Yeni yılın eşiğinde, Mersin’ in yatırım karnesi

Yeni yılın eşiğinde, Mersin’ in yatırım karnesi

Yıl sona ererken insanların oturup muhasebe yapmaları adettendir. Son bir yılda neler yapılmış, hangi hedefler tutturulmuş ve gelecek yıldan beklentiler ne gibisinden pek çok soruya yanıt aranır.

Şirketler de yıllık bilançolarını çıkarma yanında gelecek yılla ilgili hedeflerini belirler, ona göre yol haritalarını çıkarırlar.

Son yıllarda stratejik plan adı altında il, ilçe belediyeleri de zayıf ve güçlü yanlarını değişen koşullar çerçevesinde gözden geçirir, gelecekle ilgili beklentilerini, gelir ve gider tablolarına kadar ortaya koyarlar.

Ben de bu makalede Mersin’ in özellikle yatırımlarıyla ilgili bir envanter çıkarmaya çalışacağım.

Böylesi bir çalışma, sıkça önümüze gelen seçim sandığının da katkısıyla sürekli havada uçuşan ve sabun köpüğü gibi bir süre sonra kaybolup giden onca yatırım vaadinden geriye nelerin kaldığını göstermesi bakımından da yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

Özellikle de gittikçe zayıflayan toplumsal hafızaya yararları tartışılmaz biçimde ortadayken.

O halde gelin, Mersin’ in belli başlı projeleri, bugün itibariyle ne durumdadır bir bakalım.

Bakalım ki, gelecek yıl bugünlerde ben veya başkası oturup yapılanları, yapılamayanları yeniden gözden geçirip karşımıza getirsin, hatırlatsın…

Mersin’ in geleceğini, ülkeden önce kenti orta gelir tuzağından çıkaracak en önemli proje olarak gördüğüm Hub limanı ya da günümüzdeki işlevsel adıyla Kontayner Terminal Projesi, unutulan ve unutturulan ilk yatırım niteliğini koruyor.

Devletin son 20 yılda hazırlattığı tüm 5 yıllık kalkınma planlarında olmazsa olmaz olarak tanımladığı iki kontayner terminal limanından biri için seçilen Mersin, liman yatırımının ne takipçisi oldu, ne de önemi kent dinamiklerince tam olarak anlaşılabildi.

Oysa bu kentin son zamanlarda gittikçe düşen ve 7 bin dolarlara kadar gerileyen kişi başı milli gelir rakamını ilk etapta iki katına çıkaracak, Mersinin refah seviyesini gelişmiş ülke kentleriyle yarışır hale getirecek bir projeydi bu, tozlu raflardan indirilemedi, bundan sonraki encamı ne olur? Meçhul…

Gelelim başlamasına rağmen, gidişatı ve hatta geleceği itibariyle umut vaat etmeyen Çukurova Havalimanına…

2011 yılında temeli atılan, her seçim döneminde iktidara mensup siyasetçilerin açılış tarihleriyle ilgili müjdeler verdiği yatırım, harcanan onca emeğe, kamulaştırmadan tutun da alt yapıya akıtılan onca paraya rağmen bugün itibariyle projeler mezarlığındaki yerini alma durumuyla karşı karşıya…

Herhangi bir olasılıktan söz etmiyorum…

2011 yılının Mayısında tanıtımı yapılırken, en geç 3 yıl içinde yetiştirilen ‘çileklerin dünyanın dört yanına uçacağı’ iktidarın bakanlarınca müjdelenen projenin son durumunu, 15 Aralık 2018 günü TBMM KİT Komisyonuna bilgi veren Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdiresi Funda Ocak şöyle özetlemekte:

“Alt yapının bitim tarihi Mart 2019 ama fiziki gerçekleşme bugün itibariyle yüzde 40. Alt yapıda yüzde 40′ ta tıkandık. Üst yapı 899 milyon liraya ihale edildi. Yer teslimi de yapıldı. Mayıs ayından beri hâlâ herhangi bir ivme kazanamadık. Büyük ihtimalle bu proje feshe gidecektir.”

Sanırım yatırımın nereye doğru evrilmekte olduğu ve projenin yakın geleceği bundan daha özlü biçimde anlatılamazdı. En yetkili kişinin ağzından yıl sonunda bunu duymak üzüntü verici ama gerçekle yüzleşmemiz bakımından önemli..

Önemli çünkü, bürokrasinin en yetkili ağzı böylesine kesin çizgilerle projenin nasıl ‘umutsuz vaka’ haline geldiğini anlatırken, geçmişin Ulaştırma ve Kalkınma Bakanlıkları koltuklarında oturan, günümüzde de AK Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini ifa eden Mersin Milletvekili Lütfi Elvan, projenin feshi bir yana, bu havaalanına en geç 2019 Nisan ayı içinde uçakların ineceğini söylemekte.

DHMİ Genel Müdiresi Ocak’ ın mı, Elvan’ ın mı biçtikleri sonla karşılaşacağız? Yanıtını 2019′ da alacağımız sorulardan biri bu…

**

Bu vesileyle Aynı Elvan’ ın 1 Kasım 2015 seçimlerinden önce billboardları süsleyen vaatlerinden akıllarda kalan bir kaçına değinmekte yarar var…

Örneğin, bir yandan Karaman-Konya üzerinden Ankara-İstanbul’ a, bir yandan da Gaziantep’ e ulaşacak hızlı tren projesiyle ilgili müjdelerine…

O vaatlerden geçtim, sahi 2012′ den beri adeta geleneksel hale gelen yılda birkaç kez iktidar çevresinden birilerinin , onlardan fırsat kaldığında da il Valilerinin ‘çok yakında kavuşacağımız’ demeçleriyle heyecana boğulduğumuz şu yılan hikâyesine dönen Mersin- Adana hızlandırılmış banliyö hattı tamamlandı mı? Hayır…

‘Mersin-Adana 30 dakika’ sloganları yayıldığında doğan bebekler, ergenlik yaşını çoktan geçtiler de, o tren hızlanamadı gitti…

Mersin’ in havaalanından da, hızlı tren projesinden de günümüzde ortaya çıkan darboğaz nedeniyle çok daha önemli hale gelen ve iktidar mensuplarının da önemini gördükleri, her fırsatta derhal çözüme kavuşturulacağı söylenen Çeşmeli- Taşucu otoyol meselesi var…

Proje Urfa, Gaziantep, Konya, Kayseri başta olmak üzere ülkenin her yanından Mersin sahillerine akın eden milyonlarca insanı mevcut ve ihtiyaca cevap vermekten uzak yol yerine, Çeşmeli’ de sona eren otoyolun Silifke’ ye kadar uzatılmasını amaçlıyor.

Yaz günleri Antep’ ten Mersin’ e 3 saatte gelen ziyaretçinin, Mersin’den Kızkalesi’ ne 5 saat sürecek yolculuğunu, yaşadığı işkenceyi sona erdirecek projeyle ilgili hemen başlaması yönünde her türlü irade ortaya koyuldu. Bu yılın Ağustos ayında ilk ihale ilanı da yayınlandı. Ancak ihale bilinmeyen -belki de çok iyi bilinen- nedenlerle Ekim ayına ertelendi. O tarih yaklaşırken bu kez 18 Aralıkta yapılacağı duyuruldu.

Sonuç?

18 Aralık günü ihaleye teklif veren bile çıkmadı. Yap işlet devret yöntemiyle yapılması hedeflenen projenin geleceğini, ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik koşullar nedeniyle yaşanan kredi güçlüğü belirledi.

Mersin’ in en acil sorunlarından biri ve özellikle de turizm açısından birincisi bir başka bahara ertelenmiş görünüyor…

Bu durumda Kazanlı- Seyhan turizm bölgesini, 20 yılı aşkın süredir tamamlanmasını beklediğimiz Antalya yolunu, bölgeyi Silifke-Mut üzerinden Karaman-Konya’ ya bağlayacak otoyolu konuşmanın, 2019 envanterindeki yerini tartışmanın da anlamı yok diye düşünüyorum…

Fadime Taner hocamın anısına…

Fadime Taner hocamın anısına…

Anılar akıyor gözlerimin önünden…

28 Şubat sürecinin ülkede hâkim kıldığı iklimi kullanarak Mersin Üniversitesinde, kendisine boyun eğmeyecek bilim insanlarının kimisini ihraç, kimisini sürgüne gönderen, başörtülü öğrencilere zulmü sistematik hale getiren dönemin Rektörü ve yönetimi hakkında kaleme aldığım makaleler nedeniyle zamanımın çoğunu mahkeme koridorlarında geçirdiğim günler…


Öylesine günler ki, Zafer Üskül gibi, Onur Bilge Kula gibi, Türker Özsayarı gibi, Ahmet Özer gibi akademisyenler hallaç pamuğu gibi atılmış, olağanüstü dönemin gölgesinde birileri diledikleri gibi at oynatmış..


Ve ben bunları yazdıkça bulundukları makamın gücünü de kullanarak durmadan davalar açanlar…
Bir davada dile getirdiğim hususları değerlendirmeye çalışan hakim, “tanığın var mı?” diye sordu..

Tanığım değil, tanıklarım vardı.

Tutanağa geçsin diye ben de o günlerde “yaz arkandayız” diyen, her fırsatta desteklediğini söyleyen, kendileri de mağdur bir elin parmakları kadar akademisyeni tanık gösterdim.


Bazıları Mersin’ de bazıları üniversiteden ayrıldıkları için kent dışında olan, “elbette geliriz, elbet tanıklık ederiz” diyen onca tanığın çoğu duruşma günü birer bahane uydurup ortadan kayboldu.


İki kişi hariç…


Biri İstanbul’ da mahkemeye gidip bildiği doğruları tutanağa geçiren ülkenin yüz akı Anayasa hocalarından Zafer Üskül…


Ve diğeri Mersin’ deki mahkemeye hasta haline aldırmadan dimdik gelen ve gelemeyen erkek tanıklara cesaret dersi veren Fadime hocam…
Fadime Taner…


“Hocam, ne olur bu halinle gelme” ricalarıma, “o da ne demek? böyle günde yanında olmayacağım da ne zaman olacağım” diyen Fadime hocam..

Prof. Fadime Taner çevre konusuna vakıf bir akademisyendi ama başkaları gibi bu niteliğini paraya çevirme yerine, insanları bilgilendirmeye, Mersinlilerin daha sağlıklı bir çevrede yaşamaları için katkı sunmaya hasretti.


Bazı akademisyenler çevre kirleten kurumlara danışmanlık yapıp küplerini doldururken o tehlikeli atık salan kuruluşları hem afişe hem deşifre etti.

Çağrıldığı her etkinlikte bildiklerini insanların yüzüne haykırır gibi, anlatıp durdu…


O nedenle benim gözümde Fadime Taner iyi bir akademisyen olduğu kadar gerçekleri, sadece gerçekleri korkusuzca söyleyen, haksızlığa boyun eğmeyen, tüm dayatmalara inat inandığı doğrulardan asla taviz vermeyen dürüst bir aydındı…

Ama benim için, o özelliklerin yanında ve belki de daha önemlisi; yürekli, sapına kadar cesurdan da öte cesaret timsali bir insan olmasıydı…


Sonsuza kadar ışıklar denizlerinde yüz, cesur yürek…


Işıklar yoldaşın ruhun şad olsun, vefalı dost, güzel insan…

Abdullah Ayan 


27.12.2018 Mersin…


Çukurova Havalimanı bir alandan ibaret değil ki..

Çukurova Havalimanı bir alandan ibaret değil ki..

Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) Genel Müdiresince “projenin feshi söz konusu” diye noktalanıncaya kadar, kamuoyu Çukurova Havalimanının ne aşamada olduğu konusunda yeterince bilgi sahibi olamadı.

Seçimden seçime oy istemeye gelen iktidar mensupları, her kampanya döneminde “bitti, bitiyor” gibisinden ara gazlarla durumu idare ediyor, billboardları etkileyici sanal görüntülerle dolduruyorlardı ve insanlar da o görüntüleri gerçeğe dönüştürüp yakında o hayalleri süsleyen terminal binasından uçağa bineceklerini sanıyorlardı.

Oysa yer seçiminden başlayarak, Baharlı yerine Kargılı gibi kamulaştırılması bile hayli sorunlu bölge tercihine kadar geçen süreden başlayarak, projenin ihaleye çıkarılmasına ve ilk ihale tekliflerinin -daha doğru ifadeyle tek teklif vardı ortada- alındığı andan itibaren proje sürecinin hayli zor geçeceği belli olmuştu. (yer seçimiyle ilgili kaleme aldığım 31 Aralık 2009 tarihini taşıyan makale https://abdullahayan.wordpress.com/2009/12/31/cukurova-havaalani-projesinde-son-perde-sapkadan-kargili-cikti%E2%80%A6/)

Havaalanı inşaatı konusunda deneyim sahibi şirketlerden hiç birinin teklif vermemesi zaten yeterince bir şeyler anlatıyordu ama daha önemlisi gelen tek teklifin hiçbir hesaba, kitaba dayanmayışıydı.

‘Yap – işlet- devret’  yöntemine göre projeyi tamamlayıp, koyduğu parayı işletme süresince almayı ve üstelik para kazanmayı düşünmesi gereken teklif sahibi konuya vakıf olan çoğu kimsenin 22 yıl olarak hesapladığı işletme süresi için, sanki başka rakibi varmış ta ona göre teklifte bulunması gerekiyormuş gibi 9 yıl 9 ay 10 gün gibi altından kalkılmaz, içinden çıkılmaz bir teklif zarfıyla çıkmıştı ortaya…

Zarfların açıldığı andan itibaren, teklifin yapılabilirliğinin neredeyse imkansız olduğunu, fizibl olmayan yatırım planına hiçbir aklı başında bankanın kredi anlamında kaynak aktarmayacağını söylemekle kalmadım, defalarca makale konusu yaptım. (O makalelerden biri havaalanının yeterince zaman yitirilen havaalanının en geç 18 ay içinde hizmete açılacağını söyleyen dönemin Bakan ve yardımcılarına, AKP il başkanına karşın gerçekleri kamuoyuna anlatmaya çalıştığım 25 Mart 2013 tarihini taşıyor. Meraklısı aşağıdaki linkten ulaşabilir:

https://abdullahayan.wordpress.com/2013/03/25/cukurova-havaalani-kahinlere-havale/)

Yakında tamamlanacağını söyleyen iktidar ve yandaşlarına karşı, projenin akamete uğramakta olduğunu ortaya koymaya çalışıyordum. Keşke ben yanılsaydım ama zaman muktedirleri değil beni haklı çıkardı..

Bankalar rantabl bulmadıkları projeyle ilgili kredi taleplerini geri çevirdi.

Ama bu kez de üstlenici, yatırdığı teminatın yanmaması hesabıyla, işi uzatmaya “gerekirse kendi kaynaklarımla yaparım” gibisinden çıkışlarla patinaj yapmaya başladı. (Kim bilir belki de dönemin güçlü siyasi aktörleri, kapalı kapılar ardında ‘sen hele bir başla, istim arkadan gelir, gerekirse, anlaşma şartları gözden geçirilir’ mesajını vermişlerdi)

O dönemi hatırlayanlar olacaktır. Her üç beş ayda yeni bir senaryo kondu sahneye. Bazı günler projeye yeni ortak bulunduğu iddiasıyla karşılaştık. O kadar ki, İstanbul’ da bir ilçenin molozlarını toplayan biri Mersin’ e gelip projeyi üstlendiğini, en kısa zamanda havaalanını hizmete açacağını kahvaltılı basın toplantısında müjdeledi.

Bir başka gün, yabancı grupların projeyle ilgilendikleri, kısa zamanda milyonlarca doları havalimanı yapımına aktaracakları gibisinden masalımsı hikayeler dinledik.

Sonrasında artık mızrağın çuvala giremeyeceği ortaya çıkınca ihalenin feshi yoluna gidildi. Sonrasında yap-işlet-devret yönteminden vazgeçildi, projenin Devlet kaynaklarıyla ve DHMİ eliyle yürütülmesi kararı alındı.

Başta Mersin olmak üzere tüm bölge süreci izlemeye çalışırken, İstanbul’ da çok önemli bir gelişme yaşanıyor, Çukurova havalimanı aynı günlerde dillendirilmeye başlanan yeni havaalanı için düğmeye basılıyordu.

Sonuçta bir tercih söz konusuydu. AK Parti ya da tek karar verici olarak Erdoğan iktidarı tercihini Çukurova yerine; İstanbul’ un yükünü biraz daha arttıracak, metropolün sorunlarını iyice içinden çıkılmaz hale getirecek yeni bir havalimanından yana kullanacaktı.

Öyle de oldu…

Son günlerde Çukurova havalimanı ile ilgili haberler yoğunlaşınca yerel medyada ve sanal ortamdaki kimi mecralarda projenin Adana lobisinin çabalarıyla akamete uğradığı gibisinden görüşlerle sıkça karşılaşmaya başladık.

Oysa Çukurova havalimanı Adana’ ya rakip olmaktan çok, içine Adana’ yı da alan çok daha büyük bir bölgesel kalkınma hikâyesinin en önemli lokomotiflerinden biri, Mersin Hub Limanı ile birlikte düşünüldüğünde, İstanbul’ un yükünü alacak ve Anadolu’ nun dünyayla entegrasyonunu sağlayacak, İstanbul’ a alternatif bir bölge yaratacak projeydi.

Şakirpaşa yıllardır kent içine sıkışmışlığın, başta güvenliğin getirdiği ek sigorta yükleri nedeniyle çoğu yabancı şirketin çok istemesine rağmen uçmaktan kaçındığı bir havaalanı.

Çukurova havalimanı ilk günlerdeki yol haritası çerçevesinde ilerlese, Adana-Mersin hızlı tren güzergahına eklemlenecek ve Adanalıların mevcut havaalanından çok daha hızlı ve konforlu biçimde ulaşmalarını sağlayacaktı. Üstelik bölgeyle ilintili tüm illerin hatta komşu ülkelerin hub limanı olarak dünyaya erişimleri İstanbul yerine bu havalimanıyla karşılanacaktı.

Sadece bu da değil…

Çukurova Havalimanı çevresinde yer alacak Dünya Ticaret Merkezi gibi nitelikli serbest bölgeler, uluslar arası fuar merkezleri ve konaklama, dinlenme kompleksleriyle Rusya’ dan, Mısır’ a, Irak ve İran’ dan Kıbrıs’ a uzanan 400 milyon nüfuslu coğrafyanın tam ortasında, bölgenin her noktasına 2-3 saatlik uçma mesafesine sahip yepyeni bir vaha olarak yerini alacaktı…

Bunları yeniden niye mi kaleme alıyorum?

 Adana, Mersin ve komşu diğer iller başta olmak üzere tüm ülke aslında ne kaybettiğini bir kez daha görsün istedim.

Çukurova Havalimanı, tüm yükü sırtlanmış İstanbul’ a bile derman olacak yeni bir gelişme bölgesinin mihenk taşıydı, olmadı..

Umarım ileride bugünleri araştıracak, yazıp çizecek olanlar, ülkenin kalkınma tercihlerini ele alırken, Çukurova bölgesinin göz ardı edilişine bir de bu pencereden bakarlar…

Çukurova havalimanında ‘sona’ doğru…

Çukurova havalimanında ‘sona’ doğru…

Bazı konuları yıllar boyu o kadar çok ele alıp öylesine çok yazdım ki, meydana gelen önemli gelişmeler bile heyecanlandırmıyor, içimden kalem oynatmak gelmiyor…

Çukurova havalimanı (alanına bile razıydık) bu mevzulardan biri…

Oturup eski yazılarımı derlemek şöyle dursun on yıllık macerayla ilgili o yazıların linklerini döksem sayfalar dolusu yer tutar…

Çoğu konu gibi bir zamanlar çok heyecanlandıran projeler bile zamanla tavsıyor, eski önemini yitiriyor.

Hikâyenin sihri uçunca geriye bir şey kalmıyor ki, söylenecek, yazılacak birkaç kelam kalsın…

Çukurova havalimanı ile ilgili beklentilerimiz, düşüncelerimiz en azından kendi adıma önemi şöyle dursun, ilk yıllara kıyasla artık tavsamış durumda…

Yazının başlığındaki “sona doğru” sözcüğünü de dünden bugüne yaşanan gelişmeler ve son resmi açıklamalar ışığında kullanayım istedim.

‘Sona doğru’ yu, ‘geç oldu ama temiz oldu, sonunda kavuştuk’  manasında kullanmayı çok isterdim ama TBMM KİT komisyonuna Devlet Hava Meydanları hesaplarına ilişkin görüşmeler sırasında bilgi veren kurum genel müdiresi Funda Ocak, projeyle ilgili yaşananları ve gelinen son durumu deyim yerindeyse ‘ölümü’ gibi yansıtan cümleler kullanmış…

Projenin mevcut halini şöyle özetliyor Ocak:

“Alt yapının bitim tarihi Mart 2019 ama fiziki gerçekleşme bugün itibariyle yüzde 40. Alt yapıda yüzde 40′ ta tıkandık. Üst yapı 899 milyon liraya ihale edildi. Yer teslimi de yapıldı. Mayıs ayından beri hâlâ herhangi bir ivme kazanamadık. Büyük ihtimalle bu proje feshe gidecektir.”

Projenin bu ölüm haberi kamuoyuna yansımaması nedeniyle yankı da bulmadı.

Oysa ne kadar heyecanla başlamıştı süreç..

Yanlış yer seçimini de sineye çeken bölge halkı, bir an önce tamamlansın da ne olursa olsun havasındaydı..

2011′ de yer belirlendi, hızlı kamulaştırma yöntemiyle kısa zamanda yapılacağı alan da yapım işini üstlenecek firmaya teslim edilecek hale getirildi. Derken ihale yapıldı ve ortaya çıkan tekliflerle bu işte bir terslik olduğu da gözlerden kaçmadı. Örneğin ben “22 yıllık işletme karşılığı ancak kendisini amorti edecek bir yatırıma üstelik rakipsiz olduğu bir ihalede bir firmanın nasıl olup ta 9 yıl 9 ay 10 gün gibi bir teklifte bulunduğunun” mantıksızlığını, eğer kendi öz kaynakları yetersizse ve kredi almak durumunda kalırsa, hiçbir bankanın rantabl olmayan koşulları nedeniyle projeyi finanse etmeyeceğini yazıp duruyordum.

Ağzımın payını o dönemin muktedirlerinden biri kendine has üslubuyla verecek “çatlasalar da patlasalar da yatırım çok kısa zamanda tamamlanacak, 2013 Akdeniz Oyunlarına gelecek misafirleri taşıyan uçakların bu havaalanına inmesi için gayret ediyoruz” diyecekti.

Bu kadar da değil…

Aynı günlerde, dönemin Mersin Milletvekili ve Dış Ticaretten sorumlu Bakan Zafer Çağlayan, havaalanıyla ilgili 23 Mayıs 2011 yapılan tanıtım toplantısında; İstanbul Havaalanının 38, Ankara Esenboğa’ nın 10 milyon yolcu kapasitesine sahip olduğuna dikkat çektikten sonra, 30 milyon yolcu kapasiteli Çukurova Havaalanının 2014′ te tamamlanmasının planlandığını açıklayacak ve “Mersin’ in çilekleri uçacak, uçan çilekler yapacağız” müjdesini verecekti. (23 Mayıs 2011 Hürriyet)  (http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/bakan-caglayan-ucan-cilek-yapacagiz-17855637)

O günlerin baş döndürücü sarhoşluğu içinde hiç kimsenin aklına yaklaşık 500 milyon dolara mal olması beklenen ve konuya vakıf çoğu kişinin, 22 yıllık işletmeyle kendisini amorti edeceğini ifade ettiği bir yatırımın hangi kaynaklarla gerçekleşeceği sorusu gelmedi.

O can alıcı sorunun sorulmadığı yerde, uçan çileklerin nasıl yapılacağı gibisinden absürd soruları akla düşürmenin anlamı yoktu. Sorulmadı da zaten…

Ve aradan 8 yıl geçti, geldik bugüne…

Aradaki zaman diliminde ihaleyi alan Koçoğlu firması kredi bulamasa da verdiği teminatı yakmamak için işe koyuldu. Bütün imkanlarını zorladı, yatırım alt yapısının %17′ sini tamamladığını iddia ettiği günlerde 2014 ortalarında havlu attı.

31 Ağustos 2015 günü Bakanlık daha fazla beklemeye gerek görmedi. O arada yaklaşan seçimlerin de estirdiği havayla iktidarın Mersin’den aday gösterdiği yeni yüzler, yeni bir rüzgar estirme umuduyla işin DHMİ olanaklarıyla yapılmasına ön ayak oldu. Proje revize edildi, 30 milyon kapasite küçültüldü. Yatırım alt ve üst yapı olarak ikiye ayrılıp daha mütevazi ölçütlerle ihaleye çıkarıldı.

DHMİ Genel Müdiresinin 15 Aralık 2018 günü Meclis KİT Komisyonuna verdiği bilgilerden anlıyoruz ki, Mart 2019 olarak belirlenen alt yapı tamamlanma işi, %40′ larda tıkanmış ve ilerlemiyor. 900 milyon liraya ihale edilen üst yapıda da yüklenici çivi çakmış değil…

Sonuç ne oldu, ne olur? diye sorduğunuzu duyar gibiyim…

Sonucu, konunun tek muhatabı DHMİ yetkilisi Funda Ocak’ ın TBMM KİT komisyonundaki konuşması yeterince anlatıyor…

Ama tek cümleyle tekrarlayayım:

“Büyük bir ihtimalle bu proje feshe gidecektir”

Ne diyebilirim ki?

Üzgünüm, geçmiş olsun Mersin, geçmiş olsun Çukurova…

2019′ a girerken Mersin’ in yatırım envanterine bakış…

2019′ a girerken Mersin’ in yatırım envanterine bakış…

Adettendir, yıl sonlarında kişiler, kurumlar oturur geçen bir yılın muhasebesini yapar, durumlarını değerlendirirler…

Kentler ve ülkeler için de benzer çalışmalar yapılır, yapılmalı da…

Bu makalede Mersin adına yaşamsal öneme sahip olmasına rağmen, yıllardır tam olarak hayata geçirilemeyen projelerinin son durumunu ele almak istiyorum.

Ağır aksak yürüyeninden raflarda bekletilenlerine, zaman içinde anlamını yitirenlerinden tek bir gün bile yitirilmesinin ağır bedelli faturalarıyla karşımıza çıkanlarına kadar kısa bir envanter çalışmasının, gittikçe zayıflayan toplumsal hafızaya da yararı olacaktır diye umuyorum.

Mersin’ in geleceğini, ülkeden önce kenti orta gelir tuzağından çıkaracak en önemli proje olarak gördüğüm Hub limanı ya da günümüzdeki işlevsel adıyla Kontayner Terminal Projesi, unutulan ve unutturulan ilk yatırım niteliğini koruyor.

Devletin son 20 yılda hazırlattığı tüm 5 yıllık kalkınma planlarında olmazsa olmaz olarak tanımladığı iki kontayner terminal limanından biri için seçilen Mersin, liman yatırımının ne takipçisi oldu, ne de önemi kent dinamiklerince tam olarak anlaşılabildi.

Oysa bu kentin son zamanlarda gittikçe düşen ve 7 bin dolarlara kadar gerileyen kişi başı milli gelir rakamını ilk etapta iki katına çıkaracak, Mersinin refah seviyesini gelişmiş ülke kentleriyle yarışır hale getirecek bir projeydi bu, tozlu raflardan indirilemedi, bundan sonraki encamı ne olur? Meçhul…

Gelelim başlamasına rağmen, gidişatı ve hatta geleceği itibariyle umut vaat etmeyen Çukurova Havalimanına…

2011 yılında temeli atılan, her seçim döneminde iktidara mensup siyasetçilerin açılış tarihleriyle ilgili müjdeler verdiği yatırım, harcanan onca emeğe, kamulaştırmadan tutun da alt yapıya akıtılan onca paraya rağmen bugün itibariyle projeler mezarlığındaki yerini alma durumuyla karşı karşıya…

Herhangi bir olasılıktan söz etmiyorum…

2011 yılının Mayısında tanıtımı yapılırken, en geç 3 yıl içinde yetiştirilen ‘çileklerin dünyanın dört yanına uçacağı’ iktidarın bakanlarınca müjdelenen projenin son durumunu, 15 Aralık 2018 günü TBMM KİT Komisyonuna bilgi veren Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdiresi Funda Ocak şöyle özetlemekte:

“Alt yapının bitim tarihi Mart 2019 ama fiziki gerçekleşme bugün itibariyle yüzde 40. Alt yapıda yüzde 40′ ta tıkandık. Üst yapı 899 milyon liraya ihale edildi. Yer teslimi de yapıldı. Mayıs ayından beri hâlâ herhangi bir ivme kazanamadık. Büyük ihtimalle bu proje feshe gidecektir.”

Sanırım yatırımın nereye doğru evrilmekte olduğu ve projenin yakın geleceği bundan daha özlü biçimde anlatılamazdı. En yetkili kişinin ağzından yıl sonunda bunu duymak üzüntü verici ama gerçekle yüzleşmemiz bakımından önemli..

1 Kasım 2015 seçimlerinden önce AK Parti Mersin adayı olan geçmişin Ulaştırma Bakanı olması hesabiyle de söylediklerini ciddiye almamız gereken Lütfi Elvan’ ın billboardları süsleyen vaatlerinden biri de bir yandan Karaman-Konya üzerinden Ankara-İstanbul’ a, bir yandan da Gaziantep’ e ulaşacak hızlı tren müjdesiydi.

O vaatlerden geçtim, yılan hikâyesine dönen Mersin- Adana hızlandırılmış banliyö hattı tamamlandı mı? Hayır…

Mersin’ in havaalanından da, hızlı tren projesinden de günümüzde ortaya çıkan darboğaz nedeniyle çok daha önemli hale gelen ve iktidar mensuplarının da önemini gördükleri, her fırsatta derhal çözüme kavuşturulacağı söylenen Çeşmeli- Taşucu otoyol meselesi var…

Proje Urfa, Gaziantep, Konya, Kayseri başta olmak üzere ülkenin her yanından Mersin sahillerine akın eden milyonlarca insanı mevcut ve ihtiyaca cevap vermekten uzak yol yerine, Çeşmeli’ de sona eren otoyolun Silifke’ ye kadar uzatılmasını amaçlıyor.

Yaz günleri Antep’ ten Mersin’ e 3 saatte gelen ziyaretçinin, Mersin’den Kızkalesi’ ne 5 saat sürecek yolculuğunu, yaşadığı işkenceyi sona erdirecek projeyle ilgili hemen başlaması yönünde her türlü irade ortaya koyuldu. Bu yılın Ağustos ayında ilk ihale ilanı da yayınlandı. Ancak ihale bilinmeyen -belki de çok iyi bilinen- nedenlerle Ekim ayına ertelendi. O tarih yaklaşırken bu kez 18 Aralıkta yapılacağı duyuruldu.

Sonuç?

18 Aralık günü ihaleye teklif veren bile çıkmadı. Yap işlet devret yöntemiyle yapılması hedeflenen projenin geleceğini, ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik koşullar nedeniyle yaşanan kredi güçlüğü belirledi.

Mersin’ in en acil sorunlarından biri ve özellikle de turizm açısından birincisi bir başka bahara ertelenmiş görünüyor…

Bu durumda Kazanlı- Seyhan turizm bölgesini, 20 yılı aşkın süredir tamamlanmasını beklediğimiz Antalya yolunu, bölgeyi Silifke-Mut üzerinden Karaman-Konya’ ya bağlayacak otoyolu konuşmanın, 2018 envanterindeki yerini tartışmanın da anlamı yok diye düşünüyorum…

Mersin doğu girişini felç eden Hal- Liman- Serbest Bölge arasındaki kavşak düzenleme çalışmalarını 30 aydır tamamlayamayan bir kentte yıllık 14 milyon kontayner elleçleme kapasitesine sahip terminal liman projesini bırakın konuşmayı, hayal etmenin bile fanteziden öte gitmeyeceğini düşündüğüm gibi…

Enerjide merkezileşmeye karşı yerelleşme… (17.12.2018)

Enerjide merkezileşmeye karşı yerelleşme…

Ulus devleti bugüne kadar ayakta tutan dinamiklerin belki de en güçlüsü sayılan ve yönetici sınıf başta olmak üzere giderleri bir yana sosyal devleti zorunlu kılan harcamaların kaynağı olan vergi gelirleri olgusunun küreselleşme ile birlikte erozyona uğradığı bir gerçek…

Asıl dişe dokunur vergiyi ödemesi gerekenler, bir yandan ülke içinde tanınan çeşitli muafiyetler, bir yandan da sınır ötesi vergi cennetleri sayesinde mükellefiyetlerden kurtulurken, devlet harcamalarının yükü bu iki yola başvuramayanların sırtına yükleniyor.

Ülkelerin varlıklarını silip süpüren ve gelir dağılım pastasının neredeyse tamamına konan bir avuç sermaye sahibi onları koruyup kollayan gücün ayakta kalması için gereken harcamalarına bile yeterince katkı yapmıyor…

Bu sürdürülebilir bir durum değil.

Ya küreselleşmeyle hızlanan finans kapitalin ışık hızına yaklaşan ve her an bir yerden başka yere kanatlanıp uçmasını olanak sağlayan sisteme son verilecek, ya da ulus devletlerin krizi gittikçe ağırlaşan boyutlarıyla çökmelerine kadar sürecek yeni bir dönemin perdesini açacak…

Çoğumuz süreçleri mevcut duruma bakarak anlamaya çalıştığımız için, gelmekte olan önüne geçilemez dalganın dünyayı nasıl değiştireceğini tam olarak kavrayamıyoruz.

Bugün çoğu devlet, asıl vergi ödemesi gerekenlerden o paraları toplayamadığı için kümesten kaçamayan korumasız kazları gözlerine kestirmiş durumda. Gelin görün ki, yoluna yoluna o kazlarda da artık dişe dokunur tüy kalmadı.

Devleti yönetenler artık doğrudan vergiler yerine dolaylı vergilere yönelmekte…

ABD’ nin bir döneme damgasını vuran ve gümrük duvarlarını ortadan kaldıran anlaşmaları gözden geçirip, örneğin Çin ile ticaret savaşlarına girişmesinin altında her ne kadar ‘yerli üreticiyi koruma’ gibi efsunlu gerekçeler öne sürülse de, ithalattan devletin daha fazla kaynak sağlaması yatıyor.

Fransa’ da son günlerde boy gösteren ‘Sarı Yelekliler’ isyanının en önemli görünü gerekçesi akaryakıt zammı…

Macron hükümeti yeterince vergi toplayamadığı için veremediği hizmetleri karşılayacak ek kaynak derdine düştü. Yoksulların, umutsuzların sokağa dökülmesinde lokomotif görevini akaryakıt zammından en çok etkilenecek olan şoförlerin başı çekmesi de bundan…

Ülkemize bakalım…

Bugün Türkiye’ de devletin topladığı vergilerin aslan payı dolaylı vergilerden karşılanmakta ve tüm hükümetler bu bozuk sistemi düzelteceklerini vaat etseler de her yıl bu oranlar azaltılacağına arttırılmakta. Örneğin 2017′ de toplanan vergilerin içinde dolaylı vergilerin payı %67′ yi aşmış durumda. Oysa aynı oran en çok şikayete maruz kaldığı 2000 yılında %59 idi.

Devlet ‘çok kazanandan çok, az kazanandan az’ vergi toplayamadığı için, herkesin aynı oranda vergi ödemesi anlamına gelen  kdv, ötv,gümrük vergileri vs gibi dolaylı vergilere yöneliyor.

Bindiğimiz arabadan o arabaya koyduğumuz yakıta, aldığımız cep telefonundan o telefonla yaptığımız her konuşmaya, tüttürülen sigaradan içilen içkinin her yudumuna kadar devlete hayatımızın her anında farkına varsak ta varmasak ta vergi ödeyip duruyoruz.

Devletin ademi merkeziyetçilikten uzaklaşmasının ve gittikçe merkezileşmesinin altındaki en önemli nedenlerin başında da aynı faktör etkili olmakta…

Kantarın topuzunu kaçıran bazı vergilere karşı kimi vatandaş kendi içkisini üretmeye kalkıyor, bulduğu tütünle sigarasını sarıp tüttürüyor.

Bu kişisel çözümler yanında yüksek vergiler akaryakıt kaçakçılığı gibi daha kurumsal suç örgütlerine ilham veriyor ama örneğin elektrikte her türlü özelleştirmeye rağmen merkezi bir otoriteye bağlısınız.

O merkezi otorite üretilen elektriğe dilediği oranda istediği kadar vergi koyar ve mevcut merkezi hükümetler yapıları, anlayışları gereği merkezileşmeye karşı alternatif çözümlere sıcak bakmaz.

Örneğin tek yerde üretilip, tek elden dağıtılacak nükleer enerjiye her türlü teşvik hatta üretimin yüksek fiyatlardan devletçe satın alınması gibi garantiler veriliyor da, bağımsız olarak kendi elektriklerini örneğin güneşten elde etmek isteyenlere aynı olanakların verildiğini söylemek mümkün mü?

Sorunun yanıtı şimdilik pek olumlu olmasa da, süreç uzun vadede en azından enerji üretiminin bağımsız hale geleceğini gösteriyor.

Bu alanda en çarpıcı gelişmelerden biri geçtiğimiz günlerde kasırga nedeniyle elektrik alt yapısı çöken Porto Riko’ da gerçekleşmekte…

Porto Riko son yıllarda tahribatı gittikçe şiddetlenen kasırgalardan fazlasıyla etkilenen Karayiplerin ortasında korunaksız bir ada ülkesi..

Daha önceki kötü hava şartları nedeniyle iletişim sistemi çöken ülkenin imdadına bağlı olduğu ABD hükümeti değil, ABD’ li Google şirketi yetişmiş ve ada üzerinde konuşlandırdığı balon sayesinde insanların iletişimini sağlamıştı.

2017′ deki Maria kasırgası ise onlarca ölü yanında elektrik dağıtım şebekesini yerle bir etmekle kalmadı. Fosil yakıtlar bakımından dışa bağımlı olan ve enerji maliyetleri ABD’ ye oranla iki kat pahalı olan ülke aylarca elektriksiz kaldı.

Diyaliz makinesine, solunum cihazına bağlı hastaların arasında jeneratörlerin de yetersiz kalması sonucu hayatını kaybedenler oldu.

Olumsuz tabloya karşı ilk harekete geçen Tesla şirketi oldu. Google’ ın iletişime bulduğu acil çözüme benzer yolla Elon Musk’ ın şirketi uçaklarla getirdiği güneş panellerini hastane ve itfaiye gibi yaşamsal önemi olan mekanlara yerleştirip, enerjiye kavuşmalarını sağladı.

Tesla ve benzeri kuruluşların rol model olduğu çözüm bugünlerde tüm ülkenin en geç 30 yıl içinde tamamıyla yenilenebilir enerjiye kavuşmasının önünü açacak gibi duruyor.

Ülke parlamentosu gelecekte yaşanması kaçınılmaz kötü hava koşullarından etkilenmeyecek ve dışa bağımlı olmayan, üstelik çevreyi kirletmeyen yenilenebilir enerji üretim programını hayata geçirmek için gerekli yasal düzenlemeleri yapmaya karar verdi.

Düzenlemeler hayata geçtiğinde; her ev kendi elektriğini üretmekle kalmayacak, sokaktan mahalleye büyüyen halka içinde mikro enerji hatlarıyla üretilen elektriği komşulardan başlayarak sokaklar birbirine aktaracak, elektrik birimi üzerinden birbirleriyle alış veriş benzeri takas yöntemine başvuracaklar.

Ve sistem yapısı gereği, hiçbir biçimde merkezi bir otoriteye bağımlı olmayacak. Petrole bağımlı araçların yakın zamanda elektrikle çalışır hale geleceğini de düşünürsek, özerk ve bağımsız enerji üretiminin aydınlatma vs. ile sınırlı kalmayacağını, yaşamın her alanında etkili olacağı yeni bir dönemin de habercisi olacağını söylemek mümkün…

Küreselleşme sevdasından küreselleşme karşıtlığına…

Küreselleşme sevdasından küreselleşme karşıtlığına…

Bugün kapısına dayanan mültecileri sınırda durdurmak için tel örgülerin arkasına silahlı muhafızlar diken pek çok Avrupa ülkesi (örneğin Macaristan ve benzerleri) yoksul kaçakları! öldürmek amacıyla güvenlik elemanlarına vur emri vermekte en küçük bir kaygı duymuyor.

Oysa  aynı Macaristan (ve benzerleri) belli bir servete sahip her türlü yabancıyı kırmızı halılarla karşılamakta, vatandaşlık vermekte…

Ülkelerin aynı sınırlarında yan yana bekleyen artık iki tip görevli var: yoksulları vurmak için elde silah ateş etmeye hazır üniformalı muhafızlarla, para sahiplerini güllerle karşılayan pasaport vermeye amade, gayet kibar, takım elbiseli görevliler..

Fransa’ nın çok kazanıyor diye kendisinden daha fazla vergi alacağını duyan ünlü aktör Gerard Depardieo beş yıl önce depreşen Rusya sevgisiyle o ülkenin vatandaşı olmakta beis görmedi. (Aynı Depardieo bir ara Türkiye vatandaşı olmaya da merak salmıştı.)

Bugünkü başta ulus devletler olmak üzere sınırlara hapsolmuş tüm ülkelere dayalı kurulu nizam artık çatırdamakta…

Gök kubbenin üstlerine yıkılacağını gören mevcut sistemin temel taşları önlem olarak küreselleşmenin önüne geçmeyi, gümrük duvarlarını yeniden inşa etmenin, yönettikleri ülkeleri güvenlik ve mali surlarla koruma altına almanın yollarını aramakta…

İroniye bakın ki, küreselleşmenin mucidi ABD bugün başta mevcut başkan ve onun temsil ettiği zihniyet küreselleşme karşıtlığının bayraktarlığına soyunmuş durumda…

Bir zamanlar küreselleşmeyi emperyalizmin yeni oyunu olarak gören Çin ise küreselleşmenin en büyük savunucusu…

Geldiğimiz sürece bakar mısınız?

ABD, Çin mallarına karşı ek vergiler koyarak, serbest ticaret anlaşmalarını ortadan kaldırmaya çalışırken, aynı serbest anlaşmalarını savunan ve aynı ABD’ yi fikir babası olduğu Dünya Ticaret Örgütü’ ne şikayet eden bir Çin var karşımızda…

Daha da çarpıcı tablo Vietnam’ da gözlerimize sokuluyor…

ABD’ yi girdiği topraklardan çıkarmak için asrın en büyük direnişini gösteren ve girdiği savaşta alt eden Vietnam, başta ABD olmak üzere tüm küresel sermaye temsilcilerine kapılarını ardına kadar açmış durumda.

ABD askerleriyle zapt edemediği Vietnam’ ı Mc Donalds hamburgeri, iphone cep telefonu, Starbucks Kafeleri ve sayısız markasıyla işgal etmiş bulunuyor…

Geldiğimiz süreçte tüm devletler artık kontrolden çıkan ve ülkelerin koyduğu vergilere, sermaye denetimlerine boyun eğmeyen, başına buyruk ‘sınır tanımayan’ sermayeyi yeniden zapturapt almanın yollarını aramakta…

Örneğin tüm ülkelerin uyacağı bir evrensel denetim ve vergilendirme sistemi benimsenip bugün kaynağına bakmadan her türlü paraya sorgusuz kucak açan off shore bankacılığı ve benzer denetimsiz vahaların varlığı sona erdirilebilir mi?

Bu teorik olarak mümkün…

Sonuçta bugün dünyadaki tüm önemli para hareketleri dolar ve euro üzerinden işliyor. O hareketler ise düğmesi ABD’ nin elinde olan ‘swift’ dediğimiz kodlama sistemi üzerinden yürütülmekte. ABD dilediği anda, dilediği para hareketi için düğmeyi açıp kapatma gücüne sahip…

ABD’ nin bazen uzlaşıp bazen gerildiği İran’ la olan ilişkileri ve uyguladığı ambargolardaki en önemli silahı da yine bu ‘swift’ yöntemini ambargoya uymayan ülkelere karşı koz olarak kullanması elindeki mekanizmanın ne kadar güçlü bir silaha dönüştüğünü gösteriyor.

Burada can alıcı soruya geldi sıra…

Lokal olarak kimi ülkeleri, şirket ve hatta şahısları denetim altına almayı hedefleyen böylesi bir mekanizma kurulacak ortak bir küresel vergilendirme ve kontrol altına alma işlevini sağlar mı?

Daha da önemlisi işe yarar mı?

Burada da karşımıza yeni döneme damgasını vuran bilgi çağı ve o çağla ortaya çıkmaya başlayan digital para gibi enstrümanlar çıkmakta…

  1. dünya savaşında zenginler menkul/gayrimenkul servetlerini külçe altına çevirip kapağı İsviçre’ ye attıklarında savaşan tarafların dokunmadığı bu cennette hayatlarını sürdürme imkanını buldular.

Ama altın bulundurmanın, taşımanın, İsviçre’ ye ulaştırmanın pek çok riski, karşılaşılan bedelleri vardı.

Oysa bugün cebinizde veya zihninizde taşıyabileceğiniz şifreyi dilediğiniz zaman ve mekanda para olarak harcayabileceğiniz Bitcoin ve benzeri çok sayıda uygulama artık altın ve dövizin yerini almakta…

Ve bu henüz tanışmaya başladığımız digital enstrümanlar en ağır hasarı nereye verecek dersiniz?

‘şiddet tekelini elinde bulundurma’ yanında o şiddet tekelini bile ancak para basma gücüyle sürdüren ulus devletlerin asıl kontrol mekanizmasını kaybetmelerinin eli kulağında…

Örneğin bugün basma maliyeti neredeyse sıfır olan dolarlarla parasal anlamda dünyaya hükmeden ve kurduğu finans sistemi sayesinde küresel ekonomiyi kontrol eden ABD, yarın cebinde taşıdığı kağıt parçasındaki şifreyle dilediği varlığı alıp satabilen yeni sisteme karşı ne yapacak? (bugün dünya mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık %80′ i dolarla el değiştiriyor ve 100 dolarlık banknotun maliyeti yaklaşık 3 cent)

Sadece digital paralar mı tehdit ediyor ulus devletleri derseniz?

Onun kadar etkili bir başka etmen olan enerjiyi devlet ve devletin kontrol ettiği sistemin dışına çıkaran, farklı yenilenebilir enerji üretim modelleri sessiz sedasız boy vermekte…

Örneğin bir mahalle, kasaba, hatta küçük ölçekli ülkeleri kaplamaya başlayan güneş panelleri…

Elektriğin hayatımıza girdiği ilk günden beri artan biçimde merkezi otoriteye ve o otorite ile ortak hareket eden enerji kartellerine mahkum eden eski tip elektrik üretim ve dağıtımını mikro ölçeklere indirgeyip yerelleştiren, özerk hale getiren güneş enerjisine dayalı yepyeni bir dönem bu…

O dönemin ayak seslerini duyuran en çarpıcı gelişme ise bugünlerde yoksul Porto Riko’ da yaşanmakta…

Porto Riko’ nun güneş enerjisiyle başlayan yeni yolculuğu bir sonraki makale konusu olsun…

 

Ulus devletleri besleyen finans kapitalin yeni evresi… (10.12.2018)

Ulus devletleri besleyen finans kapitalin yeni evresi…

Bugün devletler; adalet dağıtma, güvenliği sağlama, vergi toplama gibi insanlığın yerleşik düzene girmesiyle başlayan klasik işlevlerinin ötesine geçmiş durumda…

Weber’ in ünlü “devlet şiddet araçlarının meşru tekelini elinde bulunduran aygıt” tanımı da artık yetersiz kalmakta.

Kalmakta çünkü, 1970′ lerde ilk ayak sesleri duyulan, 80′ lerle yükselişe geçen ve 2000′ lerden sonra ete kemiğe bürünen küreselleşme ile birlikte o güne kadar ezber haline gelmiş tüm kavramlar aşınmakta hatta yerle bir olmakta..

Örneğin ulus devletleri var eden ve şiddet araçları dahil, her türlü hizmeti yapmasına ön ayak olan ‘vergi toplama’ misyonu anlamını yitirmeye başladı.

‘Parayı verenin düdüğü çalması’ misali, devletlerin düdüğü çalması için gerekli parayı bulması, küresel şirketlerin sınırları yıkıp, sınır ötelerine geçmeleriyle gittikçe güçleşir hale gelmekte…

Ulus devletlerin vergi tahakkümünden ilk kurtulma denemeleri; özellikle büyük tonajlı gemileri dünya denizlerinde seyreden armatörlere kapılarını açan ve çok düşük vergilerle onların sahip olduğu gemilere bayrağının asılmasına olanak tanıyan kimi uyanık devletler sayesinde başlar…

Panama, Kıbrıs, Malta ilk akla gelenler…

Gelişmeler bununla da kalmaz..

Ulusal sınırlar içindeki başta denetim ve vergi gibi can sıkıcı oyun kurallarına uymak istemeyen, gittikçe de serpilip büyüyen sermaye, ortaya çıkan bu yeni servetlerden pay almak için denetimi gevşeten, vergileri neredeyse kaldıran pek çok yeni ülkenin cazip davetleriyle karşılaşır.

Küreselleşmenin ilk döneminde vergi cennetleri olarak anılan özellikle ada statüsündeki haritada yeri zor gösterilen uyduruk ülkelerle yetinen küresel sermaye zaman içinde o güne kadar burnundan kıl aldırmayan büyük devletlerin de ilgi alanındadır artık.

Türkiye gibi gelişmek için yabancı kaynağa ihtiyaç duyanlardan, dünya finans sektörünün mabedi ve kalesi İngiltere’ ye kadar neredeyse tüm ülkeler; aslında büyük kısmı kırmızı bültenlik servetlere “gel de nasıl gelirsen gel” çağrıları eşliğinde kaynağını sorgulamaya gerek duymadan kırmızı halılar sererler. (Bugün bir milyon dolardan az servetle dünyanın en saygın sayılan pasaportlarından birini o ülkenin vatandaşlık kimliğiyle birlikte cebinize koymanız mümkün.)

Servetlerin kaynağını araştırmak şöyle dursun hiçbir denetime tabi olmadan kurulan ya da başka ülkelerden kaçıp gelen şirketlere kapılarını sonuna kadar açar.

Bugün dünyanın toplam servetinin yarısından fazlasını bir avuç zengin kontrol etmekte. (Dünya üzerindeki servet dağılımını düzenli olarak ölçen İngiliz yardım kuruluşu  OXFAM’ a göre en zengin 8 kişinin serveti, 180 ülkede yaşayan ve dünyanın yarısından da fazla 3,6 milyar insanın toplam servetinden daha fazla)

Daha da önemlisi günümüzde devletler verdikleri hizmetler ve yaptıkları harcamaları karşılamak için  toplamak zorunda oldukları vergileri ya dolaylı (Türkiye gibi) ya da sabit gelirlilerin ödemek zorunda kaldıkları katma değer ve benzeri vergiler üzerinden sağlayabiliyorlar.

Zenginler ise vergi cennetlerine bir biçimde aktardıkları servetlerle, paraya ihtiyaç duyan tüm dünya devletlerine borç veriyor, paradan da para kazanıyorlar…

Kaba hatlarıyla bu dar alana özetin de özeti biçimde sığdırmaya çalıştığım yöntem öylesine dal budak sarmış duruma geldi ki, ‘atı alanın Üsküdar’ı geçmekte olduğunun farkına varan’ devletler, her gün farklı yöntemlerle artık bir daha ‘kümese dönmesi imkansız kazları’ nasıl olup ta bir punduna getirecekleri, yeni baştan yolabilecekleri gibi hayli karmaşık hale gelen konularda kafa patlatıp duruyorlar…

Bir zamanların her türlü servetine kucak açan İsviçre’ si, gizli hesaplarla ilgili uygulamalarını hafifletmek zorunda kalınca, o paralar yeni adresler bulmakta gecikmedi. Isle of Man, Liechtenstein, Panama, Güney Kıbrıs, Bahamalar yeni İsviçre olmaya en hevesli listesinin başında yer almakta. O kadar ki Isle of Man ve Liechtenstein sırf bu alanda hizmet yapmak için kurulmuş gibi duruyorlar.

AB gibi oluşumlar bu tür gelir kaybına yol açan sınır ötesi servetlere, sermayeye karşı önlemler almaya, yeni düzenlemeler yapmaya çalışıyor ama kümesin sahibi, o ünlü deyim “örümcek ağları, küçük sinekleri yakalıyor, büyük sinekler ağı delip geçiyor” misali ancak kaçamayan güçsüz, mecalsiz tavukları yakalayabiliyor. Asıl besililer çoktan yol aldı ve bir daha kümeslere dönmeme kararında…

Tüm varlığını topladığı vergilerle sürdüren, hantal ve sırtındaki yükü taşıyamaz hale gelen kimi ulus devlet, çok kazanandan çok vergi almaya kalktığında, o büyük servet sahibi, bavulunu toplayıp başka ülkenin kapısını rahatlıkla çalmakta…

Ulus devletleri ve o devletlerin toprakları üzerinde yaşayan herkesi yakından ilgilendiren, yeni nesillerin de geleceğini doğrudan etkileyecek gelişmeleri anlatmayı sürdüreceğim…

CHP, Mersin Büyükşehir’ i nasıl kazanır? (07.12.2018)

CHP, Mersin Büyükşehir’ i nasıl kazanır?

Önceki makalede o gün için hayli riskli de olsa “Mersin’ de Büyükşehir tablosu netleşiyor” ifadesini dile getirdim.

24 saatin bile uzun sayıldığı Türkiye siyaset arenasının gittikçe kayganlaşan zemininde iddialı bir başlıktı ancak geçen birkaç gün beni yanıltmadı.

Örneğin Hamit Tuna’ nın AK Parti- MHP ortak adayı olacağını söyleyip duruyordum, yapılan müzakereler bunun boş bir iddia olmadığını, ‘AK Partinin İstanbul, Ankara, İzmir’ de alacağı desteğe karşı, Adana, Mersin Büyükşehir Belediyeleri başta olmak üzere 6 il belediyesini MHP’ ye bıraktığını, daha da önemlisi buralarda aday bile göstermeyebileceğini ortaya koymakta.

Henüz netleşmese de çok daha önemli ve güvenilir kulis bilgilerine bakılırsa AK Parti’ nin MHP’ ye yönelik Mersin Büyükşehir Belediye adayını destekleme jesti bununla da sınırlı kalmayacak.

2014′ te MHP’ nin kazandığı en az 6 ilçede yine benzer tavrı benimseyeceği, kısaca Mersin’ in ortak cephede kazanılması olası tüm belediyelerini şimdiden MHP’ ye terk edeceği konuşuluyor…

Gerçekleşir mi? Bekleyip göreceğiz…

Gerçekleşirse daha önemli bir soruya cevap vermek zorunda kalacağız.

Bugüne kadar AK Partiye oy vermiş seçmen gönül rahatlığıyla sandığa gidip, Erdoğan işaret etti diye MHP’ li isme oy verir mi?

Örneğin bugüne kadar HDP’ ye değil de AK Partiye oy vermiş muhafazakar Kürt seçmen bu kez sandığa gidecek mi? Sandığa gittiğinde ve karşısında kendisine daha yakın bir başka aday varsa dahi ortak adaydır diye MHP’ li birine eskiden ortaya koyduğu kararlılıkla oy verecek mi?

Burada CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu ve kurmaylarının Mersin’ e bakışları, nasıl bir ittifak denklemini hayata geçirecekleri kadar Büyükşehir ve hatta ilçe Belediye Başkan aday profilleri önem kazanacak…

Eğer CHP, Kocamaz’ ı aday gösteren İyi Parti ile Büyükşehir yerine ikinci bölge olarak adlandırdığımız Erdemli’ den başlayıp Anamur’ a kadar uzanan ilçeler üzerinden daha küçük ölçekli ve ilçe bazlı bir aday uzlaşısı sağlayabilirse, seçim sonuçlarını baştan aşağı etkileyecek bir tablo ile karşılaşmamız hiç te sürpriz olmaz.

Aynı biçimde CHP, başta Büyükşehir olmak üzere Tarsus’u da içine alan birinci bölgede HDP desteğini alabilirse, 2014′ te kaybettiği Büyükşehir’ de en iddialı parti durumuna gelmekle kalmaz, 25 yıldır kazanamadığı Toroslar ve Tarsus yarışında potaya girer..

HDP eş Başkanı Pervin Buldan’ ın “halkımızın istediği, demokrasi güçlerinin tamam dediği bir isim çıkarsa biz CHP- İyi Parti adayını da destekleriz” açıklamasını sadece İstanbul, Ankara, İzmir ile sınırlı görmeyin. HDP, Adana ve Mersin’ de de benzer bir tavır sergileyecektir. Bunun için öne süreceği tek talep olsa olsa, CHP’ nin de benimseyeceği HDP’ ye yakın bir ismin Akdeniz Belediye Başkanlığına aday gösterilmesi olur ki, onca pazarlıkta lafı bile edilmez…

24 Haziran sonuçları, HDP’ ye oy veren seçmenin gönlünü kazanacak adaylarla CHP adına bugüne kadar en zor beldelerden biri olan Toroslar’ ı alabilecek potansiyele kavuştuğunu gösteriyor.

24 Haziran sandık sonuçları özellikle de Mersin’ de CHP- HDP tabanlarının nasıl oy geçirgenliği içinde olduğunu yeterince ortaya koydu.

Partiler arasında herhangi bir ittifak olmamasına ve CHP özellikle uzak durmasına rağmen, başta Yenişehir, Toroslar olmak üzere birinci bölgedeki tüm ilçelerin o tablo ışığında 31 Mart 2019 yerel seçimlerine de taban geçirgenliği damgasını vurabilir.

Aşağıda birinci bölgedeki AK Parti- MHP ve CHP-HDP 24 Haziran oy toplamlarını ilçeler bazında bulacaksınız.

O tablo zaten önümüzdeki yerel seçimlerle ilgili yeterince bilgi dolu mesajlar veriyor..

Tabii almasını bilene..

Mersin birinci bölge AK Parti- MHP ve CHP-HDP ve Mersin il geneli toplam oyları:

 AKPMHPTOPLAMCHPHDPTOPLAM
TARSUS48.30339.43287.73551.84233.45085.292
AKDENİZ39.17711.37550.55236.82653.40590.231
TOROSLAR54.98621.90576.89133.64740.31673.963
YENİŞEHİR31.11311.67242.78559.32633.77893.104
MEZİTLİ26.52711.41637.94343.63118.30861.939
İL (BŞB)*307.859142.295450.154298.089186.653484.742

* il geneli oyları yerel seçimde kullanılmayacağı için yurt dışı oylar hariç hesaplanmıştır

Mersin’ de Büyükşehir tablosu şimdiden netleşirken…(5.12.2018)

Mersin’ de Büyükşehir tablosu şimdiden netleşirken…

Mevcut Mersin Büyükşehir Belediye Başkanının seçildiği partisi MHP tarafından aday gösterilmemesiyle başlayan belirsizlik, sonunda İyi Parti lideri Akşener’ in grup toplantısında yaptığı açıklama ile sona erdi.

Akşener Kocamaz’ ın kolunu kaldırarak, bir dönemin noktalandığını açıkladı. Kapanan perdenin yerine yenisinin açılıp açılmayacağını 31 Mart akşamı sandıkların açılmasıyla göreceğiz.

Bahçeli’ nin AK Parti ile ittifak görüşmelerinin sonucunu beklemeden MHP’ li Toroslar Belediye Başkanı Hamit Tuna’ yı Kocamaz’ ın yerine aday ilan etmesi ve Kocamaz’ ın karar karşısında köşesine çekilmeyip “daha yapılacak yarım kalan işlerim var” diyerek meydanı terk etmemesi şimdiden Mersin özelinde milliyetçi kesimin hayli gergin ve şimdiden söylemlere yansıyan iki cepheli bir yerel seçime hazırlandığını gösteriyor.

Partisinden istifa ederken kendisine karşı tuzaklar kurulduğunu söylerken doğrudan kimi isimleri hedef tahtasına oturtarak “hakkımı helal etmiyorum” diyen Kocamaz’ a karşı, MHP il başkanının hafta sonu bir toplantıda dile getirdiği söylemler seçime giden sürecin işaretlerini yansıtması bakımından dikkat çekici…

25 yıldır belediye başkanlığı sıfatını Kocamaz’ ın kazanmadığını, o sıfatı kendisine ülkücü hareketin verdiğini  söyleyen MHP il başkanı sözü “helalleşmeye” getirip şunları söylüyor:

“şehitlerin analarının gözyaşları kadar hakkın var mı bu partide? Bir de çıkıyorsun 25 yılın hakkını savunuyorsun. Bu haklarımızı sana nasıl helal edeceğiz Burhanettin Kocamaz? Ülkücü, hayatını her şeyiyle vatanına, milletine, davasına adamış kişidir. Ülkücünün tarifi budur.”

Yukarıdaki sözler yerel seçimlere doğru milliyetçi kesimde düne kadar kapalı kapılar ardında süren çekişmenin, ‘yen içinde kalan kırılmış kolun’ artık ortaya çıkmak bir yana meydanlara yansıyacağının da ilk işaretleri gibi görünüyor.

Gerçekten de 2014′ ten beri Kocamaz ile Tuna arasında kamuoyuna yansıtılmamaya çalışılan bazen gizli bazen açık bir rekabet olduğu sır değil. Zaten aday yapılmamasında Tuna’ nın rolü olduğunu dile getiren ve suçlayıcı ifadeler kullanan da Kocamaz’ ın kendisi…

Kavganın artık kişiler üzerinden çıkıp, iki parti arasında söz düellosuna dönme potansiyeli de var elbet… Bekleyip görelim ve gelelim Kocamaz’ ın İyi parti adayı olmasıyla şekillenmeye başlayan Mersin tablosuna…

MHP’nin kendisini aday yapmayacağının belli olduğu andan itibaren, Kocamaz adını bir türlü açıklamadığı pek çok partiden kendisine teklifler yapıldığını söyleyerek, aslında tüm partilerin önerilerine açık olduğunu da deklare etti.

Bununla da kalmadı. CHP ya da AK Parti’ den aday olabileceği yönünde ortaya atılan tüm iddiaları da yalanlamaktan çok, doğrulayacak bir tavır sergiledi.

İstanbul ve Ankara Büyükşehir seçimlerini kazanmak bir yana Mecliste de MHP desteğine muhtaç AK Partinin, bir Mersin uğruna müttefiki ile köprüleri nasıl olup ta atabileceği bile bazı kesimlerce sorgulanmadı.

CHP’ de ise masa başı mühendislik hesapları yapan, İyi Parti ve CHP oylarını 24 Haziran tablosundan hareketle toplayıp bunlardan sonuç çıkaran kimi isimler aylarca Kocamaz’ ın İyi Parti- CHP ortak adayı olacağı iddialarını sıcak tuttular.

Tüm beklentiler bugün itibariyle sona ermiş bulunuyor.

Akşener’ in 4 Aralık 2018 Salı günü henüz Kılıçdaroğlu ile ittifak görüşmelerini sonuçlandırmak üzere bir araya gelmeden ve o birlikteliğin yürüyüp yürümeyeceğini görmeden Kocamaz’ ın adaylığını açıklaması, en azından iki partinin Mersin’ de ortak aday beklentilerini sona erdirmiş oldu.

AKP-MHP’ nin yerele dönük ittifak tablosu henüz netleşmese de, özellikle AK Partinin Mersin’de bugüne kadar aday belirleme yönündeki çekingenliği gösteriyor ki, iki parti Tuna ismi üzerinde mutabakat sağlama noktasındalar veya çok yakınlar.

O cephede pazarlıkların Büyükşehirden ziyade ilçeler bazında  sürdürülmesi ve ortak adayların pazarlıklara göre şekillenmesi sürpriz sayılmamalı.

Bu durumda belli ki sağ ve özellikle de sağın milliyetçi cenahında Tuna-Kocamaz arasında bir yarışa tanık olacağız. Kimbilir, iki isim arasında beş yıl öncesinden başlayıp süren gizli/açık kavga 31 Mart 2019 akşamı belki de ikisinin sahneden inmesiyle sonlanacak…

Mersin’ de bugün ortaya çıkan tablo en çok kime yaradı derseniz?

Öncelikle ve parti olarak CHP’ ye ama ondan da öte, yakınlarına ifade ettiği kadarıyla ‘kendisini en çok yoran il’ olan Mersin’ deki belirsizliğin ortadan kalkmasıyla eli rahatlayan CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’ na…

Milliyetçi kesimde oyların az veya çok bölünecek olması aritmetik olarak CHP’ ye altın fırsat sunmakla kalmıyor, aynı zamanda düne kadar İyi Parti ittifak hesapları nedeniyle milliyetçi seçmene sıcak gelecek aday arayışları yerini Kürt tabanın oyunu alacak, en azından onların tepki göstermeyecekleri bir ismi öne çıkarma beklentilerini güçlendiriyor…

Tabanda böylesi bir ittifak gerçekleşebilir mi?

İlçeler bazında ele alındığında çok daha sağlıklı analizler yapılabilecek o olasılıkları da bir sonraki yazıda ele alacağım…