Sandığa giderken..

Sandığa giderken..

Başlığı seçimden iki gün önce attım ama siz bu satırları sonuçların belli olmasından sonra okuyacaksınız.

Farklı bir iklimde gidildi 31 Mart seçimlerine…

Bir yandan ekonomik kriz, bir yandan anlatacak yeni hikayesi olmayan iktidarın getirip önümüze koyduğu ‘beka’ meselesi..

Ülke yeterince ayrışmıştı zaten, bu kez de toplum bu iki mesele üzerinden cephelere ayrılmış durumda.

Yerel seçimle beka meselesinin ne ilgisi var demeyin?

Erdoğan iktidarı için her gitme olasılığının akıllara gelme ihtimali bile ‘beka’ anlamına geliyor.

Ülkeyi tek başına yöneten her muktedir için iktidarının zayıflaması, meşruiyet tartışmalarını da ortaya getiriyor.

Haksız da sayılmaz. Yanına aldığı MHP desteğine rağmen  %50′ nin altına inecek, özellikle de kendisine ait parti oylarını %40′ ların altına, %35 bandına geriletecek her tablo, tartışma dozunun oyların gerileme oranlarıyla belirleneceği yeni bir dönemin de habercisi olacak bir biçimde…

Erdoğan ve destekçisi Bahçeli istedikleri kadar, 31 Mart gecesi sonuçlar ne olursa olsun ülkenin 4,5 yıl boyunca yeni bir seçimle karşılaşmayacağını iddia etsin, iddianın ispatı ancak sandıktan çıkacak tabloyla mümkün olacak.

En azından ekonomik alanda işlerin iyi kötü gittiği son seçimlerde bile %50′ yi güç bela bulmuş bir iktidar, bugün mutfakta başlayan ve dört yanı saran yangına karşı aynı oranları yakalayabilir mi?

Elbette çok zor..

Zaten ‘beka’ meselesinin ortaya atılmasının ve Erdoğan cephesinde diğer tüm tartışmaların önüne taşınmasının sebebi de bu…

Milletin soğan kuyruklarına mahkum edildiği bir ülkede, istediğiniz kadar ekonominin ne kadar iyi olduğunu, en kötünün geride kaldığını anlatın, buna insanları inandıramazsınız.

İnandıramayacağınız için de, para/pul istemeyen sanal bir söylemi ortaya atmak, o söyleme uygun hayali düşmanlar üzerinden tüm toplumu korkutmak,kendi cephenizdekilere de ‘beka’ jargonuyla ikna etme gibi zor bir işi sürdürmek zorundasınız.

2002 seçimlerine giderken, ülkede yokluğu, yolsuzluğu, yasakları kaldıracağını söyleyerek iktidar olan bir siyasi hareketin Erdoğan eliyle bugün geldiği yer burası.

Artık yolsuzluğu tartışamıyoruz çünkü yasakları ortadan kaldırıp ülkeyi her şeyin tartışıldığı özgürlüklere kavuşturacağını söyleyenlerin elinde bugün eskisine oranla çok daha beter yasakların hüküm sürdüğü bir iklimde boğuluyoruz.

Yokluk derseniz, ona da cevabı yine Erdoğan çarpıcı sorunun içinde veriyor: “patlıcancılara, bibercilere, patatesçilere sesleniyorum, bir merminin fiyatını biliyor musunuz?”

İş ‘bekaya’ işte bu ifadeyle evriliyor ve ‘bekanın’ söz konusu olduğu yerde kimse çıkıp kuyruklara mahkum patatesi ağzına bile alamaz. Alanın bir süre sonra ‘ihanetle’ suçlanmayacağının garantisi yok çünkü…

İşte böyle bir ortamda girilen yerel seçimde ne projeleri, ne gittikçe şiddetlenen ekonomik kriz ve işsizliğin işleri daha da içinden çıkılmaz hale getireceği bir ortamda seçeceğimiz isimlerin karşılaşacağı tabloları doğru dürüst tartışamadık bile..

Ve bu ortamda geldik karar gününe…

Bana göre bu seçimde hangi isimlere oy vereceğimizden çok daha önemli bir tercih yapmak zorundayız.

Tıpkı ülkenin iki cepheye ayrılması gibi o cephelerle anılan yaşam biçimleri kentlerle de özdeşleşir hale gitmekte…

Muhafazakar kentlerle, batı değerlerine açık seküler kentler…

Erdoğan dönemi eskiden de var olan bu ayrışmayı gidereceğine, muhafazakar  kentleri de çağdaş iklimle tanıştıracağına, özellikle de 2011′ den itibaren yoğunlaşan biçimde muhafazakarlığı kurumsallaştıran adımlar attı. Bunu pek çok alanda ve çarpıcı biçimde izledik, izliyoruz.

Konya, Kayseri, Erzurum, Maraş hatta ulaştığı oy oranının da desteği sayesinde Gaziantep artık bu tanıma uygun yaşam biçimi ve ruhu olan kentler…

Bir de seküler İzmir var diğer cepheye örnek olan. (Anımsayalım sonradan sürçü lisan olarak dile getirildiği ifade edilse de ‘Gavur İzmir’ tanımı durup dururken ortaya atılmış bir söylem değildi. Aksine ayrışan kentleri algılayan bir düşüncenin dışa vurumuydu tanım)

Bu yerel seçimde Mersin gibi, Adana ve Antalya gibi iki arada ‘Araf’ta’ kalan kararsız kentler var..

Bu kentler sadece Büyükşehir’ e veya beldelerine başkan seçmeyecekler. Daha da önemlisi ‘muhafazakarlık’ ile ‘sekülerlik’ arasında kararsız gibi duran bu ve benzeri kentler bir tercih yapmak zorunda kalacaklar.

150 yıldır kozmopolit yapısını korumuş, limanı sayesinde elinde tuttuğu dünyaya açılma avantajını, çok renkli, çok seslilik özellikleriyle harmanlayarak ister istemez özgür yaşam biçimini benimsemiş Mersinli her birey, son tahlilde seçimini buna göre yapacaktır diye düşünüyorum.

Yeni Büyükşehir Başkanını bekleyen tablo ve Haciz gelen Belediye…

Yeni Büyükşehir Başkanını bekleyen tablo ve Haciz gelen Belediye…

Bir önceki makalede seçimler yaklaşırken, oy verecek vatandaşı proje sağanağıyla karşı karşıya bırakan Mersin merkez ilçe belediyelerinin bütçe olanaklarını ortaya koymaya çalışmıştım.

Mersin dediğime bakmayın, Türkiye’ nin genelindeki durum verdiğim örneklerden farklı değil.

Akıllarına gelen gelmeyen, duydukları ipe sapa gelmez ne kadar proje varsa, yapılabilirliğine, maliyetine, olur da seçilirlerse başına geçecekleri belediyelerin kaynaklarına, imkanlarına aldırmadan üzerimize boca edenlerin, yarın seçilirlerse dile getirecekleri mazeretleri şimdiden işitir gibiyim.

Genelde ayaklar suya erip, hayallerin yerini gerçekler aldığında ilk duyacağımız bahane “kasa boş, enkaz bırakıp gitmişler” olur.

Aslında kasaların, bilançoların ne olduğunu anlamak için müneccim olmak gerekmiyor. Çünkü günümüzde her şeye olduğu gibi yerel yönetimlerin bütçe bilgilerine ulaşmak zor değil. Ama seçimden önce gerçekleri söylese oy alamayacağını, “şikayet ediyorsan niye aday oluyorsun” haklı sorusuyla karşılaşacağını bildikleri için, adaylık sürecinde bulutlarda dolaşır, seçilirlerse yere ayak basarlar.

İlçe Belediyeleri böyle de, Büyükşehirler farklı mı?

Örneklemeyi yine Mersin’ den, Mersin Büyükşehir Belediyesi üzerinden yapmaya çalışacağım.

Mersin Büyükşehir Belediyesi ve Anonim Şirket olsa da belediyeye ait su kanalizasyon hizmeti veren ve Allahın suyunu parayla satarak altın yumurtlayan tavuk olarak ta nitelendirilecek Meski’ nin yıllık toplam bütçeleri yaklaşık 500 milyon dolar civarında… (Sayıştay denetiminden geçmiş ve diğer tüm yıllarla paralellik arz eden 2017 verilerine göre BŞ gider bütçesi 1 milyar 395 milyon TL ve Meski’ nin gider bütçesi ise 510 milyon TL iki kurumun gider bütçelerini aynı yılın 3,6 TL/$ ortalama dolar kuruna bölersek 529 milyon dolar gibi bir rakama ulaşırız. Diğer yıllarda da dolar bazlı bakarsak üç aşağı beş yukarı benzer rakamlar çıkıyor karşımıza)

Demek ki, 2014′ ten bugüne geçen 5 yıllık süre içinde BŞ yönetimini sürdüren Kocamaz’ ın başında olduğu dönemin toplam harcama bütçesi yaklaşık olarak 2,4 ile 2,5 milyar dolar arası bir rakama ulaşıyor.*

Böylesi bir bütçeye karşı 5 yılın sonunda seçilecek yeni başkan ve yönetimini nasıl bir tablo bekliyor dersiniz?

Geçtiğimiz günlerde yaşanan hayli çarpıcı ve örneğine zor rastlanır gelişme sayesinde yukarıdaki sorunun yanıtı için oturup 31 Mart sonrasını beklememize gerek kalmadı.

Ne mi oldu?

Son 5 yıllık Kocamaz döneminde Belediyenin en büyük ihalelerini alan aynı kişinin tek başına sahibi olduğu iki şirketin tahsil edemedikleri alacakları nedeniyle haciz yoluna gittiklerine tanık olduk.

Tam gaz yapılan harcamalar, dağıtılan ihaleler sonucu, aylardır ödeme sıkıntısında olan Büyükşehir Belediyesinin kapısına, seçimlere 10 gün kala alacaklı müteahhitlerden biri haciz kararıyla dayandı. Taraflar arasındaki yazışmalardan anlıyoruz ki, belediye alacaklıya 2018 Aralık ayının son haftası 170 milyon lira ödemiş ama kalan 188 milyon liralık (eski parayla 188 trilyon veya dolar üzerinden konuşursak yaklaşık 38 milyon dolar) borç için müteahhit  yine de haciz işlemi başlatıp, belediyenin kapısına dayanmış.

Belli ki, aday olamayan ve 31 mart akşamı kim seçilirse seçilsin çantasını alıp gidecek mevcut başkandan sonra alacaklarıyla ilgili kaygıya kapılmış belediyenin Kocamaz dönemindeki en büyük ihale alan ismi…

Kim bilir, Kocamaz’ ın yerine geçecek yeni Başkanın, ödemeleri geciktirmesine karşı bir ön önlem alma yolunu seçmiş te olabilir.

Haciz kararına karşı Mersin Büyükşehir Belediyesi ne yaptı derseniz?

İşin o kısmı daha da ilginç…

Büyükşehir’ in resmi internet sitesinde yer verilen açıklamaya göre “Borçların vadeye yayılması için gayrimenkullerin teminat olarak gösterilmesi işlemi yapılmakta”

Bunun ne anlama geldiğini okuma yazması olan herkes bilir ama yineleyeyim:

Belediyeler kamu kurumu ve gayrimenkuller başkan veya yönetiminin tasarrufunda değil, hepimizin kısaca halkın malı. Halka ait malı mülkü, yaptırdığınız işlere karşı idareci olarak teminat göstermek te neyin nesi diye kafa yormayın?. Gerçek tek kelimeyle tam da bu…

Aynı kişinin sahibi olduğu iki şirketin Mersin Büyükşehir Belediyesinden son olarak üstlendiği iki ihalenin toplamı 1,2 milyar TL (dolar bazında yaklaşık 250 milyon dolar) ve şirketlerden sadece birinin yaptığı iddia edilen işlerden haciz konusu ettiği kalan alacağı 188 milyar TL (38 milyon dolar)

Şirketlerin sahibi aldığı ve alacağı için haciz uyguladığı 250 milyon dolara karşı hangi işleri yaptı, bu kentte yaşayan vatandaşın günlük hayatına farklılık katacak hangi projeleri üstlenip tamamladı bilmiyorum?

Ama bildiğim bir şey var…

5 yılın sonunda Mersin Büyükşehir direksiyonundan kalkacak olan Kocamaz’ ın bıraktığı Belediye, müteahhitlerin alacakları nedeniyle haciz işlemi başlattıkları, hacizler dursun diye de Başkan emriyle kamuya ait gayrimenkullerin teminat verildiği bir kurum görünümünde…

Seçimden önce hatırlatayım istedim, sonrasında koltuğa oturacaklar dövünmesin diye…

*Mersin BŞ gider bütçesi (Sayıştay denetiminden geçen yıllar itibariyle)

  MESKİ TOPLAM TOP. $
2014 515.804 242.389 758.193 361.044
2015 1.010.179 353.647 1.363.826 501.406
2016 886.482 541.692** 1.428.174 476.058
2017 1.394.512 509.250 1.903.762 528.823

 **2016 MESKİ bütçesi, Sayıştay denetiminden geçen kurum bütçeleri arasında yer almadığı için MESKİ’ nin yaptığı ve internet sitesinde yer alan çok yıllı bütçe projeksiyonu verilerinden alınmıştır.

Haciz gelen Belediye…

Haciz gelen Belediye…

Tam gaz yapılan harcamalar, dağıtılan ihaleler sonucu, aylardır ödeme sıkıntısında olan Büyükşehir Belediyesinin kapısına, seçimlere 10 gün kala alacaklı müteahhitlerden biri haciz kararıyla dayandı. Taraflar arasındaki yazışmalardan anladık ki, belediye alacaklıya 2018 Aralık ayının son haftası 170 milyon lira ödemiş ama kalan 188 milyon liralık borç için yürütülen haciz işlemine engel olamamış. Belli ki, bir hafta sonra çantasını alıp gidecek mevcut başkanın yerine gelecek olanın ödemeleri geciktirmesine karşı bir ön önlem alma yolunu seçmiş taşeron…

Haciz kararına karşı Mersin Büyükşehir Belediyesi ne yaptı derseniz?

İşin o kısmı daha da ilginç…

Büyükşehir’ in resmi internet sitesinde yer verilen açıklamaya göre “Borçların vadeye yayılması için gayrimenkullerin teminat olarak gösterilmesi işlemi yapılmakta”

Bunun ne anlama geldiğini okuma yazması olan herkes bilir ama yineleyeyim:

Belediyeler kamu kurumu ve gayrimenkuller başkan veya yönetiminin tasarrufunda değil, hepimizin kısaca halkın malı. Halka ait malı mülkü, yaptırdığınız işlere karşı idareci olarak teminat göstermek te neyin nesi?

Projeler iyi de, para nerede?

Projeler iyi de, para nerede?

2009 yılında yapılan ve 2013 organizasyonun nerede yapılacağını belirleyen oylamayı Mersin ile yarışan Yunanistan’ın Volos kenti Belediyesi kazandı. Ancak Yunanistan, ABD’ de başlayan ve Avrupa’ ya sıçrayan 2008 büyük krizinin ardından başta ekonomisi olmak üzere tüm kurumlarıyla çökünce, iflas eden ülke gibi Volos’ ta sıfırı tüketip organizasyonu yapamayacağını duyurdu. Sonrasını biliyorsunuz, Akdeniz oyunları komitesi tek seçenek olan Mersin’ in kapısını çaldı.

Bunları niye mi anlattım?

Erdoğan ve iktidarı kabul etmese de ülke ciddi bir krizin eşiğinde.

Bir yandan eşi görülmemiş işsizlik, öte yandan kurumaya yüz tutan kamu kaynakları ve küçülmeye başlayan ülke…

Özel sektörün yatırım yapma mecali yok. Kamu kurumları da yerel seçimlere kadar ellerinde olan, olmayan ne varsa harcayıp, mutfakta başlayan yangının sandığa yansımaması derdindeler.

Tüm kaynaklar 31 Mart akşamına endekslenmiş durumda.

1 Nisan günü iyi kötü şimdiye kadar izlediğimiz fragman sona erecek, filmin kendisiyle yüzleşeceğiz.

Devlet kurumuş tulumbaya su bulmak zorunda ve bunun için elinde çok fazla da seçenek yok. Vergileri arttırmaya kalksa milletin zaten canı burnunda. Dışarıdan kaynak bulup getireyim dese, değişmiş küresel koşullar nedeniyle paranın maliyeti 3-5 yıl öncesine göre el sürülmeyecek kadar pahalı. (Hazine bir ay önce %7′ lerin üzerinde faizle dışarıdan borçlanabildi)

Bu durumda geriye tek olasılık kalıyor. Kamu yatırımlarını, yerel yönetimlere bütçeden ayrılan payları, hatta eğitim/sağlık gibi hizmetlere aktarılacak kaynakları kısmak.

Zaten bunun işaretlerini hastanelerin ameliyat malzemesi bile bulmakta çektikleri sıkıntı nedeniyle şimdiden görüyoruz. Ama, her ne kadar iktidar ‘en kötüsü geride kaldı’ dese de, korkarım ki, daha henüz kötüyü görmedik.

Tüm bunları niye mi yazıyorum?

Yerel seçimlere hazırlanan ister ilçe, ister Büyükşehir belediye başkan adayları akıl almaz vaatlerde bulunuyor, projeler havada uçuşuyor.

Kimi ilçe belediye adayı 73 projelik dosyayla çıkıyor seçmenin karşısına, kimisi seçilirse başına geçeceği beldeyi Paris’ le yarışır hale getirmekten söz ediyor.

Dilin kemiği, vaadin sınırı yok diye düşünebilirsiniz ama “hele bir seçilelim, o güne kadar ya deve ölür, ya deveci” diyecek kadar vakit te kalmadı.

Mersin merkezde yer alan 4 ilçenin (ben belde demeyi tercih ediyorum) yıllık bütçeleri belli. Sayıştay denetiminden geçmiş ve ülke genelindeki ekonomik koşulların çok daha olumlu, kaynakların daha bol olduğu 2017 bütçelerine baktığımız vakit Akdeniz, Toroslar, Yenişehir ve Mezitli Belediyelerinin tümünün üç aşağı beş yukarı yüzer milyon liralık gelir/gider bütçelerine sahip olduğunu görürüz.*

O günkü kurlarla yaklaşık 30 milyon dolarlık bütçeler söz konusu ve bu bütçelerin yaklaşık üçte biri tasarruf edilmesi neredeyse imkansız olan personel ücretleriyle sosyal güvenlik primlerine gidiyor. Üstelik personel kategorisine,  çöp toplanması, park ve bahçelerin güvenlik elemanları, yeşil alanların bakımı, sulanması gibi işleri yapacak olan hizmetliler dahil değil. O işleri hizmet satın alınması yöntemiyle ihaleye çıkarıyor ve bunun için de kısılması hayli zor bütçe kaynaklarından ödeme yapıyorsunuz.

Kısaca bütçenizin neredeyse üçte ikisi kadrolu personel ve hizmet satın alınan taşeronlara gidiyor. Geriye kalan yaklaşık 10 milyon dolarla asfalt yapacak, kaldırım bozup kaldırım döşeyeceksiniz, yine üç beş kuruş kalırsa onunla da bir iki şarkıcı, türkücü getirir günü gün edersiniz, hepsi bu…

Mizah yeteneği yüksek halkın bir zamanlar diline pelesenk ettiği deyimle; “üç kişiye bir gazoz, yarısı komiser beyin” halleri olarak özetlenecek bir durum bekliyor adayları ve bizleri…

Ülkenin gireceği cenderede 2017 bütçelerini mum ışığında arayacağımız bir dönemde adaylar bu gerçeklerin ışığında vaatlerde bulunmalı…

İlçeler böyle de çatıdaki Büyükşehir Belediyesinin durumu farklı mı?

Son gelişmeler ve Mersin Büyükşehir Belediyesine gelen hacizlerle, haciz kararlarına karşı kamu mallarının teminat gösterilmesi o cephede durumun çok daha vahim olduğunu göstermekte.

Büyükşehir’ deki gerçekten akıl almaz tabloyu ortaya koymaya çalışacağım ama bir sonraki makalede…

* Mersin merkezde yer alan ilçe belediyelerinin Sayıştay denetiminden geçmiş 2017 gelir, gider tablosu (milyon TL):

  Nüfus Gelir Gider
Akdeniz 265 109.018 105.860
Toroslar 297   94.884   81.397
Yenişehir 259 104.155 113.213
Mezitli 194   92.355 115.318
1,818 1.121.355 1.394.318

Kapatılmayan kanalın, Hediye’ nin kahreden öyküsü…

Kapatılmayan kanalın, Hediye’ nin kahreden öyküsü…

Bilgisayarı açtım, bir yandan günlük gelişmelere göz atıyor, bir yandan da kaleme alacağım makaleyle ilgili ne yazsam diye düşünüyorum.

Yerel seçimlere 15 günden az zaman kala, havada uçuşan ve ekonomik krizin küçülttüğü bütçeler, kısılan kaynakların etkisiyle gittikçe gerçekleşmesi imkansız hal alan projelerle halktan oy isteyen adayların vaatlerini ve o vaatlerin hayal dünyasından 1 Nisan sabahı karşılaşılacak somut gerçekleri ele alma düşüncesindeyim…

Ancak ajanslardan geçen bir fotoğraf her şeyi silip süpürüyor ve bambaşka gerçeği, hayatın somut ve soğuk  gerçeğini tokat gibi çarpıyor yüzüme…

2 yıla yaklaşan zamandır kapatılmayı bekleyen atık su kanalına düşen iki kız kardeşin trajik öyküsü ve öyküden geriye kalan kahreden detay…

Kanalın ‘geliyorum’ diyen ölüm çağrısı yeni değil…

İnsana duyarlı pek çok yerel ve yaygın gazetede yer alan olası bir felaket uyarısı, iki yıla yaklaşan zamandır yazılıp duruyor…

Sorun 2017 Kasım ayında yağan yağmurlarla gün yüzüne çıkmış, aşırı yağışlar sonucu Akdeniz ilçesinin Hal, Şevket Sümer mahalleleri ortasından geçip Küçük sanayi sitesi yanından denize ulaşan atık su kanalı taşınca belediye çareyi kanalın üstünü açmakta bulmuştu.

Sonrasında beklenen açılan kanalın bir sonraki aşırı yağmurda benzer sorunları yaratmaması için ıslah edilmesidir.

Ancak kanalı açarken yetkili yetkisiz tartışmalarına girmeyen kurumlar, iş kanalın kapatılmasın gelince sorumluluğu birbirlerine atmaya başlarlar.

Mersin Büyükşehir’ e bağlı Meski ile DSİ arasında başlayan yetki tartışması sürerken, kış geçti, bahar geçti, ısınan havalarla ‘açık kanalizasyon’ çevreye pis koku yaymaya, salgın hastalıklara davetiye çıkarmaya, başta kanaldan etkilenen bölge insanlarıyla konuya duyarlı haberciler yetkilileri uyarmaya devam ederler.

Uyarıları kimse duymasa da, kanal çevresinde insanlar ölümle burun buruna yaşamayı sürdürür.

İşte o tehlikelerden biriyle yetki tartışmalarının sürdüğü 2018 şubatının son günlerinde yüzleşilir. 24 Şubat 2018′ de yaşlı bir adamcağız kanala düşer, 4 metreyi bulan derinlikteki kanal çukurunun içinde yatan adamın dramatik görüntüleri sonunda yetkilileri sonunda uayndırır ve acil önlem (!) almaya sevk eder.

Acil önlem ne midir? Halkın yoğun olduğu bazı yerlerde kanalın etrafına cinayet mahalline koyulan polis güvenlik şeridi çekilir.

Sonrasında yetki tartışmaları sürmüş olmalı ki, ne belediye ne de DSİ sorunun çözümüne yönelik hiçbir adım atılmaz.

Haksızlık etmiş olmayayım, Meski kanalın Sanayi Sitesine yakın yerine, plastik bantlı polis şeridi yerine demir korkuluk diker.

Ve ne 2018 yazında ortaya yayılan hastalık ve kanalizasyon kokusu, ne de kanala düşen yaşlı adam ders vermemiş olmalı ki, sonunda o yöreyi, ortaya çıkan tabloyu bilen hiç kimseyi şaşırtmayan, bana da bu makalenin sonunda yer alan trajik öyküyü yazdıracak olan trajik olay gerçekleşir.

16 Mart 2019…

Evlerinin yakınındaki bakkala giden 9 yaşındaki Hediye ile 14 yaşındaki ablası Bahar dönüşte ortasından üstü açılan kanalın geçtiği çocuk parkına girerler.

Ayağı kayan ve kanala düşen küçük kardeşinin ‘abla beni kurtar’ çığlığını duyan abla, canının peşinden suya atlar. Yakalar küçüğünün elini, ancak çevredekiler yardıma gelinceye kadar kayıp gider Hediye…

Bahar’ ı kurtarırlar ama Hediye’ nin iki gündür cesedine bile ulaşılamıyor…

Geride gözü yaşlı bir aile, yıllardır süren uyarılarla artık cinayetten farksız ihmale isyan eden bölge halkı ve abla Bahar’ ın olayla ilgili yürekleri burkan sözleri kalır:

“Markete gitmiştik. Arkadaşımı gördük, konuştuk biraz. Kardeşim de dereye taş atıyordu. ‘Eve gidelim’ dedim, ‘elimdeki taş bitsin sonra gideriz’ dedi. Taşı attı, sonra taş almak için bir daha eğildi. Bu sefer çamurdan dolayı bir ayağı kaydı, sonra diğer ayağı kaydı. Bağırdı, ‘abla kurtar, abla kurtar’ diye. Ben de arkasından atladım. Tuttum montunu. İki üç kere dalga geldi. Sonra o benim elimi bıraktı, bayıldı herhalde, orada gözü kapandı. Suyun altına girdik, ben artık çıkamayacağız sandım. Sonra gözümü açtığımda ağaçları gördüm. O sırada zaten kardeşim elimden gitmişti.”

Bahar, ‘ağaçları görür’ ama, gelen baharı kardeşi Hediye göremeyecek çünkü yaşamıyor artık..

Ve biz o kanalın geçtiği mahalleden uzak, yaşadıklarından yaşayacakları tehlikelerden habersiz, yeni bir seçime hazırlanıyor, adayların yere göğe sığmaz pişkin vaatlerini onlardan daha pişkin dinliyoruz.

21. yüzyılda Mersin kent merkezinde üstü açık b.. kanalı…

Üstünü açarken yetki karmaşası yaşamayan kurum yetkililerinin, iş yeniden kapatmaya geldiğinde sorumluluğu birbirine attığı o kanalda bedenini günlerdir aradığımız 9 yaşındaki küçük Hediye ve elinde sulara fırlatmaya çalıştığı son taş…

Ve kulaklarımızda Bahar’ ın gözyaşları içinde anlattığı ” kardeşim ‘abla kurtar’ dedi, suya atladım elini yakaladım sonra elimden kaydı” cümlesindeki kahreden ayrıntı…

O taşın varlığından, ağırlığından habersiz gidin bakalım sandığa…

Sahi, o sandık o kanalın üstünü örtemedikten, Hediye’ leri kurtaramadıktan sonra, verdiğiniz oy neyi çözecek?

Mersini bekleyen fırsatlar, uyutulan projeler…

Mersini bekleyen fırsatlar, uyutulan projeler…

Türkiye Mühendis Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Mersin İl Koordinasyon Kurulunun Ekim 2018′ de düzenlediği Mersin Kent Sempozyumuna davet üzerine katılmış ve o platformda Mersini bekleyen tehdit ve fırsatlar konulu bildiriyi sunmuştum.

Üzülerek belirtmeliyim ki, aradan geçen on yılı aşkın sürede Mersin o fırsatların hiç birini değerlendiremedi.

Değerlendirmek bir yana; ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda gelişme kaydedeceğine her yıl biraz daha geriledi.

Son on yıldır Mersin kişi başına düşen milli gelir itibariyle Türkiye ortalamasının %20 gerisindedir.

2010 yılında Türkiye’ de kişi başı milli gelir 10.560 dolar iken Mersin’ de 8.575 dolarda kalmış ve bundan sonraki tüm yıllarda trend aynı biçimde devam etmiştir.

2017 yılında Türkiye geneli ortalama kişi başı milli geliri 10.602 dolara inerken Mersin’ de kişi başı gelir 8.538 dolardır ve Türkiye geneline oranla Mersin %20 daha fakirdir.

Son TÜİK verilerine göre 2018′ de Türkiye genelinde kişi başına düşen milli gelir 9.632 dolara gerilediğine göre Mersin’ deki ortalama gelirin dolar bazında 8 bin doların da altına inerek 7.700 dolar civarında gerçekleşmesi sürpriz olmayacaktır.

Mersin dolar bazında hesaplanan kişi milli gelir sıralamasında Türkiye 16. sıdır ve 2008′ deki 8.878 dolarlık gelirin on yıl sonunda gerisine düşmüştür.*

Bir başka ifadeyle büyük potansiyelini harekete geçiremeyen Mersin, on yıl boyunca havanda su dövmüş ve on yılın sonunda bir adım ilerlemek şöyle dursun, kan kaybeden kent hüviyetine bürünmüştür.

Kişi başına düşen milli gelir göz önüne alındığında on yıllık performansı itibariyle Türkiye ortalamasının ülke ile benzer kaderi paylaşan Mersin, ülke milli gelirinin yükseldiği dönemlerde bir nebze artış kaydedip, ülke ortalaması düşerken de inmiş, ancak şaşmaz biçimde %20 oranındaki negatif farkı bir türlü kapatamamıştır.

Bazı kentlerin sıçrama yapamaması coğrafi konumları, doğal zenginlikleri, gelişme potansiyellerini harekete geçirecek dinamikleri itibariyle anlaşılabilir. Örneğin turizm sayesinde bir dönem Türkiye’ nin parlayan yıldızı haline gelen Antalya’ nın siyasi gelişmelerin de etkisiyle 2014′ ten itibaren düşüşe geçmesi ve 2008′ deki 14 bin dolara yaklaşan kişi başı milli gelirin on yıl sonunda 2017′ de 10 bin dolar civarına gerilemesi anlaşılabilir bir şey…

Veya Bursa, Denizli, Kocaeli, gibi sanayi kentlerinin Türkiye genel trendine yakın küçük oynamalarla nispeten istikrarlı bir çizgiyi sürdürmelerinde de şaşılacak yan yok.

Ama Mersin’ in durumu çok farklı…

Tüm Anadolu’ nun dünyaya açılan en önemli deniz kapısı olan liman gibi bir lokomotifiyle bile çok farklı bir başarı hikayesi yazabilecek Mersin ne yazık ki, özelleştirme sonrası hantallığından kurtulup kenti ayağa kaldırıp koşturması beklenen limanın, yeni işletmecisi eliyle Mersinin beklenen sıçramasına öncülük etmek şöyle dursun, kontayner terminal limanına köstek olmasıyla yerinde saymaya devam etti.

Liman potansiyeli itibariyle, kontayner terminal limanını hayata geçirebilse, kişi başı milli geliri iki katına çıkaracak ve orta gelir tuzağından kurtulacak Mersin bu doğal zenginliği bile harekete geçiremedi…

Daha da acınası gerçek; Mersinin hiçbir dinamiği, özelleştirme sonrası limanı işletmeye başlayan grubun koyduğu parayı, üç beş yılda almak için sözleşmeye aykırı biçimde yaptığı zamlara ses çıkaramadığı gibi kontayner terminal liman projesinin unutturulması için el birliğiyle neredeyse tüm kent uyudu, uyutuldu.

Mersinin ayağına gelen ve kenti her anlamda bambaşka bir kulvara taşıyacak olan kontayner terminal limanıyla ilgili tarihi fırsat on yıldır hapsedildiği çıkarcı odakların mahfillerinden çıkarılmayı bekliyor.

Ve ne acıdır ki, o gizli hazinenin nerede olduğunu bilmesine rağmen, siyasetçisinden odalarına, sivil toplum örgütlerinden hükümran bürokrasiye varıncaya kadar tüm kurumlar mevzu bu hayati projeye geldiğinde Omerta yasasının sessizliğinde…

* (Not: tablo TÜİK verileri derlenerek tarafımdan oluşturulmuştur.)

  2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015 2016 2017
İST 18,6 15 17,5 18,6 19,2 20,7 20 18,3 18,2 17,8
KOCAELİ 17,4 13,2 16 18 18,5 20,6 19,9 18 17,6 17,7
ANKARA 17,3 14,3 16 16,3 16,3 17,6 16,8 15 15 14,2
TEKİRDA 13,8 11 13,3 14,4 14,6 15,7 15,2 13,4 13,3 13
İZMİR 13 10,4 12,2 13,1 13,7 14,7 14,3 12,6 12,5 12,3
BURSA 12,7 10 11,6 12,6 12,9 14 13,7 12,3 12,2 12
YALOVA 10,6 9 10,4 11,9 11,9 12,9 13 11,9 11,9 11,6
E.ŞEHİR 12 9,8 11,3 12 12,5 13,8 13,2 11,8 11,6 11,2
ANTALYA 13,7 11,1 13,6 14 13,6 14,2 13,6 12,2 10,9 10,5
Ç.KALE 11 9 11,3 11,9 12 12,4 12,2 10,8 10,9 10,5
MUĞLA 11,6 9,6 11,6 12,1 12,2 12,8 12,4 11 10,6 10,3
DENİZLİ 9,9 7,8 9,5 10,3 10,6 11,5 11,3 9,9 10 9,8
MANİSA 9,9 8,2 9 9,4 10,9 11,3 11,1 10 10 9,7
KARAMA 9,7 8,2 8,2 8,9 10,1 11,6 11,2 10,2 9,7 9,7
B.KESİR 9,7 8,3 9,6 9,9 10 10,3 10 8,9 9 8,8
MERSİN 8,8 7,2 8,6 8,9 9,4 9,8 9,7 8,9 8,9 8,5

Teknoloji ve gazetecilik…

Teknoloji ve gazetecilik…

Gazetelerle ilk tanışmam ilkokula adım attığım Mardin günlerine kadar gidiyor.

Dünyayla bağlantının ve ulaşımın ağırlıklı olarak kente gelen trene, daha açık ifadeyle haftada bir gün Mardin’ in aşağısında uzanan ovanın ortasındaki istasyonda mola veren Toros Ekspresine bağlı olduğu 1950′ li yıllara…

Günlük şöyle dursun haftalık ta olsa haberlere ulaşmanın, merak ettiğiniz maç sonuçlarını öğrenmenin ve sevdiğiniz futbolcuların fotoğraflarını görmenin tek yolu bu gazetelerdi…

1960′ ların başında Gaziantep’ e taşınınca, İstanbul gazetelerine aynı gün erişme olanağına kavuştuk. Geceden basılan gazeteler kamyonetlere yüklenir, şoförlerin zamana karşı ve kelle koltukta üstelik birbiriyle yarıştıkları çileli yolculuğun sonunda kente ulaşırdı.

Dönem sadece ulusal düzeyde basılıp dağıtılan gazetelerin değil, oldukça saygın ve kamuoyu üzerinde hayli etkili yerel gazetelerin de dönemiydi…

Gazetecilikle matbaacılık aynı çatı altında ve birbirini tamamlayacak biçimdeydi. Gazete işin vitrininde yer alırken, matbaa gazete yanında, faturadan başlıklı kağıda, kartvizitten düğün davetiyesine, dergilere varıncaya kadar baskı işleriyle uğraşırdı…

Hatırlıyorum da, Antep’in en etkili gazetelerinden Sabah’ ın matbaası ilkokulumun bulunduğu sokaktaydı.

Her sabah okula giderken matbaanın vitrinine başımı dayar, camekana yapıştırılmış gazeteyi hızlıca okur, içerideki mürettiplerin harf dizme çabalarını merakla izlerdim.

Bir gün dayanamadım ve o günlerde yazdığım bir hikayeyi basıp basmayacaklarını öğrenmek için bütün cesaretimi toplayıp içeri girdim. Sonradan gazetenin sahibi olduğunu öğreneceğim Osman Tuzcu sevecen gözlerle bana baktı, dikkatle dinledi. “Tabii ki basarız, getir bakalım” dedi.

Bugünmüş gibi anımsıyorum. Bir cuma günü bıraktım hikayeyi, çıkarken de ne zaman yayınlanacağını sordum. “Pazar günü” cevabıyla zamanın durduğu iki gün geçirdim.

Pazar sabahı erkenden fırladım, doğru matbaanın önüne, cama yapıştırılmış gazetede hikayemi arıyorum…

Tüm sayfalar asılı, hepsine bakıyorum ama hikayem yok…

Yıkılmış halde döndüm eve… Ertesi sabah okula giderken buruk halde matbaaya girdim. Rahmetli Tuzcu’ ya hesap soracağım. Daha ben ağzımı açmadan, ayağa kalktı. Başımı okşadı. “Kusura bakma küçük, gazete hazırlanırken basılması gereken resmi ilan geldi, senin hikayeni bugün basıyoruz, yarınki gazetede görürsün.”

Öyle de oldu. Altında adımın yer aldığı öykünün basıldığı gazeteyi içimin içime sığmadığı sevinçle kucakladığım o 1963 baharını unutamam.

Sonrasında değişen ve gelişen teknoloji, gazetecilikle matbaacılığın bazen ayrılan çoğu zaman kesişen yolları…

Harf dizen mürettiplerin hazırladıkları kalıplar. Ve o kalıpların kolla veya ayakla çevrilen kağıtlara basıldığı gazeteler, zamanla yerini film halinde hazırlanan sayfaların basıldığı rotatiflere bıraktı.

Mürettiplik çoktan tarihe karışmakla kalmadı. 550 yıldır dünyayı şekillendiren, kitapları sarayların ayrıcalığından kurtarıp, sokaklara indiren, kısaca iktidara güç veren bilgiyi imtiyazlıların elinden alıp, geniş halk kesimlerine yayan matbaa da biçim değiştirdi.

Bugün ise 1990′ larda adım adım hayatımıza giren teknolojik devrimin ve internetle başlayan yeni çağın ayak sesleri duyuluyor her yanda…

Klasik anlamda gazete ve gazetecilik çok farklı süreçlerden geçmekte, akıl almaz hızda değişen teknoloji ile bambaşka kulvarlara savrulmakta.

Toplasanız tümü 8-10 yaşlarında olan Facebook, twitter ve benzeri sosyal medya mecralarının tümü artık birer haber kaynağı…

Bir zamanlar gazetelerin yerini alan internet siteleri bile artık baş döndüren haber akışına yetişmekte zorlanıyor.

Servetlere mal olan medya basım tesisleri, televizyon stüdyoları, radyo istasyonları yerini akıllı telefonlarla yayın yapanlara bıraktı.

Yüzlerce çalışanla yapılan çoğu iş artık bir iki kişiyle yapılıyor.

Her akıllı telefon artık radyo veya televizyon yayın organı…

Yeni dönemin akıl almaz koşullarına ayak uyduramayan dünyaca tanınan nice gazetesi ya kepenk kapatmakta, ya da internet üzerinden yayın yapan sanal platforma dönüşmekte…

1963’te ilk öykümün yayınlanması üzerinden 55, 1969′ da liseyi bitirip üniversiteye giderken kadim dostlarımla son sayısını hüzünle yayınladığımız sanat dergisinin üzerinden 50 yıl geçmiş…

İş hayatının hengamesi içinde geçen yılların ardından 1999′ da klavyenin başına geçip yeniden yazmaya başlamamın ise 20 yıl…

Şu son 20 yılda izlemeye çalıştığım gelişmeleri düşünüyorum da, ister istemez “nereden nereye?” diye mırıldanmaktan kendimi alamıyorum.

Kim bilir? Yaşadıkça daha nelere tanık olacağız?

Ama bildiğim bir şey var; önümüzde açılan bilgi çağının henüz taş devrindeyiz…

Cep telefonlarıyla yapılmaya başlandığı günden beri bizi şaşırtan nice uygulama gün gelecek tıpkı harflerin tek tek dizilip cümlelerin baskıya hazırlandığı günlerdeki kadar eskiyecek, zamanın sisli dehlizlerinde kaybolup gidecek…

Aslında Mersin Times gazetesinin 8. yılında hazırlanan bu gazeteye günün anısına bir şeyler yazacaktım. Anılar nerelerden alıp nerelere savurdu…

Umarım sevgili Kerem Türk’ ün nice emekle, özveriyle yayınlamaya çalıştığı bu gazete, nice yıllar daha yayın hayatını sürdürür.

Umarım değişimin gittikçe hızlandığı ve izlemekte zorlandığımız bu devinim döneminin ilerideki günlerinde bir arada olur, nereden nereye diye başlayan cümlelerle geçmişten geleceğe yolculuklara çıkarız…

Ne diyordu Yahya Kemal Deniz Türküsü’ nde?: “insan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar”

Hayal edip yaşayacak, yaşadıkça görecek, gördüklerimizi de nefesimiz yettikçe paylaşmaya çalışacağız…

Nice nice yeni yıllarını görme umuduyla Mersin Times…

Nice nice yıllara sevgili Kerem…

Mersin yeni Marmara olur mu?

Mersin yeni Marmara olur mu?

Yerel seçime gidiyoruz ama ne seçmende heyecan var, ne de vatandaştan oy isteyen adaylarda dişe dokunacak projeler…

Evet, AKP-MHP Büyükşehir adayı Tuna’ nın Müftü Deresini canlandırma projesi somut ve kısa zamanda hem hayata geçirilmesi hem de içi doldurulursa bitme noktasına gelmiş kent merkezinin canlandırılmasına yapacağı katkı nedeniyle dikkate değer…

Bunun yanında CHP adayı Vahap Seçer’ in söylemlerinde ağırlıklı olarak sosyal projeler öne çıksa da, ekonomiye iş dünyasına yönelik Mersin lojistik köy vaadi de, kentin lokomotif sektörlerinden birini harekete geçirme potansiyeli nedeniyle önemli…

Ama her ne kadar kamuoyundan hak ettiği karşılığı bulamasa da, son günlerde Mersin’ i asıl ilgilendirmesi, heyecanlandırması gereken vizyoner öneriyi Mersin Ticaret Sanayi Odası Başkanı Ayhan Kızıltan dillendirdi…

Kızıltan’ ın ‘Mersin’ i yeni Marmara yapalım’ olarak özetlenebilecek ve üzerinde önemle durulması gereken çağrısından söz ediyorum…

Aslında içi doldurulabilirse, ‘ yeni Marmara’ çağrısı hem Tuna’ nın dile getirdiği Müftü Deresi ve çevresinin canlandırılması, hem de Seçer’ in lojistik köy önerisini de kapsayacak biçimde projelendirilebilir…

Sadece bununla da kalmaz, İstanbul, Kocaeli eksenine sıkışıp nefes alamaz hale gelmiş Türkiye’ ye nefes aldıracak çok ciddi bir alternatif çözüm getirerek, Çukurova’ dan başlayacak yeni bir hikaye yazma olanağını yaratır…

Ancak, Marmara’ ya alternatif bölgeyi Mersin ile sınırlamak, kentin önemli bir kurumu adına yapsanız da aşağıda dile getireceğim projelerden de anlaşılacağı gibi çağrıyı yetersiz kılmakla kalmaz, önemli iki ayağından birisini de eksik bırakır…

Eğer gerçekten ülkede gerekliliği tartışılmaz bir yeni Marmara önerisini ete kemiğe büründüreceksek, bunu Adana’ yı da hinterlandıyla içine alan Çukurova Metropolitan bölgesi olarak dillendirmek ve tüm projeleri buna göre hazırlamak gerekiyor.

Türkiye’ nin uzun soluklu planlamalarında düştüğü en büyük hata, ülkedeki tüm yumurtaların aynı sepete koyulması anlamına gelen neredeyse önemli tüm sektörlerin ve stratejik yatırımların İstanbul merkezli Marmara bölgesine yoğunlaştırılmasıdır. Ve bu yoğunlaştırmanın sonunda ülke, nefes alamaz, sırtına yüklenen ağırlığı taşıyamaz hale gelen bir İstanbul gerçeğiyle karşı karşıya bırakmıştır.

5 milyon insanı taşımakta zorlanan bir İstanbul gerçeği varken, doğruluğu tartışılır stratejilerle aynı İstanbul bugün 15 milyonluk nüfusu barındırma sorunuyla karşı karşıya kalmıştır.

Ekonomi cephesinde Finans merkezi İstanbul, turizm merkezi İstanbul,İhracat merkezi İstanbul, lojistik merkezi İstanbul, sanayi başkenti İstanbul, aynı zamanda kültür ve sanat merkezi İstanbul…

Bugün tüm uzmanların dile getirdiği ve 7 üstü şiddette olacağını öngördükleri olası bir İstanbul depreminde yumurtaların neredeyse tümünü İstanbul sepetine doldurmuş Türkiye’ nin maruz kalabileceği tabloyu düşünmek bile ürkütücü…

Bu yadsınamaz gerçek karşısında, Türkiye Marmara’ ya alternatif olabilecek ikinci hatta üçüncü bölgeleri zaman geçirmeden projelendirip, stratejik yatırım hamlelerini de buna göre yapmak zorunda.

Alternatif derken de, çok fazla seçeneği yok ülkenin…

Dar bir alana hapsolmuş Ege’ nin durumu ortada.

Geriye Çukurova kalıyor…

Genişlemeye ve büyümeye uygun, iklim ve jeopolitik durumu itibariyle de tartışılmaz üstünlüğe sahip bir bölge…

2008 yılında TMMOB’ nin düzenlediği ‘Mersin Kent Sempozyumu’ nda sunumunu yaptığım ‘Mersin’i bekleyen tehdit ve fırsatlar’ konulu bildiride bu üstünlüğe dikkat çekiyordum.

 Kontayner Terminal Limanı (Hub limanı), dünya ticaret merkezi ve uluslararası fuar alanını da kapsayan Çukurova bölgesel havalimanı gibi iki lojistik lokomotif öncülüğünde, farklı alanlarda faaliyet gösterecek (ticaret, sağlık, eğitim, finans vs) gibi nitelikli serbest bölgeleri de kapsayan Kazanlı-Seyhan Turizm bölgesi,bereketli toprakları besleyen zengin akarsular sayesinde nitelikli ve üreticiye çok daha fazla gelir sağlayacak subtropikal meyve, sebze üretimine uygun tarım bölgeleri gibi projelerle Çukurova’ nın kısa zamanda sadece bölgeyi değil, Türkiye’ yi ayağa kaldıracak potansiyele sahip olduğunu iddia ediyordum.

Aradan on yılı aşkın süre geçti…

Dile kolay tam on yıl…

Ne yazık ki, geçen on yıl içinde bölge ve bölgenin tartışılmaz üstünlüğü, doğal/coğrafi/stratejik dinamikleri nedense görmezden gelindi.

Örneğin; son dört döneme ait tüm 5. yıllık Kalkınma planlarında ısrarla gerekliliği dile getirilen, üstelik 2009′ da ÇED raporu bile tamamlanan kontayner terminal limanıyla ilgili tek adım atılmadı. Çukurova bölgesinin lobi gücü mevcut Mersin limanını ‘küçük olsun, bizim olsun’ mantığıyla işleten mevcut işletici şirketin gücüyle baş edemedi.

Kazanlı-Seyhan turizm bölgesinin, Çukurova bölgesel hava limanının durumu da ortada…

Oysa siyasi erk İstanbul’ a hasrettiği kaynakların çok daha azıyla, Çukurova’ yı Marmara’ ya alternatif duruma getirebilir, uzun vadede hem ülkenin gelişimine yeni bir soluk getirebilir, hem de olası bir depreme karşı en ciddi önlemlerden birini almış olurdu.

Konu önemli, bu nedenle 2008′ de kaleme aldığım ve sunumunu yaptığım ‘Mersin’ i bekleyen tehdit ve fırsatlar’ çalışmasının özellikle fırsatlarla ilgili bölümünü yeniden paylaşma düşüncesindeyim.

O çalışmadan bir bölümle bugünlük noktalayayım:

“Kazanlı-Seyhan gibi 100 kilometreye yaklaşan sahiliyle bir yanı orman, bir yanı deniz ve ortasından iki nehrin aktığı bölge sayesinde Dubai’ ye her açıdan fark atma avantajı varken, nasıl oluyor da Dubai çölden zenginlik vahası yaratıyor da, biz hazine üzerinde yoksulluğa mahkum oluyoruz?”

Çinli kahvecinin ‘gerilla savaşı’ …

Çinli kahvecinin ‘gerilla savaşı’ …

Küresel güç derken önceki makalede 30 yıllık macerasını anlattığım ve bugün kendi faaliyet alanında tartışılmaz biçimde dünyanın en büyüğü olan Starbucks’ tan söz ediyorum.

Gerçekten de özellikle son on yıllık performansıyla dünyanın farklı noktalarında 21 bini aşkın şubeye ulaşan ve bunların neredeyse dörtte birini de Çin’ de açan Amerikalı şirketin çıktığı zirvedeki konumu tartışılmaz…

Çin halkının aslında çay alışkanlığı var, son zamanlara kadar da kahveye pek yüz vermiyorlar.

Ancak küresel moda akımı her alanda olduğu gibi bu sektörde de Çinlilerin alışkanlıklarını temelden sarsıyor. (bu dalgayı kültür emperyalizminin farklı bir yansıması olarak ta okumak mümkün)

Bir zamanlar iklim itibariyle kahve üretimine uygun komşu Vietnam’ a yakın bölgelerde başlayan üretim hızla artıp yıllık 60 bin tondan 120 bin tona çıksa da, son yıllarda başlayan kahve merakı nedeniyle kendi üretimi yetmiyor ve Çin ciddi anlamda ithalat yapmak zorunda kalıyor.

Starbucks’ ın ülkeye girişi, Çin’ in dünyaya açılmasının hızlandığı 90′ lı yıllarda başlıyor. İlk şubesinde yerli halkı kahve ile tanıştırma tarihi 1999…

Başlangıçta şube sayıları çok fazla değil. Ama on yıl içinde hızla yayılarak binli rakamlara ulaşıyor, bugünse 4 bin şubeye yaklaşmış durumda.

Yine Amerikalıların ikinci dünya savaşından sonra pek çok alanda yayılmacı politikalarıyla istila ettikleri Japonya’ da kişi başına düşen yıllık kahve tüketimi 360 fincanı bulurken Çin’ de halen 5 fincan olması, gelecekle ilgili ülkenin nasıl bir potansiyele sahip olduğunu göstermesi bakımından da ilginç..

Bir başka ilginç nokta Starbucks’ ın bu ülkede uyguladığı fiyat politikası…

Son yıllardaki akıl almaz büyüme performansına rağmen halen kişi başı milli geliri 10 bin doların altında olmasına rağmen Starbucks dünyanın en pahalı kahvesini bu ülkede satıyor. (Örnek vermek gerekirse Türkiye’ de bir fincan kahveyi ortalama 2 dolara satan Starbucks, aynı kahve için Çinlilerden 5 dolar alıyor)

Anlatacağım Çin’ li girişimin öyküsü de işte bu akıl almaz paralar kazanan Starbucks’ ın sergilediği performansın çekiciliğiyle başlıyor.

 Her yeniliği anında kendilerine adapte etme konusunda ustalaşan Çinliler yılda 3 milyar dolar kahve satmaya başlayan Amerikalı şirketi izlemeye başlıyor.

Ve piyasanın haksız şekilde tekelleştirildiği iddiasıyla sektöre balıklama dalıyor…

Hem de ne dalış..

 Luckin Coffee markasıyla dükkanlar açmaya başlayan grup kısa sürede Starbucks’ ın kabusu haline geliyor…

İki yıl içinde 21 şehirde 1.700 mağazaya ulaşmakla kalmıyor.

2019′ da yerli kahveci grup, 4.500 şubeye ulaşarak en büyük rakibi Starbucks’ un 4 bin civarına ulaşacak mekan sayısını geçmeyi hedefliyor.

Peki, Luckin Coffe nasıl oluyor da, küresel rüzgarı arkasına alan dünyanın en önemli markalarından birine kafa tutuyor, hatta son bir yıla bakılırsa tahtından ediyor?

Sorunun cevabı basit…

Rakibinin cafcaflı ve çok personel ile verdiği hizmeti, daha mütevazi ve küçük mekanlarda daha az masrafla üstelik daha az çalışanla yapmayı öngören farklı bir model geliştiriyor.

Örneğin şubelerinin neredeyse tamamı küçük kabinler şeklinde, içeride sadece barista (kahveyi hazırlayan) ve kasiyer bulunuyor. Starbucks’ un geniş mekanlarında koltuk ve sandalyeler yer alırken Luckin Coffe’ nin küçük dükkanlarında oturacak sandalye yok.

Buna karşı Luckin Coffe, akıllı telefonların teknolojik imkanlarından yararlanıyor…

Örneğin akıllı telefonlara yüklenen uygulamasıyla size en yakın Luckin Coffe dükkanının nerede olduğunu görmekle kalmıyorsunuz,  online olarak verdiğiniz sipariş anında hazırlanıyor. Siz kabine vardığınızda kahveniz sizi hazır bekliyor.

Şirketin asıl atılımı ve fark yaratan pazarlama modeli ise kahvenizi ayağınıza getiren özel kuryeli dağıtım ağı…

Bu amaçla Luckin Coffe Çin’in en prestijli kargo şirketi Shunfen ile birlikte hareket ediyor. Shunfen’ in kuryeleri siparişini verdiğiniz kahveyi alıp adresinize ulaştırıyor.

Şirket nakit para kabul etmiyor, kahvenizi kendiniz almaya gitseniz de sadece uygulama yoluyla sipariş veriyor ve ödemeyi o sipariş sırasında kartla yapıyorsunuz…

Luckin Coffe’ nin son günlerde düstur haline getirdiği sloganı ve iddiası ise telefon uygulamasıyla verilen siparişe müşterinin 5 dakikalık yürüyüş mesafesinde ulaşabileceği…

Dünyanın marka değeri sıralamalarına bakıldığında on yıl önce 135. sırada yer alırken bugün Banc Of America, Citibank, Chase Manhattan, Marlboro, IBM, Coca Cola gibi devleri geride bırakarak küresel ligin 31. sırasına yükselen bir kuruma karşı çarpışıyorsanız, simetrik savaş yöntemiyle başa çıkamazsınız.

İşte Luckin Coffe de, kendi yöntemiyle alt edilmesi imkansız rakibine karşı asimetrik yöntemi, bir başka ifadeyle ‘gerilla savaşı’ modelini seçiyor.

5 dakika içinde müşterinin ayağına kahve ulaştırmak işte o gerilla savaşının sonucu…

Bu kadar da değil…

Asıl darbeyi sattığı kahve fiyatıyla vuruyor…

Mekan ve personelden yaptığı tasarruf sayesinde 5 dolara kahve satan rakibine karşı 21 yuan’ a (yaklaşık 3 dolar) aynı ‘Americano’ kahveyi ayağınıza getiriyor. Kupon biriktirme gibi promosyonlarla bir fincan kahveyi 2 dolara içmeniz de cabası…

Kısa zamanda 2 milyarlık piyasa değerine ulaşan Luckin, Çin kahve pazarını öylesine etkiliyor ki, Starbucks müşterinin ayağına kahveyi ulaştırma yöntemine karşı rakibini aynı silahla vurmayı deniyor.

Bu amaçla geçtiğimiz günlerde Çin yanında dünyanın da en önemli dağıtım ağı Alibaba ile kahve dağıtım ortaklığına geçtiğini açıklıyor…

Günümüzün masalları andıran bu ve benzeri çarpıcı öykülerinin sonunda gökten üç elma düşmüyor elbet…

Ama, Uber’ lere, Starbucks’ lara, McDonald’s lara kızarak bir yere varmanız mümkün değil…

Onları güçlü oldukları noktalarda değil,farklı inovatif yöntemlerle, yerel özelliklerinizi ön plana çıkararak yenebilirsiniz…

Luckin Coffe’ de bunu yapıyor…