Kore’ nin demokrasi sınavı -2-

Diktatörlükten demokrasiye, orta gelir tuzağından refaha… (30.8.2018)

Kore’ nin demokrasi sınavı -2-

Diktatörlükten demokrasiye, orta gelir tuzağından refaha…

Önceki makalede, Güney Kore’ nin 1960’lardan 90′ lara kadar süren, askeri dikta rejimleriyle yönetildiği dönemi, o dönemdeki demokrasi arayışlarını ele almayı denedim.

Elbette o demokrasi yolculuğunu anlatırken bu alanda büyük bedeller ödeme uğruna mücadele veren liderleri ve yaptıklarını anlatmak gerekiyor..

Kaldığımız yerden devam edeyim:

Seçimler gerilimi daha da arttırır. Ortadan ikiye ayrılmış hale gelen ülkede kamplaşma daha da keskinleşir.

26 Ekim 1979 günü Başkan Park, kendi eliyle oluşturup 18 yıl boyunca iktidarını sürdürmesini sağlayan KCIA başkanı Kim ile girdiği tartışma akabinde Kim’ in kurşunlarına hedef olur.

Diktatör ölmüştür ancak ordunun başındaki bir başka general, Chun Doo- hwan 1979′ da sıkıyönetim ilan ederek daha da baskıcı yöntemlerle iktidarı sürdürür.

1987′ ye kadar sürer, Güney Kore’ nin zulüm dönemi…

O yıl, Chun emekli olur ve 61′ den sonra ilk kez gölgesiz başkanlık seçiminin önü açılır.

Dünün iki demokrasi bayraktarı Kim Young Sam ve Kim Dae Jung’ ın sürdürdüğü, ‘muhalefetin bölünmemesi ilkesine yönelik görüşmeler’ akamete uğrayınca aradan Demokratik Adalet Partisi lideri Roh Tae Woo sıyrılıp %36,6 oranındaki oy ile Başkanlık koltuğuna oturur. Kim Young Sam’ ın sil baştan organize edip kurduğu Yeni Birleşik Demokrat Partisi %28, Kim Dae Jung’ un Barış ve Demokrasi Partisi %27 oy almışlardır.

Kim Young Sam nihayet 1992′ de şeytanın bacağını kırar. Girdiği Başkanlık seçimlerinde %42 oyla başkan seçilirken %34 oy alan rakibi kim miydi? Kim Dae Jung…

Ve Güney Kore tam 30 yıl süren baskı dönemlerinin sonunda 1962′ den beri ilk kez sivil bir başkanın iktidarına tanık olmaktadır…

Kim Young Sam başkan olur olmaz, bir yandan çoğu hapishanelerde çile dolduran on binlerce siyasi mahkuma af çıkarırken, bir yandan da ülkeyi 30 yıl boyunca yağmalayan asker/sivil geçmiş iktidarların yolsuzluk dosyalarının açılması emrini verir.

1987′ de emekliye ayrılan eski cunta lideri Chun askeri darbelerde oynadığı rol başta olmak üzere yolsuzluk ve vatana ihanet suçlamalarıyla yargılanır.

Ülke onun döneminde demokratik gelişmelere tanık olur, ekonomiye de yansıyan ve Kore’ nin dünya sahnesine teknoloji ihracatçısı bir ülke olarak hazırlanması da Kim Young Sam’ ın ekonomi programıyla başlar. Ancak Tayland’ da başlayan kriz bir süre sonra Kore’ ye sıçrar.

1997 seçimleri tam da büyük ekonomik krizin gölgesinde yapılır. O yarışta Kim Young Sam devre dışıdır artık ve koltuğuna yıllarca aynı demokrasi ideali uğrunda sürekli rekabet ettiği Kim Dae Jung oturacaktır.

Kim Dae Jung, hem ülkenin yaşadığı büyük ekonomik krizin atlatılmasında hem de Kuzey Kore ile 50 yıla varan düşmanlığın sona erdirilip, ülke kaynaklarının savaş gerginlikleri yerine refaha, kalkınmaya, teknolojik gelişmelere harcanmasına çaba gösterir.

Kuzey Kore ile o güne kadar akıllara getirilmesi bile hayal olan diyalog kapısının açılması sayesinde 2000 yılında Nobel barış ödülünü kazanır Kim Dae Jung…

Zindandan başkanlığa, idam sehpasından Nobel barış ödülüne uzanan çileli ama onurlu bir yolculuk, ölüm tehditlerine, suikastlara, onca işkenceye inat demokrasi mücadelesinden  vazgeçmeyen saygıyla anılacak bir yaşam öyküsüdür bu…

Ve bu onur dolu öykünün katkısıyla Güney Kore orta gelir tuzağından çıkarak, refah ülkeleri arasında örnek olacak bir konuma ulaşıyor.

Darısı o tuzaktan çıkmanın eşiğine gelip durmadan düşen tüm ülkelerin başına…

Vatan hainliğinden Nobel barış ödülüne… (30.08.2018)

Zindanlardan devlet başkanlığına, vatan hainliğinden Nobel barış ödülüne…

Son günlerde ağırlaşan ekonomik tablo ve geliyorum diyen bir krizin gölgesinde sıkça “refaha ermek ve orta gelir tuzağından kurtulup gelişmişler katarına katılmak için demokrasi şart mı?” sorusuna ve bu eksen etrafında yoğunlaşan tartışmalara sıkça tanık oluyorum.

Özellikle de ABD’ nin başına gelen Trump felaketiyle başlayan süreçte, neredeyse tüm dünyayı ‘tek adam’ akımı sarmışken, yukarıdaki soru temelli tartışma daha da önem kazanıyor.

Aslında bu alanda Türkiye ile pek çok benzerliğe sahip Güney Kore gibi bir model var önümüzde.

Kuzey’ in Sovyet Rusya gölgesinde komünist rejime bırakılmasıyla, ABD’ nin ön gördüğü yol haritasına uygun adımlar atmaya başlayan ve sınırlı bir demokrasiyi bile çok gören generallerin 1961′ de gerçekleştirdikleri darbeyle uzunca süre diktatörlerce yönetilen Güney Kore’ nin sanayileşme macerasıyla Türkiye’ nin ki neredeyse aynı yıllara denk gelmekte.

Ancak Türkiye 60 darbesini, bugün bile imrenerek özlemle andığımız demokratik bir anayasa ile sonlandırırken, Güney Kore on yıllar sürecek askeri diktatörlüğe boyun eğmek zorunda kalır.

70′ ler, 80′ ler hep cuntaların demir yumruğunun altında geçer.

Ülkenin despot rejimle yönetilmesi, kimsenin sesinin çıkmadığı anlamına gelmesin.

Özellikle de iki isim Güney Kore’ nin demokrasi mücadelesinde öne çıkıyor.

Kim Young Sam ve Kim Dae Jung…

1960′ ların başında girdikleri Parlamento’ nun feshedilmesi ve ardından generallerin yıllar sürecek baskıcı yönetimlerine karşı ilk günden itibaren muhalefet eden, muhalifliği de söylemde bırakmayıp eyleme dönüştüren, işçi ve öğrenci direnişlerine destek veren, yeri geldiğinde ön saflarda yer alan iki aktivist.

Örneğin Kim Young Sam 1979 Ağustosunda, güçlü chaebollerden YH Trading’ te direnişe geçen 200 kadın işçiye lideri olduğu Yeni Demokrat Parti karargahını açar ve sonuna kadar onları koruyacağı sözünü verir.

Ancak askeri cuntanın başındaki diktatör Park’ ın eyleme karşı tepkisi sert olur. Binlerce polis parti merkezini basar. Çıkan çatışmalarda onlarca muhalif milletvekili ve çok sayıda kadın işçi yaralanır.

Kim Young Sam ülkeyi ayağa kaldıran olayların ardından New York Times‘ e verdiği röportajda “çökmekte olan diktatörlüğü ABD’ nin desteklemekten vaz geçmesini” ister. Park’ ın buna tepkisi sert olur. Daha önce tutuklanmış olan Kim Dae Jung gibi Kim Young Sam’ ın da zindana atılması için işaret fişeklerini ateşler.

Olaylar daha da büyür. Yeni Demokrat Parti ana muhalefet görevini sürdürdüğü Parlamentodan çekilme kararı alır. 66 Milletvekili istifa edip sine-i millete döner. Düzmece bir karara dayanarak kendisine 1985′ e kadar sürecek 5 yıllık siyaset yasağı getirilir. Her türlü baskıya karşı direnişini sürdürür. 1983′ te 21 gün sürecek açlık grevi, yeniden ülke genelinde direniş hareketlerinin ateşleyicisi olur.

Yine de Kim Young Sam, ana muhalefet partisi lideri olarak uğradığı onca baskıya rağmen Kim Dae Jung‘ tan daha şanslıdır.

Kim Dae Jung, cuntanın hedefindeki en korkulan isimdir. Derin yapı kendisinden kurtulmak için sayısız suikast girişiminde bulunur. Cezaevine atılır, burada vahşi işkencelere maruz kalır. Sindirme girişimleri o boyutlara ulaşır ki, iktidarın emrindeki yargı onu ölüm cezasına çarptırır.

Ölüsünün dirisinden daha tehlikeli olacağı hesabıyla zindandan çıkarılıp ABD’ ye sürgüne gönderilir. Tam 3 yıl sürecektir, sürgün dönemi…

Ancak ülkedeki huzursuzluk her gün biraz daha artmaktadır. 1978 seçimlerinde ülkenin her noktasını kontrol eden ve mahkeme kararına gerek olmadan her türlü dinleme, göz altı hatta yargısız infaza imza atan gizli istihbarat örgütü KCIA‘ nın muhalefeti nefes alamaz hale getirmesine ve tüm medyayı kontrol etmesine rağmen hileli seçimleri ancak %1,1 lik farkla kazanabilir diktatör Park Chung Hee. Rakibi kimdi dersiniz?

Başkanlık seçimlerini kıl payı kaçırmasına rağmen Yeni Demokrat Partiyi Parlamentoya çok daha fazla sayıda temsilci seçtirmeyi başaran Kim Young Sam…

 Seçimler gerilimi daha da arttırır. Ortadan ikiye ayrılmış hale gelen ülkede kamplaşma daha da keskinleşir.

26 Ekim 1979 günü Başkan Park, kendi eliyle oluşturup 18 yıl boyunca iktidarını sürdürmesini sağlayan KCIA başkanı Kim ile girdiği tartışma akabinde Kim’ in kurşunlarına hedef olur.

Diktatör ölmüştür ancak ordunun başındaki bir başka general, Chun Doo- hwan 1979′ da sıkıyönetim ilan ederek daha da baskıcı yöntemlerle iktidarı sürdürür.

1987′ ye kadar sürer, Güney Kore’ nin zulüm dönemi…

O yıl, Chun emekli olur ve 61′ den sonra ilk kez gölgesiz başkanlık seçiminin önü açılır.

Dünün iki demokrasi bayraktarı Kim Young Sam ve Kim Dae Jung’ ın sürdürdüğü, ‘muhalefetin bölünmemesi ilkesine yönelik görüşmeler’ akamete uğrayınca aradan Demokratik Adalet Partisi lideri Roh Tae Woo sıyrılıp %36,6 oranındaki oy ile Başkanlık koltuğuna oturur. Kim Young Sam’ ın sil baştan organize edip kurduğu Yeni Birleşik Demokrat Partisi %28, Kim Dae Jung’ un Barış ve Demokrasi Partisi %27 oy almışlardır.

Kim Young Sam nihayet 1992′ de şeytanın bacağını kırar. Girdiği Başkanlık seçimlerinde %42 oyla başkan seçilirken %34 oy alan rakibi kim miydi? Kim Dae Jung…

Ve Güney Kore tam 30 yıl süren baskı dönemlerinin sonunda 1962′ den beri ilk kez sivil bir başkanın iktidarına tanık olmaktadır…

Kim Young Sam başkan olur olmaz, bir yandan çoğu hapishanelerde çile dolduran on binlerce siyasi mahkuma af çıkarırken, bir yandan da ülkeyi 30 yıl boyunca yağmalayan asker/sivil geçmiş iktidarların yolsuzluk dosyalarının açılması emrini verir.

1987′ de emekliye ayrılan eski cunta lideri Chun askeri darbelerde oynadığı rol başta olmak üzere yolsuzluk ve vatana ihanet suçlamalarıyla yargılanır.

Ülke onun döneminde demokratik gelişmelere tanık olur, ekonomiye de yansıyan ve Kore’ nin dünya sahnesine teknoloji ihracatçısı bir ülke olarak hazırlanması da Kim Young Sam’ ın ekonomi programıyla başlar. Ancak Tayland’ da başlayan kriz bir süre sonra Kore’ ye sıçrar.

1997 seçimleri tam da büyük ekonomik krizin gölgesinde yapılır. O yarışta Kim Young Sam devre dışıdır artık ve koltuğuna yıllarca aynı demokrasi ideali uğrunda sürekli rekabet ettiği Kim Dae Jung oturacaktır.

Kim Dae Jung, hem ülkenin yaşadığı büyük ekonomik krizin atlatılmasında hem de Kuzey Kore ile 50 yıla varan düşmanlığın sona erdirilip, ülke kaynaklarının savaş gerginlikleri yerine refaha, kalkınmaya, teknolojik gelişmelere harcanmasına çaba gösterir.

Kuzey Kore ile o güne kadar akıllara getirilmesi bile hayal olan diyalog kapısının açılması sayesinde 2000 yılında Nobel barış ödülünü kazanır Kim Dae Jung…

Zindandan başkanlığa, idam sehpasından Nobel barış ödülüne uzanan çileli ama onurlu bir yolculuk, ölüm tehditlerine, suikastlara, onca işkenceye inat demokrasi mücadelesinden  vazgeçmeyen saygıyla anılacak bir yaşam öyküsüdür bu…

Güney Kore krizinden çıkarılacak dersler… (30.08.2018)

Güney Kore krizinden çıkarılacak dersler…

1997′ de Tayland’ ta başlayan kriz Kore’ ye sıçradığında halk, gelecekteki kaderini de belirleyecek önemli tercihlerin karar aşamasındadır.

1992′ de Başkan seçilen ve 30 yıllık diktatörlüğün tabutuna son çiviyi çakan Kim Young Sam’ in başlattığı reformlar ülkenin büyüyüp gelişmesini sağlasa da, halen ekonomide ahbap çavuş ilişkilerinin egemen olduğu ve büyümeyi chaeboller (dev holdingler) temelli sürdüren bir kalkınma modeli hakimdir…

Kim Young Sam döneminde her yıl ortalama %10 büyüyen ülke, verimli olmayan yatırımlara yönelen ve nasıl olsa devlet bizi kurtarır düşüncesiyle ucuz yabancı kaynaklara yönelen bir avuç holding’ in (tüm Kore ekonomisini 1960′ tan itibaren 40 civarında Chaeboller denilen çoğu aile şirketini andırır holding kontrol ediyordu. Öyle ki, kriz kapıyı çaldığında milli gelirin %40′ ı ve ihracatın neredeyse yarısı bu dev firmalarca yaratılıyor ya da gerçekleştiriliyordu) ucuz faize dayanan döviz borçlarıyla 1997′ ortalarından itibaren baş edemez hale gelir.

Tıpkı bugün izlediğimiz filmin bir benzeri 1994′ ten itibaren sahneye koyulur.

O güne kadar küresel faizleri %4′ lere indiren FED, enflasyonu kontrol etmek ve dolaşımdaki parayı çekmek amacıyla 1996′ da faizleri %6′ lara çıkararak, dış kredilerle tatlı rüyalara dalan ve ürettikleri her malın ya da inşa ettikleri her konutun kapışıldığı Güney Kore gibi ülkelerin başta bankaları olmak üzere holdinglerini ve onlara bağlı çalışan on binlerce KOBİ’ yi bir anda acı gerçekle yüzleşmek zorunda bırakır. (Asya krizi Tayland ve Güney Kore’ nin ardından Rusya’ yı vuracak Temmuz 1998′ de 1 dolar 6,22 Ruble ederken, Mart 1999′ da 1 dolar 24,5′ rubleyi bulacaktır.)

Krizin göbeğinde Güney Koreliler seçim günü sandığa giderken, tercihlerini demokrasi içinde kalkınma ve krize yol açan en ciddi faktörlerden biri olan yolsuzluklarla yaşamaya alışmış holding patronlarıyla siyasetçi ve bürokratlardan oluşan soygun kumpasını yok edeceği vaadiyle  karşılarına çıkan ve kendisi gibi reformist Kim Young Sam’ ın yapamadıklarını da yapacağını söyleyen Kim Dae Jung’ u başkan seçtiler.

Jung’ un ilk işi dışarıdan aldıkları döviz kredilerini yerel para Won’ a çevirip dağıtan ve verdiği kredileri toplayamayıp iflas eden özel bankaların çoğunu kamulaştırmak olur. Kamulaştırma yanında çalışabilmeleri için bankalara IMF desteğiyle hazineden sermaye aktarılırken, geçmişten farklı olarak bu kez şeffaflık ilkesine uymaları konusunda devlet denetleyici ve düzenleyici rolünü sıfır toleransla üstlenir. Denetleme ve düzenleme dışında iktidarların bankalarla olan tüm akçalı ilişkilerine son verilir.

30 günlük rehabilitasyon çadırına alınan bankalardan kurtulma umudu olanlar yaşatılır, yüklerini taşıma imkanı kalamayanlar ise kapatılarak Türkiye’ deki TMSF benzeri MOFE’ ye devredilir.

Ülkenin temel büyüme lokomotifi ve ihracatın ağırlıklı yükünü çeken otomotiv sektörü de krizden nasibini alır. Kia Daewoo ve Hyundai gibi devler batar. Jung hükümeti Kia’ yı Hyundai ile baş göz eder, Daewoo’ yu ise ABD’ li General Motors’ a devreder.

Jung asıl stratejik adımı neredeyse tümü batmanın eşiğine gelen şirketlerin kurtarılması sürecine ışık tutacak 5 temel ilkeyle atar.

Her krize giren ve orta gelir tuzağından bir türlü çıkamayan tüm ülkelere de ışık tutacak Kim Dae Jung’ un hayata geçirdiği üretici/ihracatçı şirketlerle finans sektörünün yeniden yapılandırılmasında esas aldığı 5 prensibi özetlemeye çalışayım:

– Chaeboller hangi alanda güçlüyse, o ana iş koluna yoğunlaşacak,

– Borç- öz kaynak dengesi mutlaka sağlanacak,

– Yönetimde, finansmanda ve kurumun muhasebe sisteminde tam bir şeffaflık hakim olacak,

–  Chaeboller (Holdingler) ile alt şirketleri arasında yıllardır sürdürülen karşılıklı kredi garantörlüğü* uygulaması kaldırılacak,

– Şirketlerin ve finans kuruluşlarının yönetimlerine ağır sorumluluklar.

Chaebollerin bu 5 ilkeye sonuna kadar uymaları için de 3 teknik uygulamaya koyulur:

– Muhasebe kayıtları denetmenlere açık olacak ve ayrıntılı olarak incelenebilecek,

– İncelemeler sırasında kanunsuz uygulama ya da harcamaya rastlanırsa holding sahibi büyük ailelere yargı tarafından cezai dava açılacak,

– Aşırı borçlu şirketlere yapılan kredi desteği derhal kesilip, batmaları sağlanacak.

Tavizsiz uygulamaya konan prensipler sayesinde chaeboller verimsiz ya da zarar eden tüm alt işletmeleri ya kapatmak, ya da talipli yabancı firmalara satmak zorunda kaldılar.

Asıl dönüşüm ise, o güne kadar bir türlü gerçekleştirilemeyen yapısal reformlarla paralel yürütülen ve ülkenin ağır sanayi, yoğun emek üretim/istihdama dayalı ihracat ağırlıklı kalkınma yerine eğitime daha fazla kaynak ayıran ve geleceği inovatif ürün üretim ve ihracatına dayandıran, bilişimi öne çıkaran kalkınma modeliyle sağlanır.

1980′ lerde konfeksiyon, demir çelik ve gemi yapımı ülke ihracatının ilk 3 sırasını alırken, 2000 yılından başlayarak yarı iletkenler, otomotiv ve cep telefonu ilk üç sıraya yükselir.

1960-90 arası 30 yılın tümünde ülkede verilen toplam patent sayısı 10 bini bulmazken (1980 yılı patent sayısı 1632) 2000 yılında 35 bin, 2005′ te 74 bin ve 2007′ de 124 bin patent verilir. Öykünün daha da çarpıcı yanı 124 bin patentin 69 bininin (%56) telekomünikasyon alanında verilmiş olması…

Tüm dünyanın gıpta ile izlediği ve artık tüm dünyayı televizyon, akıllı telefon, yapay zekaya sahip pek çok ürünle sarıp sarmalayan Güney Kore, 98 krizini nasıl olup ta böylesi bir akıl almaz mucizeyi nasıl gerçekleştirdi?

Temeli, eğitimden başlayıp teknoloji ağırlıklı üretim yapan küçük ve orta boy Venture şirketlerinin devletçe sıkı koşullara bağlanan teşvik mekanizmalarına dayanan ve özellikle Türkiye gibi ülkelerin sayısız dersler çıkaracağı bir kalkınma modeli…

Modele temel teşkil eden koşulları ve orta gelir tuzağından çıkıp bugün artık refah ülkesine dönen Güney Kore’ yi hedefe ulaştıran yolculuğu bir başka makalede yazmaya çalışacağım…

* Türkiye’yi 2001 krizine sürükleyen en önemli faktörlerden biri belki de ilki, iş adamlarına aynı zamanda banka sahibi olma olanağının verilmesiydi. Patronlar bir yandan çoğu batık şirketlerine bankalarından kaynak enjekte ederken, bir yandan da bankalarına yüksek faiz havucuyla toplattıkları mevduatı iç ettiler. Eğer Türkiye 1998 krizinin ardından Jung’ un Kore’ de yürürlüğe koyduğu yukarıdaki prensiplerden ders alsaydı, gelse bile krizi çok daha hafif atlatabilirdi.

Kore’ nin demokrasi sınavı (1)

Vatan hainliğinden Nobel barış ödülüne… (29.8.2018)

Kore’ nin demokrasi sınavı (1)

Vatan hainliğinden Nobel barış ödülüne…

Son günlerde ağırlaşan ekonomik tablo ve geliyorum diyen bir krizin gölgesinde sıkça “refaha ermek ve orta gelir tuzağından kurtulup gelişmişler katarına katılmak için demokrasi şart mı?” sorusuna ve bu eksen etrafında yoğunlaşan tartışmalara sıkça tanık oluyorum.

Özellikle de ABD’ nin başına gelen Trump felaketiyle başlayan süreçte, neredeyse tüm dünyayı ‘tek adam’ akımı sarmışken, yukarıdaki soru temelli tartışma daha da önem kazanıyor.

Aslında bu alanda Türkiye ile pek çok benzerliğe sahip Güney Kore gibi bir model var önümüzde.

Kuzey’ in Sovyet Rusya gölgesinde komünist rejime bırakılmasıyla, ABD’ nin ön gördüğü yol haritasına uygun adımlar atmaya başlayan ve sınırlı bir demokrasiyi bile çok gören generallerin 1961′ de gerçekleştirdikleri darbeyle uzunca süre diktatörlerce yönetilen Güney Kore’ nin sanayileşme macerasıyla Türkiye’ nin ki neredeyse aynı yıllara denk gelmekte.

Ancak Türkiye 60 darbesini, bugün bile imrenerek özlemle andığımız demokratik bir anayasa ile sonlandırırken, Güney Kore on yıllar sürecek askeri diktatörlüğe boyun eğmek zorunda kalır.

70′ ler, 80′ ler hep cuntaların demir yumruğunun altında geçer.

Ülkenin despot rejimle yönetilmesi, kimsenin sesinin çıkmadığı anlamına gelmesin.

Özellikle de iki isim Güney Kore’ nin demokrasi mücadelesinde öne çıkıyor.

Kim Young Sam ve Kim Dae Jung…

1960′ ların başında girdikleri Parlamento’ nun feshedilmesi ve ardından generallerin yıllar sürecek baskıcı yönetimlerine karşı ilk günden itibaren muhalefet eden, muhalifliği de söylemde bırakmayıp eyleme dönüştüren, işçi ve öğrenci direnişlerine destek veren, yeri geldiğinde ön saflarda yer alan iki aktivist.

Örneğin Kim Young Sam 1979 Ağustosunda, güçlü chaebollerden YH Trading’ te direnişe geçen 200 kadın işçiye lideri olduğu Yeni Demokrat Parti karargahını açar ve sonuna kadar onları koruyacağı sözünü verir.

Ancak askeri cuntanın başındaki diktatör Park’ ın eyleme karşı tepkisi sert olur. Binlerce polis parti merkezini basar. Çıkan çatışmalarda onlarca muhalif milletvekili ve çok sayıda kadın işçi yaralanır.

Kim Young Sam ülkeyi ayağa kaldıran olayların ardından New York Times‘ e verdiği röportajda “çökmekte olan diktatörlüğü ABD’ nin desteklemekten vaz geçmesini” ister. Park’ ın buna tepkisi sert olur. Daha önce tutuklanmış olan Kim Dae Jung gibi Kim Young Sam’ ın da zindana atılması için işaret fişeklerini ateşler.

Olaylar daha da büyür. Yeni Demokrat Parti ana muhalefet görevini sürdürdüğü Parlamentodan çekilme kararı alır. 66 Milletvekili istifa edip sine-i millete döner. Düzmece bir karara dayanarak kendisine 1985′ e kadar sürecek 5 yıllık siyaset yasağı getirilir. Her türlü baskıya karşı direnişini sürdürür. 1983′ te 21 gün sürecek açlık grevi, yeniden ülke genelinde direniş hareketlerinin ateşleyicisi olur.

Yine de Kim Young Sam, ana muhalefet partisi lideri olarak uğradığı onca baskıya rağmen Kim Dae Jung‘ tan daha şanslıdır.

Kim Dae Jung, cuntanın hedefindeki en korkulan isimdir. Derin yapı kendisinden kurtulmak için sayısız suikast girişiminde bulunur. Cezaevine atılır, burada vahşi işkencelere maruz kalır. Sindirme girişimleri o boyutlara ulaşır ki, iktidarın emrindeki yargı onu ölüm cezasına çarptırır.

Ölüsünün dirisinden daha tehlikeli olacağı hesabıyla zindandan çıkarılıp ABD’ ye sürgüne gönderilir. Tam 3 yıl sürecektir, sürgün dönemi…

Ancak ülkedeki huzursuzluk her gün biraz daha artmaktadır. 1978 seçimlerinde ülkenin her noktasını kontrol eden ve mahkeme kararına gerek olmadan her türlü dinleme, göz altı hatta yargısız infaza imza atan gizli istihbarat örgütü KCIA‘ nın muhalefeti nefes alamaz hale getirmesine ve tüm medyayı kontrol etmesine rağmen hileli seçimleri ancak %1,1 lik farkla kazanabilir diktatör Park Chung Hee. Rakibi kimdi dersiniz?

Başkanlık seçimlerini kıl payı kaçırmasına rağmen Yeni Demokrat Partiyi Parlamentoya çok daha fazla sayıda temsilci seçtirmeyi başaran Kim Young Sam…

Öykünün sonrasını başka bir makalede sürdüreceğim…

Krizi fırsata çeviren ülke… (28.08.2018)

Krizi fırsata çeviren ülke…

İkinci Dünya savaşı sonunda kazanan ABD koşulsuz teslim olan Japonya’ ya General MacArthur’ u atar.

Başkent Tokyo’ ya üssünü kuran General askeri başkan sıfatıyla yerle bir olmuş kısa zaman öncesinin düşman ülkesini eğitim, endüstrileşme, devlet yönetimi alanlarında pek çok yenilikle ayağa kaldırmaya girişir.

Hayli başarılı olan MacArthur’ u Başkan Truman 1950′ de patlak veren Güney- Kuzey savaşı sırasında bu kez Güney Kore’ nin kurtarılması ve ayağa kaldırılması amacıyla BM’ lerce oluşturulan müşterek ordunun komutanlığına getirir.

Yıllar sonra efsanevi komutan, Japonya ve Güney Kore gözlemlerini anlatırken aslında birbirine yakın sanılan iki ülkenin farklılaştığı hayli ilginç özelliğe dikkat çekecektir.

MacArthur, feodal Japonya’ nın endüstrileşme programını hazırlarken, lokomotif görevini büyük sermaye gruplarının lokomotif görevini üstleneceği, belirli sayıda holdingin desteklenmesine ağırlık verilmesini ister.

Ancak model işlemez. İşlemez çünkü, Japonya’ da kalkınmanın dinamiği küçük aile işletmeleridir. (bugünkü tanımla KOBİ’ ler) Ve bu işletmeler başta görmezden gelinince sistem çalışmaz. Ta ki teşvikler büyük holdinglerden küçük işletmelere kaydırılıncaya kadar.

Bu tecrübeye sahada yaşayarak tanık olan MacArthur, beş yılın ardından Güney Kore’ ye ayak basınca, Japonya’ da düştüğü hatayı tekrarlamamak için bu kez Kore için hazırlanan kalkınma modelinde öncülüğün KOBİ’ lere verilmesini ister…

Ne mi olur?

Evdeki hesap yine çarşıya uymaz.

Uymaz çünkü, tarım toplumu Kore’ de sermaye birikimi ve sanayileşme potansiyeli Chaebol diye adlandırılan birkaç büyük aile şirketinin elindedir.

Kısa süre sonra teşvik politikaları bu kuruluşlara yoğunlaştırılır ve ülke tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişini bu şirketlerin öncülüğünde gerçekleştirir.

O kadar ki, gemi sanayi, dünya çapında müteahhitlik hizmetleri, otomotiv gibi sektörler başta olmak üzere dünya sahnesine güçlü giriş yapan Güney Kore’ nin 1989 yılındaki performansına bakıldığında ülkenin üretimden kaynaklanan satışlarının %41′ ini ve toplam ihracatının %50′ sinden fazlasını toplam 43 chaebolün gerçekleştirdiği görülür.

Özellikle de 1961 askeri darbesiyle iktidara çöken Generaller, milli kalkınma modeli adı altında hem devletin ve devlet gözetimindeki bankalarda biriken tüm finans kaynaklarını hem de özellikle 80′ lerin sonunda ucuzlayan ve bollaşan küresel sermaye kaynağını Kore’ ye çekip, bu bir avuç şirkete aktarılması için her türlü çabayı gösterdiler.

Böylece ülkenin ekonomisi devletçe korunan, her türlü finansmanın devletçe sağlandığı, her türlü üretim ve hizmetlerinin de teşvike mazhar olduğu bu holdinglerin kontrolüne geçer.

1960′ larda tekstil, 70′ lerde ağır sanayi ve kimya sektörü, 80′ lerde otomotiv derken, 90′ larda akıl almaz inşaat furyasıyla hem kendileri alabildiğine büyüyen hem de hükümet destekli dış kredilerle çarkları çevirdikleri iddiasındaki chaeboller (aile holdingleri) Tayland’ ta başlayan krizin Kore’ ye sıçramasıyla okyanus ortasında fırtınaya yakalanan sandal misali sallanmaya başladılar.

Devlet garantili dış kredilerle öylesine borçlanmış ve ellerine geçen kaynakları hesapsız kitapsız alanlara savurmuşlardı ki, musluklardan akan su misali yabancılar bırakın yeni krediyi, mevcudu kurtarıp gitme derdine düşünce, zaten borçlarını karşılamayan öz kaynaklarıyla ortalıkta kalmalarına yol açar.

Yetmez, krizden çıkmak ve yabancı kaynakları yeniden çekmek için iktidar Güney Kore parası Won’ u %100′ e yaklaşan oranda devalüe etmek zorunda kalır. Bu ise zaten borçlarının büyük kısmı dolar olan şirketleri daha da kötü duruma düşürmekten başka işe yaramaz.

1990′ lardan başlayarak günümüze kadar uzanan süreçte izlediğimiz krizlerin tümünün ortak kaderidir. Uluslar arası derecelendirme kuruluşları not kırarlar. 1997 Kasım sonunda Moody’s Kore’ nin notunu kırar.

İlk teslim bayrağını çeken KIA olur. Hükümetten acil yardım talebinde bulunur. Ancak 6 aylık komanın ardından 1998′ de Hyundai tarafından yutulur. Tıpkı bir zamanların devi Daewoo’ nun Amerikalı General Motors’ a devredilmesi gibi.

O güne kadar her zor duruma düştüklerinde devletin koruyucu ve kurtarıcı gölgesine güvenen büyükler bu kez durumun farklı olduğunu ve sorunun bürokrasinin de siyasetçilerin de boyunu aştığını kısa zamanda anlamaya başlarlar.

Her kaptan gemisini kendi çabasıyla yüzdürüp, kapağı sakin bir limana atmak zorundadır artık.

Büyük şirketlerin ilk işi verimli olmayan, ayak bağı haline gelen kamburlarından kurtulma gerçeğiyle yüzleşmeleridir.

Oysa Güney Kore’ de çalışanlar şirketlerini aile gibi görmüş, patronlar da babalığın sorumluluğuyla hareket etmiştir. Anlayış bu olunca bir babanın evlatlarını feda etmesine benzer zorlu ve acılı bir dönüşüme de yol açacaktır 1998 krizi.

Büyükler böylesine ağır bedeller öder de, küçükler ufak sıyrıklarla mı kurtulur?

KOBİ’ lerin yediği darbenin büyüklüğü zamanla ortaya çıkar: Krizden önce 1996′ da %14 olan KOBİ iflas oranı, 1998′ de %40′ a ulaşacaktır.

Sayılara çevrildiğinde çok daha dramatiktir tablo: 1996′ da 11.600 KOBİ iflas etmişken, 1998′ de 23 bin KOBİ iflas bayrağını çekecek ve çalışanlarıyla onca küçük işletme kepenk kapatacaktır.

Bunca yıkımdan sadece ekonomi ve iş dünyası değil, siyasette etkilenir.

Demir yumrukla ülkeyi yöneten iktidarlar dönemini de sona erdirir kriz.

Yıllarca askeri rejimlere karşı mücadele eden, darbecilerin defalarca öldürmeye kalkıştıkları, ömrü hapishanelerde ve işkencelerde geçmiş Kim Dae Jung 1997′ de 4.kez girdiği demokratik yarıştan başarıyla çıkar. Bir zamanlar vatana ihanetten suçlanarak ölüme mahkum edilen Jung Halkın seçtiği Cumhurbaşkanıdır artık…

Ancak kendisini ve Güney Kore halkını çok ağır bir kriz ve krizin tam olarak sonu kestirilemeyen faturası beklemektedir…

Kim Dae Jung’ un ülkeyi dönüştürüp, ağır sanayi hantallığının yerini bilişimin aldığı yeni döneme geçiş hikayesi bir başka makale konusu olsun…

Güney Kore, krizlerden dersler çıkarmak… (23.08.2018)

Güney Kore, krizlerden dersler çıkarmak…

Bir önceki makalede 1997 Temmuzunda ekonomik krize yakalanan Tayland’ ın neden battığını anlatmaya çalıştım.

Kriz Tayland’ ı vurmakla kalmadı, ormanı saran yangınlar gibi kısa zamanda benzer bir kalkınma modeli seçen ve yabancı sermaye girişiyle ihracat odaklı büyümeye çalışan Güney Kore’ yi sarar.

Kısa zamanda da bölgesel olmaktan çıkıp tüm dünya piyasalarını etkilemeye başlar.

Güney Kore’ de tıpkı Tayland gibi kendine yeni av sahaları arayan küresel sermayenin 1980′ lerin son çeyreğinde ilgi odağı haline gelen ve dışarıdan ciddi kaynakların aktığı bir ülke görünümündedir.

1990-94 arası 5 yılda 10 milyar dolar sermaye akışına sahne olan Güney Kore, 1995′ te 30,5 ve 1996′ da 44 milyar dolar sermaye çeker, bu çılgınca akım 1997’de 26 milyar dolara gerileyip yavaşlasa sürer. Asıl darbe ise büyük kaçışın yaşandığı 1998′ de gelir. 10 yıl boyunca artarak gelen sermaye 1998′ de eksi değerlere düşer. 12 milyar dolara yakın (11,8) kaçış yaşanır.

Asıl darbeyi ise ülkenin bankacılık sektörü yer.

1995′ te 22,2 ve 1996′ da 28 milyar dolar kredi sağlayan bankalar 1998′ de 33 milyar dolarlık kaçışla baş etmeye çalışmaktadır.

Bankaların sonunda diz çökmelerine yol açan asıl dramatik gelişme ise aldıkları borçların kısa vadeli olmasıdır.

Öyle ki bankalar arası borçlanmalar beş yıl içinde 14 milyar dolardan 43 milyar dolara çıkarken bu borçların üçte ikisinin bir yıldan kısa vadeli borçlar olması dikkat çekicidir.

Bankalar her krizde olduğu gibi topladıkları kısa vadeli borçları, uzun vadeyle ve üstelik gayrimenkul gibi, hafriyat ve inşaat gibi betona gömen sektörlere kredi olarak dağıtırken, kreditörler panik içinde verdikleri kredileri geri çekmeye başlayınca da, gelen dalgaya hazırlıksız yakalandıkları çıkar ortaya.

Bugün Türkiye, Brezilya, Arjantin, Güney Afrika, Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeleri etkilemeye başlayan küresel dalganın neredeyse aynısıyla 1997-98 krizinde Asya kaplanları dediğimiz Tayland, Güney Kore ve diğer çevre ülkelerinin karşılaşmasının en önemli bir başka ve birebir benzer sebebi de; kendi ülkelerinde faizlerin düşük olması nedeniyle kısa zamanda daha büyük voliler vurma peşindeki uluslar arası sermayenin bir zaman sonra artık kazancını alıp gitme isteği…

Bu istek te boşuna değildir…

Japonya ve ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkeler faizleri arttırmaya başlamıştır. Bu durumda yüksek faizle yeterince şişen yelkenlerini artık daha güvenli limanlara çevirme zamanının geldiğini görürler.

IMF verilerine göre 1990-1995 arasında Asya ülkelerine 320 milyar dolar net sermaye girişi olur. Bu rakam 1980’li yılların toplam sermaye girişinin iki katından fazladır.

Oysa 1997’den 1998’e iki yıl içinde aynı küresel yatırımcılar; Endonezya, Tayland, Güney Kore,  Filipinler ve Malezya’dan tam 115 milyar doları çekip kaçar…

Güney Kore’ nin başındaki sorunlar bununla da sınırlı değildir.

Güney Kore’nin krizi bu kadar çok hissetmesinin merkezinde bankalar ve bankaların dışarıdan sağladığı kısa vadeli fonlar yatmaktadır. Yabancı kredilerin büyük kısmı hükümet garantisi altındadır. Bu nedenle yabancılar kaçmaya başladığında bankalardan çekilen kaynaklar döviz rezervlerinin erimesine, bu ise yapısal sorunların derinleşmesine yol açar. Ülkeyi gelip vuran bu şiddetli depremin enkazı kaldırılırken Güney Kore hükümetleri en çok bu ödenemeyen kredilerle baş etmeye çalışan bankalarla uğraşmak, çöken finans sektörünü ayağa kaldırmaya çalışmış, benzer sorunların bir daha yaşanmaması için dersler içeren önlemler almaya yönelirler..

Güney Kore’nin krizi bu kadar derinden hissetmesinin nedenlerinden biri de ‘chaeboller’ denilen aile şirketi olarak kurulsa da sonradan devasa büyüklüğe ulaşan holdinglerdir…

Güney Kore teşvik politikalarını yabancı kaynakların da beslemesiyle krizin ayak seslerinin duyulacağı günlere kadar bu aile holdinglerine akıtır.

Samsung, Kia, Hyundai, Sang Yang, Daewoo gibi şirketler, 1997′ de Tayland’ ta başlayıp kendi ülkelerine yayılan yangına başlangıçta aldırmazlar. Öyle ya, on binlerce işçiyi istihdam eden, ülkenin omurgası gördükleri kurumlarının önünde sonunda kurtarılacağından emindirler.

Ancak işler  bu kez umdukları gibi yürümez.

Fedakarlık yaparak, kendini yenileyebilen şirketler gemilerini yüzdürürken, ayak uyduramayan nice efsane olmuş dev kuruluş batıp gider.

Örneğin KİA el değiştirirken, Daewoo gibi bir marka batıp tarihe karışır.

O güne kadar girdikleri her dar boğazı siyasi bağlantıları, bürokratlara dağıttıkları rüşvetlerle aşmaya alışmış chaeboller patronları, çaldıkları tüm kapıların yüzlerine kapanmasıyla, bundan böyle hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlar.

Cazip iç piyasa, şişirilen gayrimenkul sektörü sayesinde ihracatı sendelemeye başlayan ve ilk kez 1996, 97 yıllarında dış ticaret açığı vermeye başlayan Güney Kore*, alınan önlemlerle kısa zamanda yeniden ihracat odaklı büyümeye başlar…

Kriz aynı zamanda siyasi açıdan da iktidarın el değiştirmesine yol açar. O güne kadar demokratik hakları baskılayan yönetimlerin yerini daha özgürlükçü politikaları savunan iktidar alır. Yeni iktidar bundan böyle büyük şirketlerin görmezden geldiği, işbirliğinden kaçındığı KOBİ’ leri destekleyen ve KOBİ’ lerle holdinglerin birlikteliğini teşvik eden politikaları hayata geçirir. Böylece kriz, ülke çapında teknoloji ağırlıklı ihracatın öne çıktığı ve ülke kalkınmasını ihracat odaklı hale getirecek çok önemli yapısal dönüşümün fırsatı olarak değerlendirilir.

Konu hem güncel hem de yeterince derslerle dolu…

Bu nedenle sürdürmeye çalışacağım…

*Güney Kore 1997-98 krizi öncesi ve sonrası ekonomik veri tablosu

  Büyüme % İhracat milyar $ İthalat milyar $
1990 9,5 63,7 66,1
1994 8,3 95 97,8
1995 8,9 124,6 129,1
1996 6,8 130 145
1997 5 138,6 141,8
1998 -6,7 132 90
1999 11 145,2 116,8
2000 9,3 176 159
2017 3,1 577,4 457,5

Amazon’ un önlenemez yükselişi… (09.08.2018)

Amazon’ un önlenemez yükselişi…

                “2000 yılına kadar piyasada iki veya üç büyük online kitapçı olacak”

                                                                                              Jeff Bezos 9 Aralık 1996

Bir evin iki arabalık garajında, ‘internet üzerinden kitap satmak’ gibi basit görünen projeyle başlayan Amazon’ un, Cadabra markasıyla başlayan öyküsünü bir önceki makalede özetlemeye çalışmıştım.

Kaldığım yerden devam edeyim:

1999′ da milyar doların üstüne çıkan satışlarla başta sektörün geleneksel oyun kurucuları olmak üzere dünyanın ilgisini çeken Amazon, NASDAQ geneline yayılan bilişim sektöründeki çöküşle birlikte 2001′ de 1,4 milyar dolar zararla batma noktasına gelince Bezos’ un önünde dişe dokunur iki seçenek kalır; ya havlu atıp iflas bayrağını çekmek, ya da krizi fırsata çevirip, o güne kadar pazarladığı ürünlerin dışına çıkarak dünyada satılabilecek ne varsa platformunda tüketici ile buluşturmak…

Aslında 1994′ te ilk yola koyulduğunda pazarlanacak 20 ürünlük bir liste yapmış (kitap, ofis malzemesi, giyim, müzik, sağlık ürünleri vs)  ve sonradan bunu kitap, müzik CD/DVD’ leri ile ikiye indirmişti. Kısaca krize düştüğü güne kadar göz ardı ettiği platformu diğer ürünlere açma fikrine yabancı değildi.

Evet kitap, müzik albümü konusunda Barnes & Noble’ den hep bir adım öndeydi. Örneğin stok tutmak için binlerce m2 depoya ya da kitapların okurla buluşacağı pahalı mağazalara ve buralarda çalışacak çok sayıda personele ihtiyacı yoktu.

Amazon ilk kitapları pazarlamaya başladığında Bezos, eşi MacKenzie ve iki çalışanın başını sokacağı iki bilgisayarlık bir oda yetiyordu tüm faaliyete…

Bezos, geleneksel kitapçılarla kendi yöntemi arasında oluşan dayanılmaz maliyet farkının bir kısmını müşteriye yansıtarak çok daha fazla tüketiciye ulaştığını da görmüştür ilk deneyimlerin ışığında.

Örneğin çoğu kitap ve albümde %30′ lara varan indirimler, o güne kadar ürünü mağazadan alan ve kitapevi ziyaretini alışkanlık haline getiren belli seviyedeki kitlenin bile aklını çelmiştir.

Bezos, Kitap/albümle yakaladığı ama bilişim sektörüne yayılan küresel kriz nedeniyle zorlandığı pazarlama tekniğini, platformunda tüm ürünlere yer açarak yaygınlaştırma yolunu seçer.

Bir zamanlar kitapla özdeşleşen Amazon kısa zamanda Amerikalıların ‘everything shop’ diye tanımlamaya başladıkları ‘herşeyin mağazası’ haline gelir.

Sanal kitabevinden ‘herşey mağazacılığına’ geçiş stratejisi kısa zamanda etkisini gösterir.

2001 yılında 1,4 milyar dolarlık zararla batma noktasına gelen şirket, 2004 yılında yaklaşık 7 milyar dolarlık (6,92) net satış gelirine ulaşır. Ondan sonrası her yıl neredeyse katlanarak artan geometrik büyümedir artık*…

Gerçekten de 2010 yılında 34 milyar dolara ulaşan net satış gelirleri, 2015′ te 107′ ye, 2017 sonunda ise 178 milyar dolara ulaşır. 2022 projeksiyonlarına göre Amazon yılda 356 milyar dolar net gelir elde eden bir şirket olma yolundadır.

Bilançolara yansıyan büyüme çalışan sayısında da kendini gösterir.

1994′ te eşi ve iki çalışanla yola çıkan Bezos’ un Amazon’ u;  2007′ de 17 bin, 2010′ da 34 bin ve 2017′ de 566 bin istihdam sağlayan küresel bir dev haline gelecektir…

Tüm dünyaya yayılan ve istisnasız aradığı her ürünü yeryüzünün en ücra noktasına ulaştıran Amazon’ un internet sitesini her ay ziyaret edenlerin sayısı sadece ABD özelinde 197 milyona ulaşır Mart 2018′ de…

Pazarlanacak ürün anlamında kıyasıya rekabete giriştiği Barnes&Noble ilk dönemde Amazon’ u ciddiye dahi almaz. Her ne kadar 1999 bilançosunun doğurduğu ilgiyle satın alma girişiminde bulunurlar ama görüşmeler sonuçsuz kalır.

Barnes&Noble çareyi bir dönemlerin dünya devi AOL ile ortaklık yapmakta arar. 4 yıllık anlaşma gerçekleşir ama Bezos orada da bir adım öndedir. Öndedir çünkü 1,2 milyon kitaba erişimiyle İngiltere’ nin en büyük online kitap satıcısı Bookpages ve ardından Almanya’ nın en büyüğü Telebuch’ u satın alır. Bookpages Amazon.uk ve Telebuch, Amazon.de olarak yoluna devam edecektir.

Barnes&Noble’ e gelince…

Online olarak müşterinin ayağına kadar ürün ulaştırma yönteminin yükselmeye başlamasıyla pazar payı gittikçe düşen geleneksel kitapevlerinin girdiği bunalım Amazon gelinceye kadar dünyanın en büyüğü olan B&N’ i de ister istemez derinden etkiledi.

Şirket 2012′ den sonra kitap satışıyla elde ettiği gelirlerin %85 azaldığını açıkladı ve düşüş bugün de sürüyor.

2018 ilk üç aylık bilançosuna göre satışlar geçen yılın aynı dönemine göre %5,3 azalmış durumda.

B&N pek çok kitabevinin karşılaştığı acı sonla yüzleşmemek, geleneksel mağazacılığın gömüldüğü mezarlıkta yer almamak için son hamleyi de yaptı geçtiğimiz günlerde…

Verdikleri kredileri tahsilde zorlanan 5 Amerikan Bankasının oluşturduğu konsorsiyum, borçlu şirketle 750 milyon dolarlık kredinin 2023 Temmuzuna kadar uzatılması ve yıllara yayılarak ödenmesi hususunda bir anlaşma imzaladı.

Kreditörler 600′ u bulan ve büyük kısmı ABD’ nin en prestijli noktalarında yer alan B&N mağazalarına mı bel bağladı? Yoksa gerçekten bir mucize gerçekleşmesini mi bekliyor?

Her şeyin hızla değiştiği, sektörlerin trendlerin durmadan zirveler yapıp yere çakıldığı günümüzde Barnes&Noble’ in mevcut gidişle bir çıkış yakalaması mümkün görünmüyor…

Ama dediğim gibi dünya öylesine sürprizlere açık ki, olmaz olmaz demeyin…

* (Statista verilerine göre yıllar itibariyle Amazon net satış gelirleri)

2004 6,92
2007 14,84
2010 34,20
2011 48,08
2012 61,09
2013 74,45
2014 88,99
2015 107,01
2016 135,99
2017 177,87
2020 (tah.) 238
2022 (tah.) 356

Abdullah Ayan yazdı.. Tayland neden battı? (14.08.2018)

Tayland neden battı?

Başlıkta Tayland yer alıyor ama 1997′ de tüm doğu, güneydoğu Asya kaplanlarını yere seren kriz domino etkisiyle birbiri peşi sıra ülkeden ülkeye sıçrayarak pek çok ülkeyi etkilemiş, yıllar boyu olumlu, olumsuz sonuçlarıyla tartışıla gelmiştir.

Bugün Türkiye’ de içinden geçmekte olduğumuz süreci anlamak ve ülke ekonomisini sarsan krizden çıkış yollarıyla ilgili önermelerde bulunmak için de 1997′ de Asya’ da yayılan yangını nedenleri ve sonuçlarıyla yeniden anımsamakta yarar var.

AB ve Japonya’ da büyümenin zayıflamasıyla yeni pazarlar peşine düşen küresel sermaye kısa zamanda Tayland, Endonezya, Güney Kore gibi ülkelere yönelir.

Aslında karşılıklı bir aşk söz konusudur.

Büyümeyi dışarıdan gelecek finansmanla gerçekleştirmeyi düşünen ülke yönetimleri ve akıttıkları paradan para kazanmak peşinde olan küresel sermaye kısa zamanda müthiş bir uyum sağlar.

1990′ ların başından ortalarına kadar Tayland başta olmak üzere sonradan krize sürüklenecek diğer bölge ülkelerinin tamamı %10′ ların üzerindeki büyüme oranlarıyla tüm dünyanın ilgi odağı halindedirler…

Sabit kur ve yüksek faize dayalı hale getirilen ve devlet tarafından da desteklenen yabancı sermayeyi çekme girişimleri karşılık bulur. Böylece sıcak paraya dayalı büyüme ve tüketim çılgınlığı sarar dört yanı…

ABD ve Japonya’ da faizlerin yerlerde sürünmesi nedeniyle yeni avlar aramakta olan küresel sermaye kan kokusunu almakta gecikmez.

Getirip Tayland Baht’ ına çevirdiği parayı ülke tahvillerine veya borç olarak yerel bankalarına yüksek faizle yatırır, günü geldiğinde de parasını faiziyle birlikte sabit kur sayesinde dolara çevirip başka mümbit bölgelere kanat çırpar…

Formül iyidir hoştur ama balayı uzun sürmez.

Yabancı fonların, yatırımcıların başını döndüren sabit kur bir süre sonra Asya kaplanlarını var eden en önemli sektörlerden ihracata sekte vurmaya başlar. Baht gibi yerel paralar tıpkı dolar gibi değer kazanır. Bu ise ihraç ürünlerinin dış piyasalara satılmasını zorlaştıran ve rekabetçiliği yok eden en önemli faktörlerden biri haline gelir.

Özellikle de 1990′ lardan başlayarak dünya sahnesine hızlı giriş yapan Çin’ in parası Yuan’ ın değerini düşük tutması büyümenin iki lokomotifinden biri olan ihracatı duraklatır. Diğer lokomotif olan inşaat sektöründe ise zaten yeterince şişmiş olan bir balon patlamaya hazır beklemektedir.

Bilişim ve iletişimin küçük bir köy haline getirdiği dünyada küresel sermayenin ışık hızında hareket edebilmesi de eklenince, konar/göçer finansörlerin sıcak paralarına bağımlı hale gelen ülke ekonomileri, bir zamanlar büyümelerine omuz veren kaynakların paralarını çekip gitmeye başlamalarıyla kurulan hayal dünyasının bir anda yıkıldığını göreceklerdir.

Tayland’ ın 8-10 yıl süren mutluluk masalını 1997′ de kabusa çeviren süreç te böyle başlar ve gelişir. Yabancı bankalardan yoğun biçimde üstelik kısa vadeli borçlanmayla aldıkları dövizleri kredi olarak patronlarına, siyaseten güçlü gördükleri holdinglere, bürokrasinin rüşvet  çarkına ortak üç kağıtçı yatırımcılara sabit kurun hep öyle kalacağı varsayımıyla Baht olarak dağıtan yerel bankalar krizin patlak vermesiyle ödenmesi imkansız faturalarla karşılaşır.

Başlayan panikte Baht’ ı korumak için gelen döviz taleplerini sabit kurdan karşılayan Merkez Bankası elinde avucunda mevcut ne kadar rezervi varsa (Yapılan hesaplamalara göre Tayland’ın o günlerde 20 milyar doları ucuz fiyattan kaptırdığı söylense de kimi analizlere göre rakam 40 milyar dolar civarındadır) satar ama yürütülen operasyon kaçmakta olan yabancı fonlarla, dış bankalara can suyu olmaktan başka işe yaramaz.

2 Temmuz 1997 günü Tayland, sürdürülen sistemin iflası anlamına gelen Baht’ ı korumaktan vazgeçip dalgalanmaya bırakır.

Baht bir günün içinde %30 değer kaybeder. Kasırga dindiğinde ise; 36 bin Baht ile 1 dolar alınabilen Tayland’ ta artık bir dolar 64 bin bahta eşittir. Başka ifadeyle para %77 devalüe edilmiştir.

Ülkede yoksullaşan geniş halk kesimleri yanında o güne kadar keyif süren ve sırtını siyasete ya da rüşvet çarkıyla bürokrasiye dayayan pek çok şirket te batar.

İthalata ve yabancı kaynaklara dayalı ekonomi çarkları ise o on yıllık masalımsı dönem sonunda bambaşka bir paradigmaya evrilir.

1988′ den başlayarak 1997′ e kadar açık veren dış ticaret dengesi 1998′ de ilk kez fazla verir. Bunda pahalılaşan baht yüzünden 1996′ da 64 milyar dolara ulaşan ithalatın 1998′ de 38,7 milyar dolara gerilemesinin büyük payı vardır.

Tayland 1997 krizinden çıkarken her ne kadar Güney Kore çapında bir performans sergileyemese de, milli hasılasının üçte ikisi ihracattan oluşan bir ülke. Üstelik öne çıkan ihracat kalemleri sıralamasında bilgisayar ve parçaları gibi yüksek teknolojiye dayalı ürünler ilk sırada olmak üzere otomotiv ve parçaları, plastik ürünler, kimya sanayi ve kauçuk ürünlerinin öne çıktığı bir ülke…

2017′ de 230 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirip, 190 milyar dolarlık ithalata karşı 40 milyar dolar dış ticaret fazlası verdi.

Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer misali dış borcu ise 130 milyar dolar civarı… Bir başka ifadeyle yıllık ihracatın yarısı oranına yakın bir borç söz konusu…

Aslında soluklanıp can alıcı soruyu sormanın tam zamanı!

Tayland ve Güney Kore neden 1997 krizinden dersler çıkararak, o dönem krize yol açan yanlışları tekrarlamadılar da, Türkiye 1994′ ten ders alamadığı için 2001’i, 2001’deki krizden dersler çıkaramadığı için de bugün benzer sıkıntıları yaşıyor?

Aslında sorunun hayli kapsamlı ve somut yanıtı var…

O yanıtı en sona saklayıp, Tayland’ da başlayan 1997 yangınının derinden sarstığı Güney Kore’ nin de dramatik ve derslerle dolu bir öyküsünü yazmak istiyorum… Bir başka makalede krizden güçlenerek ve orta gelir tuzağından kurtularak çok daha sağlıklı biçimde çıkan, Türkiye’ ye de epeyi ilham verecek Güney Kore’ nin yaşadıklarını paylaşma umuduyla…

Abdullah Ayan

abdullahayan@gmail.com

14 Ağustos 2018, Mersin

Bezos’ un Amazon’ u… (06.08.2018)

Bezos’  un Amazon’ u…

Önceki makalede 2013′ ten beri Washington Post gibi ABD siyasetini etkileyen en önemli birkaç yayın organından birinin de sahibi durumuna gelen Amazon şirketinin sahibi Jeff Bezos ile ABD Başkanı Trump arasındaki çatışmayı ele almaya çalışmıştım…

Siyaset bulaşan kavgayı bir nebze yansıtmaya çalışsam da, hikayenin Bezos ve Bezos’ un yarattığı Amazon ayağının hayli eksik kaldığını görüyorum.

Oysa bir yandan Bezos bugünlerde dünyanın en zengin adamı sıfatını almış biri olarak daha detaylı tanıtımı hak ediyor, bir yandan da dünyanın ilk trilyonluk şirketi olma yolunda Apple ile yarışan ve o yarışı şimdilik Apple önde götürüyor gibi görünse de küresel trendlerin ip uçlarına bakıldığında, uzun vadede farkı kapatıp öne geçmesi sürpriz sayılamayacak Amazon çok daha fazla üzerinde durulması gereken bir şirket ve marka olarak dikkat çekiyor.

Pek çok teknoloji şirketinin kuruluş öykülerine ev sahipliği yapan garaj, Bezos’ un da yola çıkışının mekanı…

Aslında garaj bilişim, iletişim sektörlerinin öncülüğündeki bilgi çağının neredeyse metaforu…

1939 yılında borç harç bir araya getirdikleri 538 dolarlık parayla yola çıkan ve soyadlarının baş harflerinden oluşan HP markasıyla, bugün de küresel anlamda çok tanınan ve çok satan bilgisayarlarını tüm dünyayla buluşturan Bill Hewlett ve Dave Packard evlerinin garajında başlamışlardı ve onların ardından pek çok küresel markaya ev sahipliği yaptı garajlar…

1976′ da Steve Jobs’ un evinin garajında başladığı serüveni bilmeyen yok ama HP gibi önemli bir bilgisayar markası olan Dell’ de Michael Dell tarafından 1984′ te bin dolarlık birikimle Dell’ in evinin küçük garajında doğdu…

Bill Gates’ in Microsoft’ u ve Sergey Brin ile Larry Page’ in Google’ ı gibi…

Özellikle Hewlet Packard’ ın garajda başlayan çarpıcı öyküsü Jeff Bezos’ u öylesine etkiler ki, 1994′ te gayet iyi para kazandığı Borsa Brokerliğini bırakıp internet üzerinden kitap satmak gibi uçuk bir fikri hayata geçirmeye karar verdiğinde mekan olarak Washington yakınlarındaki iki arabayı zor alır evinin garajını seçecektir…

Bezos, çalışma mekanı olarak evinin garajını seçerken, şirketine de başlangıçta Cadabra adını verir.

Cadabra’ yı sihirbazların el çabukluğuyla hünerlerini gösterirken kullandığı ünlü “abracadbra” teriminden ilham alarak seçer.

Seçer seçmesine de, bir süre sonra bunun köken olarak dayandığı Aramice “yoktan var etmek” anlamından çok kadavra gibi itici bir sözcüğü çağrıştıracağı endişesiyle gizem kokan terimi bırakıp çok daha somut ve akılda kalır Amazon’ u seçer.

İlginçtir Bezos’ un kadabra sözcüğü gibi küresel anlamdaki en büyük ve tek rakibi Çin’ li alibaba’ da ortadoğunun mitolojik öykülerinde dayanmakta…

Bezos’ un başlangıçtaki fikri, o güne kadar fiziki mekan olarak kitapevlerinden satın alınan kitapları, bundan böyle sanal ortamda müşteriye sunmaktır.

O güne kadar ABD’ nin en büyük ve en geniş dağıtım ağına sahip kitapçısı olan ve neredeyse tüm ülkenin her noktasına fiziki olarak ulaşan Barnes&Noble gibi dev bir kitapevi ile, Bezos’ un üç kuruşa kurduğu internet sitesiyle baş etmesi akıl alacak bir şey değildir, ilk bakışta.

Ama öyle olmadı…

1995′ te internet üzerinden kitap pazarlamaya başlayan Amazon kısa zamanda yıllık kazancını 141 milyon dolara çıkarırken köklü Barnes&Noble 14 milyon dolarda kalacaktı.

Neydi Amazon’ u farklı kılan ve neden insanlar ellerinde tutmaktan ayrı bir zevk aldıkları kitapları artık kitapevlerinden değil de internet üzerinden almayı tercih ediyordu?

En önemli neden, aradığınız her kitabı mağaza dolaşmaktan ve kitapevlerinde raflarda aramaktan çok daha kolay bulabiliyordunuz. Yeni mecra o güne kadar pratikte uygulanamayan bir başka fırsatı da gün ışığına çıkarmıştı. O da her kitap hakkında okuyucunun online tarafsız yorumları, her türlü eleştiri, kitap ve yazar hakkında bilgi, kategoriye göre aranan kitabı anında bulabilme gibi ayrıcalıklar…

Tümü bilgisayar ve internetin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan avantajlar, başlangıçta yılların köklü kitapevlerince ciddiye alınmasa da zaman geçmeden Amazon’ u kitap pazarlama sektörünün en önemli aktörü haline getirecektir.

1995′ te kitapla başlayan dağıtım yelpazesi kısa zaman içinde CD, DVD, her türlü elektronik ürünü de içine alacak biçimde gelişir.

Bezos, o güne kadar aynı yolda ilerleyen ABD’ li kuruluşların izinden gider ve 1997′ de çiçeği burnundaki şirketi halka açmaya karar verir.

15 Mayıs 1997′ de Amazon, teknoloji şirketlerinin yer aldığı Nasdaq endeksine girdiğinde hisse başına 18 dolar fiyat biçilir.

Değer beklenenden düşüktür çünkü şirket o yıl zarar yazmıştır.

Nasdaq’ ta ilk arz-ı endam ettiği gün 438 milyon dolarlık piyasa değerine sahip şirket kısa zamanda toparlanır, 1999′ da ilk kez yıl geneli satışlarını milyar doların üzerine çıkarır. Bu ciro patlamasıyla Bezos ta Time gibi bir derginin kapağında yer alır.

Ancak bu olumlu hava uzun sürmez. 2000 yılında Nasdaq endeksinde yer alan şirketlerin fiyatının hayli şiştiği ve oluşan balonun kısa zamanda patlayacağı söylentileri Amazon’ u da derinden etkiler.

99′ da milyar dolarlık ciroyu yakalayan şirket 2001′ de bu kez 1,4 milyarlık altından kalkılamaz bir zararla karşı karşıyadır.

Bezos, kendisinin ve Amazon’ un en kritik tercihle karşı karşıya kaldığı yol ayrımındadır şimdi.

Ya pes edip şirketi Nasdaq mezarlığına gömecek ya da, başka bir yol bulup krizden çıkacaktır. Liderler böyle günde belli eder kendini…

Bezos ta öyle…

Kitap, CD, DVD ile sınırlı olan Amazon dağıtım ağını başta ABD olmak üzere dünyadaki tüm ürün ve markalara açar.

Sonrasında yaşananları bir sonraki makalede anlatmayı sürdüreceğim.

Trump- Bezos kavgası… Amazon üzerinden Washington Post’ u çökertme girişimleri… (02.08.2018)

Trump- Bezos kavgası… Amazon üzerinden Washington Post’ u çökertme girişimleri…

Bir önceki makalede telgrafla başlatılan 1. Dünya Savaşı’ndan günümüze, değişen iletişim teknolojisini ve o teknoloji sürecinde son yıllara damgasını vuran sosyal medya olgusunu anlatmaya çalışmıştım.

Özellikle de Twitter platformuyla aradığını bulduğu anlaşılan ABD Başkanı Trump’ ın, gecenin bir vakti veya tuvalette aklına takılanları paylaşarak dünyanın pek çok alanda feleğini şaşırtan adımlar attığını, örneğin Çin ile başlattığı ticaret savaşını, Kuzey Kore ve bugünlerde de İran’ a yönelik tehdit dolu dilini tüm dünyanın nefesini tutarak izlediği gerçeğini tekrarlamaya sanırım gerek yok.

Trump’ ın geleneksel diplomasiyi yıkıp geçen politika yapma anlayışından Türkiye ve Erdoğan’ da ‘nasibini!’ aldı.

Tutuklu Rahip Brunson üzerinden iki ülkenin gittikçe gerilen ilişkilerinde yine Trump’ ın twitter mesajlarının rolü ortada…

Ama Trump’ ın, başlattığı savaşlar ülkelerle sınırlı değil…

ABD’ de doğan, aynı topraklarda serpilip büyüyen ve bugün dünyanın en değerli iki şirketinden biri haline gelen Amazon* ve patronu Bezos ile de, deyim yerindeyse ölümüne bir kavgaya tutuşmuş durumda.

Kapitalizmi ölümüne savunan ve ABD iş insanlarının taleplerini en öncelikli emir gibi algılayan Trump ile Bezos neden kavga ediyor?

Sorunun bir değil birkaç cevabı var…

Görünmeyen ve iki tarafın da dillendirmediği nedenlerden biri, belki de en önemlisi Trump, silah ve petrole dayalı enerji kartellerinin temsilcisi rolünde.

Buna karşın Bezos, bilişim sektörünün büyüttüğü bir isim…

İyi de örneğin Trump neden Apple veya Microsoft üzerinden Bill Gates ile değil de Bezos ile kavga ediyor?

Çünkü Bezos faaliyet alanlarını sadece sanal pazarlama alanındaki Amazon ile sınırlı tutan biri değil.

Medya sektörüne de el atan, üstelik bunu ABD’ nin en etkin iki gazetesinden biri olan Washington Post’ u 2013′ te henüz Trump meydanlara çıkmamışken ve siyasi anlamda esamisi okunmayan bir figürken gerçekleştirdi.

2016 seçimlerinde Washington Post, ülkenin en etkin diğer gazetesi New York Times ile birlikte Trump’ a karşı en yoğun mücadeleyi yürüttü.

Trump, Hillary Clinton’ a karşı beklenmedik zaferi elde ederken, kendi ifadesiyle yerleşik medyayı da yere serdi.

Özellikle WP ve NYT, Başkan olduktan sonra da Trump ile kavgaya son vermedi. Trump’ ın Rusya destekli trollerle ve o trollerin Facebook üzerinden gerçekleştirdiği atraksiyonlarla seçim kazandığını ve bu seçimlerin şaibe koktuğunu, Rusya lideri Putin ile Trump arasında ABD milli menfaatlerine zarar verecek ilişkiler olduğunu halen savunuyorlar. (Facebook platformunda yer alan Rusya menşeli ve destekli trollerin ABD seçimleri üzerindeki etkisini merak edenler Mart 2018′ deki https://abdullahayan.wordpress.com/2018/03/30/sandikta-sanal-kedi-halleri-bilisimin-demokrasi-ile-sinavi-30-mart-2018/ makaleme göz atabilir)

Ve Trump Başkanlık koltuğunda oturmasına rağmen bugün de bağımsız hakimin yürüttüğü soruşturma, Demokles’ in kılıcı gibi tepesinde sallanıyor.

Bezos Washington Post’ u en azından gerçekleri yazma konusunda durdurmayarak ve bağımsızlığına halel getirmeyerek Trump’ ın canını yakıyor da, Trump boş mu duruyor?

Karşınızda bugüne kadar ister Cumhuriyetçi ister Demokrat olsun tüm başkanlardan farklı ve bel altı vuruşlu siyasetin kurdu biri olunca, oyunun kuralları da alışılanın dışında ve hiçbir ahlaki değerle bağdaşmayan yöntemlerin mubah sayıldığı biçimde yürüyor…

Örnek mi?

Koltuğa oturduğu günden beri Trump, Amazon ve Amerikan Posta İdaresi arasındaki ilişkileri masaya yatırıp, Bezos’ un şirketinin dağıtım ağına yönelik hamleler peşinde…

Aslında Amazon ve Posta İdaresi (USPS) tamamen ticari teamüllere uygun bir iş yapmakta.

Amazon’ un kimi kargosunu USPS, belirlenen ücret tarifesi çerçevesinde dağıtıyor ve karşılığında da azımsanmayacak bir para alıyor.

Üstelik USPS, internet çağının başlaması ve o güne kadar dağıtımın en önemli ayağını oluşturan ‘mektup’ ile haberleşmenin yerini elektronik posta ve ardından gelen çok daha etkin iletişim modellerinin etkisiyle yıllar önce zaten iflas bayrağını çekmiş bir kurum…

Yarım milyondan fazla insana istihdam sağlayan USPS, 2008 kriziyle su yüzüne çıkan tükenmişliğine yıllardır Kongre ve önceki Başkanlar çare bulma, yaralarını sarma derdinde.

Örneğin daha 2010 yılında yıllık zararı 4 milyar doları bulan USPS’ in kapatılması veya farklı finansman yöntemleriyle piyasaya çıkmasının sağlanması gündemdeydi. Ve Kongre o günden beri “batıyoruz” sinyalleri veren eski amiral gemisini yüzdürmek için çareler, çözümler arayıp durmakta.

Aslında Amazon, sağladığı dağıtım portföyü ile USPS’ e yük olan değil, yük alan bir konumda. (Benzeri bir ilişki Çin’ li Alibaba ile Türkiye PTT idaresi arasında yıllardır sürüyor. Ve tıpkı USPS gibi, icra ve mahkeme kararlarının, trafik cezalarından tutun da, belediye harç tebligatlarına varıncaya kadar her türlü resmi yazışmanın aracılığı dışında işlevini yitirmiş olan USPS, PTT ve benzeri kurumlar başlayan bilişim çağına geçişin hızlanmasıyla eninde sonunda tarihe karışacak)

Ama Trump, canını sıkan kendisine muhalif Washington Post’ u susturamayınca, gazetenin patronu Bezos’ u Amazon- USPS ilişkisi üzerinden vurmayı deniyor.

Hamleleri bezirganlığın boyutlarını sergilemesi bakımından da ilginç…

Bir yandan Amazon’ u sıkıştırıp WP’ u sindirmek, bunu yaparken de kendi ifadesiyle “ABD Postahanesi büyük maliyetlere mal olan dağıtım hizmetini, ,üç kuruşa Amazon’ un emrine vererek, Federal Devletin en önemli kurumlarından birinin çalışanlarını paket teslimatçısı olarak ‘kullanıyor’ “

Bu ifadelerle Amazon’ un dağıtım işini USPS’ e çok ucuza yaptırdığı iddiası doğru gibi görünse de gerçekçi değil. Değil çünkü; USPS, Amazon’a mahkum ama Amazon’ un hayli gelişmiş özel sektör dağıtım ağlarına sahip ABD’ de pek çok çözüm ortağı bulması mümkün…

Sonuçta,irili ufaklı çok sayıda şirketin faaliyet gösterdiği, 18 milyon çalışana sahip dünyanın en gelişmiş ve en aktif dağıtım ağlarına sahip ülkesinden söz ediyoruz.

Kavganın sonunda ne mi olur?

Trump bugün var yarın yok…

Ama Amazon’ un açtığı yol ve sanal pazarlama sektörü, biçim ve yöntem değiştirse de, hayatımızdaki yerini arttırmaya devam edecek…

Amazon ve Alibaba’ nın bugün ulaştığı cirolar bir yana, insansız hava ve kara araçlarıyla dağıtıma getirdikleri yenilikler de yeni çağın akıl almaz çeşitlilikteki ip uçlarıyla dolu…

Sınırların kalktığı, engelleyici gümrük duvarlarının yıkıldığı, en kaliteli ve ucuzun dünyanın bir yerinden, en ücra köşesine ışınlandığı bir yeni çağa dev adımlarla koşuyor insanlık…

Trump ve benzerleri bu gidişin devletleri ve bir avuç yöneticiyi ayakta tutan gelir kaynaklarını kuruttuğunun farkında ama iş engel olmaya gelince sürecin durdurulamayacağı gün gibi ortada.

Çok değil, beş yıl sonra Trump’ ı acı gülümsemeyle hatırlayanlar olacaktır ama hepsi bu…

Oysa Amazon ve Alibaba’ ların yeni çağdaki rolleri, kendileri günün birinde bugünkü etkilerini yitirseler de, unutulacak gibi değil…

*Uzun zamandır Apple ve Amazon işlem gördükleri borsa fiyatları üzerinden hesaplanan piyasa değerleriyle dünya üzerinde ilk kez bir trilyon dolarlık eşiği aşma noktasında nefes nefese bir yarışın içindeler. Trump ile girdiği kavgadan etkilenmese ipi Amazon’ un göğüslemeye yakın olduğu yarışta şimdilik Apple öne geçmiş gibi görünüyor. Sizler bu makaleyi okurken Apple 1 Ağustos 2018 Borsa seansında hisse başına 200 doları aşan fiyatıyla dünyanın ilk trilyon dolarlık şirketi ünvanını elde etti. Apple bu payeye erse de, düşen performansı, arkasından gelen Samsung ve Çin’ li Huwai’ nin akıllı telefon piyasasında ilk iki sırayı alarak, onu üçüncülüğe itmesi ve azalan kârlarıyla Apple liderlik tahtında daha ne kadar oturur bilinmez. Ama Apple ile en değerli şirket yarışını sürdüren Amazon çok daha emin adımlarla büyüyor ve durmadan yeni pazarlama teknikleriyle sektörünün dünya üzerindeki en önemli ikilisinden biri (diğeri Çin’ li Alibaba) olarak, yakında birincilik tahtına oturursa bu kimseleri şaşırtmamalı. Bu kadar da değil… Amazon patronu Bezos Forbes dergisinin her yıl yayınladığı dünyanın en zengin iş insanları sıralamasında adını en üste yazdırarak 2018 yılında dünyanın en zengini unvanını elde etti.

Abdullah Ayan

Mersin, 2 Ağustos 2018

abdullahayan@gmail.com