Mersin’i kurtaracak (!) yatırım geliyor… (30.11.2018)

Mersin’i kurtaracak (!) yatırım geliyor…

İki gündür Mersin’ i halka halka büyüyen bir sevinç dalgası sarmış durumda.

Şarkıdaki “Ankara’ dan abim gelmiş, evde bir bayram havası” halleri yani…

Bizim evleri saran bayram havasının müjdesi Ankara’ dan verilse de kaynağı İstanbul’ lu…

27 Kasım 2018 tarihli resmi gazetede yayınlanan 385 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararı “Mersin ilinde yapılacak olan polipropilen üretim tesisi yatırımına proje bazlı devlet yardımı verilmesine ilişkin” teşvikleri ve devletin tanıdığı muafiyetleri sıralarken, yatırım hakkında da bilgileri kapsıyor.

Yeri Mersin ili olan ve yılda 500 bin ton polipropilen üretecek tesisle ilgili projeye devlet aşağıdaki destekleri verecek:

-KDV istisnası,

-gümrük vergisi muafiyeti,

KDV iadesi,

– %100 kurumlar vergisi indirimi,

-10 yıl boyunca azami tutar sınırı olmaksızın işveren payına düşen sigorta prim desteği,

 10 yıl boyunca gelir vergisi stopajı desteği,

-nitelikli personel desteği,

– kredi kullanım başlangıcından itibaren azami 10 yıl faiz desteği (350 milyonu aşmayacak)

-işletmeye geçiş tarihinden itibaren 10 yıla kadar tüketilecek enerji harcamasının %50′ si (40 milyonu aşmayacak,

Bu teşviklerin bir kısmına Türkiye’ de planlı yatırıma geçtiğimiz 60′ lardan beri aşinayız. Ama yatırımcının projeyi hayata geçirirken kullanacağı krediye 10 yıl boyunca devletin faiz desteği vermesi geleneksel teşviklerin ötesinde bir durum. Zaten Başkanlık rejimine geçişle birlikte telaffuz edilmeye başlanan süper teşvikli yatırımların da öncü işaretlerinden biri…

Faiz desteğinin nasıl olacağı da teşvik belgesinde yer alıyor ve şöyle deniyor: “sabit yatırım tutarının %80′ ine kadar bir veya birden fazla aracı kurumdan kullanılacak Türk lirası, döviz veya dövize endeksli yatırım kredilerine ödenen faizin %80′ i bakanlıkça karşılanmak üzere (…)

Teşviklere hatta yatırım için alınacak kredilere ödenecek faizin %80′ ninin devletçe karşılanmasına bir diyeceğim yok. Devlettir sever de, döver de… Kimi yatırıma almayanın saçını başını yolacağı teşvikler verir, kimi yatırımcıyı da KOSGEB kapılarında aylarca süründürür…

Ben işin orasında değilim..

Teşvik kararını içeren belgeyi gördüğüm andan beri kafamı kurcalayan bazı sorular, açıklığa kavuşması gereken küçük detaylar var onlara yanıt bulmaya çalışıyorum.

Öncelikle proje bazlı devlet yardımına mazhar olan şirketle ilgili bazı bilgiler:

CFS Petrokimya Sanayi A.Ş. isimli şirketin sözleşmesi 26.5.2017 tarihli Ticaret Sicil Gazetesinde yayınlanıp hayata geçiyor. Şirketin tek kurucu ortağı var CFS İstanbul Yatırım A.Ş isimli şirket..

Peki 2009′ da kurulan CFS İstanbul Yatırım kimin?

Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ ın iki oğlu Yavuz ve Hasan Yılmaz’ın iki arkadaşlarıyla birlikte; ‘lokanta,restoran, eğlence yerleri tabldot ve yemek tesisleri işletmek, satın almak, içkili gazino, çay bahçesi işletmeciliği vs.’ amaçlarla 2009 yılında kurdukları bir şirket…

İşte CFS İstanbul Yatırım A.Ş. 50 bin lira sermaye ile 2017 Mayıs ayında CFS Petrokimya A.Ş. yi kurulur, süper teşvik belgesinden de anlıyoruz ki, 8 Aralık 2017′ de Mersin ili dahilindeki polipropilen üretim tesisinin yapımına başlanmıştır…

Aslında kuruluşuyla yatırımın başladığı süre arasındaki 6 ay içinde şirketin yönetim kuruluna Albert Mizrahi girer. Şirketi tek başına temsil ve ilzama da Hasan Yılmaz ile Albert Mizrahi 28.6.2017 tarihinde Ticaret Sicil gazetesinde yer alan kararla yetkilidirler.

Belli ki, polipropilen konusunda ihtisas sahibi olan Mizrahi, üretim projesi konusunda 24 Nisan 2018 günü Dünya Gazetesiyle yaptığı söyleşide şu bilgileri paylaşacaktır:

“Proje Adana Yumurtalık bölgesinde faaliyete girecek.Tesis 500 dönüm üzerine kurulacak. Adana bu anlamda stratejik bir yer, Akdeniz’ de yer alıyor. Özellikle o bölgeyi istedik. Devletimiz de bize bu konuda yardımcı oldu. Türkiye’ de halihazırda 60 bin tonluk propan gemisinin yanaşıp ham maddeyi indireceği liman yok. Dolayısıyla bizim kendi limanımızı yapma zorunluluğumuz var.”

24 Nisan söyleşisinde, Adana Yumurtalık’ taki Enerji Endüstri İhtisas Bölgesi içinde gerçekleştirileceğini öğrendiğimiz proje ne oldu da Mersin il sınırları içine kaydırıldı?

Daha da önemlisi, Mersin sınırlarının neresine kurulacak?

Şirketin en yetkili ağzı yatırımın olmazsa olmaz şartı diye nitelendirdiği 60 bin tonluk liman gereksiniminden ve bunu kendilerinin kuracağından söz ettiğine göre, liman ve eklentisindeki 500 dönüm alana yapılacak tesis bunun için Mersin’ in neresini seçtiler?

Devlet tahsis edecekse, bu iş için hangi bölgede  kaç dönüm arazi bulunup bu yatırıma ayrıldı?

Petrokimya tesislerinin stratejik olma yanında çevresel etkilenme bakımından da hassas yatırımlar olduğu sır değil…

İyi de bu durumda Devletin en yetkili kurumunca teşvik belgesine bağlanan ve 8.12.2017′ de başladığı ilan edilen yatırımla ilgili Ç.E.D. raporu nerede?

Projenin gerçekleştirileceği bölge halkının petrokimya tesisinden etkilenip etkilenmeyeceği, projenin çevreye etkileri gibi konularla ilgili mevcut mevzuat değişti de, bizim mi haberimiz yok…

Daha epeyi kafa karıştıran soru var ama şimdilik tek gerçek Cumhurbaşkanlığı kararıyla ilk defa süper teşvike bağlanan yatırım projesi…

Umarım Mersin’ in turizm hayallerini yerle bir edecek bir emrivaki ile karşılaşmaz bu kent…

Yeterince belalı proje ile uğraşırken, yenileriyle karşılaşmaz, baş etmek zorunda kalmayız…

Şeffaflık masalı ve gerçekler.. (26.11.2018)

Şeffaflık masalı ve gerçekler..

Şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleri de tıpkı birlikte yönetme gibi günümüzün katılımcı belediyeciliğinin olmazsa olmazları.

Bu nedenle siyasi görüşleri birbirinin zıddı pek çok adayın bu üç ilkeyi diline pelesenk ettiğini görüyoruz.

Oysa tıpkı birlikte yönetme ve katılımcılık gibi şeffaflık ve tamamlayıcısı olarak kabul edilmesi gereken hesap verilebilirlik temelinde dünya görüşü, inanılan pek çok evrensel değere doğrudan bağlı…

Demokrasiyi benimsememiş biri katılımcılığı ne kadar içselleştirmiş olabilir ki?

İçselleştirilemediği içindir, seçimlerden önce kampanya boyunca “kenti birlikte yöneteceğiz” diyenlerin gerçek yüzleriyle (bir iki istisna dışında) koltuğu kaptıktan sonra tanışıyoruz.

Tanıştıktan sonra da iş işten geçiyor. Bırakın sokaktaki vatandaşı, kendisini oraya taşıyan insanlarla, kadrolarla bile yollarını ayırma gereği duyuyor çoğu aday…

Adaylık ve kampanya dönemi boyunca cep telefonunu önüne gelene veren ve “bu telefon 24 saat açık olacak” diyenlerin hangisine seçimlerden sonra ulaşabildiğini sormaya gerek var mı?

Seçilmeyenler arazi oluyor, seçilenlerse en az 10 telefon kullanmaya başlıyor. Ve genelde kampanya dönemi açık olan o telefonlara seçimlerden sonra; özel kalem, danışman, sekreter, koruma vs. gibi pek çok farklı unvana sahip kişi cevap veriyor.

Başkanlar da haklı, her şeyden anladıkları ve her şeye müdahale etme ihtiyacı duydukları için işleri başlarından aşkın. Bu durumda gelecek olan ve çoğu da Belediyeleri ilgilendirmeyen sayısız taleple nasıl baş edecekler?

Kimisi seçim öncesi telefonunu ya kapatıyor, ya da unutturuyor.

Daha insaflı olan ve geleceği düşünen akıllılarsa, “başkan şu an toplantıda, sorunu bana söyleyin, kendisine ileteceğim” gibisinden ‘yarım elma gönül alma’ babından yöntemlere başvuruyorlar.

Şeffaflık ve ona bağlı olarak hesap verebilirlilik diğer ilkeler gibi demokrasinin kurumsallaşmadığı ülkelerde hatta yörelerde seçilen kişinin anlayışına, kendisinin belirlediği sınırlara bağlı…

Demokrasinin olmazsa olmazı bu ilkelerin kurumsallaşması adına AB ile uyum çerçevesinde 2003 yılında çıkarılan Bilgi Edinme Kanunu bir devrim niteliği taşımaktaydı.

Kanunun hayata geçmesinden sonra pek çok kamu kurumu gibi belediyelerin de önceleri ciddiye almadıkları, talepleri küçümsediği bir bocalama dönemi de yaşandı.

Ama o kanunun hayata geçtiği güne kadar burnundan kıl aldırmayan belediyeler dahil devletin her kademesindeki bürokrasinin bir süre sonra yelkenleri suya indirdiği görüldü.

İndirmeyenlere de, Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu hadlerini bildirmede hayli etkili oldu.

AB ile tam üyelik sürecinde işlerliği güçlü olan, vatandaşın haklı bilgi edinme taleplerine bürokrasinin ve yerel yönetimlerin yanıt vermemesini hoş görmeyen, yargıya başvuru yolu dahil, yasal yaptırımlara bağlayan o süreç bugün eski heyecanını yitirmiş gibi görünüyor.

Örneğin vatandaşın Belediyelerden istediği kimi bilgilere “ticari sır” zırhı büründürenler var ve özellikle belediye iktidara yakınsa, birileri “kamu kurumunun ticari sırrı mı olurmuş?” sorusunu dahi soramıyor.

Oysa Türkiye olarak bugün farklı yerlere de savrulmamız, dünyada demokrasinin yerelden başladığı gerçeğini değiştirmiyor.

Yerel demokrasinin özünü ise sizin vergilerinizle size hizmet verenlerin, paranızı nasıl harcadıklarını sorgulamanız, birey olarak denetlemeniz oluşturuyor.

Bu durumda o hesap sorma mekanizmalarının zayıflatılması, AB sürecinden uzaklaştıkça yozlaştırılması değil aksine güçlendirilmesi, zamanın ruhuna uygun yeni yöntemlerle pekiştirilmesi gerekir.

Burada yerel yönetimlerin ve o yönetimlere aday olup bizden oy isteyenlerin vaatleri, dünya görüşleri, demokrasiyi hangi ölçüde içselleştirdikleri önem kazanıyor.

 Özellikle de şeffaflık, hesap verebilirlik gibi ilkeler kişilerle kaim olmamalı, kurumsal işleyişe kavuşturulmalı…

Örneğin bugün kimi Belediye internet sitesine, kimisi de Belediye giriş kapısına günlük gelir ve gider tablosunu asıyor ama hangi kişiyi hangi vasıflara göre, hangi yöntemlerle işe aldığı, hangi işi kime hangi kriterlerle verdiği, hangi ihale şartnamesine hangi maddeyi neye göre koyduğu bilinmiyor…

Oysa pek çok Başkan halk günü adı altında etkinlikler düzenliyor. Bu etkinlikleri dert dinleme seanslarından, şov olmaktan çıkarıp halk meclisleri hüviyetine dönüştürmek, bu toplantılarda o ay yapılanları katılımcılarla paylaşmak, bir sonraki ay yapılması düşünülen projelerle ilgili o projeden etkilenen sokak, mahalle, semt başta olmak üzere tüm belde yaşayanlarının görüşlerini almak hiç zor değil…

Tabii böylesi bir şeffaf yönetim tarzı, katılımcılık anlayışını içselleştirmiş yöneticiler, kadrolar için geçerli.

Bu ülkede ise en demokrat görünen Başkan bile zaman içinde bambaşka bir anlayışa doğru savruluyor…

 “biz eksenli ” diye yola çıkan nice adayın, seçildikten sonra nasıl “ben merkezli” hale geldiğini bazen hüzün, çoğu zaman da ibretle izleyerek geçiyor yıllar…

Daha da kötüsü, bu çarpık savrulmaları kader diye benimseyen geniş kitlelerin, siyasete ve siyasetin kadrolarına, aktörlerine olan güvenlerini yitirmeleri…

Nasıl bir Başkanlık, nasıl bir Başkan!.. (22.11.2018)

Nasıl bir Başkanlık, nasıl bir Başkan!..

Eğer olağanüstünün de üstünde bir olağanüstü gelişme olmazsa 31 Mart 2019 günü sandığa gidecek ve yaşadığımız ili, ilçeyi, beldeyi yerel anlamda beş yıllığına yönetecek Başkan ve Meclis üyelerini seçeceğiz…

Tıpkı Milletvekili seçimlerinde olduğu gibi partilere mi, adaylardan uygun bulduğumuz birine mi koltuğu emanet edeceğiz? diye sormak gerekiyor aslında. Ama o konu biraz da demokrasimizi sorgulamaktan geçiyor ve bu makale konusunun ötesinde kalıyor…

24 Haziran genel seçimlerinde tanık olduğumuz iki cepheye bölünmüş partilerden oluşan ittifakların da devam edecek olmasıyla bu yerel seçimlerde bir başka ilkle karşılaşacağız ki, onun olası sonuçlarını, seçmenler üzerindeki etkileriyle ve sandığa yansıması mukadder tepkilerini görmek için yine 31 Mart 2019 gecesini beklememiz gerekecek.

Açıkçası 55 yıldır siyaseti yakından takip eden biri olarak böylesi denemelerin yaşanacağı, bilinmezlerle dolu acayipliklerle dolu az seçim ortamı hatırlıyorum.

Bu tuhaf iklim umarım en azından sonuçları itibariyle umut verici bir dönemin başlangıcı, tünelin ucunda belirmeye çalışan yeni bir ışık huzmesi olur.

Karmaşıklık ve siyasi hesaplarla durmadan kurulup bozulan denklemler bugün itibariyle de bitmiş değil, o nedenle yapacağımız her türlü analiz daha tamamlanıp, okurla paylaşılmadan çöpe de gidebilir.

O nedenle olası sürprizleri bir yana bırakıp öngörülerimizi siyasetin doğal seyrine göre yazmaya çalışmamız gerekiyor. Ben de onu yapmaya gayret edeceğim:

Önümüzdeki yerel seçimlerde de tıpkı genel seçimlerde olduğu gibi ya meylettiğimiz parti kimi aday göstermiş olursa olsun sorgusuz ona oy vereceğiz, ya da siyasi kimliklerini bir süreliğine unutup gerçekten kenti yönetmeye talip olanları iş başına getireceğiz…

Tercih bize kalmış…

Bu makale de zaten partisinin adayına gözü kapalı oy veren kurşun askerleri değil, mevcutlar arasında hangisi kentimizi, beldemizi daha iyi yönetir sorularına kafa yoranları ilgilendiriyor.

Sağ, sol, ortacı yol hangi görüşü temsil ederse etsin, istisnasız tüm adaylar bu dönem daha da yüksek sesle “kenti birlikte yönetme” sözünü vermekte.

Bu geçer akçe sloganın da ötesine geçip, şeffaflıktan, hesap verebilir belediyecilikten dem vuranlar da var.

 “birlikte yönetme” vaadi aslında yeni değil.

Yıllardır duya duya kanıksadık. En son 2014 seçimlerinde adayın birinin en çarpıcı sloganıydı.

Sonra ne mi oldu?

Seçimleri kazandıktan sonra, her şeyi zaten kendisinin bildiğinin farkına vardı. Bırakın ‘birlikte yönetmeyi, en küçük eleştiriyi, en masum uyarıyı bile hasmane bir tutum gibi gördü. Hasma karşı ne yapılması gerekiyorsa da onu yaptı.

 “ben her şeyi biliyorum, beni seçin sizi yöneteyim” diyene rastlamadığım gibi, duyanı da görmedim.

Adayların hepsi şeffaf, hepsi hesap vermeye hazır hepsi “birlikte yöneteceğiz” diyorlar… Demeye diyorlar da fiiliyatta durum ne?

“Birlikte yöneteceğiz” diye yola çıkanların tümü de zaman içinde her şeyi bilen ve üstelik en iyi bilen dâhilere dönüyorlar.

Eleştirmek bir yana, aklı eren birinin aklının erdiği konuda dile getirdiği görüşünü dahi, “bilgini kendine sakla” tavrıyla duymazlıktan geliyorlar.

Maşallahları var; fizik, kimya, aritmetik, biyoloji her konuya vakıflar. Vakıf oldukları bilgiler ortaokul öğrencisinin bu derslerdeki bilgileriyle sınırlı olsa bile önemli değil. Önemli olanın seçim kazanmak olduğunu sanıyor ve “kazanan haklıdır” ilkesinin geçerli olduğu futbol ile kent yönetmeyi birbirine karıştırıyorlar.

Çevreyi neyin kirletip kirletmediğini, yol düzenlemesinin nasıl yapılacağını, yeşil kente hangi ağacın daha çok katkı vereceğini, nakit akışını, kent trafiğini, insan sağlığını, bir mahalleye park mı, basket sahası mı kondurulacağını kısaca bir kentle ilgili aklınıza ne gelirse en iyi kendilerinin bildiğinin farkına varıyorlar.

Allah için yakın çevre de bu konuda elinden gelen katkıyı fazlasıyla veriyor.

Nereye cadde açılacağını, yolun nereden geçeceğini, kaldırım taşının cinsini, mezarlık duvarının rengini, toplu taşıma araçlarının güzergahını hatta hangi otobüsün hangi saatlerde nereye gidip nereye gitmeyeceğini tek kişi belirliyor, yakın çevre de “münasiptir” diye alkışlıyor.

Seçimlerden önce adaylık süresince profil olarak halim selim, yumuşak başlı, karınca ezmez o kadar çok adayın seçildikten sonra nasıl da Frankenstein haline dönüştüğünü görerek geçti bir ömür.

Bu nedenle şeffaflık, birlikte yönetme konusunda yuvarlak ve artık halkın gına getirdiği söylemler yerine hem adayların daha inandırıcı, ete kemiğe bürünmüş, inandıran söylemler geliştirmesi, hem de biz seçmenlerin vaatlerin yerine getirilmesi konusunda daha farklı argümanlar, (ileride bir gün seçenin seçileni geri çağırma mekanizmasının hayata geçirilmesi beklentimiz de dahil) geliştirmemiz gerekiyor.

Bunun da en pratik ve temel yolu sokaktan başlayarak örgütlenmek ve yaşadığımız alanla ilgili alınacak kararlara, müdahil olmak…

Örneğin bir sokaktan mahalleye, semtten ilçeye kadar yapılacak yatırımın tercihi için kademeli olarak mutlaka yatırımdan etkilenecek ilçe sakinlerinin referandumuna başvurulmalı.

Sokağın kaldırımının nasıl olacağına, semte spor alanı mı çocuklara oyun parkı mı yapılacağına o çevrede yaşayanlar karar vermeli. En azından Belediye anket, (daha önemli yatırımsa) referandum sandığı gibi yöntemleri hayata geçirmeli. Başkan adayı bugünden somut örneklerle bu uygulamaları yapacağına halkı ikna etmeli.

Seçim atmosferine girdiğimiz şu günlerde konu hem güncel hem de üzerinde fazlasıyla kafa yorulup konuşulacak önemde…

Karşımıza gelecek adayları kantara çıkardığımızda göz önüne alacağımız kriterler, ağızlara sakız “birlikte yönetme” vaadiyle de sınırlı değil.

Sırada “şeffaflık ve hesap verilebilirlik” ve benzeri sloganlar var ama yerimiz sınırlı..

Başka bir makalede de onları ele alalım, izninizle…

MESBAŞ Sayıştay raporu; bir kuzudan kırk post çıkarma halleri… (19.11.2018)

MESBAŞ Sayıştay raporu; bir kuzudan kırk post çıkarma halleri…

Sayıştay’ ın 2017 Ekonomi Bakanlığı denetleme raporunda özel bölüm ayırdığı Mersin Serbest Bölgesi ve Mesbaş ile ilgili yer verdiği rapor; çok ciddi ve önümüzdeki günlerde özellikle kullanıcılar tarafından yargıya taşınması gerekecek mali konularda önemli bilgiler bulgular içermekte…

Kullanıcıların sırtına yüklenen ve bedeli Serbest Bölgedeki mükelleflerden tahsil edilen tüm hizmetlerle ilgili Sayıştay’ ın temel hareket noktası, önceki makalede altını çizdiğim “kurucu bölge işletmecisi” sıfatını hak etmediği halde (Sayıştay raporunda tüm hukuki boyutlarıyla ve herkesin anlayacağı bir dille çıplak biçimde ele alındığı için tekrarlamaya gerek görmedim) Bölge Kurucu İşleticisi imtiyazına sahipmiş gibi davranmasının hukuka uygun olup olmadığı konusunda ortaya koyduğu gerekçeler ve yine hukuka dayandırdığı neyin nasıl yapılması gerektiği yolundaki görüşler…

Sayıştay Raportörleri 2017 yılında gerçekleştirdikleri incelemelerde özellikle Mersin Serbest Bölgesinde elde ettikleri çok daha çarpıcı bir bulgulara da yer veriyorlar.

Örnek mi?

Yine olduğu gibi ve nokta/virgülüne dokunmadan rapordan alıntıladığım bölüm bir önemli tespitle başlıyor:

“Mersin Serbest Bölgesi’ nde, Bölge Kurucu ve İşleticisi yükümlülüğünde bulunan hizmetlere ilişkin Kuruluş ve İşletme Sözleşmesi hükümlerine aykırı olarak kullanıcılardan ücret tahsil edildiği görülmüştür”

Ve devam ediyor:

“30.12.2016 tarihinde Bakanlık ile MESBAŞ arasında “Mersin Serbest Bölgesinin işletilmesi ile İdame ve Geliştirilmesi için ihtiyaç duyulan alt ve üstyapı yatırımlarının MESBAŞ-Mersin Serbest Bölge Kurucu ve İşleticisi A.Ş. tarafından yapılmasına dair kuruluş ve işletme sözleşmesi akdedilmiş ve 1.1.2017 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. (…)

Şirket (MESBAŞ), Mersin Serbest Bölgesi’ nin mevcut alt yapısı (elektrik, su, haberleşme, kanalizasyon, drenaj, atık su arıtma tesisi, yollar ve benzeri) ile üst yapısının (çevre çitleri, idari binalar, bölge giriş kapıları, sosyal ve ticari tesisler, peyzaj, çevre düzenlemesi ve benzeri) yenilenmesi, bakım-onarımı, iyileştirilmesi ve geliştirilmesine yönelik yatırımları, yatırım programına uygun olarak yapmayı ve yatırımların gerçekleşme durumunu yıllık olarak Bakanlığa raporlamayı kabul ve taahhüt eder. (…)

**

(…) Şirket Bölgede kullanıcıların ihtiyaç duydukları elektrik, su ve haberleşme hizmetlerinin yerine getirilmesini sağlar, bu hizmetlere ilişkin ücretlerin tahsili ve yetkili mercilere ödenmesini tek elden yürütür. Şirket, yaptığı bu koordinasyon işlemleri ve bu konulardaki genel giderler karşılığı olarak düzenleyeceği ve Bakanlık onayına sunacağı tarifede belirlenen ücretler dışında başka bir ücret talep etmez.

Sayıştay’ ın raporunda yer verdiği gibi hüküm hiç kimsenin başka bir yöne çekemeyeceği kadar açık değil mi?

Açık olmasına açık ta, Sayıştay bulgularına göre işler öyle yürütülmemiş…

Nasıl yürütüldüğünü yine raporun ruhuna dokunmadan özetlemeye çalışayım:

“Kuruluş ve işletme sözleşmesine aykırı olarak, kullanıcıların kendilerine tahsis edilen alanda kendi işçileri ve ekipmanlarıyla gerçekleştireceği yükleme, boşaltma hizmetlerinde işin tarifeye göre tahakkuk eden ücretin %20′ sinin MESBAŞ’ a ödeneceğine ilişkin düzenlemenin bulunduğu ve MESBAŞ tarafından hizmet tarifesinde yer alan bu madde kapsamında kullanıcılardan tahsilata yapıldığı”

Gerçekten de idraki hayli zor ama Bakanlıkla akdedilen sözleşmede “kullanıcıların kendilerine tahsis edilen alanlarda, kendi faaliyetleri ile ilgili kendi işçileri ve ekipmanlarıyla gerçekleştirdikleri yükleme, boşaltma, aktarma, istifleme gibi hizmetlerden koordinasyon veya aracılık hizmet ücreti adı altında herhangi bir ücret talep edilemez” hükmü varken, işletmecilerin kendi imkanlarıyla ve bedelini kendilerinin ödediği işlerden belli oranda ücret tahsilatı yapmakta ve Sayıştay’ a göre bu mevzuata ve sözleşmenin “hizmetler” başlıklı 7. maddesindeki “bu hizmetlerden koordinasyon veya aracılık hizmet ücreti adı altında herhangi bir ücret talep edilemez” hükmüne aykırı…

Gelelim bölgedeki işletmecilerin yıllardır canını yakan elektrik kullanım ücretiyle ilgili can sıkan hatta zaman zaman can yakan uygulamaya…

Önce Bölgede uygulamanın ilk günden bugüne nasıl işlediğini anlatayım:

Bölgede tüketilen tüm elektriği tedarikçiden  MESBAŞ alıyor, bölge kullanıcılarına dağıtıyor ve her işletmenin aylık sarfiyatına göre fatura edip parayı topluyor ve tedarikçiye ödemeyi yapıyor.

Aslında sistem başta tatil siteleri olmak üzere pek çok yerde uygulanmak zorunda kalınan bir yöntem. Kısaca tedarikçi ile tek abonenin muhatap olduğu ancak o abonenin alt kullanıcılarla muhatap olduğu tüketimlerine göre onlardan para toplayıp faturayı ödediği basit bir uygulama…

Peki MESBAŞ yıllardır ne yapıyor?

“Tedarikçi firma faturası üzerine koordinasyon bedeli (%10) koyuyor, genel giderler dışında umumi aydınlatma, kayıp tutarı, reaktif tüketim adıyla kullanıcılardan yaklaşık 750 bin TL tahsilat yapıldığı” Sayıştay Raporunda yer alıyor.

Bununla da kalmıyor… Konuyla ilgili raporda en çarpıcı bilgi şöyle yer alıyor:

“Mersin Organize Sanayi Bölgesinde elektrik birim satış fiyatı 0,233 TL/kw iken, serbest bölgede kullanıcıların KDV ödememesine rağmen kullanıcılara yansıtılan birim fiyatın 0,317 TL/kw olduğu”

Tablonun anlamı mı?

İşletmeci ve yatırımcıların Dünyayla rekabet edebilmesi için her türlü vergiden muaf ve dünya koşullarında girdilerle çalışma ortamı sağlamayı amaçlayan bölgede, işleri organize etsin diye devletin kurulmasına ön ayak olduğu ve işleri organize etmekle görevlendirdiği bir kurum kullanıcılara verdiği elektriği OSB’ lerden %36 pahalıya fatura ediyor.

Sonra da bu serbest bölgeden küresel ölçeklerde rekabete dayanıklı  kahramanlar çıkmasını bekliyoruz…

Çıkar mı?

O kadim atasözü geldi aklıma: “Çıkmayan candan umut kesilmez”

Mersin Serbest Bölgesi ile MESBAŞ hakkında Sayıştay Denetleme raporu ne diyor? (16.11.2018)

Mersin Serbest Bölgesi ile MESBAŞ hakkında Sayıştay Denetleme raporu ne diyor?

Türkiye’ de halen misyonunu sürdürmeye çalışan, taraflara aldırmadan görevinin gereğini hakkıyla yerine getiren kurumlar ve o kurumları ayakta tutan insanlar var.

Sayıştay da bunlardan biri…

Belediyeler ve çeşitli kamu kurumları hakkında inceleme sonucu hazırlanan raporları son zamanlarda gündeme gelince çoğumuz yeniden hatırladı Sayıştay’ ı…

Sayıştay denetçileri 2017’de Ekonomi Bakanlığını denetlerken, o günlerde aynı Bakanlığa bağlı Serbest Bölgeleri ve bölgeleri ele almışken Mersin Serbest Bölgesiyle bölgenin işletmecisi MESBAŞ’ ı incelemiş, inceleme sonuçlarını da raporlaştırıp Sayıştay internet sitesinde yayınlamışlar.

Kısaca aşağıda yer vereceğim tüm bulgular, tespitler ve sonuçlar iddiadan öte, kamu denetçisi kurumun değerlendirmeleri…

Bunun altını özellikle çizmekte yarar var çünkü, makalede paylaşacağım bilgi ve belgeler kimi kişi ve çevreleri rahatsız edebilir. Rahatsızlık duyanların başvuracağı, eleştireceği adres ben değilim, Devletin en üst denetleme kurumu…

Bunu belirttikten sonra gelelim rapora ve raporda yer alan Mersin Serbest Bölge İşleticisi MESBAŞ ile ilgili Sayıştay denetçilerinin belirleyip rapora döktüğü ve kurumun yayınlayarak resmileştirdiği bilgi ve belgelere…

Bana göre Sayıştay raporunun MESBAŞ hakkındaki en önemli bulgusu “kamu kaynaklarıyla kurulmuş bir serbest bölgeyi işletecek şirkete ‘kuruculuk ve işleticilik’ imtiyazı verilmesi” hususu…

Raporda serbest bölgeler kanununa atıfta bulunuluyor ve kuruculuk ile işleticilik kavramları arasındaki farka, bu farkın hazineyi ve hazine üzerinden kamu gelirlerine olası etkilerine değiniliyor.

Sayıştay raporuna göre; arazisinden alt ve üst yapısına varıncaya kadar tüm yatırımı bir kuruluş tarafından yapılan ve işletmeciliği de Hükümet kararnamesiyle o kuruluşa verilen bir serbest bölgede ‘kurucu işleticilik’ imtiyazı verilebilir.

Oysa Mersin serbest bölgede durum öyle değil. Burada arazi ve alt yapı hazinenin, üst yapı ise kullanıcıların ve işletmeci imtiyazına sahip MESBAŞ’ ın…

Bu nedenle MESBAŞ’ ın işletme süresini 2016′ da 19 yıl eklenerek 2035′ e uzatan Bakanlar Kurulu kararıyla şirkete ‘Bölge kurucu işleticisi’ yetkisinin verilmesini hukuken sorunlu bulan Sayıştay denetçilerinin görüşü şöyle:

“Bakanlar Kurulu kararına dayanılarak kurulan bir şirket tarafından kendi kaynaklarıyla ‘kuruluş ve işletme sözleşmesi’ çerçevesinde kurulması ve işletilmesi halinde yetkilendirilen şirkete ‘Bölge Kurucu İşleticisi’ imtiyazı verilebileceği hüküm altına alındığı, dolayısıyla 30 yıl önce kamu kaynakları ile kurulmuş bir serbest bölge için Bölge Kurucu İşletici imtiyazı verilebileceğine dair anılan kanun ve yönetmelik hükümlerinde düzenleme bulunmadığı, kanun koyucu tarafından bakanlar kuruluna verilen bu yetkinin yeni kurulan bir serbest bölgenin alt ve üst yapı yatırımlarının Bakanlar Kurulu Kararına dayanılarak kurulan bir şirket tarafından kendi kaynaklarıyla kurulması ile sınırlı olduğu anlaşılmaktadır”

Özetlemeye çalışırsam Kamu Denetçisi; “alt yapısını kurmadığı bir kuruluşa süre uzatılırken Bakanlıkça ‘bölge kurucu işleticisi’ imtiyazı verilmesi, ‘bölge işletmeciliği’ imtiyazının ‘bölge kurucu ve işleticiliği’ imtiyazına dönüştürülmesi hususunun yasal dayanağı yok, üstelik bu imtiyaz Bakanlar Kurulu kararına konu edilerek verilse bile mevcut yasal düzenlemelerle getirilen ilkeleri ortadan kaldırmıyor…”

Konunun daha da iyi anlaşılması için somut örnekten gidelim:

Bir ara daha uygun fiyatlara hizmet vermesiyle öne çıkmaya ve Mersin’ e alternatif olmaya başlayan Yumurtalık Serbest Bölgesi alt ve üst yapısı her şeyiyle Tekfen Holdinge bağlı Tayseb adlı şirkete ait. 1990′ da ö dönemin yetkili kamu kurumu DPT imzalanan sözleşmeyle ‘Adana Yumurtalık Serbest Bölgesi Kurucu ve İşleticisi’ imtiyazını alıyor. Şirket; arazisi, alt ve üst yapısıyla kendisine ait bir özel bölgede kanun ve yönetmeliklere uygun biçimde hareket etmek koşuluyla dilediği hizmeti, serbest rekabet koşullarında belirleyip uyguluyor.

Oysa Mersin Serbest Bölgesinde durum öyle değil.

Arazi hazinenin ve bölge kurulurken alt yapı yatırımları kamu tarafından üstlenilmiş. İşletici sıfatına sahip MESBAŞ’ a süre uzatılırken ‘kurucu işletici’ imtiyazı verilmesi hukuken ciddi sorunlara yol açabilir…

Akıllara, ha ‘kurucu işletici’ ha ‘işletici’ olmuş ne fark eder soruları gelebilir.

Sayıştay raporunda çok açık biçimde yanıtlanıyor soru:

” ASBAŞ (Antalya serbest bölge işletmecisi) ve MESBAŞ’ ın sahip olduğu ‘Bölge Kurucu İşletmecisi’ imtiyazı ile birlikte önemli bir kamu gelirinden vazgeçilmektedir. Serbest Bölge mevzuatı uyarınca vazgeçilen kamu geliri ile Şirketin ‘kurucu işletici’ vasfı ile yapacağı yatırımlar arasında makul bir denge olması gerektiği değerlendirilmektedir. Şöyle ki; ‘Bölge kurucu işletmeci’ imtiyazı verilmesi suretiyle serbest bölge mevzuatı uyarınca;

– İşletici şirketin yıllık gelirinden özel hesaba yatırılan %25 kâr payı ödemesi sona erdiği,

– Şirket tarafından serbest bölgede tahakkuk eden kira bedellerinin %90’ı yerine %63′ ünün özel hesaba yatırılacağı,

– Özel hesaba gelir kaydedilen tutarın %30′ unun ‘Bölge kurucu işleticisi’ şirketlere ödeneceği dikkate alınmalıdır.”

Aslında denetleme raporu yeterince anlatıyor her şeyi ama yine de dilimin döndüğünce özetlemeye çalışayım:

Arazisini verdiği ve alt yapısını yaptığı, kamu kaynaklarını aktardığı bir bölgede sanki bu yatırımları MESBAŞ yapmış gibi ‘kurucu işletici’ imtiyazı vererek devlet hazinesine gitmesi gereken gelirden devleti mahrum edemezsiniz.

Devletin göz göre göre kaybı söz konusu ve bunun mutlaka önüne geçilmeli ama iş bununla kapanır mı emin değilim..

Yasal olarak verilmemesi gereken imtiyaza dayanarak kullanıcılara tek hizmet verici kuruluş olarak para tahsil eden kuruluşa karşı ileride kullanıcılar pek çok dava açabilirler ve bu davalar hayli büyük tazminat ödemeleriyle sonuçlanabilir.

Rapor yasal çerçeveye oturtulan ve pratikte bölgedeki her uygulamaya yansıyan temel prensiple başlıyor ama sonrasında öylesine çarpıcı bulgular ortaya koyuyor ki, inanılır gibi değil…

Devam edeceğim rapordaki tespit ve bulgulara….

Ulus devletlerin varlığına yönelik bilgi çağı enstrümanları… (13.11.2018)

Ulus devletlerin varlığına yönelik bilgi çağı enstrümanları…

Bugün devletler; adalet dağıtma, güvenliği sağlama, vergi toplama gibi insanlığın yerleşik düzene girmesiyle başlayan binlerce yıllık klasik işlevlerinin ötesine geçmiş durumda…

Weber’ in ünlü “devlet şiddet araçlarının meşru tekelini elinde bulunduran aygıt” tanımı da artık yetersiz kalmakta.

Kalmakta çünkü, 1970′ lerde ilk ayak sesleri duyulan, 80′ lerle yükselişe geçen ve 2000′ lerden sonra ete kemiğe bürünen küreselleşme ile birlikte o güne kadar ezber haline gelmiş tüm kavramlar aşınmakta hatta yerle bir olmakta..

Örneğin ulus devletleri var eden ve şiddet araçları dahil, her türlü hizmeti yapmasına ön ayak olan ‘vergi toplama’ misyonu anlamını yitirmeye başladı.

‘Parayı verenin düdüğü çalması’ misali, devletlerin düdüğü çalması için gerekli parayı bulması, küresel şirketlerin sınırları yıkıp, sınır ötelerine geçmeleriyle gittikçe güçleşir hale gelmekte…

Ulus devletlerin vergi tahakkümünden ilk kurtulma denemeleri; özellikle büyük tonajlı gemileri dünya denizlerinde seyreden armatörlere kapılarını açan ve çok düşük vergilerle onların sahip olduğu gemilere bayrağının asılmasına olanak tanıyan kimi uyanık devletler sayesinde başlar…

Panama, Kıbrıs, Malta ilk aklıma gelenler…

Derken süreç hızlanır…

Küreselleşmenin ilk döneminde vergi cennetleri olarak anılan özellikle ada statüsündeki kıytırık ülkeler, hiçbir denetime tabi olmadan kurulan (taşınan) şirketlere ve o şirketlerin kaynağı asla sorulmayan paralarına kapılarını sonuna kadar açar.

Bugün dünyanın toplam servetinin yarısından fazlasını bir avuç zengin kontrol etmekte. (Dünya üzerindeki servet dağılımını düzenli olarak ölçen İngiliz yardım kuruluşu  OXFAM’ a göre en zengin 8 kişinin serveti, 180 ülkede yaşayan ve dünyanın yarısından da fazla 3,6 milyar insanın toplam servetinden daha fazla)

Daha da önemlisi günümüzde devletler verdikleri hizmetler ve yaptıkları harcamaları karşılamak için  toplamak zorunda oldukları vergileri ya dolaylı (Türkiye gibi) ya da sabit gelirlilerin ödemek zorunda kaldıkları katma değer ve benzeri vergiler üzerinden sağlayabiliyorlar.

Zenginler ise vergi cennetlerine bir biçimde aktardıkları servetlerle, paraya ihtiyaç duyan tüm dünya devletlerine borç veriyor, paradan da para kazanıyorlar…

Kaba hatlarıyla bu dar alana özetin de özeti biçimde sığdırmaya çalıştığım yöntem öylesine dal budak sarmış duruma geldi ki, ‘atı alanın Üsküdar’ı geçmekte olduğunun farkına varan’ devletler, her gün farklı yöntemlerle artık bir daha ‘kümese dönmesi imkansız kazları’ nasıl olup ta bir punduna getirecekleri, yeni baştan yolabilecekleri gibi hayli karmaşık hale gelen konularda kafa patlatıp duruyorlar…

Bir zamanların her türlü servetine kucak açan İsviçre’ si, gizli hesaplarla ilgili uygulamalarını hafifletmek zorunda kalınca, o paralar yeni adresler bulmakta gecikmedi. Isle of Man, Liechtenstein, Panama, Güney Kıbrıs, Bahamalar yeni İsviçre olmaya en hevesli listesinin başında yer almakta. O kadar ki Isle of Man ve Liechtenstein sırf bu alanda hizmet yapmak için kurulmuş gibi duruyorlar.

AB gibi oluşumlar bu tür gelir kaybına yol açan sınır ötesi servetlere, sermayeye karşı önlemler almaya, yeni düzenlemeler yapmaya çalışıyor ama kümesin sahibi, o ünlü deyim “örümcek ağları, küçük sinekleri yakalıyor, büyük sinekler ağı delip geçiyor” misali ancak kaçamayan güçsüz, mecalsiz tavukları yakalayabiliyor. Asıl besililer çoktan yol aldı ve bir daha kümeslere dönmeme kararında…

Tüm varlığını topladığı vergilerle sürdüren, hantal ve sırtındaki yükü taşıyamaz hale gelen kimi ulus devlet, çok kazanandan çok vergi almaya kalktığında, o büyük servet sahibi, bavulunu toplayıp başka ülkenin kapısını rahatlıkla çalmakta…

Ulus devletleri ve o devletlerin toprakları üzerinde yaşayan herkesi yakından ilgilendiren, yeni nesillerin de geleceğini doğrudan etkileyecek gelişmeleri anlatmayı sürdüreceğim…

Mersin’ de yerel seçim beş parti arasında mı geçecek? (12.11.2018)

Mersin’ de yerel seçim beş parti arasında mı geçecek?

Bir ay öncesine kadar anayasa referandumuyla başlayıp 24 Haziran’ da tavan yapan ittifakların yerel seçimlerde de süreceğini, özellikle de AK Parti, MHP’ nin oluşturduğu Cumhur ittifakının dağılmasının hayli zor olduğunu varsayarak bu birliktelikler ışığında Mersin özelinde projeksiyonlar, tahminler yapmaya gayret ediyordum.

Bu projeksiyonlara bakıldığında, ittifakların sürmesi koşuluyla Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmak için 400 binlerin üzerinde, 425 bin civarı oy alınması gerektiği gibi bir sonuç çıkıyordu karşımıza…

Oysa öyle olmadı…

‘Cumhur ittifakı nasılsa sürer, bu arada biz 2014′ te kazandığımız Adana, Mersin’ de ön önlem olarak adaylarımızı açıklayalım, AK Parti ile bu iki kentte pazarlığa oturma riski böylece ortadan kalkar’ düşüncesiyle olsa gerek, MHP lideri Bahçeli durup dururken önce Adana, ardından Mersin adaylarını açıklayıverdi.

Üstelik yerel siyaset anlamında risk te aldı Bahçeli…

Mersin’ de mevcut başkan Kocamaz ile yola devam edilmeyeceği, Toroslar ilçe belediye başkanı Tuna’ nın aday gösterilmesi, mevcut başkan seçimlere kadar koltuğunda oturacaksa ciddi bir handikap oluşturuyordu, Bahçeli bunu da göze aldı.

Oysa tüm siyasi analizler ve geçmişte yaşanan tecrübeler gösteriyor ki, yerel seçimlere Başkanlık koltuğunda oturarak giren, rakiplerine oranla yarışa en az 10 puan önde başlar.

İddiayı güçlendirecek faktörler gözümüzün önünde…

Belediyenin tüm kaynakları emrinizdeyken, billboardlar, toplu taşıma araçları, dilediğiniz kadar ve alanda etkinlik yapmak elinizde…

AK Parti mevcut İstanbul ve Ankara Belediye başkanlarıyla yola devam etmeyeceğini açıklarken, bu kaynakların birilerine hizmet etmemesi için iki kent belediye başkanını da usturuplu biçimde koltuklarından kaldırıp, başkalarını oturttu.

MHP bunu da yapamadı. Ve şimdi Büyükşehir koltuğunda oturan Kocamaz gibi düne kadar hiç hesapta olmayan yeni bir muhalif figürle baş etmek zorunda.

24 Haziran seçimleriyle Mersin genelinde beşinciliğe düşmüş bir partinin Büyükşehir’ i ittifak denklemi içinde gördüğü AK Parti desteği olmadan zaten kazanması hayli zordu. Bugün çok daha zor.

Bahçeli’ nin AK Parti’ ye karşı Mersin özelindeki hamlesi bugün itibariyle ters tepmiş durumda.

Hem AK Parti desteğini alabilmiş değil, hem de koltuğa parti kimliğiyle ve milliyetçi oy desteğiyle oturttuğu isim artık MHP’ ye karşı muhalif durumda…

Köprünün altından daha epeyi su akacak ama tablonun bugünkü haliyle sürmesi durumunda MHP Mersin’ de bırakın büyükşehir almayı, mevcut tüm ilçe belediyelerini kaybetme olasılığı hayli yüksek.

Zaten AK Parti’ nin Mersin’ i isteyen Bahçeli’ ye karşı ortaya koyduğu en ciddi argüman ‘seçimden birinci çıkmış parti nasıl olacak ta beşinci olan partinin adayını destekleyecek. Bunu tepede kabul etsek bile tabanda seçmene anlatamayız’ idi.

Dillendirilen gerekçeler bugün dünden de geçerli…

**

Dağılan sadece Cumhur ittifakı da değil…

Yine 24 haziran seçimlerine birlikte giren CHP,İYİ Parti ve Saadet sandıkların açıldığı gün ittifakın sona erdiğini açıklamışlardı. Bugün gelinen noktada CHP ile İYİ Partinin görüşmeleri sürdürdüğü yönünde bilgiler geliyor ancak gördüğüm kadarıyla orada da sıra Mersin’ e geldiğinde süreç tıkanıyor.

Tıkanmaması da kaçınılmazdı çünkü, İyi Parti Kocamaz’ ı ortaklığın adayı olarak sahaya sürmek istiyor. CHP ise muhafazakar-milliyetçi tabanın bölündüğü Mersin’ de eline geçen altın fırsatı kaçırmak istemiyor.

Ayrıca rakamların ortaya koyduğu tablo bir yana, tavanda Kocamaz’ a razı olan bir CHP, tabanının önemli bir bölümünü sandığa götürmekte zorlanır ve 24 Haziran’ da aldığı oyları dahi mum ışığında arar.

Kısaca daha önceki makalelerden birinde MHP’ nin Mersin hamlelerini ele alırken ‘Dimyat’ a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma hali’ artık CHP için de geçerli…

Rahatlıkla kazanılacak Mersin’ in kaybedilme riskini genel merkez de anlamış olmalı ki, İyi Parti ile Ankara-Mersin hattı üzerinden yürütülen pazarlıklar tıkanmış görünüyor.

Ankara’ da Mansur Yavaş’ ın CHP adayı olarak gösterilmesi halinde İYİ Parti’ nin karşı hamle olarak aynı çizgiden Turgut Altınok’ u öne süreceğini, medyaya fısıldaması da pazarlık kızıştırmasından başka şey değil…

İyi parti bugün ne Ankara, ne Mersin’ i alabilecek güçte değil. Bırakın kazanmayı 24 Haziran oylarını bile koruduğu yönünde anketlere de yansıyan soru işaretleri var.

Bu durumda Mersin’ i yeniden ele almak, iki bilemediniz üç cepheli olması beklenen yerel seçimlerin beş ayrı parti yarışına sahne olacağı gerçeğinden hareketle son durum ışığında masaya yatırmak gerekiyor.

Ortaya çıkma olasılığı yüksek yeni tabloyu ve Mersin Büyükşehir yanında önemli ilçelerin durumunu bir sonraki makalede ele almaya çalışacağım…

Hükümet Konağı sadece konak değildi ki… (09.11.2018)

Hükümet Konağı sadece konak değildi ki…

Herhangi bir yapıdan, zenginlere ait sade mekandan değil, Mersin’ in neredeyse en eski yapısından, bugünlerde kapısına Jandarma Komutanlığı tabelası yerleştirilerek yeniden başka bir hüviyete bürünmekte olan Hükümet Konağından söz ediyorum.

Aslında eskilerden ne kaldıysa yakıp yıkmanın marifet sayıldığı bir kentin, bugüne kadar aslına uygun halde korunabilmiş tek eseri olarak tanımlamak ta mümkün konağı…

Mersin, 1864′ te Adana’ ya bağlı kaza olarak ilan edilince şimdiki binanın yerinde toprak damlı kerpiçten derme çatma çevresi mezarlıkla sarılı mekan hükümet dairesi olarak kullanılır ancak zamanla gelişen kentin ihtiyaçlarına cevap vermeyince Gümrük meydanı civarına taşınır.

Kente eli yüzü düzgün bir Hükümet binası kazandırılması için özellikle Belediye Meclisinde yer alan erkan 1900′ lerin başında harekete geçer.

Yer olarak artık toprak yığını halini almış, doğusunda da şehir mezarlığının bulunduğu o eski hükümet dairesinin bulunduğu arazi seçilir.

Projeyi sonradan Belediye Reisliği de yapacak olan iş insanı Abdulkadir Seydavi çizer.  (Seydavi aynı zamanda Mersin Ticaret Odası kurucularındandır. 1905 yılında Belediye Başkanı olacak, 1907 yılında koltuğunu Hamit Hayfavi’ ye devredecektir)

Konağın arazisi hazırdır ama konağı yapacak kaynak yoktur.

Dönemin mutasarrıfı  Cemal bey halk nezdinde yardım kampanyası başlatır. Ancak inşaatın hızla tamamlanmasında en büyük katkıyı işlettiği iskelenin gelirini aldığı kararla buraya aktaran Belediye yapar.

Seydavi projeyi yapmakla da kalmaz, en ince ayrıntısına kadar inşaata nezaret ederek zamanında ve istenilen fonksiyonlara uygun biçimde tamamlanmasını sağlar.

Hükümet Konağı ön cephede Hükümet Caddesine (günümüzdeki Uray Caddesi) arkasında yer alan  jandarma dairesi Pazar Caddesine (günümüzdeki Mücahitler Caddesi) açılır. Jandarma binasının kuzeyinde ise sonradan genişletilip trafiğe açılacak ve İstiklal caddesi adını alacak olan yola cepheli şehir hapishanesi yer almaktadır.

Hükümet Konağı için kayıtlara göre toplam 18 bin altın lira harcanır.

Yine resmi kayıtlarda konağın 1905′ te bitirildiği bilgisi yer almaktadır. (Şinasi Develi ise ‘dünden bugüne Mersin’ kitabında Adana salnamesinde geçen Mersin Hükümet Konağının mevcut olduğu kaydına atıfta bulunarak 1901 yılında tamamlandığını iddia eder ancak bu bilgi konak için yardım toplayan Mutasarrıf Cemal beyin Mersin’ de görev yaptığı tarih 1902 olduğuna ve inşaat 4 yıl sürdüğüne göre söz konusu detay başta olmak üzere pek çok kayıtla çelişmektedir. Kronolojiye bakıldığında 1905 sonu 1906 başı daha akla yakın gibi görülüyor. Salnamenin, hükümet dairesi kaydını düşerken başka yerde hizmet veren hükümet binasını kast ediyor olmadı akla daha yakın gibi görünüyor)

Hükümet konağının hizmete açılmasıyla; Mutasarrıflık, Adliye, Maliye, Tapu, Nüfus gibi devlete ait pek çok kurum aynı çatı altında toplanmış olur. Konak ilk döneminde büyükçe bir mescide de sahiptir ve ezan konağın balkonundan okunur.

Fransızların şehri işgali sırasında komutan Anfre Mersin’ de kaldığı süre boyunca mescidi makam odası olarak kullanacaktır.

İşgal sırasında devlet dairelerinde çalışan görevliler Konağın balkonuna çekilen Fransız bayrağını görmemek için ilginç bir yöntem geliştirecek konağa arka kapıdan girip çıkacaklardır.

Konak en büyük tahribatı 1925 yangınında yaşar. Üst kattaki Tapu ve Nüfus dairelerinde gece yarısı kimseler yokken çıkan yangın sonrası resmi daireler geçici olarak Katolik kilisesi batısında yer alan Ortaokula taşınır. (Tapu kayıtlarının yanmasıyla mülk sahipleri ancak mahkemelere şahitler göstererek yeniden tapu tescili yaptırabilmişlerdir.  Bu arada mübadele ile giden Rumların ve diğer azınlıkların mülk kayıtlarının ne olduğu farklı bir tartışma konusu)

Yanan konak yeniden restore edilirken Uray Caddesindeki ana giriş cephesine Atatürk rölyefi konur. Konağın arka bölümü uzun yıllar Adliye olarak hizmet verir. 1947 Arslanköy olaylarını başlatıp, oy verdikleri sandığa ölümüne sahip çıkan kadın erkek demokrasi kahramanları bu adliyede sorgulanıp, yanındaki hapishaneye idamlıklar olarak  atılanlar arasındadır.

Konak içinde yer alan 1950’lerin adliyesini ‘Agap Çiçeği’ kitabındaki Temmuz Çakıl Taşları öyküsünde yıllar sonra şöyle anlatacaktır İlyas Halil:

Adliye sarayının damı ak kumrular tekkesiydi. Mahkeme koridorları kumruların gugukları, köylülerin derdiyle uğuldardı. Keçisini yitirmiş Fadime Ana, Sudi’ nin kapısına dikilmiş “kadanı alayım, avukat bey” diyordu. “Hakim beye söyle, keçimi bulsunlar.”**

2013′ te dönemin Valisi Hasan Basri Güzeloğlu’ nun hayata geçirmeyi hayal ettiği “Tarihe Gülümseyen Mersin” projesinin mihenk taşıydı Vali Konağı…

Metruk halden kurtarılıp Valiliğin protokol mekanı olarak değerlendirilecek, önündeki kimi vilayet kurumlarının yer aldığı bina yıkılıp denize uzanan cephesi açılacaktı…

Olmadı, yapamadık.

Son olarak kapısında Jandarma Komutanlığı tabelasını ve beton bloklarla örülerek güvenlik şeridine alınan o tarihi cephesini görünce içim cız etti.

Nedense İlyas Halil’ in Temmuz Çakıl Taşları öyküsü ve öyküsündeki cümlesi, şiirsel mısrası düştü aklıma:

2004 yazı Mersin’ deyim. “Şiirin, renklerin içinde miyim diye bakıyorum. Parklardan renk, koku çaldığımız yılları arıyorum. Aradan elli yılın geçtiğine inanmak güç.

1954 yağmurları yağmıyordu artık, geçtiğimiz sokaklara. Pencerelerde bildiğim yüzleri aradım, petunya saksıları boştu.

1956 denizini aradım. Nereye gittiğini bilen yoktu. Elimle boyadığım denizi alıp götürmüşlerdi. Belediye memurları çöplüğe atmış olmalı. Ellerimde hâlâ o günün mavi lekesi duruyordu.

Nuri Abaç Ankara’ dan haber salmıştı. “Boşuna arama” diyordu. “Renklerden sarhoş kimse kalmadı. Nevin’ in saçını dağıtacak rüzgârı bulamayacaksın. Renkler, kokular göçtü.”

Ne aradığımı bilsem bulurdum herhalde. Gökyüzü açılmış mavi şemsiye, ben kuş… Mersin’i güneş ışınlarında, deniz kıyısında bulmak için uçuyorum. Önümde yokluktan büyük bir yokluk.”

Varlıklarını şımarık mirasyediler gibi harcayan bir kente bile yakışmadı, elde kalmış kamuya ait en önemli ve değerli tarihi binasını halka kapatmak…

Keşke yokluğunu çektiğimiz Kent Müzesi veya benzeri işleve sahip sanata açık, tarihe saygılı mekan olarak değerlendirebilseydik Valilik konağını.

Çıkmayan candan umut kesilmez derler ya, günün birinde bakarsınız o da olur…

Umut en güçlü dayanağımız, umut ettikçe yaşayacak, nefes alacağız çünkü bu kentte…

 *1980 darbesinin hemen sonrasında bu Jandarma binası yıkılıp yerine yenisi yapılmış, 1982′ de Jandarmaya komşu cezaevi yeni yerine taşınınca tarihi cezaevi de Jandarma binasına eklemlenip Cadde ortasından kapatılarak iki binanın avlusuna dönüştürülmüştür.

** Halil’in öyküsünde yer verdiği avukat sudi, ünlü ressam Nuri Abaç’ ın kardeşi sanatçı Sudi Abaç, hakim bey ise o dönem mersin adliyesinde görevli dönemin ünlü şairlerinden yargıç Celâl Çumralı’dır.

Abdullah Ayan

Mersin, 8.11.2018

abdullahayan@gmail.com

Enflasyon belası, sorunun temeli… (07.11.2018)

Enflasyon belası, sorunun temeli…

Enflasyon sadece bela mı?

Yoksa bir ülkenin ve o ülkenin omurgasını oluşturan kesimlerin başına gelebilecek en büyük musibet mi?

Akademisyen tanımlarını bir yana bırakalım. Sokaktaki geliri sabit vatandaşa, memura, hepsinden de önemlisi mutfağında tenceresini kaynatmaya çalışan ev kadınına bir sorun bakalım…

Özellikle de bugün olduğu gibi enflasyona karşı korumasız kalındığında nelerle karşılaşacağımızı sanırım söylemeye gerek yok…

1990′ larda Türkiye hiper olarak tanımlanan aşırısıyla tanışmasa da, uzun yıllar yüksek enflasyonla yaşamak zorunda kaldı.

Sabit gelirlinin özellikle de memurun, emeklinin, kayıtlı işçinin, o dönem en büyük güvencesi  aldığı aylığının eriyip gitmemesi için enflasyon oranına endekslenmesiydi.

Politikacıların yıllarca en çok kullandıkları slogan “halkı enflasyona ezdirmeme” vaadiydi.

O vaadin ne ölçüde tutulduğunun cevabını, Türkiye’nin o kaybolan yıllarına tanıklık edenlere, mutfağında tıpkı bugün olduğu gibi taş kaynatmaya çalışan kadınlara sormak lazım…

Geçmiş yılları hatta ‘kara eylül’ olarak anılacak 2018 Eylül’ ünü bir yana bırakıp son açıklanan Ekim 2018 enflasyonunun detaylarına indiğimizde en büyük yangının her zaman olduğu gibi mutfakta yaşanmakta olduğunu görmek mümkün…

Yılbaşında yüzde 10′ larda seyreden enflasyonu, “eyvah iki haneli mi geliyor” korkusuyla izlemeye başlarken, Nisan ayından itibaren başını kaldırmaya başlayan canavarın haziran’ da yüzde 15′ leri aştığını, Ağustos’ ta yüzde %18′ e dayandığını ve ‘kara eylül’de 24,5’a ulaştığını gördük..

Ekim ayında da yükseliş Eylül kasırgasına oranla hız kesti ama durmadı. Normal bir ülkenin yılda göreceği toplam enflasyonu biz aylık olarak yakalayınca sevince boğulduk…

Oysa en iyimser uzmanlar bile gelmekte olan krizin ve enflasyonda yaşanan yangının henüz başlarında olduğumuzu, 2019 ilk çeyreğinde tüketici enflasyonunda %30′ ların kaçınılmaz olacağını iddia edip durmakta…

Gelelim Ekim ayı enflasyonunun manşetler ötesindeki ‘diğer’ yüzüne…

“Şeytan ayrıntıda gizlidir” derler…

Burada da öyle…

Özellikle de başlığa taşınan haberlerin rakamsal temellerine inildiğinde iki verinin ileride de epeyi can yakmaya devam edeceği anlaşılıyor.

Bunlardan biri Üretici enflasyonunun yüzde 50′ lere dayanması…

Bu tüketici enflasyonunun iki katına yaklaşan üretici fiyatlarındaki artışın henüz etiketlere yansımadığını gösterse de, eninde sonunda ayakta kalmayı başaran üretici bunu sattığı mala yansıtmak zorunda…

İşte tam da bu nedenle mutfağı saran yangının kısa zamanda sönme olasılığı hayli düşük…

Düşük çünkü, üretici şu an piyasaya sürdüğü malın yerine yenisini koymaya başladığında özellikle de girdi maliyetlerini hesaba katmak zorunda kalacak…

Girdi maliyetlerinde en büyük kalemlerden biri olan enerji fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 80′ leri aşarken, ara mallardaki artış ise yüzde 50’lere dayanmış durumda.

Sabit ve dar gelirlinin, özellikle de ailesinin, çocuklarının yaşamını devam ettirmek için mutfağında tenceresini kaynatmak zorunda kalan annelerin işi daha da zor.

%25’e dayanan enflasyon, iş mutfağın en önemli girdisi olan gıdaya geldiğinde yüzde 30′ larda…

Lokanta-otel, eğlence-kültür, eğitim, haberleşme, alkollü içecek gibi diğer ana harcama grupları bazılarımızı ilgilendirebilir ama aylık gelirinin neredeyse yüzde 80′ ini gıda ve başını sokacak konuta ayırmak zorunda kalan hanelerin, o haneleri ayakta tutmaya çalışan kadınları çarşı pazar fiyatları etkiliyor, etkileyecek…

Erdoğan iktidarı, sorunun esnaf tezgahlarındaki etiketleri denetleyen belediye zabıtasıyla çözüleceğini sanıyorsa futbol jargonuyla hatırlatayım: “buradan çıkış yok”

Neden çıkış olmadığının çok basit, herkesin anlayacağı somut nedeni enerji fiyatları…

Elektrik ve gaz fiyatları resmi TUİK verilerine göre Ocak ayından bugüne %87 (86,84) artmış bulunuyor.

Hanesini ayakta tutmak zorunda kalan anne çocuğuna ayakkabı, elbise almaktan feragat edebilir, sinemaya gitmez, tatile çıkmaz, hatta fiyatı aşırı artan domates, biberden de vazgeçebilir..

Evini aydınlatıp ısıtacak, tenceresini kaynatacak elektrik ve gazı nereden bulacak?

Pazarcıya zabıta ordusu sevk edenler, vanasını ellerinde tuttukları kalemlerin son 10 ayda nasıl olup ta yüzde 90′ a yaklaşan oranda zamlanmasına karşı ne yapıyor, bundan sonra ne yapacak?

Mutfak yangınının ve eninde sonunda tanışacağımız daha yüksek zamların temel sorunlarından biri belki de en önemlisi budur ve bu sorun yukarıdaki sorunun da cevabıdır…

Enflasyondan ve zamlardan şikayet eden iktidar ve emrindeki bürokratlar önce aynaya bakmalıdır…