ bizi nereye savuracağı bile meçhul…

Bunca bilinmezin arasında, siyaset iyice iğdiş edilirken, CHP’ nin hiçbir şey olmamış gibi, genel başkanı değiştirip, yoluna devam edeceğini sanmak, o partide bazı hesapların içinde olanları tatmin edebilir ama ülkede yaşananları bile mum ışığında arayacağımız yeni krizlere gebe ortak gelecek adına kaygılananların hiçbir derdine derman olmaz…

CHP mevcut enerjisini, iç kavgalarla tüketip toplumun tüm umutlarını yerle bir etmeden derlenip toparlanmalı, en azından yaklaşmakta olan yerel seçimlere kadar, partiye nasıl hakim olunur stratejileri yerine başta İstanbul, Ankara olmak üzere büyük şehir belediyeleri nasıl kazanılır sorularına cevap aranmalıdır…

İstanbul, Ankara’ yı AK Partinin elinden alacak CHP’ nin toplumda estireceği rüzgar, bugün yaşanmakta olan hayal kırıklığını umuda dönüştürecek bir dalgayı da beraberinde getirir…

Aksi durum ise sadece CHP çatısı altında yer alanları değil, toplumun genelini yılgınlığa ve umutsuzluğa sevk eder.

O durumda yorgan gitmiş olacağından kavga edecek koltuk ta anlamını yitirecektir.

CHP’ de kurultay isteyenlerin dağılımına bakıldığında da, ülkeyi girdiği çıkmazdan kurtaracak ‘naif’ arayışlardan çok, yerel seçimler öncesi kazanılması muhtemel kimi belediyelere mevcut genel merkez yönetimi yerine adayları belirleme sevdalılarının küçümsenmeyecek ağırlığını da göz ardı etmemek lazım.

CHP, Genel Başkanlığa kim oturur sorularından önce, hangi ittifaklarla, hangi ortak söylemlerle yerel yönetimler kazanılabilir? sorularına yanıt bulmaya çalışmalıdır.

Bunun içinde her Büyükşehir Belediyesini oluşturan il sınırları içindeki oy dağılımları, taban dengeleri, her ilin kendine özgü sorunları/çözümleri, tehdit ve fırsatları üzerinden oluşturulacak ortaklıklar üzerinden yeni ittifaklar masaya yatırılmalı, dil,din, renk ayrımının ötesine geçen kucaklayıcı anlayış partiye hakim kılınmalıdır.

En azından yerel seçimlere kadar ve özellikle de aday belirleme sürecinde, bugüne kadar bir türlü terk edilemeyen dar kadroculuk ve onun yarattığı sekter siyaset tarzı terk edilmelidir…

Bu temelde ortaya stratejik bir yol haritası koyulursa, kitlelere umut verilebilir, o umut bir kez daha sandığa gitme, iradeye sahip çıkma heyecanına yol açabilir…

Aksi durumda ne mi olur?

İstanbul, Ankara’ yı almak şöyle dursun, İzmir gibi, Kadıköy, Şişli gibi kaleler düşer.

Mersin’ i, Adana’ yı çantada keklik görenlere şimdiden çantanın gerçek durumunu, kekliğin ruh halini  anlatayım istedim…

Çevre düşmanı projelere karşı, yerel demokrasinin önemi… (23.7.2018)

Çevre düşmanı projelere karşı, yerel demokrasinin önemi…

Yunan Site’ lerinde uygulanan katılımcı demokrasinin üzerinden neredeyse 2 bin 500 yıl geçti.

O dönemde de kadınlar ve özgür sayılmayanların söz hakkı olmasa da, bulunabilecek en iyi model olarak damgasını vurdu tarihe…

Ancak geçen zaman içinde tüm halkı bir meydana toplayıp yöneticinin kim olacağına ya da hayatı etkileyecek bir konuda herkesin görüşünün alınmasının olanaksızlığı ortaya çıktı ve katılımcılık yerine halkın seçeceği temsilciler üzerinden görüşlerini, iradesini ortaya koyacağı temsili demokrasi aldı.

Bu modeli anlatmama gerek yok, açmazları, başımıza açtığı binbir sorunla tanıyor, biliyoruz zaten.

Ama iş öylesine rayından çıktı ki, seçim sonunda vekil tayin ettiğimizi sandığımız kişilerle iki seçim arası bırakın sorun paylaşmayı, o isimlerin yüzlerini bile çok azımız görür hale geldik.

Hatta Türkiye’ de iş öylesine rayından çıktı ki, tıpkı tek parti döneminde olduğu gibi aday gösterildiği kentin yerini harita üzerinden bulabilen isimler arasından tercih yapmak zorunda bırakıldı seçmen…

Çünkü sistem halkın temsilci seçmesine değil, Ankara’ dan partilerin belirlediği isimlere oy vermeyi gerektiriyor.

Bir başka ifadeyle seçimlerde biz Milletvekili falan seçmiyoruz, sandığa gittiğimizde isimlerin kim olduğuna aldırmadan partilere oy veriyoruz.

O partiden Ali yerine Veli olsun diye tercih yapma şansımız da yok…

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, 24 Haziran’ dan sonra hayata geçen yeni rejimle o Milletvekilinin de gideceği parlamentoda yapabileceği hiçbir şey yok…

Diyelim ki, kentiniz adına çok önemli bir sorun çıktı ortaya, o sorunu vekiliniz de tıpkı sizin gibi iliklerinde hissetse bile, çözümü konusunda gidip te derdi anlatabileceği eski anlamda artık bir Bakan kalmadı.

Kalmadı çünkü, eskiden Bakan Meclisin içinden ve iktidar partisinin Milletvekilleri arasından seçiliyor, güven oyu alıyor, gerekirse de gensoru ile koltuğundan indirilebiliyordu. İktidar Milletvekili ile aynı iktidarın Bakanı arasında iyi kötü işleyen diyalog mekanizması yıllar içinde zaten yeterince erozyona uğramıştı son rejim değişikliğiyle artık YOK…

Güncel ve Mersin yerelinden bir örnek vereyim:

Mersin’in kurulması planlanan balık çiftlikleriyle ilgili imtihanı 2008′ de başladı.

Sahillerin kurtulması adına oluşturulan yerel platform dayandığı kent dinamikleri itibariyle öylesine güçlüydü ki, muhalefet ve iktidar Milletvekilleri çiftliklere yüksek perdeden karşı çıkmak zorunda kaldı.

O kadar ki, düzenlenen bir etkinlikte söz alan AKP Milletvekillerinden birinin “balık çiftlikleri bu sahillere kurulmaya kalkılırsa, elimde bıçak dalar ağlarını parçalarım”* sözleri bugün gibi aklımda.

O sözleri cesaretle söyleyen AKP’ li Ali Er yanında iktidarından muhalifine tüm Mersin Milletvekilleri balık çiftliklerine öylesine bir tavır sergiledi ki, Tarım Bakanı ve bürokrasisi geri adım attı. O geri adım 10 yıl kazandırdı Mersine…

Bir de bugüne bakalım…

Konu aynı balık çiftlikleri ve çiftliklerin Mersinle olan imtihanı…

Ne o dönemdeki 400′ ü aşkın Sivil Toplum Örgütünün ortaklaşa iradesini ortaya koyduğu bir örgütlenme modeli söz konusu ne de o platformun oluşturduğu kamuoyu desteği/baskısıyla harekete geçip, çiftliklere meydan okuyan milletvekilleri…

Bir an için o platformu yeniden canlandırdığımızı,Milletvekillerini de uyandırdığımızı varsayalım…

Hangi Milletvekili, Meclisle ve partiyle bağı olmayan, Devlet Başkanınca atanmış hangi Bakana ulaşıp ta, ister oy kaygısı ister vicdani sorumluluk gereği kentin hassasiyetini dile getirebilecek?

Zaten gittikçe zayıflamış olan o bağlantı yöntemi artık tümüyle kopmuş durumda.

Balık çiftlikleri örneğinde son olarak tanık olduğumuz iktidar partisi il başkanının tüm kent duyarlılığına karşı çiftlikleri açıktan ve yüksek sesle savunmasının altında da bu kopan bağ var…

İş bu kadarla da sınırlı değil. Geldiğimiz nokta itibariyle sürecin asıl üzerinde durulup düşünülmesi gereken asıl vahim tablo ise şu:

Mersin’ in 2008’den bugüne geçen zaman içinde lobi olarak adlandırılabilecek toplumsal tepki gücü artacağına zayıflarken, çiftlik yapmak isteyen yatırımcı gruplarının lobi gücü her türlü kaynağın da desteğiyle inanılmaz artmış…

2008′ de bu kentin en önemli kurumlarından Mersin Sanayi Ticaret Odası Balık Çiftliklerine karşı oluşturulan platformun önemli paydaşlarından biriydi. Bugün o günkü çizgide midir? Yanıtını üç aşağı beş yukarı bildiğimiz bir soru bu…

Ben bugün MTSO  örneğinden yola çıkarak pek çok kurumun balık çiftlikleri konusundaki sessizliğini, değişen görüşlerinden ya da kültür balıkçılığının zaman içinde çevreye daha az zarar verir hale gelmiş olmasından kaynaklandığını sanmıyorum.

Sessizliğin ve tepkisizliğin nedeni, ülkenin değişen demokratik iklimi ve iklimin yarattığı atmosferdir başka bir şey de değildir.

Bugün MTSO Meclisinde yer alan 99 üyenin hangisiyle konuşursanız konuşun, kahir çoğunluk balık çiftliklerinin yaratacağı sorunların bilincindedir ve projeye karşıdır. Ancak iş tepkiye gelince, birkaç istisna dışında görüşünü dile getirme cesaretini gösterene rastlayamıyoruz.

2008′ de dönem sözcülüğünü üstlendiğim Çevre Platformu, balık çiftliklerine karşı eylem planı hazırlarken, MTSO ve Büyükşehir Belediyesi arasındaki alana ölüm orucu çadırı kurulmasını ve Bakanlık projeyi askıya alıncaya kadar platforma destek veren tüm katılımcı örgüt üyelerinin o çadırda oruca başlamasını öngörüyordu…

Nereden nereye mi geldik?

Geldiğimiz yer, sadece balık çiftlikleri anlamında değil, demokrasimiz adına da ibret verici…

Asıl ibret verici olan ise özellikle ana muhalefet CHP’ nin ortaya çıkan tablodan habersizmiş gibi girdiği genel başkanlık ve genel merkezi ele geçirme kavgası…

İktidar Milletvekilinin bile yeni sistemde etkisi kalmamışken, muhalefet Milletvekili ne yapacak?

En çok gensoru önergesi verecek, onun da ne denli işe yaradığını, henüz Meclisin bu denli etkisizleştirilmediği geçmiş dönemde gördük.

CHP Milletvekilleri her sabah gazetelerde gördükleri sorunu gensoru ile Meclis Başkanlığına sunar, ardından da bizimle paylaşıp, gönül rahatlığıyla Meclis koridorlarına yönelirlerdi.

O gensoruların ne işe yaradığını bana değil, o günlerde gayet ciddi iş yaptığını sanan eski vekillere sorun, eğer farklı hesapları yoksa dürüstçe yanıt vereceklerdir…

 

Çevre düşmanı projelere karşı, yerel demokrasinin önemi… (23.7.2018)

Çevre düşmanı projelere karşı, yerel demokrasinin önemi…

Yunan Site’ lerinde uygulanan katılımcı demokrasinin üzerinden neredeyse 2 bin 500 yıl geçti.

O dönemde de kadınlar ve özgür sayılmayanların söz hakkı olmasa da, bulunabilecek en iyi model olarak damgasını vurdu tarihe…

Ancak geçen zaman içinde tüm halkı bir meydana toplayıp yöneticinin kim olacağına ya da hayatı etkileyecek bir konuda herkesin görüşünün alınmasının olanaksızlığı ortaya çıktı ve katılımcılık yerine halkın seçeceği temsilciler üzerinden görüşlerini, iradesini ortaya koyacağı temsili demokrasi aldı.

Bu modeli anlatmama gerek yok, açmazları, başımıza açtığı binbir sorunla tanıyor, biliyoruz zaten.

Ama iş öylesine rayından çıktı ki, seçim sonunda vekil tayin ettiğimizi sandığımız kişilerle iki seçim arası bırakın sorun paylaşmayı, o isimlerin yüzlerini bile çok azımız görür hale geldik.

Hatta Türkiye’ de iş öylesine rayından çıktı ki, tıpkı tek parti döneminde olduğu gibi aday gösterildiği kentin yerini harita üzerinden bulabilen isimler arasından tercih yapmak zorunda bırakıldı seçmen…

Çünkü sistem halkın temsilci seçmesine değil, Ankara’ dan partilerin belirlediği isimlere oy vermeyi gerektiriyor.

Bir başka ifadeyle seçimlerde biz Milletvekili falan seçmiyoruz, sandığa gittiğimizde isimlerin kim olduğuna aldırmadan partilere oy veriyoruz.

O partiden Ali yerine Veli olsun diye tercih yapma şansımız da yok…

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, 24 Haziran’ dan sonra hayata geçen yeni rejimle o Milletvekilinin de gideceği parlamentoda yapabileceği hiçbir şey yok…

Diyelim ki, kentiniz adına çok önemli bir sorun çıktı ortaya, o sorunu vekiliniz de tıpkı sizin gibi iliklerinde hissetse bile, çözümü konusunda gidip te derdi anlatabileceği eski anlamda artık bir Bakan kalmadı.

Kalmadı çünkü, eskiden Bakan Meclisin içinden ve iktidar partisinin Milletvekilleri arasından seçiliyor, güven oyu alıyor, gerekirse de gensoru ile koltuğundan indirilebiliyordu. İktidar Milletvekili ile aynı iktidarın Bakanı arasında iyi kötü işleyen diyalog mekanizması yıllar içinde zaten yeterince erozyona uğramıştı son rejim değişikliğiyle artık YOK…

Güncel ve Mersin yerelinden bir örnek vereyim:

Mersin’in kurulması planlanan balık çiftlikleriyle ilgili imtihanı 2008′ de başladı.

Sahillerin kurtulması adına oluşturulan yerel platform dayandığı kent dinamikleri itibariyle öylesine güçlüydü ki, muhalefet ve iktidar Milletvekilleri çiftliklere yüksek perdeden karşı çıkmak zorunda kaldı.

O kadar ki, düzenlenen bir etkinlikte söz alan AKP Milletvekillerinden birinin “balık çiftlikleri bu sahillere kurulmaya kalkılırsa, elimde bıçak dalar ağlarını parçalarım”* sözleri bugün gibi aklımda.

O sözleri cesaretle söyleyen AKP’ li Ali Er yanında iktidarından muhalifine tüm Mersin Milletvekilleri balık çiftliklerine öylesine bir tavır sergiledi ki, Tarım Bakanı ve bürokrasisi geri adım attı. O geri adım 10 yıl kazandırdı Mersine…

Bir de bugüne bakalım…

Konu aynı balık çiftlikleri ve çiftliklerin Mersinle olan imtihanı…

Ne o dönemdeki 400′ ü aşkın Sivil Toplum Örgütünün ortaklaşa iradesini ortaya koyduğu bir örgütlenme modeli söz konusu ne de o platformun oluşturduğu kamuoyu desteği/baskısıyla harekete geçip, çiftliklere meydan okuyan milletvekilleri…

Bir an için o platformu yeniden canlandırdığımızı,Milletvekillerini de uyandırdığımızı varsayalım…

Hangi Milletvekili, Meclisle ve partiyle bağı olmayan, Devlet Başkanınca atanmış hangi Bakana ulaşıp ta, ister oy kaygısı ister vicdani sorumluluk gereği kentin hassasiyetini dile getirebilecek?

Zaten gittikçe zayıflamış olan o bağlantı yöntemi artık tümüyle kopmuş durumda.

Balık çiftlikleri örneğinde son olarak tanık olduğumuz iktidar partisi il başkanının tüm kent duyarlılığına karşı çiftlikleri açıktan ve yüksek sesle savunmasının altında da bu kopan bağ var…

İş bu kadarla da sınırlı değil. Geldiğimiz nokta itibariyle sürecin asıl üzerinde durulup düşünülmesi gereken asıl vahim tablo ise şu:

Mersin’ in 2008’den bugüne geçen zaman içinde lobi olarak adlandırılabilecek toplumsal tepki gücü artacağına zayıflarken, çiftlik yapmak isteyen yatırımcı gruplarının lobi gücü her türlü kaynağın da desteğiyle inanılmaz artmış…

2008′ de bu kentin en önemli kurumlarından Mersin Sanayi Ticaret Odası Balık Çiftliklerine karşı oluşturulan platformun önemli paydaşlarından biriydi. Bugün o günkü çizgide midir? Yanıtını üç aşağı beş yukarı bildiğimiz bir soru bu…

Ben bugün MTSO  örneğinden yola çıkarak pek çok kurumun balık çiftlikleri konusundaki sessizliğini, değişen görüşlerinden ya da kültür balıkçılığının zaman içinde çevreye daha az zarar verir hale gelmiş olmasından kaynaklandığını sanmıyorum.

Sessizliğin ve tepkisizliğin nedeni, ülkenin değişen demokratik iklimi ve iklimin yarattığı atmosferdir başka bir şey de değildir.

Bugün MTSO Meclisinde yer alan 99 üyenin hangisiyle konuşursanız konuşun, kahir çoğunluk balık çiftliklerinin yaratacağı sorunların bilincindedir ve projeye karşıdır. Ancak iş tepkiye gelince, birkaç istisna dışında görüşünü dile getirme cesaretini gösterene rastlayamıyoruz.

2008′ de dönem sözcülüğünü üstlendiğim Çevre Platformu, balık çiftliklerine karşı eylem planı hazırlarken, MTSO ve Büyükşehir Belediyesi arasındaki alana ölüm orucu çadırı kurulmasını ve Bakanlık projeyi askıya alıncaya kadar platforma destek veren tüm katılımcı örgüt üyelerinin o çadırda oruca başlamasını öngörüyordu…

Nereden nereye mi geldik?

Geldiğimiz yer, sadece balık çiftlikleri anlamında değil, demokrasimiz adına da ibret verici…

Asıl ibret verici olan ise özellikle ana muhalefet CHP’ nin ortaya çıkan tablodan habersizmiş gibi girdiği genel başkanlık ve genel merkezi ele geçirme kavgası…

İktidar Milletvekilinin bile yeni sistemde etkisi kalmamışken, muhalefet Milletvekili ne yapacak?

En çok gensoru önergesi verecek, onun da ne denli işe yaradığını, henüz Meclisin bu denli etkisizleştirilmediği geçmiş dönemde gördük.

CHP Milletvekilleri her sabah gazetelerde gördükleri sorunu gensoru ile Meclis Başkanlığına sunar, ardından da bizimle paylaşıp, gönül rahatlığıyla Meclis koridorlarına yönelirlerdi.

O gensoruların ne işe yaradığını bana değil, o günlerde gayet ciddi iş yaptığını sanan eski vekillere sorun, eğer farklı hesapları yoksa dürüstçe yanıt vereceklerdir…

Abdullah Ayan yazdı…. Küreselleşmeye karşı yerelleşme… (20.7.2018)

Küreselleşmeye karşı yerelleşme…

1970′ lerde ülkelerin dışına taşmaya başlayan sınır tanımaz sermayenin de tetiklemesiyle küreselleşme dalgası, bilişim ve iletişimin de  katkısıyla bugün akıl almaz biçimde tüm dünyayı etkisi altına almış bulunmakta.

ABD’ de maliyetlerin arttığını görünce Kanada’ ya göç eden, oradan da cazip bulduğu her coğrafyaya çadır kuran otomotiv sektörünün şu son 40 yıllık akıl almaz süreci bile nasıl bir devinim dalgasıyla karşı karşıya kaldığımızı anlatmaya yeter de artar…

Bir zamanlar dünya otomotiv üretimini sağlayan, teknolojileri yaratıp geliştiren, özetle oyunun kurucusu ve hakimi ABD şirketleri artık, başka coğrafyalarda başka rakiplerle başa çıkmak, çoğu zaman da gördüğümüz gibi ortak olma, işin marka, ar-ge gibi kaymağını alıp, üretim ve benzeri hamallık kısımlarını ucuz işgücüne sahip kimi ülke aktörlerine bırakmakta…

İlk otomobilin yollara çıkmasının üzerinden 100 bilemediniz 110 yıl geçti ama bugün artık sürücüsüz araçlarla başlamakta olan yeni çağa hazırlanıyor insan oğlu.

Beş yıl içinde ABD’ de 4,4, AB’ de 2 milyon kamyon şoförünün işsiz kalacağını öngörüyor uzmanlar.

Yaklaşık 825 milyonluk gelişmiş iki güç sonuçlarının nereye varacağını tam olarak kestiremediği neredeyse her yüz kişiden birinin işsizler ordusuna katılacağı yeni dönemi, tehdit ve fırsatlarıyla anlamaya, buna göre gelmekte olan dalgayı karşılamaya hazırlanıyor.

Otomotivle de sınırlı değil dünyayı sarsan, baştan aşağı değiştirmeye kararlı yeni çağ..

50 yaşındaki İntel, 40 yaşındaki Microsoft ve Apple gibi bilişim şirketleri bile artık yaşlılar kategorisinde.

Onların yerini 20′ lerindeki Amazon, Google, Netflix gibi tamamen sanal ortamda faaliyet gösteren platformlar doldurmakta…

Bir de “birilerinin taşıyla, birilerinin kuşunu vuran” Facebook, Twitter, Uber gibi en büyüğü 14 yaşında olan yeni yetmeler doldurmaya başladı hayatımızı…*

Ve küreselleşme, ülke sınırlarını aşan, kontrolü bugünkü dünya düzeniyle gittikçe olanaksızlaşan, ulus devletleri aşan bambaşka boyutlara ulaşmakta…

Yaygınlaşması bile 20 yılı bulmayan internet ağları sayesinde sanal ortamda ürün pazarlamaya başlayan Amazon bu makale kaleme alındığında 1 trilyon dolara dayanan piyasa değerine erişmek üzereydi.

21 yıl önce hisselerini 18 dolardan borsaya süren ve o günkü fiyatla 438 milyon dolar eden Amazon 20 yıl içinde iki bin kat değer kazandı…

Amazon bu değeriyle kurucusu ve bugün de başında yer alan Jeff Bezos’ u da dünyanın en zengin insanı koltuğuna taşıdı.

Bir zamanlar Ford’ u tahtından eden Bill Gates’ lerin de pabucu dama atıldı.

20 yıl önce hisseleri halka arz ettiğinde o fiyatlandırmalarla 1,5 milyar dolar varlığa sahip olan Bezos 2008′ de 8 milyar, 2013′ te 29 milyar, 2016′ da 45, bir yıl önce 73, bugün ise 150 milyar dolarlık varlıkla açık ara dünyanın en varlıklısı durumunda.

Pazarladığı ürünlerin hiç biri Amazon’ a ait değil, Wallmart gibi sınırsız depolama alanlarına, uçsuz bucaksız mağazalara, milyonlarca çalışanı (son rakamlara göre yaklaşık 2,5 milyon personeli var Wallmart’ ın) da yok ama gösterdiği performans bu…

Küreselleşmenin nasıl kontrolden çıktığına ve ulus devletleri aştığına ve dünyanın başına nasıl büyük belalar açmaya hazırlandığına dair bir iki çarpıcı rakam daha vereyim:

Gelir dağılımı araştırmaları yapan bağımsız Oxfam’ ın son raporuna göre 2017 yılında dünya nüfusunun yarısını meydana getiren 3,7 milyar insanın serveti, en zengin 42 kişiye eşit…

Oysa 2009′ da bile dünyanın yarısının servetiyle aynı servete sahip zenginlerin sayısı 380 kişiydi.

2006-2015 arasındaki 10 yılda dolar milyarderlerinin serveti ortalama her yıl %13 arttı. Aynı zaman diliminde çalışanların maaşlarındaki artışın 6 katını aşan sürdürülemez adaletsizlik söz konusu…

Gelir dağılımı her gün biraz daha bozuluyor ve bilişimin hayatın her alanını doldurmaya başlamasıyla hızlanacak bozulma yetmezmiş gibi robotların da çoğu işi üstlenmeye başlamasıyla dünya bambaşka bir evreye geçecek.

Baş döndürücü gelişmelere karşın, ne demokrasi, ne hukuk, ne gelir dağılımı ne de göz ardı ettiğimiz çevresel yağma boyutuyla tükettiğimiz doğa, tüm dünyayı yok etmeye aday bu küreselleşme dalgasıyla baş edecek durumda değil…

Bu kadar kötü tabloya karşı çaresiz miyiz?

“Umudu öldüremeyeceğimize” göre elbette değiliz…

Küreselleşmenin panzehiri yerelleşmeyi içselleştirerek, katılımcı demokrasiyi, her konuda ortaklaşa karar mekanizmalarını ve birlikte yürüme iradesini ortaya koyabilmekte…

Nasıl mı yapacağız?

Bir sonraki makalede de ona değinmeye çalışayım…

 

 

* Dünyanın önemli markaları

marka yaşı
İntel 50
Microsoft 43
Apple 42
Amazon 24
Netflix 21
Google 20
Tesla 15
Facebook 14
Twitter 12
Uber  9

 

 

Küreselleşmeye karşı yerelleşme…

Küreselleşmeye karşı yerelleşme…

1970′ lerde ülkelerin dışına taşmaya başlayan sınır tanımaz sermayenin de tetiklemesiyle küreselleşme dalgası, bilişim ve iletişimin de  katkısıyla bugün akıl almaz biçimde tüm dünyayı etkisi altına almış bulunmakta.

ABD’ de maliyetlerin arttığını görünce Kanada’ ya göç eden, oradan da cazip bulduğu her coğrafyaya çadır kuran otomotiv sektörünün şu son 40 yıllık akıl almaz süreci bile nasıl bir devinim dalgasıyla karşı karşıya kaldığımızı anlatmaya yeter de artar…

Bir zamanlar dünya otomotiv üretimini sağlayan, teknolojileri yaratıp geliştiren, özetle oyunun kurucusu ve hakimi ABD şirketleri artık, başka coğrafyalarda başka rakiplerle başa çıkmak, çoğu zaman da gördüğümüz gibi ortak olma, işin marka, ar-ge gibi kaymağını alıp, üretim ve benzeri hamallık kısımlarını ucuz işgücüne sahip kimi ülke aktörlerine bırakmakta…

İlk otomobilin yollara çıkmasının üzerinden 100 bilemediniz 110 yıl geçti ama bugün artık sürücüsüz araçlarla başlamakta olan yeni çağa hazırlanıyor insan oğlu.

Beş yıl içinde ABD’ de 4,4, AB’ de 2 milyon kamyon şoförünün işsiz kalacağını öngörüyor uzmanlar.

Yaklaşık 825 milyonluk gelişmiş iki güç sonuçlarının nereye varacağını tam olarak kestiremediği neredeyse her yüz kişiden birinin işsizler ordusuna katılacağı yeni dönemi, tehdit ve fırsatlarıyla anlamaya, buna göre gelmekte olan dalgayı karşılamaya hazırlanıyor.

Otomotivle de sınırlı değil dünyayı sarsan, baştan aşağı değiştirmeye kararlı yeni çağ..

50 yaşındaki İntel, 40 yaşındaki Microsoft ve Apple gibi bilişim şirketleri bile artık yaşlılar kategorisinde.

Onların yerini 20′ lerindeki Amazon, Google, Netflix gibi tamamen sanal ortamda faaliyet gösteren platformlar doldurmakta…

Bir de “birilerinin taşıyla, birilerinin kuşunu vuran” Facebook, Twitter, Uber gibi en büyüğü 14 yaşında olan yeni yetmeler doldurmaya başladı hayatımızı…*

Ve küreselleşme, ülke sınırlarını aşan, kontrolü bugünkü dünya düzeniyle gittikçe olanaksızlaşan, ulus devletleri aşan bambaşka boyutlara ulaşmakta…

Yaygınlaşması bile 20 yılı bulmayan internet ağları sayesinde sanal ortamda ürün pazarlamaya başlayan Amazon bu makale kaleme alındığında 1 trilyon dolara dayanan piyasa değerine erişmek üzereydi.

21 yıl önce hisselerini 18 dolardan borsaya süren ve o günkü fiyatla 438 milyon dolar eden Amazon 20 yıl içinde iki bin kat değer kazandı…

Amazon bu değeriyle kurucusu ve bugün de başında yer alan Jeff Bezos’ u da dünyanın en zengin insanı koltuğuna taşıdı.

Bir zamanlar Ford’ u tahtından eden Bill Gates’ lerin de pabucu dama atıldı.

20 yıl önce hisseleri halka arz ettiğinde o fiyatlandırmalarla 1,5 milyar dolar varlığa sahip olan Bezos 2008′ de 8 milyar, 2013′ te 29 milyar, 2016′ da 45, bir yıl önce 73, bugün ise 150 milyar dolarlık varlıkla açık ara dünyanın en varlıklısı durumunda.

Pazarladığı ürünlerin hiç biri Amazon’ a ait değil, Wallmart gibi sınırsız depolama alanlarına, uçsuz bucaksız mağazalara, milyonlarca çalışanı (son rakamlara göre yaklaşık 2,5 milyon personeli var Wallmart’ ın) da yok ama gösterdiği performans bu…

Küreselleşmenin nasıl kontrolden çıktığına ve ulus devletleri aştığına ve dünyanın başına nasıl büyük belalar açmaya hazırlandığına dair bir iki çarpıcı rakam daha vereyim:

Gelir dağılımı araştırmaları yapan bağımsız Oxfam’ ın son raporuna göre 2017 yılında dünya nüfusunun yarısını meydana getiren 3,7 milyar insanın serveti, en zengin 42 kişiye eşit…

Oysa 2009′ da bile dünyanın yarısının servetiyle aynı servete sahip zenginlerin sayısı 380 kişiydi.

2006-2015 arasındaki 10 yılda dolar milyarderlerinin serveti ortalama her yıl %13 arttı. Aynı zaman diliminde çalışanların maaşlarındaki artışın 6 katını aşan sürdürülemez adaletsizlik söz konusu…

Gelir dağılımı her gün biraz daha bozuluyor ve bilişimin hayatın her alanını doldurmaya başlamasıyla hızlanacak bozulma yetmezmiş gibi robotların da çoğu işi üstlenmeye başlamasıyla dünya bambaşka bir evreye geçecek.

Baş döndürücü gelişmelere karşın, ne demokrasi, ne hukuk, ne gelir dağılımı ne de göz ardı ettiğimiz çevresel yağma boyutuyla tükettiğimiz doğa, tüm dünyayı yok etmeye aday bu küreselleşme dalgasıyla baş edecek durumda değil…

Bu kadar kötü tabloya karşı çaresiz miyiz?

“Umudu öldüremeyeceğimize” göre elbette değiliz…

Küreselleşmenin panzehiri yerelleşmeyi içselleştirerek, katılımcı demokrasiyi, her konuda ortaklaşa karar mekanizmalarını ve birlikte yürüme iradesini ortaya koyabilmekte…

Nasıl mı yapacağız?

Bir sonraki makalede de ona değinmeye çalışayım…

* Dünyanın önemli markaları

marka yaşı
İntel 50
Microsoft 43
Apple 42
Amazon 24
Netflix 21
Google 20
Tesla 15
Facebook 14
Twitter 12
Uber  9

Pompeipolis’ in, Soli’ nin dinmeyen feryadı… (17.7.2018)

Pompeipolis’ in, Soli’ nin dinmeyen feryadı…

Son Mezitli Belediye Meclis toplantısı pek dikkatleri çekmeyen bir uyarıya sahne oluyor.

Aynı zamanda arkeolog olan Meclis üyesi Ramazan Tokel; Büyükşehir Belediyesince hazırlanan nazım imar planında Antik Soli Limanı bitişiğindeki araziye dikkat çekiyor. Arazinin teknik altyapı alanı olarak işaretlendiğini, geçmişte atık su arıtma tesisi kurulmasıyla sonuçlanan yanlışlığın böylece sürdürülme tehlikesinin ortaya çıktığına dikkat çekiyor.  (http://mersinyasam.net/HaberDetay.aspx?id=32395)

Tokel’ in, “dünyada orijinal haline dönüştürülebilecek tek liman olma özelliğiyle Soli limanı” atık su arıtma tesisi ile öldürülmeyi değil, kültür varlığı olarak eşsiz özellikleriyle Mersin’e ve tüm insanlığa kazandırılmalı önerisi önemli olmasına önemli ama yeni değil…

Konuyu daha arıtma tesisi için ilk kazma vurulurken 15 yıl önce gündeme taşımış, dört bin yıllık “seramik çöplüğü” olarak tanımlanan alanın korunması gerektiğini 13 Ocak 2004 tarihinde Mersin gazetesindeki köşemde dile getirmiştim.

Sonrası da var…

2010 yılında güneş festivali düzenleyip o kapsamda Pompeipolis’ i, Soli’ yi kurtarma seanslarında günün anlam ve önemine uygun konuşmalarla havanda su dövenlere yine bir makaleyle seslenmiştim.

Şöyle diyordum makalenin bir yerinde;

“(…)

Sanki Pompeipolis’ te yapacak bir şey bırakılmış gibi “yapacak her şey bitmeden” sunumları yapılacak…

Sanki iliği kurutulan antik kentten geriye kurtarılacak şey kalmış gibi…

10 yıl önce Nuri Hocaoğlu, 4 bin yıllık porselen mezarlığının üzerine artıma tesisi kondurmaya hazırlandığında “son söz tükenmişti” zaten…

Yapımına karşı çıktığımız, yazılarımızı şikayet kabul eden resmi kimi kurumların müdahalesiyle durdurulma aşamasına gelen o ‘b.. çukuruna’ karşı mücadelemizi izleyen dönemin önemli bir belediye başkanı makalede dile getirdiğim eleştiri ve uyarılardan bir şey anlamamış olmalı ki, ayak üstü sohbette “binlerce yıldır zaten çöp alanıymış, üzerine artıma tesisi yapılmasında ne mahzur var?” demişti.

Şaka gibi ama adam, o binlerce yıllık tarihin aynası porselen kırıklarını, belediyesine toplattığı çöplerin  içindeki kırık tabaklarla aynı sanıyordu…

Sahi, Pompeipolis’ ten geriye ne bıraktık ki, şimdi kalkmış, “yapılacak her şey bitmeden” türünden dramatik başlıklı söyleşiler düzenliyoruz?

2200 yıl önce Aratos’ a beşik olmuş topraklardan, antik limandan, limana uzanan dünyada eşi zor bulunur o sütunlu yoldan geriye ne kaldı ki?

Doymak bilmez hırsla her yıl biraz daha, biraz daha, çaktırmadan ve acımasızca geriye kalan alanları adım adım inşaata açmadık mı?

Eskilerinin Allah taksiratını affetsin, şu son 20 yılda Mezitli’ yi nice vaatlerle “yöneteceğim” iddiasıyla gelenlere ve geldikten sonra yaptıklarına bir bakın…

“İşgal kuvvetleri gelse bu hoyratlıkta katleder miydi?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

(…)

Antalya’ nın Konyaaltı plajına, Alanya sahiline on basar Mezitli sahili parsel parsel katledildi. Bırakın denize girecek yeri, nefes alacak koridor kalmamacasına en son metresine kadar her alan yapsatçıların gökdelenlerine peşkeş çekildi.

Hukukçu kimliği, çevreye duyarlılığı, dürüstlüğüyle son umudum Uğur Yıldırım idi. Geçen 18 ay içinde ne değişti diye soranlara yanıtını vereyim.

Artık dokunulmaz sandığım, bırakın sit alanını, kazıların gerçekleştiği bölgenin neredeyse içinde bile inşaatların başladığını görünce, ilk karşılaşmamızda isyanımı ve biraz da sitemlerimi dile getirdim.

Uğur Ağabey Çaresizlik içinde ellerini iki yana açtı: “Adamlar Anıtlar Kurulundan gidip belge alıyor ve kapıya dayanıyorlar, ne yapabilirim?”

Belediye Başkanı, çaresizlik içinde vatandaştan medet umuyordu, anlayacağınız…

Çözümü de, formülü de kendisinin bulması gerektiğini söylerken, tıkandığımı hissettim…

Şimdi kalkmışız, birilerini “yapacak her şey bitmeden” başlıklı söyleşilerde konuşturacak sonra da tartışacağız uzun uzun…

Sanki “yapacak şey kalmış” gibi…

Sanki koruyacağımız bir alanı bırakmışız gibi…

Gidin 100 bin nüfuslu Mezitli’ de bir anket yapın ve sorun insanlara “Aratos’ u tanıyor musunuz?” diye. 10 kişiyi aşar mı? Sanmıyorum…

Festival, Güneş günü, “yapacak her şey bitmeden” söyleşileri…

“Ba’de harab El-Basra (Basra harab olduktan sonra)” klasikleri anlayacağınız.

Öldürdüğü maktulün başında ağlayanlardan farkımız yok.” * (https://abdullahayan.wordpress.com/2010/06/20/soli-pompeipolis-i-kurtarmak-geriye-ne-kaldi-ki-20-6-2010/ )

Sanırım 2003 ve 2010 yıllarında aynı minval üzere kaleme alınmış, biraz uyarı çokça sitem dolu o makalelerle söylenmesi gereken çok şeyi dile getirmişim.

Dile getirmişim de kim okumuş, kim duymuş derseniz, sonucu bugün Mezitli Belediye Meclisine taşınan ve çözüm istenen mesele yeterince anlatmıyor mu?

Birileri gözümüzün önünde  4-5 bin yıllık tarih yağmalamayı bugün de sürdürürken, birkaç saf olarak tanımlanan duyarlı insan da bozuk saat misali ara sıra o tarihi zenginliklerden geriye kalanları kurtaralım diye feryat ediyor.

İyilerle kötülerin kavgası bu..

Kim mi kazanır?

Yanıtı can yakıcı ama aşikâr sorularla vakit öldürmeyin, “güneşin anıt şehri” Soli’ den, Pompeipolis’ ten geriye kalanlarla avunmaya, keyif almaya bakın…

 

Abdullah Ayan yazdı.. Pompeipolis’ in, Soli’ nin dinmeyen feryadı… (17.7.2018)

Pompeipolis’ in, Soli’ nin dinmeyen feryadı…

Son Mezitli Belediye Meclis toplantısı pek dikkatleri çekmeyen bir uyarıya sahne oluyor.

Aynı zamanda arkeolog olan Meclis üyesi Ramazan Tokel; Büyükşehir Belediyesince hazırlanan nazım imar planında Antik Soli Limanı bitişiğindeki araziye dikkat çekiyor. Arazinin teknik altyapı alanı olarak işaretlendiğini, geçmişte atık su arıtma tesisi kurulmasıyla sonuçlanan yanlışlığın böylece sürdürülme tehlikesinin ortaya çıktığına dikkat çekiyor.  (http://mersinyasam.net/HaberDetay.aspx?id=32395)

Tokel’ in, “dünyada orijinal haline dönüştürülebilecek tek liman olma özelliğiyle Soli limanı” atık su arıtma tesisi ile öldürülmeyi değil, kültür varlığı olarak eşsiz özellikleriyle Mersin’e ve tüm insanlığa kazandırılmalı önerisi önemli olmasına önemli ama yeni değil…

Konuyu daha arıtma tesisi için ilk kazma vurulurken 15 yıl önce gündeme taşımış, dört bin yıllık “seramik çöplüğü” olarak tanımlanan alanın korunması gerektiğini 13 Ocak 2004 tarihinde Mersin gazetesindeki köşemde dile getirmiştim.

Sonrası da var…

2010 yılında güneş festivali düzenleyip o kapsamda Pompeipolis’ i, Soli’ yi kurtarma seanslarında günün anlam ve önemine uygun konuşmalarla havanda su dövenlere yine bir makaleyle seslenmiştim.

Şöyle diyordum makalenin bir yerinde;

“(…)

Sanki Pompeipolis’ te yapacak bir şey bırakılmış gibi “yapacak her şey bitmeden” sunumları yapılacak…

Sanki iliği kurutulan antik kentten geriye kurtarılacak şey kalmış gibi…

10 yıl önce Nuri Hocaoğlu, 4 bin yıllık porselen mezarlığının üzerine artıma tesisi kondurmaya hazırlandığında “son söz tükenmişti” zaten…

Yapımına karşı çıktığımız, yazılarımızı şikayet kabul eden resmi kimi kurumların müdahalesiyle durdurulma aşamasına gelen o ‘b.. çukuruna’ karşı mücadelemizi izleyen dönemin önemli bir belediye başkanı makalede dile getirdiğim eleştiri ve uyarılardan bir şey anlamamış olmalı ki, ayak üstü sohbette “binlerce yıldır zaten çöp alanıymış, üzerine artıma tesisi yapılmasında ne mahzur var?” demişti.

Şaka gibi ama adam, o binlerce yıllık tarihin aynası porselen kırıklarını, belediyesine toplattığı çöplerin  içindeki kırık tabaklarla aynı sanıyordu…

Sahi, Pompeipolis’ ten geriye ne bıraktık ki, şimdi kalkmış, “yapılacak her şey bitmeden” türünden dramatik başlıklı söyleşiler düzenliyoruz?

2200 yıl önce Aratos’ a beşik olmuş topraklardan, antik limandan, limana uzanan dünyada eşi zor bulunur o sütunlu yoldan geriye ne kaldı ki?

Doymak bilmez hırsla her yıl biraz daha, biraz daha, çaktırmadan ve acımasızca geriye kalan alanları adım adım inşaata açmadık mı?

Eskilerinin Allah taksiratını affetsin, şu son 20 yılda Mezitli’ yi nice vaatlerle “yöneteceğim” iddiasıyla gelenlere ve geldikten sonra yaptıklarına bir bakın…

“İşgal kuvvetleri gelse bu hoyratlıkta katleder miydi?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

(…)

Antalya’ nın Konyaaltı plajına, Alanya sahiline on basar Mezitli sahili parsel parsel katledildi. Bırakın denize girecek yeri, nefes alacak koridor kalmamacasına en son metresine kadar her alan yapsatçıların gökdelenlerine peşkeş çekildi.

Hukukçu kimliği, çevreye duyarlılığı, dürüstlüğüyle son umudum Uğur Yıldırım idi. Geçen 18 ay içinde ne değişti diye soranlara yanıtını vereyim.

Artık dokunulmaz sandığım, bırakın sit alanını, kazıların gerçekleştiği bölgenin neredeyse içinde bile inşaatların başladığını görünce, ilk karşılaşmamızda isyanımı ve biraz da sitemlerimi dile getirdim.

Uğur Ağabey Çaresizlik içinde ellerini iki yana açtı: “Adamlar Anıtlar Kurulundan gidip belge alıyor ve kapıya dayanıyorlar, ne yapabilirim?”

Belediye Başkanı, çaresizlik içinde vatandaştan medet umuyordu, anlayacağınız…

Çözümü de, formülü de kendisinin bulması gerektiğini söylerken, tıkandığımı hissettim…

Şimdi kalkmışız, birilerini “yapacak her şey bitmeden” başlıklı söyleşilerde konuşturacak sonra da tartışacağız uzun uzun…

Sanki “yapacak şey kalmış” gibi…

Sanki koruyacağımız bir alanı bırakmışız gibi…

Gidin 100 bin nüfuslu Mezitli’ de bir anket yapın ve sorun insanlara “Aratos’ u tanıyor musunuz?” diye. 10 kişiyi aşar mı? Sanmıyorum…

Festival, Güneş günü, “yapacak her şey bitmeden” söyleşileri…

“Ba’de harab El-Basra (Basra harab olduktan sonra)” klasikleri anlayacağınız.

Öldürdüğü maktulün başında ağlayanlardan farkımız yok.” * (https://abdullahayan.wordpress.com/2010/06/20/soli-pompeipolis-i-kurtarmak-geriye-ne-kaldi-ki-20-6-2010/ )

Sanırım 2003 ve 2010 yıllarında aynı minval üzere kaleme alınmış, biraz uyarı çokça sitem dolu o makalelerle söylenmesi gereken çok şeyi dile getirmişim.

Dile getirmişim de kim okumuş, kim duymuş derseniz, sonucu bugün Mezitli Belediye Meclisine taşınan ve çözüm istenen mesele yeterince anlatmıyor mu?

Birileri gözümüzün önünde  4-5 bin yıllık tarih yağmalamayı bugün de sürdürürken, birkaç saf olarak tanımlanan duyarlı insan da bozuk saat misali ara sıra o tarihi zenginliklerden geriye kalanları kurtaralım diye feryat ediyor.

İyilerle kötülerin kavgası bu..

Kim mi kazanır?

Yanıtı can yakıcı ama aşikâr sorularla vakit öldürmeyin, “güneşin anıt şehri” Soli’ den, Pompeipolis’ ten geriye kalanlarla avunmaya, keyif almaya bakın…

Abdullah Ayan yazdı… Nereden nereye! Yerelleşme derken tek merkezli olmak… (13.7.2018)

Nereden nereye! Yerelleşme derken tek merkezli olmak…

Yıl 2003…

Çiçeği burnunda AK Parti, iktidar acemiliğine karşın, önemi yeterince dile getirilmese de Cumhuriyet tarihinin en önemli reformlarından birine hazırlanmakta.

Reform tanımı da yetersiz aslında, bal gibi bir devrimin ayak sesleri duyulmakta.

Yerel yönetimler yasa tasarısını hayata geçirmeyi, böylece merkezi yönetim sultasında on yıllar kaybeden ülkeyi ademi merkezileştirerek, Ankara’ nın elinde tuttuğu gücü dağıtmayı hedefleyen bir AK Parti var karşımızda.

Pragmatist olarak yaklaşıyorlardı yerel yönetimlerle ilgili yetki devrine:

Birincisi, gücü dağıtarak, bugüne kadar iktidara kim gelirse gelsin, gerçek iktidarın sahibi olduklarına inanan ve ona göre de hareket eden merkezdeki oligarşik güç odaklarının elini zayıflatmak istiyorlardı.

Bir başka önemli neden ise AB ile hızlanan müzakere süreciydi. Ve o sürecin en önemli dinamiklerinden biri de yerel yönetimlere özerklik kazandırılması…

Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’ in başında olduğu hayli kapsamlı bir çalışma ekibi tüm mevzuatı tarıyor, en üstten en alta kadar devlet kadrolarını gözden geçirerek yerele devredilecek kurum ve kuruluşları belirliyordu.

Kendisi de Belediye Başkanlığından iktidara yürümüş Erdoğan’ ın geçmişte yaşadığı çoğu sıkıntılı deneyimler de vakit geçirmeden bu alanda atılması gereken adımlar konusunda yeterince ip uçlarıyla doluydu.

Özellikle de o günlere damgasını vuran güçler savaşı dikkate alındığında…

Ömer Dinçer’ in çalışma ekibinin önemli isimlerinden biri de Halil İbrahim Ürün’ dü..

Ve Mersin’ de o dönem oluşturduğumuz düşünce kulübü olarak Ürün’ ü Mersin’de konuk etmiş, karşılıklı olarak düşüncelerimizi, beklentilerimizi paylaşmıştık.

Ürün’ ün atmayı düşündükleri adımlarla ilgili anlattıkları karşısında şaşkınlıktan öte şok yaşadığımı bugün gibi anımsıyorum.

O havanın her yanımı saran heyecanı, “galiba bu kez olacak” iyimserliğiyle olacak, 2003 Eylül sonunda kaleme aldığım makalenin bir yerinde şu görüşlerimi dile getirmiştim:

“Eğer hükümetin kararlı yürüyüşü kesilmez, Ankara’da birileri YÖK, KIBRIS gibi tabu saydıkları alanlarda sergiledikleri tavırları, Yerel Yönetim reform yasasında da takınmazlarsa, bir mucize gerçekleşecek.

Bir yandan kamu yönetim reformu, öte yandan mahalli idareler yasasıyla Ankara’da toplanan çoğu yetki, il özel idareleriyle belediyelere devredilecek.

İldeki kütüphanenin temizliğinden, kentin çevre sorunlarına kadar her şeyi kontrol altında tutan merkezi idare yenilgiyi kabul edip, çekilecek.

Öğretmen tayininden, köy hizmetlerinin asfalt önceliğine, hastane hemşiresinin görev alanından, kent içindeki trafik düzenlemesine kadar her şeyi yapmaya kalkan, sonunda çuvallayıp sorunların altında boğulan merkezi yönetim, makro politikalar belirleme dışındaki günlük işleri, asli sahiplerine devredecek.

Yetişmeye çalıştığımız ‘gelişmiş’ ülkeler bu değişimi yıllar önce yaptılar.

Yüzyıl boyunca tartışılmaz tabu sayılan “Ulus devlet modelinde” kalkınmanın tüm insanlık için tek tip bir modeli, gelişmenin tek yol haritası olduğu sanılıyordu.

Oysa gelinen noktada bu varsayımın doğru olmadığı, bizim gibi ülkelerin düştüğü durumla somut biçimde ortaya çıktı.

Merkeziyetçi yönetim kalkınma ve gelişmeyi sağlayamadığı gibi, zengin, sağlıklı, mutlu toplumları da yaratamadı.

Ve yine aynı yönetim tarzı, gelişmekte olan -Türkiye gibi-ülkelerin geçişi tamamlayıp, gelişmiş konumuna sıçramalarını sağlayacak demokratik açılımı da sağlayamadı.

Aksine merkezi yönetimde kontrolü elinde tutan bürokrasi, halkın kendi kendini yönetme talebini engelleyerek çıkarlarını toplumun gelişimine tercih etti.

Yetki devrinde cimriliğin ana nedeni, Merkezi idarenin bazı işleri yerel yönetimlere devrederken, aslında “iktidarın da bir kısmını” vermesi, paylaşmaya razı olmasıdır.”

Diyorum ya, öylesine heyecanla doluydum ki, durmamış şöyle sürdürmüşüm:

“Küreselleşmeyle başlayan entegrasyon, ulusların kapılarını kapatarak dünyadan kendilerine izole etmesini olanaksız kılıyor.

Direnmek doğumu daha sancılı kılmaktan başka işe yaramaz. Kamu yönetim reformu ve mahalli idareler yasası da statükonun direnme gücüyle orantılı zaman diliminde çıkacaktır.

İktidar gücü merkezden yerele geçerken, halkın ve bireylerden oluşan sivil kurumların duruşları, örgütlenme biçimleri, kaderlerine el koyma şanslarını nasıl kullanacakları soruları da ayrı önem taşıyor.”

Sonrasında yaşananları bilmem anımsatmama gerek var mı?

2004′ te Meclisten geçen o yerel yönetimler devrimi, tam da o günlerde kaleme aldığım makaleden alıntıladığım bölümün başında dile getirdiğim kaygının adım adım gerçekleşmesiyle Ağustos 2004 başında dönemin Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edildi, ardından da bir yerlerde iğdiş edilip ortadan kaldırıldı.

Derken kapatılma davası, canının derdine düşen AK Partinin yaşadıkları ve hepsinden önemlisi 2011′ den sonra AK Partinin Erdoğan eliyle AKP’ leşme süreci, iktidarına muktedir olma gücünü de ekleyen Erdoğan’ ın, geçmişte hayalini kurduğu yerelleşme yerine, yerelin elindekileri de tek güç merkezine toplamasıyla sonuçlanan yolculuğu…

Nereden nereye geldik?

Opera Bale Müdürlüğünün başına kimin atanacağından, ilaç fiyatlarının ne olacağına varıncaya kadar, hayatımızı doğrudan veya dolaylı etkileyen her konuda artık tek kişinin vereceği kararlara bağımlı olduğumuz bir yönetim tarzıyla karşı karşıyayız.

2003′ te Adalet, maliye, milli savunma dışında tüm bakanlıkların elinde tuttuğu yetkiyi yerele aktarma amacıyla başlayan yolculuğun düşündükçe insanın içini daraltan ‘hüzünlü’ öyküsünün bugününe gelince…

Sonraki makalede de onu ele almaya çalışayım…