Teknoloji ve gazetecilik…

Gazetelerle ilk tanışmam ilkokula adım attığım Mardin günlerine kadar gidiyor.

Dünyayla bağlantının ve ulaşımın ağırlıklı olarak kente gelen trene, daha açık ifadeyle haftada bir gün Mardin’ in aşağısında uzanan ovanın ortasındaki istasyonda mola veren Toros Ekspresine bağlı olduğu 1950′ li yıllara…

Günlük şöyle dursun haftalık ta olsa haberlere ulaşmanın, merak ettiğiniz maç sonuçlarını öğrenmenin ve sevdiğiniz futbolcuların fotoğraflarını görmenin tek yolu bu gazetelerdi…

1960′ ların başında Gaziantep’ e taşınınca, İstanbul gazetelerine aynı gün erişme olanağına kavuştuk. Geceden basılan gazeteler kamyonetlere yüklenir, şoförlerin zamana karşı ve kelle koltukta üstelik birbiriyle yarıştıkları çileli yolculuğun sonunda kente ulaşırdı.

Dönem sadece ulusal düzeyde basılıp dağıtılan gazetelerin değil, oldukça saygın ve kamuoyu üzerinde hayli etkili yerel gazetelerin de dönemiydi…

Gazetecilikle matbaacılık aynı çatı altında ve birbirini tamamlayacak biçimdeydi. Gazete işin vitrininde yer alırken, matbaa gazete yanında, faturadan başlıklı kağıda, kartvizitten düğün davetiyesine, dergilere varıncaya kadar baskı işleriyle uğraşırdı…

Hatırlıyorum da, Antep’in en etkili gazetelerinden Sabah’ ın matbaası ilkokulumun bulunduğu sokaktaydı.

Her sabah okula giderken matbaanın vitrinine başımı dayar, camekana yapıştırılmış gazeteyi hızlıca okur, içerideki mürettiplerin harf dizme çabalarını merakla izlerdim.

Bir gün dayanamadım ve o günlerde yazdığım bir hikayeyi basıp basmayacaklarını öğrenmek için bütün cesaretimi toplayıp içeri girdim. Sonradan gazetenin sahibi olduğunu öğreneceğim Osman Tuzcu sevecen gözlerle bana baktı, dikkatle dinledi. “Tabii ki basarız, getir bakalım” dedi.

Bugünmüş gibi anımsıyorum. Bir cuma günü bıraktım hikayeyi, çıkarken de ne zaman yayınlanacağını sordum. “Pazar günü” cevabıyla zamanın durduğu iki gün geçirdim.

Pazar sabahı erkenden fırladım, doğru matbaanın önüne, cama yapıştırılmış gazetede hikayemi arıyorum…

Tüm sayfalar asılı, hepsine bakıyorum ama hikayem yok…

Yıkılmış halde döndüm eve… Ertesi sabah okula giderken buruk halde matbaaya girdim. Rahmetli Tuzcu’ ya hesap soracağım. Daha ben ağzımı açmadan, ayağa kalktı. Başımı okşadı. “Kusura bakma küçük, gazete hazırlanırken basılması gereken resmi ilan geldi, senin hikayeni bugün basıyoruz, yarınki gazetede görürsün.”

Öyle de oldu. Altında adımın yer aldığı öykünün basıldığı gazeteyi içimin içime sığmadığı sevinçle kucakladığım o 1963 baharını unutamam.

Sonrasında değişen ve gelişen teknoloji, gazetecilikle matbaacılığın bazen ayrılan çoğu zaman kesişen yolları…

Harf dizen mürettiplerin hazırladıkları kalıplar. Ve o kalıpların kolla veya ayakla çevrilen kağıtlara basıldığı gazeteler, zamanla yerini film halinde hazırlanan sayfaların basıldığı rotatiflere bıraktı.

Mürettiplik çoktan tarihe karışmakla kalmadı. 550 yıldır dünyayı şekillendiren, kitapları sarayların ayrıcalığından kurtarıp, sokaklara indiren, kısaca iktidara güç veren bilgiyi imtiyazlıların elinden alıp, geniş halk kesimlerine yayan matbaa da biçim değiştirdi.

Bugün ise 1990′ larda adım adım hayatımıza giren teknolojik devrimin ve internetle başlayan yeni çağın ayak sesleri duyuluyor her yanda…

Klasik anlamda gazete ve gazetecilik çok farklı süreçlerden geçmekte, akıl almaz hızda değişen teknoloji ile bambaşka kulvarlara savrulmakta.

Toplasanız tümü 8-10 yaşlarında olan Facebook, twitter ve benzeri sosyal medya mecralarının tümü artık birer haber kaynağı…

Bir zamanlar gazetelerin yerini alan internet siteleri bile artık baş döndüren haber akışına yetişmekte zorlanıyor.

Servetlere mal olan medya basım tesisleri, televizyon stüdyoları, radyo istasyonları yerini akıllı telefonlarla yayın yapanlara bıraktı.

Yüzlerce çalışanla yapılan çoğu iş artık bir iki kişiyle yapılıyor.

Her akıllı telefon artık radyo veya televizyon yayın organı…

Yeni dönemin akıl almaz koşullarına ayak uyduramayan dünyaca tanınan nice gazetesi ya kepenk kapatmakta, ya da internet üzerinden yayın yapan sanal platforma dönüşmekte…

1963’te ilk öykümün yayınlanması üzerinden 55, 1969′ da liseyi bitirip üniversiteye giderken kadim dostlarımla son sayısını hüzünle yayınladığımız sanat dergisinin üzerinden 50 yıl geçmiş…

İş hayatının hengamesi içinde geçen yılların ardından 1999′ da klavyenin başına geçip yeniden yazmaya başlamamın ise 20 yıl…

Şu son 20 yılda izlemeye çalıştığım gelişmeleri düşünüyorum da, ister istemez “nereden nereye?” diye mırıldanmaktan kendimi alamıyorum.

Kim bilir? Yaşadıkça daha nelere tanık olacağız?

Ama bildiğim bir şey var; önümüzde açılan bilgi çağının henüz taş devrindeyiz…

Cep telefonlarıyla yapılmaya başlandığı günden beri bizi şaşırtan nice uygulama gün gelecek tıpkı harflerin tek tek dizilip cümlelerin baskıya hazırlandığı günlerdeki kadar eskiyecek, zamanın sisli dehlizlerinde kaybolup gidecek…

Aslında Mersin Times gazetesinin 8. yılında hazırlanan bu gazeteye günün anısına bir şeyler yazacaktım. Anılar nerelerden alıp nerelere savurdu…

Umarım sevgili Kerem Türk’ ün nice emekle, özveriyle yayınlamaya çalıştığı bu gazete, nice yıllar daha yayın hayatını sürdürür.

Umarım değişimin gittikçe hızlandığı ve izlemekte zorlandığımız bu devinim döneminin ilerideki günlerinde bir arada olur, nereden nereye diye başlayan cümlelerle geçmişten geleceğe yolculuklara çıkarız…

Ne diyordu Yahya Kemal Deniz Türküsü’ nde?: “insan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar”

Hayal edip yaşayacak, yaşadıkça görecek, gördüklerimizi de nefesimiz yettikçe paylaşmaya çalışacağız…

Nice nice yeni yıllarını görme umuduyla Mersin Times…

Nice nice yıllara sevgili Kerem…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s