CHP’ nin Yerel ittifak denklemleri ve Mersin… (26.9.2018)

CHP’ nin Yerel ittifak denklemleri ve Mersin…

31 Mart 2019 günü yapılacak yerel seçimlerde Mersin Büyükşehir koltuğuna oturmak için 400 bin üzerinde (katılım yüksek olursa 425 bin ve üzerine bile çıkabilir) oya ihtiyaç duyulacağı bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

2014′ ten sonraki tüm sandık sonuçları gösteriyor ki, Mersin’ de bu oyu alma potansiyeli olan iki parti var: AKP ve CHP…

2014 seçimlerinde büyükşehir’ i alan MHP o günden sonraki tüm seçimlerde belli oranlarda kan kaybetmiş ve 24 Haziran 2018 seçimlerinde ise oylarının yarısından fazlasını İYİ Parti’ ye kaptırarak eski iddialı halinden epeyi gerilere düşmüş…

Özellikle de son olarak MHP lideri Bahçeli’ nin mevcut Mersin Büyükşehir Başkanını aday yapmamasıyla başlayan sürecin, MHP açısından Mersin tablosunu iyice içinden çıkılmaz hale getirdiği başkaca izahatı gerektirmeyecek kadar açıklıkta…

Kısaca MHP mevcut tablonun verileri ışığında tek başına gireceği bir seçimde Mersin Büyükşehir’ i alamaz. Bırakın Büyükşehir’ i elinde tuttuğu Toroslar ve Tarsus gibi iki kaleyi bile AKP ve CHP’ ye kaptırabilir.

“Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” sözü tam da MHP’ nin hal ve gidişini özetlemeye yeter…

Tabloyu değiştirecek en etkili faktör AKP’ nin İstanbul ve Ankara desteğine karşı MHP’ ye Adana ve Mersin’ de destek vermesi…

AKP ve özellikle de Erdoğan; eğer İstanbul ve Ankara gibi kendisi açısından asla risk edilmeyecek, iktidarın sürmesi için mutlaka kazanılmaları gereken kritik iki ili feda etmeme adına, MHP ile başlatılan ittifakı zorunlu olarak sürdürme derdine düşebilir…

Ancak bu bile Mersin’ de bugün itibariyle üçe bölünmüş bir dönemin tek milliyetçi taban temsilcisi MHP’ ye seçim kazandırmaya yeter mi? Matematiksel açıdan teorik olarak İmkansız değil ama pratikte hayli zor…

Bugün hiçbir AKP’ li gönül rahatlığıyla kendi partisi dururken gidip te beşinci parti konumuna gelmiş MHP’ ye oy vermez. Aksine sahada görüştüğüm çoğu AKP’ li “onlar bizi desteklesin” havasında…

Bu tablonun anlattığı en önemli gerçeğe gelince; Mersin Büyükşehir Başkanlığı adım adım CHP’ ye hem de altın tepside sunuluyor…

CHP ister HDP, isterse de bazı ilçeler karşılığı İYİ Parti ile gizli açık ittifaka girsin, Mersin Büyükşehir Belediyesini kazanır…

Örneğin ikinci bölge ilçelerinde eğer AKP-MHP ittifakı sandığa yansımazsa, CHP-İYİ Parti birlikteliği çok etkili sonuçlar verebilir.

HDP, CHP’ den bazı isimlere daha sıcak bakabilir, bazı isimleri ise benimsemeyebilir.

Ancak bu, hiçbir zaman HDP seçmeninin “armudun sapı, üzümün çöpü” misali bahaneler bulup yönünü MHP ya da AKP adayına çevirmesine varacak boyutu bulmaz…

En kötü ihtimalle kimi HDP seçmeni sandığa gidecek heyecanı yakalamaz ama böylesi bir durum katılımı etkiler, CHP’ ye seçim kaybettirmez…

CHP’ nin önünde altın tepsiyle gelmiş altın fırsat duruyor…

O fırsatı daha da etkin kılmak için, Büyükşehir ve ilçe belediye adaylarının bir önce belirlenmesi, adayların çalışacakları üst düzey isimler ve projeleriyle sahaya inmeleri şart…

Özellikle de bunca çok ismin yarıştığı Büyükşehir adayının belirlenme süreci uzadıkça, bel altı vuruşlar hızlanıp tüm adayların yıpranmasına yol açılıyor.

Mersin’ de karşı cepheyi kaplayan toz duman, başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP genel merkezinin kentle ilgili kararını bir an önce vermesini sağlar mı?

Bekleyip göreceğiz…

Yerel seçimlere doğru Mersin.. (Kocamaz faktörü ve MHP) (25.9.2018)

Yerel seçimlere doğru Mersin.. (Kocamaz faktörü ve MHP)

MHP’ nin mevcut Büyükşehir başkanı Kocamaz’ ı aday göstermemesi Mersin’ de tüm siyasi hesapların yeniden masaya yatırılıp gözden geçirilmesini gerektirecek kadar önemli gelişme…

Önemli çünkü, gerek son zamanlardaki sosyal medya paylaşımları gerekse de, son yurt dışı dönüşünü fırsat bilerek binlerce araçtan oluşan konvoyla Tarsus ve Mersin’ de yaptığı gövde gösterisi, Kocamaz’ ın kolay kolay siyaset sahnesini terk etmeyeceğinin en önemli delili…

Bahçeli’ nin Kocamaz’ ı aday göstermeyeceği uzun zamandır kimi mahfillerde zaten dillendiriliyordu. Dolayısıyla kamuoyuna ‘şok’ olarak yansıtılan gelişme aslında sürpriz değil.

Sürpriz olan Bahçeli’ nin Kocamaz’ a tamam deyip yerine Hamit Tuna’ nın gösterilmesinde uyguladığı yöntem…

Örneğin Kocamaz onore edilip, aday değiştirme süreci daha yumuşak, ‘yarım elma gönül alma’ misali  kırıp dökmeden geçiştirilemez miydi?

Tuna’ ya ‘sen git çalış, adayımızsın’ mesajını kapalı kapılar ardından iletmek yerine, daha geniş katılımlı örneğin salı günü yapılan grup toplantısında yeni adayı açıklarken, Kocamaz’ a vermiş olduğu hizmetlerden dolayı teşekkür edilip, yola yeni isimle devam edileceği söylenebilirdi…

Bunlar benim gibi gelişmeleri dışarıdan izleyenlerin değerlendirmeleri…

MHP’ de adayların belirlenme yöntemiyle ilgili dişe dokunur bilgiye sahip olmadığımız gibi, Kocamaz ile kararları tek başına alan ve son noktayı da kendisi koyan Bahçeli arasında nelerin yaşandığını, Bahçeli’ ye bu kararı aldıran gelişmelerin ne olduğunu da bilmiyoruz.

Sonuçta olan oldu ve Mersin’ de tüm siyasi dengeleri değiştiren, tüm partilerin de hesaplarını yeniden gözden geçirmelerini gerektirecek ve daha da önemlisi kimleri aday yapacakları sorularını sil baştan ele alacakları bir gelişme yaşanmakta…

Yaşanması olağan çünkü; 24 Haziran seçimlerinde ülke genelinde AKP-MHP birlikteliğiyle gerçekleşen Cumhur ittifakı iyi kötü yürüdüyse de, Mersin bu alanda özel konumuyla ayrıştı.

Örneğin Türkiye geneline bakıldığında 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde de aralarında oy geçişkenliği olan iki partinin Mersin oy toplamları %50′ nin üzerinde olmasına rağmen (7 Haziran AKP %25,88+ MHP %24,81 olmak üzere %50,6 ve 1 Kasım AKP %31+ MHP 21,4 olmak üzere toplam 52,4) bu kez iki partinin toplam oyları %41′ e düşmüş.

Düşmekle de kalmamış, 2015′ te iki parti arasında yaşanan taban geçişkenliğinden bu kez eser yok.

Kısaca 1 Kasım seçimlerinden bugüne AKP ülke genelinde 49,5′ tan 42,6′ ya gerilerken kaybettiği yaklaşık 7 puanı MHP’ ye veriyor ama Mersin’ de süreç öyle işlememiş. MHP’ nin Mersin’ de AKP’ den oy almadığı gibi yıllardır koruduğu yaklaşık %25′ lik tabanın yarısından fazlasını İYİ Parti’ ye kaptırdığı görülüyor. (MHP 12,8 ve İYİP 13,6)

Bu neden önemli?

MHP 2014′ te kazandığı Adana ve Mersin Büyükşehir Başkanlıklarını korumak istiyor. Bunun için de örneğin Mersin’ de yaklaşık 420 bin oy gerekiyor, oysa mevcut haliyle MHP’nin dış destek almadan Mersin’ i kazanması imkansız denecek kadar zayıf ihtimal…

MHP’ nin seçimleri alması ancak AKP’ nin desteğine  ve o parti hanesinde görünen tüm oyların MHP adayına yönelmesiyle imkan dahiline girebilir.

Girebilir diyorum çünkü o hesabın gerçekleşmesi için AKP’ nin firesiz desteği gerekli…

Oysa 24 Haziran seçimleri gösterdi ki, Mersin’ de iki parti tek isim üzerinde uzlaşsa bile bunun sandığa olduğu gibi yansıyacağı yönünde yapılan hesaplar, siyasi mühendislik türünden varsayımlara dayanmakta. Ve siyasetin hesapları ters yüz etme gibi kendine özgü gerçekleri var…

Nereden mi biliyoruz?

AKP ve MHP’ nin oluşturduğu Cumhur ittifakı Mersin’ de 470 bin 495 oy almasına rağmen ittifakın ortak adayı Erdoğan 417 bin 494 oyda kaldı. İttifaka oy veren 53 bin seçmenin, ittifakın Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ a oy vermediği Mersin’ de iki parti tek isim üzerinde uzlaşsa bile o ismin iki partiye ait tüm oyları alabileceği hayal ötesi…

Özellikle de ‘siyaset sahnesinden kolay kolay inmeyeceğini’ söylemleriyle dile getiren ve son araç konvoyuyla eyleme de dönüştüren Kocamaz etkeni varken…

MHP kapıları kapandığına göre adaylık düşünecekse başka bir partiyle (ya da bağımsız) yola çıkması gerekecek Kocamaz’ ın, Büyükşehir Başkanlığı yarışını kazanmasından çok, MHP’ ye kaybettirmesi siyasi akla daha yakın olasılık…

MHP ile Kocamaz arasındaki gerilim kime yaradı derseniz?

Mersin’ de aday bolluğunun da gösterdiği kadarıyla ipi göğüslemeye en yakın CHP, bu kırgınlık (kavgaya dönüşme potansiyeli de var) sona erse de, ülkücü tabanda yaşanması olası gerginlikler nedeniyle bugün düne göre daha avantajlı…

Sıra bir önceki makalenin sonunda yanıt aradığım CHP’ nin bu avantajı kullanıp kullanamayacağı, hangi müttefiklerle Mersin Büyükşehir Başkanlığına daha yakın olduğu sorularına geldi ama AKP- MHP arasında gerilim temayülü gösteren yerel ittifak tartışmaları nedeniyle o sorulardan önce son durumun analizi gerekiyordu.

Mersin yerel seçimlerinde CHP’ nin olası ittifak hesapları da bu makalede özetlemeye çalıştığım tablo ışığında bir kez daha gözden geçirilmeli diye düşünüyorum…

Bu nedenle ele alacağımı söylediğim; CHP’ nin Mersin yerelinde HDP ile gizli, açık ittifak yapmasının olası kazanım ve kayıpları bir başka makale konusu olsun…

Yerel seçime doğru… Mersin ve CHP… (24.9.2018)

Yerel seçime doğru Mersin ve CHP…

24 Haziran seçimleri öncesi CHP’nin omurgasını oluşturduğu ittifakın sandıktan çıkan tablonun yarattığı hayal kırıklığı eşliğinde dağılması ya da dağıtılması, yerel seçimleri etkileyecek en önemli faktörlerden biri hatta birincisi olarak varlığını sürdürecek gibi duruyor.

Bu nokta Mersin yerel seçimleri açısından da önemli…

Önemli çünkü, Mersin’ de son genel seçim sonuçlarına bakıldığında AKP ve CHP’ nin tek başlarına girecekleri seçimden özellikle Büyükşehir Belediye Başkanlığını yanlarına müttefik almadan kazanmaları matematiksel realite olarak neredeyse imkansız.

Önceki makalede AKP ve doğal destekçisi konumuna geçen MHP açısından Mersin cephesindeki durumu ele almıştım…

CHP’ nin 24 Haziran seçimlerinde Mersin il genelindeki oy oranına bakıldığında da durum çok farklı değil.

AKP’ nin 325 bin oyuna karşı 304 bin oyu var CHP’ nin ve Büyükşehir’ i almak için daha önce de vurguladığım gibi en az 400-420 bin civarında oya ihtiyacı var…

CHP’ de aday bolluğuna bakıldığında Mersin Büyükşehir Başkanlık koltuğunun çantada keklik olduğu gibi bir kanaat oluşabilir ama ‘kazın ayağı’ öyle değil…

Parti 24 Hazirana göre fire vermese ve o gün sandığa giden tüm seçmenler küsmeden, kırılmadan 31 Mart 2019 günü sandığa koşsa bile o oylar tek başına ipi göğüslemeye yetmeyeceğine göre, destek için gerekli 100-120 bin blok oyun nereden sağlanacağı sorusu henüz netlik kazanmış değil, üstelik orta yerde duruyor?

Soru, CHP’ nin kimi aday göstereceği bakımından da hayati önem taşıyor…

Burada doğaldır ki, AKP-MHP cephesinden oy gelmeyeceğine göre geriye kalan iki olasılıktan söz etmek mümkün…

CHP ya İYİ Parti ya da HDP ile gizli açık bir yerel ittifak arayışına girmek zorunda…

Keşke aday adayları projeleriyle, Mersin inisiyatiflerinin önerileri ve partinin taban görüşleri ışığında belirlenebilseydi ama sahadaki gerçek çok daha farklı…

Bu farklı durum, uzun zamandır CHP içindeki kimi aktörlerce dile getirilen “kimin aday olacağı ön seçimle belirlensin” tezini de çürütecek önemde…

Ön seçim demişken bir parantez açıp o yöntemin neden işlemeyeceğine dair birkaç kelam etmekte yarar var diye düşünüyorum.

CHP’ de ön seçim isteyenler nedense bazı olguları görmezden geliyor.

Birincisi ön seçim mevcut delege yapısıyla gerçekleştirilirse bırakın Mersin kamuoyunu, partinin tüm katmanlarını bile tatmin etmekten uzak sonuçlar üretmeye gebe…

Beklentilerin karşılanması bir yana, parti içinde kırgınlık, küskünlük yaratma potansiyeli de var…

Ön seçimin sağlıklı sonuç vermesi, ancak partinin kapılarını üye olmak isteyen herkese açarak ve eğilimi o üyelerin tümünün oy kullanmasıyla mümkün olabilir. Oysa partinin mevcut yapısı ne böylesi geniş katılımlı bir yönteme uygun ne de genel merkezin bu türden demokratik yöntemleri kabul ve hazmedecek bir anlayışı olduğuna dair en küçük bir işaret söz konusu değil.

Gerçekleşmesi bu nedenlerle hayal olan “ön seçim” mevzuunu ülkenin normalleşeceği ve normalleşmenin CHP’ yi de sarıp sarmalayacağı ileri ki günlere bırakıp bugünün gerçeklerine dönecek olursak…

Mersin’ in özel durumunu da dikkate alarak yanıtlanması gereken çok basit ama basit olduğu kadar da alınacak sonucu etkileyecek en önemli soruyla karşı karşıyayız:

CHP kendisine gerekli oyu bugüne kadar yan yana durmaktan bile kaçındığı HDP’ den mi, MHP’ den kopan ve kerhen olduğu zamanla daha iyi anlaşılan İYİ Partiden mi alacak?

Bazı ittifaklar için ne liderlerin anlaşmasına ne ortaklık görüşmelerine ihtiyaç var. Sokağın kendisi doğaçlama biçimde o seçime özgü de olsa, bazı birliktelikleri zorunlu kılar.

Bugün geçmekte olduğumuz süreç, yerel seçimleri geçmiştekilerden farklı mecralara sürükleyecek, o mecra arayışlarında da kendiliğinden ittifaklara yol açacak dinamikleri içinde barındıran cinsten…

Örneğin Büyükşehir Belediyesini kazanma olasılığı mevcut koşullar ve aritmetik oranlar göz önüne alındığında imkansıza yakın HDP, Mersin’ de AKP ve CHP adaylarından hangisini destekler?

Burada AKP’ nin MHP tarafından her gün biraz daha yüksek sesle dillendirilen 24 Haziran seçimlerinde kurulan ittifakın devam etmesi yönündeki taleplere nasıl yanıt vereceği de elbette küçük te olsa bir faktör ama asıl dikkat edilmesi gereken CHP’ nin göstereceği adayın profili…

CHP öyle bir adayla yola çıkar ki, HDP seçmeni gönül rahatlığıyla sandığa gidip oy kullanabilir. Bunun tersi de söz konusu…

CHP öyle bir aday gösterir ki, HDP seçmeni sandıktan uzak durur ya da kazanma ihtimali olmasa da gider kendi adayına oy verir…

CHP yan yana görünmekten bile uzak durduğu HDP’ den destek arayacağına daha önce denediği ittifakın bir benzerini yerelde İYİ Parti ile kuramaz mı?

Sorunun yanıtı bir sonraki makalenin konusu olsun…

Yerel seçimler öncesi Mersin (AKP- MHP cephesi)… (18.09.2018)

Yerel seçimler öncesi Mersin (AKP- MHP cephesi)…

AK Parti dönemi olarak adlandıracağımız şu on son 16 yıllık dönem bir yana, demokrasiye geçiş olarak nitelendirilebilecek 1946′ dan beri Mersin Türkiye siyaset tarihine hep farklı ve yer yer aykırı bir kent olarak geçen bir il…

Çok partili ilk seçimde ülke genelindeki tüm illerden CHP’ ye oy yağarken, Mersin muhalefetteki Demokrat Partinin tulum çıkardığı kalesi konumundadır…

1990′ lardan sonra ise yaşanan iç göçün değiştirdiği demografinin de etkisiyle Kürtlerin sandığa etkisi görülmeye başlar…

O etki, yıllar içinde göreceli olarak azalıp çoğalsa da, tartışılmaz biçimde önemini korumayı sürdürüyor.

Bugün neresinden bakarsanız bakın,özellikle son 24 Haziran 2018 seçimlerinde boy gösteren İyi Parti’ nin devreye girişiyle çok parçalı görüntüsü daha da karmaşık bir hal alan Mersin var karşımızda…

Bakmayın siz, ortalığı kaplayan “beni aday yapsınlar ortalığı silip süpürürüm” yaygaralarına…

24 Haziran sonuçları da, ondan önce ve bugün yapılan tarafsız, objektif kamuoyu anketleri de Mersin’ de hiçbir partinin tek başına Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanamayacağını gösteriyor.

Son seçim dahil beş yıldır birbirlerine bariz üstünlük elde edemeyen CHP veya AK Parti’ nin oyları da BŞ başkanlık yarışının ipini göğüslemeye yetmediği gibi, diğer partilerin durumu zaten ortada…

İsteseler de istemeseler de, önünde sonunda bu iddialı söylemlerden vazgeçilecek, özetle ayaklar suya erecek…

Son dönemlere damgasını vuran tüm referandum ve seçimlerde ortaya çıkan seçmenin ‘karpuz gibi iki bölünme halinin” en çarpıcı biçimde ortaya çıktığı 24 Haziran Mersin sonuçları gösteriyor ki, İyi Parti destekli CHP ile MHP destekli AK Parti’ den oluşan iki ayrı ittifak ta (CHP+İP %41,6 -AKP+MHP %40,83) neredeyse birbirine eşit oy almış…

Cepheleşmenin ortaya çıkardığı bir başka matematiksel sonuç ise, 2009′ da Büyükşehir için yeterli %31 ve 2014′ teki %32 oranına denk gelen seçmen oyunun de bu kez yeterli olmayabileceği gerçeği…

 Mersin il genelinde bu yerel seçimleri kazanma iddiasındaki partinin en az 400 bin seçmenden kabul gören bir adayı bulup göstermek zorunda olduğunu veriler de teyit ediyor.

Ne 325 bin oy alan AKP ne de onu 304 bin oyla takip eden CHP’ nin Mersin özelinde 2019 Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini ittifak desteği olmadan kazanmaları imkansız denmese de gerçekleşmesi hayli zor bir olasılık…

Bu durumda iktidarı sürdürmek için TBMM çatısı altında ve ülke genelinde MHP desteğine ihtiyaç duyan AK Parti’ nin Mersin’ de de 24 Haziran seçimlerine birlikte girdiği MHP ile yerel ittifak arayışlarına girmesi akla en yakın ihtimal…

Özellikle de İstanbul, Ankara’ yı kaptırmamak hatta İzmir’ i bile CHP’ den alma hesapları yapan AK Parti’ nin bu iktidarın varlığını bile etkileyecek üç Büyükşehir’ i kazanma adına Adana ve Mersin’ i MHP’ ye adı koyulmamış ittifak benzeri destekle pay olarak vermesi bekleniyor (du).

(du) diyorum çünkü, son günlerde Ankara’ dan yayılan hava özellikle de Mersin oy oranları ve sürekli yaptırdığı anketleri göz önünde bulunduran AK Parti’ nin farklı arayışlar içinde olduğunu gösteriyor.

Daha önce kaleme aldığım makalede vurgulamaya çalıştığım gibi, 325 bin oy alan üstelik il genelinde son seçimden birinci çıkan parti, nasıl olacak ta 145 bin oy* alan il genelindeki beşinci partiyi destekleyecek?

Parti ilke olarak destekleme kararı alsa bile AK Parti seçmeni genel merkez işaret etti diye MHP’ li adaya firesiz biçimde oy verir mi?

2019 yerel seçimleri son günlerde tüm ülkeyi etkilemeye başlayan ve o güne kadar atlatılması şöyle dursun gidişatın şimdiden çaldığı zillerle şiddetleneceğini haber verdiği ekonomik kriz ortamında geçecek…

Kısaca yerel seçimler MHP bir yana iktidar bloğunun asıl sahibi AK Parti için de çantada keklik değil. Hele Mersin’ de ve üstelik 24 Haziran oy dağılımı ortadayken…

Kader birliği yapan ortakların gözden kaçırmamaları gereken bir başka faktör de MHP’ nin aday göstermeyeceğini ilan ettiği mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı Kocamaz’ ın durumu…

AK Parti lideri sıfatıyla Erdoğan, benzer riskleri bertaraf etmek için aylar öncesinden attığı adımlarla aday göstermeyeceği İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanlarının sessizce görevi bırakıp siyaset sahnesinden de ellerini ayaklarını çekmelerini sağlayacak adımları atmakta tereddüt etmedi.

Şu ana kadar MHP lideri Bahçeli’ den Mersin adayının Toroslar Belediye Başkanı Hamit Tuna olduğu açıklaması dışında her hangi bir hamle gelmedi…

Eğer tavır değişikliğine gitmezse MHP’ nin Mersin’ de Büyükşehir’ i kazanması için sadece 145 binde kalan oyunu 400 binlere çıkarması yani firesiz AKP oylarını da hanesine eklemesi de yetmeyecek…

Yaptığı paylaşımlarla “haksızlığa uğradığını ve seçimlere girse 2014′ te aldığı oyu 10 puan arttırdığını” söyleye gelen mevcut başkan Kocamaz o gönül kırıklığına rağmen il genelindeki Belediye hizmetleri anlamında Tuna’ ya sorunsuz ve sınırsız destek verecek mi?

Tüm koşullar sağlansa da, AK Parti’ ye bugüne kadar samimi destek veren ciddi orandaki muhafazakar Kürt seçmen gönül koymadan ve fire vermeden MHP’ li bir aday için sandığa gider mi?

Ankara’ da kurgulanan ittifak denklemlerinin sandığa yansımadığını Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşayarak tanık olduk.

Bahçeli’ nin onca desteğine ve çağrısına rağmen ciddi oranda MHP’ li seçmen, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ a oy vermedi.

Yerel seçimlerde de genel merkezlerin kağıt üzerindeki ortaklık formüllerinin sandığa yansıyacağını hiç kimse garanti edemez…

Mersin özelinde, yerel seçim sürecinin AKP ve ortağı MHP açısından düne göre netleşmesi beklenirken daha da karmaşık hale geldiği görülüyor.

Genel ve yerel iktidarın ortakları açısından durum böyle de, “Mersin’ de seçimleri kesin kazanırız” havasına giren ve o havayla aday furyası yaşayan CHP’ nin hal ve gidişi nereye doğru derseniz, onu da bir başka yazıda ele almaya çalışayım…

24 Haziran 2018 seçimlerinde partilerin Mersin oy toplamları:

AKP325.476
CHP304.139
HDP192.550
İYİ P154.112
MHP145.019

Yerel seçimlere doğru Mersin… (12.09.2018)

Yerel seçimlere doğru Mersin…

Aylardır aynı soruya muhatap olmaktayım…

Mersin Büyükşehir seçimleri ne olur?

Koltuğa kim oturur?

Yıllarca genel, yerel seçim öncesi ve sonrasında sayısını kendisinin bile unuttuğu tümü de sayısal veriye dayalı makaleye imza atan birinin bu tür sorularla karşılaşması doğal..

Tümünü “henüz erken” diye savuşturmam da…

Nihayet 24 saatin bu topraklarda özellikle de siyaset için çok uzun bir zaman olduğunu deneyimlerle ve yaşayarak gören biriyim.

Şu son yarım güne sığan gelişmelere bakılırsa, haksız da sayılmam.

Neler olduğuna bakalım;

MHP elinde tuttuğu ve gerçekten çok önem verdiği Adana Büyükşehir Belediyesinde mevcut başkan Sözlü ile devam kararını geçen hafta aldığında tüm gözler Mersin’ e çevrilmişti.

Ve genel kanı şu an koltukta oturan Kocamaz’ ın bir dönem daha devam edeceği yönündeydi.

Oysa öyle olmadı…

Bahçeli, her ne kadar kamuoyunun büyük kesimine sürpriz olsa da, Kocamaz’ ı silip, yerine Toroslar Belediye Başkanlığını üç dönemdir sürdüren Hamit Tuna’ yı aday olarak işaret etti.

Genel olarak sürpriz sayılan gelişme, aslında olayları ve olayların içindeki isimleri dikkatli biçimde takip edenler açısından hiç te şaşırtıcı değil.

Değil çünkü aylardır izlenen tablo bugün gelinen sürecin Kocamaz açısından sancılı ip uçlarıyla dolu…

Örneğin Kocamaz’ ın bir süredir sosyal medya paylaşımlarındaki satır aralarına yansıyan cümleler genel ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde kader birliği yapmış ve kurdukları ittifakı bugün de tavizsiz sürdüren ortakların çizgisinden çok daha farklı şeyler anlatmaktaydı…

 AKP’ ye karşı en küçük bir kaş çatmaya yol açmayacak kadar dikkatli üslup kullanan MHP lideri Bahçeli’ nin tavrına karşı partisinin Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı hayli uzun sosyal medya paylaşımının bir yerinde şöyle diyordu:

“(…) Devlette şu an hiçbir resmi görevi olmamasına rağmen hala resmi görevdeymiş gibi, halkın gözünün içine baka baka Devletin gücü, Devletin araçları ve Devletin memurları ile siyaset yapanlar unutmayın ki bu halk her şeyin farkında. (…)”

‘Devlette şu an resmi görevi olmamasına rağmen resmi görevdeymiş gibi, devletin araçları ve memurlarıyla siyaset yapanlar’ diye isim vermese de yaptığı tanıma kaç kişi uyardı ki?

Belli ki, AKP çatısı altında olmayan hiç kimse ‘devletin memurlarını ve araçlarını arkasına alarak siyaset yapıyor’ diye eleştirilmeyeceğine göre, Kocamaz’ ın muhatabı da olsa olsa o tanıma uyan üstelik Mersin’e ağırlığını koyabilecek ve devletin araçlarıyla, memurlarını arkasına alabilecek’ çapta biri olmalıydı…

Yukarıdaki dozu yüksek eleştiriye ‘ne var bunda?’ diyenler çıkabilir…

Ama Kocamaz gibi 25 yıla yaklaşan Belediye Başkanlığı ve ondan da uzun siyasi deneyimi olan biri tarafından üstelik aday belirleme sürecine girilmişken, yerel seçimlerde oy desteği hayati önem taşıyan bir kesimin temsilcilerine bu tarz cümlelerle yüklenmek en hafif deyimle ilginçti…

Olan oldu ve son tahlilde yerel seçimler öncesi Mersin siyaset sahnesinde artık Kocamaz yok…

Kocamaz artık yok ta, onun üstünü çizip yerine Tuna’ yı gösteren Bahçeli liderliğindeki MHP’ nin Mersin Büyükşehir Belediyesi seçimlerini kazanma şansı var mı?

2014 yerel seçimlerinde %32 oy alıp birinci çıktığı il geneli oy değişimine bakıldığında yıldan yıla eriyen ve 24 Haziran 2018 seçimlerinde 20 puanlık kayıpla, 5. parti durumuna düşerek dibe vuran bir MHP’ nin toparlanması, aday ister Tuna, ister başka bir isimle girilecek Büyükşehir Belediyesini son seçime de yansıyan oranlara bakılırsa kazanması çok zor…

Yerel seçimlerin farklı özellikleri de olsa, bugünkü tabloyla MHP’ li adayın ipi göğüsleme şansı ancak AKP desteğiyle yükselebilir.

İster istemez akıllara “iyi de %28 alan AK Parti neden %12 almış MHP’ yi desteklesin ki?” sorusu gelir ve çok ta yerinde bir sorudur…

Kaldı ki, Mersin gibi Türkiye’ nin hiçbir yerine benzemeyen karmaşık siyasi denklemlere sahip bir kentte mesele AKP-MHP arasında kurulacak ve işlerliği tartışmalı bir denklemin işlemesiyle de bitmiyor…

Sağ cephe açısından bakıldığında MHP’ nin Mersin oylarının neredeyse yarısını alan ve son seçimde MHP’ nin önüne geçen İyi Parti gerçeği ve bu partinin yerel seçimlerde ne yapacağı daha bir önem kazanıyor.

Tabii karşı cephede de %17 oranına ulaşan HDP var…

HDP örneğin Akdeniz ve belki Toroslar ilçe belediyeleri karşılığında Büyükşehir’ de CHP’ yi desteklerse -ki bu akla siyasi hesaplara en yakın olasılık gibi duruyor- tüm denklemi yeni baştan gözden geçirmek gerekecek…

Mersin’ i doğru tahlil bununla da bitmiyor…

Örneğin bugüne kadar tüm seçimlerde AKP’ ye oy vermiş muhafazakar Kürtler, AKP’ nin İstanbul, Ankara desteği karşılığı Mersin’ de MHP kazansın diye zayıf aday çıkarması halinde MHP’ li adayın Büyükşehir Belediye Başkanı olması için sandığa gider mi?

Sandığa giderse ona oy verir mi?

Bu ve benzeri siyasi varyasyonları ele almayı, gelişmeler ışığında ortaya çıkacak yeni tabloları okumayı sürdüreceğiz…

 AKPCHPMHPHDPİYİ P
2014 yerel2828,3329,6
7.6.2015 MV26,428,724,517,9 
1.11.2015 MV31,730,12115 
24.6.2018 MV28,626,812,816,913,6

Orta gelir tuzağından çıkış yolları, Güney Kore modeli… (11.09.2018)

Orta gelir tuzağından çıkış yolları, Güney Kore modeli…

Güney Kore’ nin 98 krizinden kurtulup yepyeni bir kulvarda koşmaya başlaması tesadüflerle değil, normal seyrinden sıkılan ve artık dar kalıplara sığmayan dinamik topluma sahip bir ülkenin başta ekonomik, sosyal, siyasal tüm politikaları yeni baştan düzenleyip şaşmaz iradeyle hayata geçirme kararlığına dayanmakta.

Küreselleşmenin sınır tanımaz acımasız rekabeti karşısında ucuz iş gücüyle dünya sahnesine çıkan Çin ve benzerlerine karşı, ancak yeni teknolojilerle ayakta kalabileceğini gören bir ülkenin bilinçli tercihidir bu…

Krizden sonra AR-GE harcamalarını arttırma yolunu seçen Kore, bu oranları her yıl daha da büyüterek Almanya, İngiltere, Fransa hatta bu alanda tartışılmaz biçimde öncü kabul edilen ABD’ yi geride bırakıp, bir ara kendisine model seçtiği Japonya ile boy ölçüşen kaynak aktarımıyla bugünlere geliyorsa, Türkiye gibi gelişmekte olan ve orta gelir tuzağından çıkmayı öncelikli hedef olarak önüne koyması gereken tüm ülkelerin bu öyküden çıkarması gereken dersler olmalı…

En iyisi o dersleri Dünya Bankası (The World Bank) verileri ışığında bir daha görmek, görmekle de kalmayıp anlamaya çalışmak:

Örneğin kriz öncesi 1997′ de AR-GE’ ye GSMH’ nin %2,29′ unu ayıran Kore’ ye karşı Türkiye GSMH’ nın %0,49′ unu aktarırken, 2008′ e geldiğimizde Türkiye oranı % 0,73′ e çıkarmakla övünür ama Kore aynı yıl %3,14’e çıkarmıştır oranı…

Ve 2014′ te teknoloji, inovasyon alanında iddialı tüm ülkeleri açık ara geride bırakıp birincilik tahtına oturan bir Kore var artık…*

Evet, 1996′ da % 0,5 lik oranı 2014′ te %1′ e yükselterek iki katına çıkardığını gururla ilan eden bir Türkiye var ama aynı zaman diliminde % Kore %2,29′ dan 4,3′ e çıkarır.

Görüldüğü gibi, AR-GE’ ye ayrılan kaynakları arttırma yüzdeleri kağıt üzerinde aynıdır ama iş rakamlara döküldüğünde, döviz bazında ayrılan kaynaklar dikkate alındığında uçurum geçen zaman içinde daha da derinleşmiştir.

Bakın nasıl?

1979′ da 90 milyar dolar GSYİH’ ya sahip Türkiye’ ye karşı 66 milyar dolarlık Güney Kore varken, aynı Kore bunu 1996′ da 598 milyar dolara, 1979′ un on katına çıkarır.

Dünya Bankası ve OECD verilerine göre Türkiye’ nin GSYİH’ i 1996′ da 181 milyar dolardır. Bir başka ifadeyle 17 yılda dolar bazında iki kat büyüyen Türkiye ve on kat büyüyen Güney Kore…**

Bu büyüme rakamları AR-GE’ ye ayrılan kaynaklara da yansıyacaktır elbet;

Türkiye’ de 900 milyon dolar kaynak ayrılırken, Kore aynı alana 1,370 trilyonluk bütçeyi uygun görür. (Aynı yıl Türkiye’ nin 60, G. Kore’ nin 45,5 milyon nüfusa sahip olduğu unutulmamalı)

Ve 2014: 934 milyar dolarlık GSYİH’ e sahip 80 milyon nüfuslu Türkiye bunun %1′ ini (yaklaşık 9 milyar dolarını) AR-GE’ ye ayırır ama 50 milyon nüfuslu Güney Kore ulaştığı 1,4 trilyon dolarlık GSYİH’ nin %4,3′ ünü (60 milyar doları) aynı alana yatırmakta…

Kimseyi rakamlara boğma niyetinde değilim. Merak eden makale sonundaki grafiklere göz atarak daha sağlıklı değerlendirmeler yapabilir.

Ama AR-GE’ yi eğitimle buluşturup, teknolojiye hasreden ve geliştirdiği ürünleri ihracat sayesinde dünyaya satıp 1998 krizine kişi başı 8 bin dolarlık gelirle yakalanan, AR-GE destekli teknoloji ve bilişim sektörlerinin öncülüğünde bugün 30 bin dolarlık gelire ulaşan Güney Kore örneği var karşımızda…

Türkiye ise 1998’deki 5 bin dolarlık milli geliri bir türlü 10 bin doların üzerine çıkaramamanın ve orta gelir tuzağından çıkamamanın sancılarıyla kıvranmakta…***

Türkiye bugün 1 kg ihracatla 1,35 dolar elde ederken Kore’ nin 1 kg ürün ihracatıyla 4 dolara yaklaşan döviz elde etmesi tesadüf olabilir mi?

 Güney Kore, Türkiye karşılaştırması, sanayileşme yolculuğuna birlikte çıkmış, ihracatın önemini aynı dönemde fark etmiş ancak zaman içinde inanılmaz biçimde ayrışmış iki ülkenin kalkınma öyküsüdür biraz da…

Bir başka makalede karşılaştırmalı ihracat verilerini değerlendirme umuduyla…

*Yıllar itibariyle bazı ülkelerin AR-GE harcamaları (GSMH % oranı)

 19972000200520082014
Türkiye0,490,480,590,721,00
Almanya2,172,392,422,62,89
ABD2,472,622,52,772,75
Japonya2,772,93,183,333,40
G. Kore2,292,182,633,144,28
Çin0,640,901,311,442,02

** Yıllar itibariyle Türkiye- Güney Kore toplam GSYİH (milyar dolar)

 1979198519982008201120142017
Türkiye8967276764832934851
G.Kore661003741000120214111531

*** Yıllar itibariyle Türkiye- G. Kore kişi başı GSYİH

 1979198519982008201120142017
Türkiye2,0791,3684,49610,85011,34112,12710,540
G. Kore1,7732,4578,08520,43024,08027,81129,743

(Tüm veriler Dünya Bankası kaynaklıdır)

Güney Kore nasıl başardı? (5.9.2018)

Güney Kore nasıl başardı?

Güney Kore’ nin 1998 krizine yakalanışı ve ardından çıkışını ele aldığım makalelerin en can alıcı ve Türkiye açısından en önemli sorusuna yanıt aramaya geldi sıra…

Yoğun emek dediğimiz kısaca ucuz işçilik sayesinde tekstil, gemi yapımı, demir çelik gibi sektörleriyle öne çıkan ve ihracatını bu rekabetçi özelliğiyle geliştirip arttıran bir ülke, nasıl oldu da yanlış yönetilse yıllar boyu tahribatı telafi edilemeyecek o tarihi krizi fırsata çevirip ayağa kalktı?

Ayağa kalkmakla da kalmadı, orta gelir tuzağında debelenip duran benzer tüm ülkelerden farklı olarak ortalama milli gelirini, gelişmiş ülkeler seviyesine çıkararak, üstelik bunu bilişim teknolojileri, fiber optik, kimya sanayi ve benzeri sektörlerin üretim ve ihracat performanslarına dayalı bir kalkınma modeliyle hayata geçirme başarısını elde etti…

Soru ve cevabıyla ortaya çıkacak tablo, Türkiye’ nin geçmekte olduğu sancılı süreci ve bu süreçten çıkış yollarına ışık tutması bakımından almasını bilenler adına derslerle dolu.

1998 krizine gelinceye kadar neredeyse 40 yıl boyunca askeri cuntaların baskıcı ikliminde aile holdingleriyle ‘yerli ve milli sanayi’ yaratma çabalarıyla ağır aksak ilerleyen model, ülke kişi başına 10 bin dolar çıtasının aşılıp aşılmayacağı anlamına gelen o krizle birlikte adeta çöker.

Ve Güney Kore ekonomideki yangının siyaseti sarmasıyla deyim yerindeyse dibe vurmak üzereyken seçime gider…

Halkın sağduyusu galip gelir. Aslında artık siyasete dönme hevesi sönmüş, köşesine çekilme kararını vermiş Kim Dae Jung bir kez daha aday olması için ikna edilir. Ve defalarca girip, çoğu zaman bedelini zindanlara atılarak ödediği çileli siyaset yolculuğunun bu son denemesinde, Başkan seçilir.

Kim Dae Jung yaşamı boyunca düstur olarak vaat ettiği ilkelere dayalı bir programla çıkar halkın karşısına…

Şeffaflığı, yolsuzluklara sıfır toleransla yaklaşmayı, güçlüye değil haklıya adalet dağıtan tarafsız ve bağımsız bir yargı sistemini egemen kılmak o güne kadar kendilerini ülkenin sahibi ve egemen efendileri olarak görmeye alışmış chaebollerin alışkın olmadıkları bir yönetim tarzıdır ama direnme yerine zamanın da ruhuna uygun yeni paradigmaya uyum göstermeyi tercih ederler.

Yeni paradigma; chaebollerin hantal ve klasik ürün üretim/ihracatına dayalı teşvik modeli yerine venture şirketlerin araştırma-geliştirmeye dayalı teknoloji ağırlıklı yeni buluşlarına ve bu buluşların üretime adaptasyonuyla ihracatına dayalı, venture şirketlerle chaebolleri ortak hedefler doğrultusunda bir araya getiren anlayışın doğmasına olanak sağlar.

Bu sayededir ki, 1997′ de ihracat içindeki ileri teknoloji ürün payı %26 iken 2000 yılında %35′ e  ulaşır…

Politik tercihin katkısıyla hayata geçirilen bu yeni teşvik anlayışı sayesinde Kore, yükte ağır pahada hafif ihracat hamallığından kurtulup, Venture şirketlerin nitelikli üretimden beslenen ihracata dayalı yükte hafif pahada ağır yeni bir büyüme modeline yelken açar.

Paradigmanın sağladığı teşvik mekanizması ve desteklerle 1999′ da 3260 olan venture işletme sayısı 2001′ de 7634′ e ulaşır.

Daha da önemlisi; venture şirketleri diğer KOBİ’ lerden ayıran ve başarılı kılan en önemli dinamik ise eğitimli ve nitelikli insan gücüdür.

2002 yılı itibariyle venture şirket kurucularının %14′ ü doktora, %22′ si yüksek lisans, %50′ ye yakını (%49) lisans seviyesinde eğitim görenlerden oluşmaktadır.

Kore KOBİ idaresi istatistikleri 1998 öncesi ve sonrasını çok daha çarpıcı verilerle anlatır:

1999′ da Venture işletmelerdeki doktora yapmış insan sayısı 212 iken, 2001′ de bu sayı 1038′ i bulur. Aynı şekilde yüksek lisansa sahip olanların 494′ ten 1543′ e ve lisanslı sayısı 1770′ ten 3815’e ulaştığı görülür.

Devletin politika olarak desteklemesi sayesinde ülke genelinde araştırma geliştirme odaklı çalışan araştırmacı sayısında da büyük artışlar gözlenir.

Örneğin 1998′ de AR- GE araştırmacı sayısı milyon kişi başına 2 bin iken, 2001′ de 3 bine yaklaşır, 2015′ te 7 bini aşar. (Kore nüfusunun 50 milyon olduğu düşünülürse 1998 kriz yılında yaklaşık 100 bin olan Ar-Ge araştırmacı sayısının 2015′ te 350 bini bulduğu ortaya çıkacaktır)

Dünya Bankası ve OECD’ nin derlediği verilere bakıldığında; Japonya ve ABD dahil dünyada hiçbir ülkenin böylesi bir sıçrama yaşamadığı rakamlar ışığında daha açık biçimde görülecektir.

Venture işletmeleri dünyadaki örneklerinden ayıran bir başka nitelik ise yine teorik eğitimle pratik üretime dayalı faaliyeti buluşturmada örnek alınacak başarı tablosudur.

Krizden sonra kurulan veya yeniden yapılanan venture işletmelerin yarısı bilişim teknolojileri, geri kalanı ise sırasıyla biyoteknoloji, çevre, uzay ve havacılık teknolojileri alanında faaliyet göstermekte…

Devlet teşvikleriyle başlayan venture şirketlerin doğup gelişme süreci kısa zamanda bu şirketlerin buluş ve patentlerine ilgi duyan kişisel yatırımcılarla farklı boyutlara ulaşır.

Örneğin 1997′ de 100 kişiyle sınırlı olan ve Business Angel (iş melekleri) olarak tanımlanan yatırım destekçisi sayısı 2001′ den itibaren artık binlerle ifade edilecektir…

Güney Kore’ nin 98 krizini orta gelir tuzağından kurtulma adına tarihi fırsata çevirmesinin öyküsü bu kadarla da sınırlı değil.

Başarının sırlarını anlatmayı bir sonraki makalede sürdüreceğim…

*Ar-Ge’ de çalışan araştırmacı sayıları (Milyon kişi başına)

 1998200220082014 
ABD3,3883,6303,9114,231 
Japonya5,2124,9345,1585,3865,231
G.Kore2,0293,0344,8686,8997,087

Kaynak: World Bank

SANAYİDEN BİLİŞİME DÖNÜŞTÜRÜLEN ÜLKE… (5.9.2018)

Sanayiden bilişime dönüştürülen ülke…

Güney Kore’ nin 1960′ larda başlayan sanayileşme hamleleri 1980′ lerin sonuna kadar askeri cuntaların gölgesinde ve o cuntaların alabildiğine merkeziyetçi ve bir o kadar da milliyetçi karaktere sahip kalkınma modelleriyle sürdürülür.

Demokratikleşme süreçleri farklı olsa da, Türkiye ile Kore’ nin benzer yolculuğuna burada da tanık oluyoruz: Beşer yıllık kalkınma planlarıyla öncelikleri belirlenen sanayi projeleri, teşvik mekanizmaları ve bu temelde yol haritaları çizilen ekonomi politikaları…

Tek farkla ki Kore, hangi sektörlerin teşvik edileceği yanında bu alana yatırım yapacak, faaliyet gösterecek şirketler de iktidar tarafından belirlenir, sanayi projeleri oluşturulan Ekonomik Planlama Kurulu tarafından takip ve koordine edilir…

Askeri cuntalar, ülkeye hükmettikleri 30 yıl boyunca teknoloji transferini sağlayacak tek dinamik olan yabancı yatırımcılara kapıları açmamakta direnir.

Ülkede kurulacak yabancı sermayeli şirketlere yerli ortak şartıyla da yetinilmez, pay dağılımında yabancılara hisse sınırlamaları, asgari ihracat miktarı gibi kriterler getirilir.

1990′ lardan başlayarak, serbest ve hür seçimlerle iş başına gelen iktidarlar sayesinde Güney Kore’ nin yatırım iklimi birden değişir.

Bu kez de iyice kontrolden çıkan alabildiğine liberal politikalar yüzünden, küresel faizlerin de yardımıyla ülke bir anda yüksek rant cazibesine kapılan kreditör seliyle karşılaşır. Kontrolden çıkan bu salgının bedeli 1998 krizinde fazlasıyla ödenecek ve o günden sonra hayata geçirilen kalkınma modeli geçmişte yaşanan hatalardan çıkarılan dersler ışığında yeni baştan çizilecektir.

Örneğin Hükümet, krizin ardından araştırma geliştirmeye ayırdığı kaynağı arttırır. Bunu yaparken tek başına hareket etmez, özel sektörün de taşın altına parmağını koymasını ister.

İlk etapta bu karma modelle araştırma geliştirme harcamalarına yönelik verilen teşvik payları %20′ den, %27′ e çıkarılır.

Verilen desteklerin neredeyse tamamı özel sektöre aktarılırken, geçmişten farklı olarak kriz sonrasında bu teşviklerin aslan payını Chaeboller (büyük holdingler) yerine venture şirketleri* alacaktır.

Araştırma ve geliştirme fonlarının krizden çıkarılan derslerle büyükler yerine teknoloji odaklı venture şirketlerine aktarılması önemli bir yapısal dönüşümü de sağlar.

O güne kadar ülke ekonomisine hakim 40 civarında holding çatısı altında çalışan kalifiye mühendisler ve araştırmacılar, krizle birlikte işlerinden olurken, hükümetin sağladığı bu araştırma-geliştirme kaynakları sayesinde teknoloji ve bilişim alanına yoğunlaşacak küçük ölçekli firmalarını hayata geçirirler.

Yaklaşık 40 yıl süren chaeboller çatıları altında maaşlı çalışma modeli hızla yerini küçük inovatif kuluçka merkezlerine bırakır.

Aslında Güney Kore’ de faaliyet gösteren teknoloji geliştirmeye odaklı küçük ve orta ölçekli venture şirketleri için ortaya çıkan fırsatlarla dolu bu yeni çıkış yolu yeni de değildir.

1980′ lerin başından itibaren bilgisayar, telekomünikasyon, tıbbi cihaz teknolojileri alanlarında faaliyet gösteren pek çok küçük ve orta büyüklükte işletme yeni inovatif ürün geliştirme çabalarını sürdürse de, devlet politikalarının kendileri yerine chaebol eksenli teşvik politikaları yüzünden yıllarca deyim yerindeyse cezalandırılmıştır.

İşte, 1998 krizinin onca yıkıma rağmen yarattığı en büyük fırsat tam da burada ortaya çıkar:

Yeni Başkan Kim Dae Jung yönetimi, teşviklerin artık chaeboller yerine venture şirketlerine verilmeye başlanması tercihini uygulamaya koyar.

Araştırma- geliştirme alanında faaliyet gösteren ve üretim yapan venture şirketlerinin teşviklerden yararlanması da belli bir takım koşullara bağlanır…

– Hükümetin yetkili kıldığı kurum, o şirketin mükemmel teknolojiye sahip olduğuna dair belge verecek,

– Venture şirketi, toplam satışlarının en az yarısını patent ve yeni ürün satışından sağlamış olacak,

– Satış toplamının en az %5′ ini araştırma ve geliştirmeye harcamış olacak,

– Sermayesinin en az %10′ u venture kaynaklı olacak,

1998 krizinin ardından teşvik politikalarının hayata geçirilmesiyle ülkede kelimenin tam anlamıyla bir venture şirket patlaması yaşanır.

Krizin ardından her ay ortalama 300 şirket ‘venture’ statüsü alarak Kore’ nin 1998’de orta gelir tuzağından çıkıp gelişmiş ülkeler kategorisine girmesindeki en önemli rolü üstlenirler…

Asıl patlama ise 1999 yılından itibaren gerçekleşir. Araştırma- geliştirme alanında faaliyet gösteren dinamik venture şirket sayısı 3 binleri bulur.

Venture şirketlerinin bu başarı öyküsünü yazmaları boşuna değildir.

40 yıl boyunca ülkenin sanayileşme lokomotifliğini üstlenen chaebol şirketler zaman içinde hantallaşıp, karar mekanizmaları dahil hareket etmekte zorlanırken, venture şirketler küçük ve az ortaklı olmaları nedeniyle karar ve eyleme geçme konusunda çok hızlıdırlar.

Asırlara damgasını vuran “büyük balık küçük balığı yutar” sözü, 1998 sonrasındaki Güney Kore deneyimiyle yerini “büyük balık değil, hızlı balık olmak önemli” gerçeğine bırakır. Hızlı olmanın yolu da Venture şirketler benzeri küçük ve dinamik olmaktan geçmektedir.

Büyük ve şiddetli krizi fırsata çeviren Güney Kore’ nin bu mucizevi başarısının altında venture şirketlerin üstlendiği role uygun eğitim ve bu eğitimin yeni kalkınma modeline yönelik üretim alanına uyumuyla, dönüşümü yatıyor.

Devlet eliyle eğitimin teknolojiye, araştırma-geliştirmeye ve özellikle de bilişim alanına dönüşümünü bir başka makalede ele alacağım…

* Araştırma- Geliştirme ağırlıklı girişim şirketleri

 

SANAYİDEN BİLİŞİME DÖNÜŞTÜRÜLEN ÜLKE… (5.9.2018)

 

Sanayiden bilişime dönüştürülen ülke…

Güney Kore’ nin 1960′ larda başlayan sanayileşme hamleleri 1980′ lerin sonuna kadar askeri cuntaların gölgesinde ve o cuntaların alabildiğine merkeziyetçi ve bir o kadar da milliyetçi karaktere sahip kalkınma modelleriyle sürdürülür.

Demokratikleşme süreçleri farklı olsa da, Türkiye ile Kore’ nin benzer yolculuğuna burada da tanık oluyoruz: Beşer yıllık kalkınma planlarıyla öncelikleri belirlenen sanayi projeleri, teşvik mekanizmaları ve bu temelde yol haritaları çizilen ekonomi politikaları…

Tek farkla ki Kore, hangi sektörlerin teşvik edileceği yanında bu alana yatırım yapacak, faaliyet gösterecek şirketler de iktidar tarafından belirlenir, sanayi projeleri oluşturulan Ekonomik Planlama Kurulu tarafından takip ve koordine edilir…

Askeri cuntalar, ülkeye hükmettikleri 30 yıl boyunca teknoloji transferini sağlayacak tek dinamik olan yabancı yatırımcılara kapıları açmamakta direnir.

Ülkede kurulacak yabancı sermayeli şirketlere yerli ortak şartıyla da yetinilmez, pay dağılımında yabancılara hisse sınırlamaları, asgari ihracat miktarı gibi kriterler getirilir.

1990′ lardan başlayarak, serbest ve hür seçimlerle iş başına gelen iktidarlar sayesinde Güney Kore’ nin yatırım iklimi birden değişir.

Bu kez de iyice kontrolden çıkan alabildiğine liberal politikalar yüzünden, küresel faizlerin de yardımıyla ülke bir anda yüksek rant cazibesine kapılan kreditör seliyle karşılaşır. Kontrolden çıkan bu salgının bedeli 1998 krizinde fazlasıyla ödenecek ve o günden sonra hayata geçirilen kalkınma modeli geçmişte yaşanan hatalardan çıkarılan dersler ışığında yeni baştan çizilecektir.

Örneğin Hükümet, krizin ardından araştırma geliştirmeye ayırdığı kaynağı arttırır. Bunu yaparken tek başına hareket etmez, özel sektörün de taşın altına parmağını koymasını ister.

İlk etapta bu karma modelle araştırma geliştirme harcamalarına yönelik verilen teşvik payları %20′ den, %27′ e çıkarılır.

Verilen desteklerin neredeyse tamamı özel sektöre aktarılırken, geçmişten farklı olarak kriz sonrasında bu teşviklerin aslan payını Chaeboller (büyük holdingler) yerine venture şirketleri* alacaktır.

Araştırma ve geliştirme fonlarının krizden çıkarılan derslerle büyükler yerine teknoloji odaklı venture şirketlerine aktarılması önemli bir yapısal dönüşümü de sağlar.

O güne kadar ülke ekonomisine hakim 40 civarında holding çatısı altında çalışan kalifiye mühendisler ve araştırmacılar, krizle birlikte işlerinden olurken, hükümetin sağladığı bu araştırma-geliştirme kaynakları sayesinde teknoloji ve bilişim alanına yoğunlaşacak küçük ölçekli firmalarını hayata geçirirler.

Yaklaşık 40 yıl süren chaeboller çatıları altında maaşlı çalışma modeli hızla yerini küçük inovatif kuluçka merkezlerine bırakır.

Aslında Güney Kore’ de faaliyet gösteren teknoloji geliştirmeye odaklı küçük ve orta ölçekli venture şirketleri için ortaya çıkan fırsatlarla dolu bu yeni çıkış yolu yeni de değildir.

1980′ lerin başından itibaren bilgisayar, telekomünikasyon, tıbbi cihaz teknolojileri alanlarında faaliyet gösteren pek çok küçük ve orta büyüklükte işletme yeni inovatif ürün geliştirme çabalarını sürdürse de, devlet politikalarının kendileri yerine chaebol eksenli teşvik politikaları yüzünden yıllarca deyim yerindeyse cezalandırılmıştır.

İşte, 1998 krizinin onca yıkıma rağmen yarattığı en büyük fırsat tam da burada ortaya çıkar:

Yeni Başkan Kim Dae Jung yönetimi, teşviklerin artık chaeboller yerine venture şirketlerine verilmeye başlanması tercihini uygulamaya koyar.

Araştırma- geliştirme alanında faaliyet gösteren ve üretim yapan venture şirketlerinin teşviklerden yararlanması da belli bir takım koşullara bağlanır…

– Hükümetin yetkili kıldığı kurum, o şirketin mükemmel teknolojiye sahip olduğuna dair belge verecek,

– Venture şirketi, toplam satışlarının en az yarısını patent ve yeni ürün satışından sağlamış olacak,

– Satış toplamının en az %5′ ini araştırma ve geliştirmeye harcamış olacak,

– Sermayesinin en az %10′ u venture kaynaklı olacak,

1998 krizinin ardından teşvik politikalarının hayata geçirilmesiyle ülkede kelimenin tam anlamıyla bir venture şirket patlaması yaşanır.

Krizin ardından her ay ortalama 300 şirket ‘venture’ statüsü alarak Kore’ nin 1998’de orta gelir tuzağından çıkıp gelişmiş ülkeler kategorisine girmesindeki en önemli rolü üstlenirler…

Asıl patlama ise 1999 yılından itibaren gerçekleşir. Araştırma- geliştirme alanında faaliyet gösteren dinamik venture şirket sayısı 3 binleri bulur.

Venture şirketlerinin bu başarı öyküsünü yazmaları boşuna değildir.

40 yıl boyunca ülkenin sanayileşme lokomotifliğini üstlenen chaebol şirketler zaman içinde hantallaşıp, karar mekanizmaları dahil hareket etmekte zorlanırken, venture şirketler küçük ve az ortaklı olmaları nedeniyle karar ve eyleme geçme konusunda çok hızlıdırlar.

Asırlara damgasını vuran “büyük balık küçük balığı yutar” sözü, 1998 sonrasındaki Güney Kore deneyimiyle yerini “büyük balık değil, hızlı balık olmak önemli” gerçeğine bırakır. Hızlı olmanın yolu da Venture şirketler benzeri küçük ve dinamik olmaktan geçmektedir.

Büyük ve şiddetli krizi fırsata çeviren Güney Kore’ nin bu mucizevi başarısının altında venture şirketlerin üstlendiği role uygun eğitim ve bu eğitimin yeni kalkınma modeline yönelik üretim alanına uyumuyla, dönüşümü yatıyor.

Devlet eliyle eğitimin teknolojiye, araştırma-geliştirmeye ve özellikle de bilişim alanına dönüşümünü bir başka makalede ele alacağım…

* Araştırma- Geliştirme ağırlıklı girişim şirketleri