89 gibi başladı, 94 gibi bitmesin… (2) (25.4.2019)

89 gibi başladı, 94 gibi bitmesin… (2)

31 Mart günü yapılan yerel seçimlerin ardından ortaya çıkan tabloya bakıp kaleme aldığım makalelerden birine ’89 gibi başladı, 94 gibi bitmesin’  başlığını koymuş ve ’89 da İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Gaziantep, Diyarbakır, Mersin, Kayseri  gibi ülkenin önde gelen tüm illeri de dahil tam 39 ilin Belediye Başkanlıklarını ANAP’ ın elinden alan SHP’ nin beş yıl sonraki 94 seçimlerinde Kocaeli, Gaziantep’ i saymazsak başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere tüm illeri kaybettiğine dikkat çekmiştim.

Makaleyi aşağıdaki soruyla noktalamıştım:

“5 yılda köprülerin altından hangi sular aktı, 1989′ da ANAP’ ın üzerinden silindir gibi geçen seçmen iradesi 5 yılın sonunda ne oldu da SHP’ yi bir daha iflah olmayacak biçimde yerle bir etti?

 İstanbul ve Ankara gibi ülkenin her anlamda en önemli iki Metropol Belediyesi bir daha değişmemek üzere Refah  (refahın kapatılmasıyla 1999 seçimlerinde Fazilet sürdürecektir misyonu) ve aynı hareketin içinden doğan AK Parti 25 yıl boyunca bir daha SHP/CHP hatta DSP’ ye yerel yönetimlerde gün yüzü göstermedi?”

Yanıtları doğru biçimde ortaya konabilir ve sağlıklı bir analiz yapılırsa günümüze ve önümüzdeki beş yıllık CHP Belediyeciliğine de ışık tutması bakımından soru oldukça önemli…

Elbette her dönemin kendine özgü koşulları var. Ve o koşulları göz önüne aldığımızda ne Türkiye 89′ ların Türkiyesi, ne de olanakları, bütçeleri, kapsama ve yetki alanları itibariyle Belediyecilik anlamında yerel yönetimler o yılların koşullarında…

Ama onca farklı faktöre rağmen iddia edebilirim ki, kendisi gibi düşünmeyenleri de kapsama alanına alma gibi daha geniş kesimlerden oy alma potansiyeli itibariyle, 2019 CHP’ si 1994 CHP’ sinden çok 1989 SHP’ sine daha yakın…

Gelelim 89′ dan 94’e uzanan süreçte bayrağı da CHP’ ye devredip kendini yok eden SHP’ nin o beş yıllık belediyeciliğine ve yerel yönetimlerde kalıcılık anlamında tarihi fırsatı heba etmesine yol açan etmenlere…

Önemli önemsiz pek çok neden sıralanabilir ama İSKİ skandalı olarak adlandırılan İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı şirkette ortaya çıkan ve ülkeyi ayağa kaldıran yolsuzluğun yarattığı tahribatın oynadığı rol tartışılmaz…

SHP’ den önceki ANAP döneminde de yolsuzluklar vardı, sonrasında da sürdü ama bugün de göz önünden kaçırılmaması gereken bir gerçeği vurgulamakta yarar var: Sağ partileri fazla etkilemeyen yolsuzluk, hırsızlık iddiaları kendini solda gören ve kimi değerlere karşı hassas olan partilerde çok daha etkili oluyor.

Bir başka faktör SHP ile SHP’ nin o günkü lideri Erdal İnönü’ nün darbe cuntasınca kapatılan CHP’ nin yeniden siyaset sahnesine dönmesine ön ayak olması ve aynı tabanın beslediği iki partinin, özellikle de CHP’ nin başına geçen Baykal’ ın diğer partileri bırakıp SHP’ ye karşı yürüttüğü amansız muhalefet…

O yıpratıcı dile sahip muhalif tavır bir süre sonra Erdal İnönü’ nün siyaseti terk etmesiyle sonuçlanacak ve yerine geçecek Murat Karayalçın ile birlikte yolsuzlukla yıpranan İstanbul yetmezmiş gibi Ankara’ yı da boşlukta bırakacak, o boşluk ve iki partinin çekişmesi yetmezmiş gibi Ecevit’ in DSP’ sinin yükselişe geçmesiyle taban potansiyeli üçe bölünecektir.

Üstelik bölünme ardından diğer kimi Büyükşehir Belediyeleri yeniden 89 öncesi gibi ANAP’ a dönerken İstanbul ve Ankara Erbakan’ ın Refah partisine geçecek ve isimler, partiler değişse de ülkenin en büyük ve önemli iki metropolü İslamcıların 25 yıl sürecek hakimiyetine geçecektir.

Kendini sol diye tanımlayan partilerdeki oy bölünmesinin yarattığı hasar gerçekten inanılır ve anlaşılır gibi değildir.

1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanan Refah adayı Recep Tayyip Erdoğan’ ın oyu 974 bin iken SHP 785, DSP 479 ve CHP 54 bin oy almıştır. Aynı tabandan beslenen üç partinin oy toplamı 1 milyon 318 bindir. Başkanlığı alan RP’ den oran olarak %35 fazla oy almalarına karşın, sayısal gerçeklerden uzak akıl tutulmasıyla 25 yıllık suskunluğa yol açılmıştır.

Ankara’ daki tablo daha da dramatiktir.

5 yıllığına seçildiği Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığını 1993′ te bırakıp SHP’ nin başına geçen Murat Karayalçın’ sız girilen 1994 yerel seçimlerinde Refah Parti adayı Melih Gökçek 394 bin oy ile Başkanlık koltuğuna otururken, SHP 387 bin, DSP 112 ve CHP 30 bin oy almıştır. Üç partinin oy toplamının 529 bin olması bir yana SHP tek başına bile 6 bin 471 oy farkla kaybetmiştir Belediyeyi..

Bugün kale olarak görülen İzmir’ in bile 1994′ te 13 bin oyla kaybedilmesi aynı parçalanmanın eseridir. Ve 295 bin oy alan DYP adayı Burhan Özfatura’ ya karşı SHP adayı Yüksel Çakmur’ un oyu 282 bindir.

Tablodan da anlaşılacağı gibi bölünme en çok merkez sol partileri etkilemiştir. Ve 25 yıl sonra bugün eğer CHP Ankara, İstanbul metropollerini az farklarla kazanıp, İzmir’ deki konumunu pekiştirmişse bunda yelpazenin solunda yer alan HDP’ nin küçümsenemez payını göz ardı etmemek gerekiyor.

  SHP DSP CHP ÜÇ P. TOP REFAH ANAP DYP
İstanbul 785 479 54 1.318 974 856 597
Ankara 387 112 30 529 394 269 120
İzmir 282 159 27 468 74 209 295

Siyasetin bu iklimi, bu diliyle nereye doğru? (23.4.2019)

Siyasetin bu iklimi, bu diliyle nereye doğru?

Seçimler bitse de, aylardır Erdoğan ve özellikle destekçisi Bahçeli’ nin sürekli el yükselttiği gerilim iklimi yumuşayacağına daha da sertleşiyor…

İstanbul’ da 17 gün süren sayım tartışmaları her ne kadar CHP adayı Ekrem İmamoğlu’ na mazbatanın verilmesiyle sonuçlanmış gibi görünse de, AK Parti’ nin itirazlarını Yüksek Seçim Kuruluna götürmesiyle bir üst platforma taşınmış oldu.

YSK, tümü de belirlediği seçim takvimi dışına çıkan ve geçersizliği tartışma dahi kabul etmez gerekçeleri aslında daha ilk anda ret etmesi gerekirken, ikircikli tavrıyla kafaların karışmasına yol açıyor.

O kadar ki, YSK’ nın önüne gelen itiraz dosyaları arasında KHK ile memuriyetten ihraç edilenlerin oy kullanamayacağı gibisinden akıllara ziyan talep bile var…

Kesinleşmiş hüküm bulunmayan Türkiye vatandaşı birinin sanki hükümlü imiş gibi oy kullanamayacağına yönelik itiraz, kendi içinde öylesine sorunlu ki, neresinden tutsanız elinizde kalıyor.

Örneğin, böylesine bir itirazın kabul edilmesi, aynı KHK’ lilerin itirazla karşılaşılmayan 24 Haziran seçimlerinde kullandıkları oyları ve son Milletvekili, Cumhurbaşkanı seçimlerini de tartışmalı hale getirecek..

Sadece bu da değil, herhangi bir ceza almamış, hüküm giymemiş vatandaşın anayasal seçme hakkını anayasaya aykırı biçimde elinden alırsanız, açtığınız hukuken hayli sorunlu yol beraberinde daha bir sürü tartışmayı da getirir.

KHK’ liyi oy kullanırken vatandaş saymayıp, askerlik görevini yapmasını istemek, aklıma gelen sayısız mevzulardan sadece biri…

Tüm bunlar YSK kararlarıyla sonuçta bir biçimde çözülse de, Erdoğan- Bahçeli ikilisinin kullandığı dil seçimle sınırlı kalacağı sanılan gerilimi düşürmek şöyle dursun, daha da artacağı yönünde işaretler taşıyor…

Bir ara sonuçları kabullenmiş gibi tavır içine giren ve “kızgın demiri soğutmak gerekiyor” ifadesiyle yumuşama işaretleri veren Erdoğan, kısa zaman sonra Bahçeli’ nin ittifakı yeniden ve seçim öncesi kampanya dönemindeki ‘beka’ söylemiyle canlandırma girişimine katkı yapma moduna döndü..

İstanbul seçimlerinin CHP adayı İmamoğlu tarafından kazanılmış olması nasıl bir beka sorununa yol açabilir ki? sorusunun somut yanıtı yok…

Ama zaten akıl tutulması öyle bir hal aldı ki, cephesine hapsolmuş kesim için neyin akıl dışı, neyin rasyonel olduğu artık önemini yitirmiş durumda.

İklimin yarattığı gerilim sonunda şehit cenazesine katılmak üzere Çubuk’ ta saf tutan CHP lideri Kılıçdaroğlu’ na yumruklarla beslenen organize saldırıyla bambaşka boyuta sıçrıyor…

Kılıçdaroğlu’ na saldırıyı kınaması en basit ifadeyle insani görevi olan iktidar ittifakının iki isminden biri olan Bahçeli “senin %9 oy aldığın beldede ne işin var?” diyerek, siyasi literatüre unutulmayacak ibretlik mesajlarla katkı sunmakla meşgul…

‘Kızgın demiri soğutma’ cümlesiyle tansiyonu düşürme sinyalleri veren Erdoğan ise daha o önerisi tam olarak anlaşılmadan seçim öncesi tavrına dönüveriyor…

Aslında 31 Mart seçim sonuçları ışığında oluşan Mersin Büyükşehir Meclisi aritmetik tablosunu ve Ankara’ da yükselen gerilimin kaçınılmaz biçimde bu tabloya olası yansımalarını, kendisi BŞ başkanı iken Mecliste muhalefette kalan Seçer özelinde diğer pek çok BŞ belediyesinde önümüzdeki dönem tanık olacağımız tartışmaları ele almak istiyordum.

Sonraki makale konusu da o olsun…

*Not makaleyi tamamlarken, AKP itirazlarını değerlendiren YSK’ nin, KHK’ lilerin oy kullanamayacakları yönündeki talepleri ret ettiği haberi geldi. Görüşülmesi bile yanında pek çok tartışmayı getirecek olan akıllara ziyan iddiaları ret eden YSK’ nın tavrı onca olumsuzluk arasında yüreklere su serpen bir damla su gibi algılanmalı…

Mersin’ i yeniden metro masallarıyla avutmayın…(17.4.2019)

Mersin’ i yeniden metro masallarıyla avutmayın…

Macit Özcan’ ın 2004 yerel seçimleri öncesinde İstiklal Caddesindeki Özel İdare İş hanı önüne diktiği Me-Ray tabelalarından beri aşinayız metro muhabbetlerine…

Aradan geçen 15 yıl boyunca ve özellikle de her seçim öncesi konu gündeme getirilir. Seçim vaadi olarak her adayın dilinden de düşmez..

Sonra seçimler yapılır, kazanan kazanır, kaybeden kaybeder.

Özellikle de Mersin’ de daha ağır biçimde yaşandığına tanık olduğumuz toplumsal hafıza tüm vaatler gibi efsanevi hale gelmiş olan metro hakkında anlatılanları bir sonraki seçimde hatırlamak üzere unutmaya başlar.

2004, 2009, 2014 Özcan ve 2019 Kocamaz dönemlerinde hep aynı filmi küçük versiyon değişiklikleriyle izledik durduk.

Kocamaz’ ın yarıştan diskalifiye olduğu son seçimlerden önce hazırlattığı ve gecikmeli olarak billboardları süsleyen afişlerinden birinde yer altındaki metro istasyonundan kesitler ve  sanal vagonlara doluşan mutlu insan görüntüleri yer aldı..

Kocamaz, seçimlere girmeyeceği belli olduktan sonra da, ziyaret ettiği tüm kurum ve kuruluşlarda kendisini dinleyenlere, metro için her şeyin hazır olduğunu, seçimlerden hemen sonra işe koyulacaklarını anlatıp durdu.

Anlatmakla da kalmadı…

Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı sıfatıyla hazırlattığı broşürlerde “metro projesini hayata geçiriyoruz” ibaresi yanında sanal çizimlerden anlaşıldığı kadarıyla tümü yer altında istasyonlardan oluşan görüntüleri yer aldı..

Aynı afişleri gören ve broşürlere göz atanlar, metronun bir dokunuş kadar yakınlarında olduğunu, seçim süreci tamamlansın, hemen projenin başlayacağı zannına kapılmış bile olabilir.

O hayal dünyasından sıyrılıp tek bir kişinin metro masalları anlatan Kocamaz’ a; “iyi güzel de, bu projenin maliyeti ne kadar? Parayı nereden sağlayacaksın?” sorusunu yönelttiğini duymadım.

Seçimler bittiğine ve fırtına dinip gerçeklerle karşı karşıya kaldığımıza göre, sakin kafayla şu metro hayalini, projenin neden masaldan öteye geçemeyeceğini, yıllardır Ankara’ daki merkezi iktidarın çeşitli proje hayalleriyle avuttuğu bu kentin son seçim sürecinde olduğu gibi yerel yönetim adaylarınca da benzer vaatlerle uyutulduğu gerçeğiyle yüzleşmenin zamanıdır diye düşünüyorum.

Kocamaz’ ın sanal görüntülerle doldurduğu broşürlerin bir yerinde küçük not halinde yer alan cümleden proje detaylarına vakıf! olmamız mümkün… Şöyle deniyor:

“Serbest Bölge’ den başlayıp Mezitli Cumhuriyet Caddesi’ ne kadar oluşturduğumuz 19 km uzunluğundaki hatta, max. 500 bin yolcu kapasiteli 15 istasyon bulunacaktır.”

Eğer cümlede yer aldığı üzere istasyonlar 500 bin yolcu kapasiteli olacaksa, bu rakamlar projenin bilimsel ölçütlerde ele alınmadığının zaten itirafı.. İtirafı çünkü bir projenin yapılabilirlik kriteri, taşıma sisteminin günlük hatta ‘pik saatler’ dediğimiz en yoğun yolcu kapasitesiyle ölçülüyor.

Yerel yönetimler de dahil belli büyüklüklerdeki tüm kamu projelerinin yapımına başlanabilmesi için Ulaştırma Bakanlığının hazırlanan projeye onay vermesi gerekiyor. Ulaştırma Bakanlığı zaman kaybına yol açmaması ve her kentin oturup hayallere kapılmaması için özellikle toplu taşıma kapasitelerini yansıtan verilere bakar.

Ve bu veriler esas alınarak kentlerin metro, hafif raylı, tramvay vs gibi sistemlerden hangisiyle toplu taşıma işini gerçekleştireceklerine yönelik projelere onay verir.

Daha da önemlisi bu projelerin günümüzde azalan kredi olanakları nedeniyle ancak hazine garantisi verilmiş dış kredilerle yapılabilecekleri gerçeğidir.

Kocamaz’ ın ‘500 bin yolcu kapasitesini’ hangi veriden yola çıkarak el broşürlerine koyduğunu bilmemiz mümkün değil. Ama bilimsel anlamda ve kapsamlı çalışmayla hazırlanmış Mersin Ulaşım Master planı var. Ve o plandaki hayli iyimser projeksiyonları göz önüne alsak bile 18,3 km’ lik kent içi toplu taşıma sisteminin iki yönlü toplam yolcu kapasitesi 2020 yılı için 226 bin, 2030 yılı için 268 bindir. Tek yönlü zirve saatte (en yoğun yolcu taşındığı pik saat) taşınacak yolcu kapasitesi ise 2020 için 14 bin, 2030′ da ön görülen 18.350 yolcu/saat… Pik saatleri de içine alan ve 17 saatlik taşıma esasına göre hesaplanırsa 2020′ de gün boyu saatlik olarak taşınacak yolcu sayısı 6.600/saat civarında.

Ulaştırma Bakanlığının metro yatırımı için kabul ettiği kriter ne? 30-70 bin/saat… (http://www.ubak.gov.tr/BLSM_WIYS/DLH/tr/DOKUMAN_SOL_MENU/Rayli_Sistem_Kriterleri/20140228_153217_10288_1_10315.pdf)

Daha somut olarak ele almak gerekirse metro yatırımı için iktidarın onay verdiği İstanbul’ da metroda günlük taşınan yolcu sayısı 2018′ de 1 milyon 730 bin. Raylı sistemde taşınan yolcu sayısı 2 milyon 710 bin… (https://www.iett.istanbul/tr/main/pages/istanbulda-toplu-ulasim/95)

Bir başka ve anlaşılır ifadeyle İstanbul’ da taşınan yolcu sayısı Mersin’ in 2020 yolcu potansiyelinin on katı..

Seçim kazanmak için vaat olarak oy kazandıracak gibi dursa da, özetle Mersin’ e metro projesi yapılabilirliği olmayan ham bir hayaldir.

Üstelik ülke tarihinin en ciddi krizlerinden birine girmişken, üstelik Mersin Belediye başkanlığını muhalefet adayı kazanmışken, üstelik hazine kaynak sıkıntısına girdiği için başlaması düşünülen projeler bir yana başlamış olanları bile dondurma yoluna giderken…

Ve tüm bunlara ilaveten düşünülen Mersin kent içi güzergahının yer altı zemini bataklık olduğu için, maliyetlerin ne kadara çıkacağı tam olarak bilinemediği için, evdeki hesabın çarşıya uymayacağı gerçeği ortadayken…

Anımsatmamda yarar var…

Mersin kadar denizden doldurulmuş bataklık zemine sahip olmasa da, yanlış hesaplarla yola çıkılan Adana raylı sistem projesinin başına gelenler, her Belediye Başkanının alması gereken ibretlik derslerle doludur.

1996 yılında başlatıldığında 340 milyon dolara mal olacağı ön görülen, kredi için hazineden de kefalet alınan proje 2006 yılına girildiğinde tüm krediyi tüketmiş, projenin yeniden ihtiyaç duyduğu hazine garantili kredi için AK Partinin kapısını çalıp oradan aday olan ve 196 milyon dolar ilave kredi kaynağı sağlayan Durak’ ın Adana raylı sistem projesi… O proje 23 yıldır tam anlamıyla hizmete girmeyi bekliyor.

Buna karşın bir de Gaziantep örneği var. 2004′ te BŞ belediye Başkanı olan Asım Güzelbey’ in 2008′ de başlatıp bir yıl içinde hizmete açtığı 10 km’ lik kent içi raylı sistem projesi 40 milyon dolara mal olur. (Daha detaylı bilgi edinmek isteyen 2010 yılında kaleme aldığım makalelere ulaşabilir: https://abdullahayan.wordpress.com/2014/02/08/adana-596-milyon-dolara-bitiremedi-antep-36-milyona-tamamladi-iki-rayli-sistem-iki-oykutemmuz-2010/

Mersin Kocamaz eliyle mevcut sahil kreasyon alanını tarumar edip, betona boğmak için döktüğü parayla Mezitli- Liman arası hafif raylı sistem projesini aylarla ifade edilecek zaman diliminde kentin hizmetine sunar ve bunun için hazine garantilerine gerek kalmadan kendi kaynaklarıyla projeyi hayata geçirebilirdi…

Oysa havaray gibi ayakları yere basmayan projeler peşinde dünyanın çeşitli kentleri dolaşıldı, işin uzmanları yerine, BŞ Meclis üyeleriyle toplu inceleme! gezilerine çıkıldı.

Sonunda birileri dünyayı dolaşmış ama Mersin havaray peşinde havasını almıştır…

Umarım bu kez aynı hatalara düşülmez. Yıllardır dile getirdiğim cümleyle bitireyim; Mersin’ in toplu taşıma sorunu yoktur. Toplu taşımayı yönetememe sorunu vardır…

Son yerel seçimler, metropolleri kaybeden AK Parti’ nin büyük düşüşü… (17.4.2019)

Son yerel seçimler, metropolleri kaybeden AK Parti’ nin büyük düşüşü…

Önceki makaleyi 31 mart yerel seçimlerine götüren iklimi anlatarak noktalamış ve  tıpkı 2008′ de başlayıp ekonomik anlamda 2009 yerel seçimlerine damgasını vuran krize benzer ama etkisi ve kapsama alanı çok daha geniş, özellikle de mutfağı yakması anlamında şiddeti onunla karşılaştırılmayacak büyüklükte bir krizin etkisinde girdiğimizi vurgulamıştım.

Bu seçimleri cumhuriyet tarihinin diğer tüm seçimlerinden ayıran ciddi farklılıklar, kendisine has dinamikler ve Erdoğan’ ın uygulamaya koyduğu rejimin zorunlu kıldığı birliktelikler söz konusuydu, tümüne de şu kısacık zamana sığan sayısız örnekle tanık olduk.

Örneğin artık seçimlere çok parçalı partilerle girerek sonuç almak hayli zor. Ülke kutuplaşırken, toplumu neredeyse karpuz gibi ikiye bölen ve cepheleşmeden beslenen ayrışma sandığa giden yolda önemli bir belirleyici faktör olarak öne çıktı.

Bir yerel seçimde beklenen; adayların projeleri, vaatlerine bakacak seçmenin estirdikleri rüzgarın, yaydıkları sinerjinin de etkisiyle gidip, mevcutlar içinde birine oy vermesidir.

Oysa daha önceleri de pek geçerli olmayan bu faktörler 31 Mart seçimlerine giden süreçte tümüyle ortadan kalktı.

Halkın önüne Erdoğan ve Bahçeli’ nin ‘beka’ korkusunu temel argüman olarak ortaya koyan adını ‘Cumhur’ koydukları ittifakla, 24 Haziran genel seçimlerinde de bir araya gelen ve ortak paydaları Erdoğan iktidarından kurtulma olan CHP ile MHP’ den kopan Akşener ve arkadaşlarının İyi Parti’ sinin ‘Millet’ ittifakı… Özünde aynı sosyolojik temele dayanan, anlam olarak ta sonuçta aynı kapıya çıkan ‘Cumhur’ ve ‘Millet’ ittifakları iş seçim kampanyasına gelince iki farklı silaha sarıldı.

Erdoğan iktidarını sürdürmeyi ve kurulan yeni rejimi savunmayı temel hedef gören cephe, artık anlatacak fazla hikaye de kalmadığından ‘beka’ söylemiyle korkutmaya ve o korku üzerinden seçmeni ikna etmeye çalıştı.

Muhalif cephenin iktidara oranla işi daha kolaydı. Ülkede baş gösteren ve her gün mutfağı da yakarak halkı canından bezdiren ekonomik kriz sanal korkulara dayalı karşıdaki söylemden daha etkiliydi.

Öyle de oldu, 31 Mart 2019 Belediye seçimlerinin ders çıkarılacak ilk sonucu, halk soyut korkuları ciddiye almamış, somut olarak mutfağı yakan krizden sorumlu tuttuğu Erdoğan iktidarını uyarmayı seçti.

Ülke genelindeki oranlara bakıldığında öylesine dramatik bir cezalandırma gibi görünmeyebilir.

Ama yüzeysel bakışın ötesine geçmemizi zorunlu kılan, geleceğe yönelik hayli önemli verilerin, mesajların dikkate alınmasını gerektirecek hayli fazla ince mesaj içeren verilerle karşı karşıyayız.

Örneğin Erdoğan ve Bahçeli’ nin aynı çatıda buluşturduğu AKP-MHP oyları toplamı bunca olumsuz gidişe karşın %51,6 ve 24 Haziran 2018 MV seçim sonuçlarında aynı partilerin toplamda aldığı %53,7′ ye göre dramatik bir düşüş yok.

Buna karşı CHP-İyi parti ikilisinin 24 Haziranda aldıkları toplam %32,6, bu kez 37,4′ e çıkmış. Orada da örtülü/açık biçimde demokrasiye dönüş umuduyla desteğe gelen HDP oylarını göz önünde bulundurursak (24 Haziranda 11,7 olan HDP oyu 31 Mart seçiminde %4,2′ ye inmiş. Kayıp gibi görünen %7,5 oyun nereye gittiğini tahmin etmek zor değil) Millet ittifakının öyle zafer şarkıları söylemesine yol açacak bir tablo da söz konusu değil.

Peki, 31 Mart seçimlerini salt aritmetik veriler ışığında yüzeysel olarak okumak bizi sağlıklı sonuca götürür mü?

Eğer bir ittifakın aldığı oyları %37 oranıyla ve salt aritmetik rakamlar üzerinden okumaya kalkarsak bu değerlendirme oy alınan coğrafyayı ve o coğrafyanın ekonomik, sosyal, kültürel her açıdan ele alınması gereken büyük fotoğrafına bakılmadığı sürece cılız ve en hafif deyimiyle yanıltıcı olur.

İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Mersin, Eskişehir, Hatay gibi ülkenin ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal hangi alanı esas alırsanız alın, ortaya çıkan pastanın en büyük bölümünü oluşturan başta büyük metropoller olmak üzere dişe dokunur neredeyse tüm kentlerini almışsa, bunu ‘biz %52 aldık, onlar %37′ de kaldı, bu seçimden de başarıyla çıktık’ diyerek geçiştiremezsiniz. Geçiştirmek sadece tabanınızı rahatlatacak geçici bir avuntu yaratır hepsi bu… (Kaldı ki, ülkenin ilk 10 ili arasında yer alan önemli sanayi metropolü Bursa’ da MHP- AKP ittifakı 24 Haziran seçimlerine göre 7 puan kaybetmekle kalmamış, muhalif blok adayına karşı Cumhur ittifak adayı seçimi ancak 2 puanlık farkla kazanabilmiştir. Bu seçimlerde AKP-MHP ortak adayı %49 oy alırken 2014′ te tek başına AKP adayı aynı orandaki oyla seçimi kazanmıştı. MHP’ nin %15′ lik oyunu da eklersek 2014 ile 2019 arasında cumhur ittifakının Bursa özelindeki kaybı %15′ tir.)

Tabanına her ne kadar bu yönde moral pompalayan mesajlar verdiği görülse de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından ülkenin tüm kaderini elinde tutan tek adamı konumuna gelen Erdoğan’ ın da, elinden kayıp giden özellikle İstanbul ve Ankara’ nın önemini en iyi bilen isimlerden biri olduğuna şüphe yok…

Yıllardır ‘İstanbul’ u kaybeden, Türkiye’ yi kaybeder’ sözünü yineleyip duran Erdoğan ve başında olduğu AK Parti 25 yıldır aynı çizgideki görüş eliyle yönetilen İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerini kaybetmiştir.

O iki Büyükşehir ki, nüfusun %20′ ine karşın ülke ekonomisinin en güçlü iki lokomotifi ve tüm ülkede yaratılan milli gelirin %40′ ını üretmekte…

Çıplak gerçek budur ve bu deprem olarak ta tanımlanacak gerçek, zaman içinde etkisini çok daha şiddetli biçimde artçı depremlerle sürdürecektir. İstediği kadar ‘Büyükşehir Başkanlığını kaybettik, ilçelerin çoğu bizde, Belediye meclislerinde de sayı olarak biz üstünüz’ söylemlerini dillendirsin, nelerin kaybedildiğini ve kaybedileceğini en iyi Erdoğan biliyor.

Halk deyişiyle, ‘yara henüz sıcak’…

İktidarını sürdürmeyi varlık sebebi sayan Erdoğan ve partisi için ülkenin başkentiyle ekonominin başkentini kaybetmek, ‘oy oranlarımızı koruduk’ gibisinden tesellilerle geçiştirilecek bir durum değil, bir travmadır.

Travmanın nelere yol açacağını önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz…

Abdullah Ayan

Mersin, 1 Nisan 2019

31 Mart seçimleri ve değişen siyaset iklimi… (11.4.2019)

31 Mart seçimleri ve değişen siyaset iklimi…

Türkiye gibi halkın iradesini sergilemek için eline geçirdiği fırsatı sandığa yansıttığı kaç ülke var derseniz? Gelişmiş demokratik ülkeler de dahil, dünyada çok fazla örnek olduğunu sanmıyorum…

Evet, gelişmiş demokrasilerde de seçimler önemli ama orada toplumun seçimler dışında da tavrını, tepkisini ortaya koyabileceği pek çok platform, önünde duran sayısız fırsat var.

O nedenle seçimlere Türkiye gibi özel önem atfedilmesi gerekmiyor…

Örneğin kimi başkanlar eliyle dejenere edilmeye çalışılsa da sistemin saat gibi işlediği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin gayet sağlıklı işlediği ABD’ de seçimlere katılma oranları Trump ülkenin başına bela oluncaya kadar %38-45′ lar bandında hareket etti. (2014 seçimlerinde bu oran %36,7 ile ikinci dünya savaşından beri en düşük seviyeyi gördü)

Trump, kendi taraftarları kadar, karşı bloktaki demokratları da kenetlemiş ve tepki göstermeye sevk etmiş olmalı ki, 2018 kasım ayında yapılan ara seçimlerde ilk kez katılım rekoru kırıldı ve seçmenin %60′ a yakını sandığa gitti.

Sadece ABD’ de değil, bu kadar düşük oranlarda olmasa da Avrupa’ nın gelişmiş demokrasilerinde halkın seçimlere katılım oranı bizdekine göre düşük. Örneğin her konuda halkın görüşüne başvurulan ve neredeyse 15 günde bir yerel sorunları bile sandık kurarak halkın iradesi doğrultusunda çözmeye çalışan ‘referandum yorgunu’ İsviçre’ de son genel seçimlere katılım oranı %50′ lerin altına (%48) geriledi.

İyi de seçmenin yarısının katılmadığı bir seçim sistemiyle çıkacak sonuçlar nasıl demokratik kabul edilebilir gibisinden bir soru sorulabilir..

Yerinde ve üstelik çok ta haklı bir sorudur bu ama demokrasiler açmazlarını da kendi içlerinde barındırıyor. Ve unutmayalım ister ABD, ister İsviçre veya benzerleri toplumun kararlara katılımı konusunda sandık dışında pek çok mekanizmanın işlediği ülkelerde sandık ve sandıktan çıkacak halk iradesi tek ölçüt değil.

Bir de demokrasinin işlemediği ülkeler var. Bu ülkelerde seçimlere katılma oranı ne olursa olsun, sonuçta bir şey ifade etmiyor, çünkü sandığa giden yoldaki hiçbir mekanizma demokratik değil. Örneğin Suriye’ de, örneğin Saddam Irak’ ı veya Kaddafi Libya’ sında seçime katılım oranını %99 ilan etseniz ne anlam ifade eder?

İşte iki uçta yer alan örneklerden farklı olarak Türkiye’ de seçimlerin, seçimlere katılım oranlarının ve sandıktan çıkan iradenin halen bir önemi, anlamı var.

Türkiye insanı, özellikle iktidarlara tepkisini çok partili hayata geçtiğimiz ilk günden beri sandıkta gösteriyor. Üstelik çok ta sağduyulu kararlar verebiliyor.

Örneğin 1946′ da despot tek partiye karşı ortaya çıkan muhalif Demokrat Partiye yönelmesi, sandık hileleriyle iradesinin çalınmasına karşı 1950′ de önüne geçilmez kararlılıkla ve oranlarla CHP’ yi sandığa gömüp, DP’ yi iktidara taşıması böylesine bir tepkiydi.

1983′ te darbeci cuntanın desteklediği ve başına kendilerinden bir emekli generali (Turgut Sunalp) getirdikleri MDP’ ye karşı, halk gidip hiç hesaba katılmayan biçimde Turgut Özal’ ın ANAP’ ına yöneldi.

2002′ de AK Partiyi iktidara taşıyan halk iradesi de benzer bir tavır sergiledi. On yıl boyunca ülkeyi kaostan kaosa sürükleyen ve halka hizmet yerine kendilerine çalışan siyaset sınıfını siyaset sahnesinden indirip, yerlerine yeni oluşan bir harekete emaneti verirken, denenmemişi deneme tavrı, mevcutlardan kurtulma kararlığı yadsınamaz…

Halk her zaman 1950’de, 1983 veya 2002′ de olduğu gibi köklü değişimlere yol açacak radikal adımlar atmaz. Bazen de uyarır, kulak çeker, gerekirse tokadı basar. Bu tepkiler mevcut iktidarı göndermekten çok, kendisine çeki düzen verme mesajlarıdır.

Öyle çok gerilere gidip DP’ ye 1958′ de, ANAP’ a 1989′ da sandıktan verilen mesajları yazacak değilim.

Ama yakın zamanda hepimizin hatırlayabileceği sıcak örnekleri anımsayalım: 2008 krizi ve ardından gelip yaklaşık bir yıl süren küçülmenin gölgesinde yapılan 2009 yerel seçimlerinde seçmen, 2007 genel seçimlerinde %46,6 oy verdiği AK Partiyi %40′ lara çekti. 6 puan düşüş aslında küçülen ekonominin sandığa yansıyan somut göstergesiydi.

İşte 31 Mart seçimlerine, tıpkı 2008′ de başlayıp ekonomik anlamda 2009 yerel seçimlerine damgasını vuran krize benzer ama etkisi ve kapsama alanı çok daha geniş, özellikle de mutfağı yakması anlamında şiddeti onunla karşılaştırılmayacak büyüklükte bir krizin etkisinde gittik…

31 Mart gecesi nasıl bir tabloyla karşılaştığımız, daha da önemlisi o tablonun önümüzdeki dönemi nasıl şekillendireceği konusunda beklentilerimi, öngörülerimi de yazacağım ama sonraki makalede…

Abdullah Ayan

Mersin, 1 Nisan 2019

Yerelde katılımcı yönetim ve bütçe…

Yerelde katılımcı yönetim ve bütçe…

Bir seçim daha sona erdi…

İstanbul’ un tarihe geçecek sayım sürecini saymazsak, diğer tüm Büyük, küçük Belediyelerin Başkan ve Meclis üyeleri belli oldu.

Beş yıl süreyle yerelde vatandaşa hizmet etme yetkisini verdiğimiz insanları görevlendirdik.

Ülkede genel seçimler çoğu zaman daha süre dolmadan erkene alınıyor ama yerelde böyle bir gelenek yok. Seçtiğimiz insanları beş yıl boyunca iyi, kötü ne yaparlarsa yapsınlar taşıyoruz, daha doğrusu sistem taşıtmak zorunda bırakıyor bizleri…

Kimi ülkelerde uygulanan “seçilmişi geri çağırma” gibisinden yöntemler olmadığı ve yasa yapıcılar eliyle de olsa sistem bu konuya bugüne kadar farklı bir model geliştirmediğine göre yapacak fazla da şey yok.

Başarısızlığı ayyuka da çıksa, her dört kişiden birinin oyunu da alsa, ‘seçilmiş’ sıfatıyla koltuğa oturanı sineye çekmek zorunda kalıyoruz.

Bunun istisnaları yok mu?

Erdoğan’ ın seçimlere bir yıl kala, görevlerini bıraktırdığı Ankara, İstanbul belediye başkanlarının istifaları hafızalardadır ve bu pek hukuki çerçevede işleyen bir yöntem de değildir.

Bir de son yıllarda tanık olduğumuz Kayyım Belediyeciliği var. Kayyım belediyeciliğiyle de halkın seçtiği Belediye başkanlarını kararnameyle görevden alıp yerine bürokrasiden bir ismin atanması…

Daha eskilerden pek bilinmeyen bir başka örnek 1950′ de o günkü seçim yöntemi gereği Belediye Meclisinin kendi üyeleri arasından seçip Başkan yaptığı (uzun yıllar Belediye Başkanlarını halk değil, belediye meclisleri oylamayla belirliyordu) Mersin Belediye Başkanı Müfide İlhan’ ın başına gelenler.

İlhan’ ı belediye meclisindeki çoğunluğu sayesinde Başkan seçtiren Demokrat Parti grubu, bir yılın sonunda kendi bünyesinden çıkardığı ve efsane olarak nitelendirilen aynı İlhan’ ı ‘kifayetsiz’ gerekçesiyle devirir. Aralık 1951′ de İç İşleri Bakanlığı Mersin Valiliğine gönderdiği kararda “Mersin Belediye Meclisinin Başkan Müfide İlhan hakkında vermiş olduğu ‘Ademi Kifâye’ kararının tasdik edildiğini” bildirecektir.

Tüm örnekler ‘halkın iradesine saygı’ söylemine hayli ters ama karşılaştığımız örnekler…

Oysa ‘geri çağırma’ mekanizması, bu zorlama yöntemlere karşı demokrasi anlayışına çok daha uygun.

Kısa tanımıyla ‘belirlenmiş koşul ve usullere bağlı olarak seçilmiş kişi ve organların halk oylamasıyla görevine son verilmesi’ yöntemine ‘geri çağırma’ deniyor. Ve ‘geri çağırma’ seçilenlerin tepesinde ‘Demokles’ in kılıcı’ gibi dursa da, demokrasi kuramının zaaflarına karşı hayli etkin bir mekanizmadır.

Seçilen, bu yöntemi aklında tutarak ve halkın her zaman kendisini geri çağırma iradesini kullanabileceğini bilerek, ‘beni beş yıllığına seçtiniz, istediğimi yaparım, bana bir şey yapamazsınız’ aymazlığına da düşemez.

Türkiye gibi adem-i merkeziyetçilikten uzak ve yereli her gün bir daha özgür bırakmak yerine merkeze daha çok bağlama anlayışının hâkim olduğu ülkede, yerel yönetimler her ne kadar merkeze bağlı ve bağımlı ise de, daha beteri  vatandaş ta seçimle yereli yönetim yetkisi verdiği Başkanın insafına kalmış durumda.

Yerel anlamda katılımcılık yok, hiçbir projede vatandaşın görüşünü alma gibi mütevazı da olsa demokrasinin esamisi yok…

Başkan ve ekibinin oluşturduğu bütçeyi denetleme yetkisi olmayınca, her gelen kafasına göre dilediği projeyi, kafasına estiği biçimde uygulamaya koyuyor.

Örneğin bir Belediye Başkanı tüm kent karşı çıksa da, kaldırım söküp yeniden yaparken, kimseye hesap vermediği gibi, yaptığının gerekliliğinin tartışılmasına dahi izin vermiyor.

Mersin’ de hep birlikte tanık olmadık mı? Kentin dokunulmaması gereken en iyi yaşam alanlarından biri olan sahil kreasyon alanı yerle bir edilip rant uğruna betona boğdurulmadı mı? Bu iş için yüzlerce trilyon para yeşil doku üzerine dökülen betona sarf edilmedi mi?

Katılımcı yerel yönetim anlayışında, hangi kaynağın hangi alanlara, hangi projelere ayrılacağı, önceliklerin nerelere verileceği daha bütçe hazırlanırken belirlenir.

Bunun için yasal düzenleme de gerekmiyor. Yeter ki Başkan birlikte yönetelim ilkesini seçildiği gün mazbatasını alıp belediye binasına ayak basarken dışarıda bırakmasın…

Örnek mi? harcama yetkisini, yasaların belirlediği limitler dışında da kendisi bazı kriterler getirsin.

Rakamı yine katılımcılık gereği tartışıp belirlemek mümkün ama örneğin bir milyon ve üzeri projelerde, hayata geçirilmesi düşünülen yatırımlarda pek ala, kamuoyu görüşüne başvurulabilir. Halk park mı, kreş mi, spor salonu mu, kaldırım mı istiyor? Tercihini kendisi yapsın…

Katılımcı bütçe uygulaması bugün pek çok ülke kentinde başarıyla uygulanıyor ve yaygınlaşıyor.

Peki biz de bütçe ve harcama yetkisi, tercihi nasıl işliyor?

Başkan ve onun göreve getirdiği o nedenle kendisine bağımlı kıldığı bürokrat bütçeyi de, harcama alanlarıyla ilgili tercihlerini de dilediği biçimde kendisi yapıyor. Masa başında ve Başkanın talimatı yoksa, kendi inisiyatifiyle.

Vatandaş sürecin neresinde? Hiçbir yerinde…

Oysa katılımcı yerel yönetim demek, bütçenin mahalle mahalle, sokak sokak tartışılıp, taleplerin dikkate alınması demek…

Katılımcı bütçe, vatandaşı sadece vergi veren pasif birey olmaktan çıkarıp yerel anlamda yaşamın her aşamasına ortak etmek…

Son seçimde de adayların dilinden düşmedi ‘birlikte yönetme vaadi’…

Sahi birlikte mi yöneteceğiz?

Birlikte yöneteceksek, daha ilk günden alt yapısının hazırlanması, buna göre adımlar atılması gerekiyor.

Aksi takdirde, gelecek seçime kadar hüzünle anımsayacağımız boş bir slogandan öteye geçmez.

Bugüne kadar hep öyle oldu, umarım aynı sonuçla yüzleşmeyiz bu kez…

Kim kazandı, kim kaybetti?

Kim kazandı, kim kaybetti?

Kazananı, kaybedeni sorarken elbette 31 Mart yerel seçim sonuçlarını soruyorum. Ancak kaybedeni, kazananı itibariyle yerel seçimlerin çok ötesinde anlam ifade eden bir tabloyla karşı karşıyayız. O nedenle kaybedeni kazananı, adayların hatta partilerin ötesinde anlamlarıyla değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum.

Aslında olağan gelişmeler ışığında, üstelik normal zamanında gerçekleşen bir yerel seçimi, ilçe ve bir adım ötesinde Büyükşehir Belediye başkanlığını kazanan isimler, o isimlerin performansları, projeleri, geleceğe yönelik kendilerine oy veren ve vermeyen seçmene verdikleri sözler, vaatler üzerinden konuşmamız gereken bir yerel seçimdir 31 Mart…

Oysa Erdoğan; olağan bir yerel seçimi, üstelik henüz Cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin üzerinden daha 9 ay geçmemişken ve görev süresinin bitmesine 4 yıl kalmışken bu seçimi ülkenin var olması olarak ta algılanabilecek ‘beka’ gibi ölüm kalım sürecine taşıdı.

Taşımakla da kalmadı, “ya benimsin, ya toprağın” misali, benim gösterdiğim tarafa oy vermeyeni neredeyse ihanetle suçlayacak noktaya getirdi.

İstedi ki, seçmen sandığa gittiği vakit, gözünün önüne soğan kuyruklarını, mutfakta şiddetlenen ve tüm haneyi saran yangını, evine ekmek götürmeye çalışan işsizin çaresizliğini değil de, onun öne sürdüğü ülkenin beka sorununu göz önüne getirsin.

Öyle olmadı…

Seçmen her zaman olduğu gibi soyut korkulara değil, somut gerçeğe baktı.

Yıllardır her yerel seçim sonrası, Türkiye’ den başlayıp yaşadığım Mersin Büyükşehir ve hatta önemli gördüğüm ilçeler bazında rakamlara dayalı analizler yapar, sandığa yansıyan seçmen iradesini, önceki verilerle karşılaştırıp ortaya çıkan tabloyu değerlendirmeye çalışırım.

Bu kez böyle bir çabaya girmeyeceğim.

Çeşitli nedenleri var; birincisi ittifaklar nedeniyle partilerin aldıkları oyları değerlendirmenin güçlüğü hatta olanaksızlığı söz konusu.

Ama daha da önemlisi, Erdoğan’ ın bambaşka platformlara taşımasının da etkisiyle, seçimlerin yerel aktörleri belirlemekten öte, referandumlara dönmeye başlaması…

Bu yerel seçimlerle ortaya çıktı ki, eskiden olduğu gibi oyu ne olursa olsun, farklı adaylar arasından en yüksek oyu alanın koltuğa oturduğu dönemler kapandı. Tıpkı Cumhurbaşkanı seçiminde olduğu gibi belediye başkanlıkları da ikili ittifakların adayları üzerinden birini tercih etme dayatmasına dönmüş durumda…

Örneğin bu yerel seçimde güçlü olduğu doğu, güneydoğuda kendi adaylarını çıkaran HDP, iş batı illerine geldiğinde tıpkı Adana, Mersin’ de CHP, Gaziantep’ te ise DSP adayını destekliyor. Bu durumda ne CHP, ne HDP, ne de DSP oyları üzerinden analiz yapılamaz, yapılsa da rakamları eğip bükmenin ötesine geçecek sağlıklı sonuçlar vermez…

O halde rakamlardan ve yerel sonuçlardan uzaklaşıp daha büyük fotoğrafa bakmamızı gerektirecek bir tabloyla karşı karşıyayız.

Ve tabloya baktığımızda bu seçimlerin kaybedeni Erdoğan…

Bakmayın, “bizim halen %44 oyumuz var. İttifak olarak ta, %50′ nin üzerindeyiz” söylemine…

Rakamlara dayalı analiz yapmayacağım desem de şu veriyi paylaşmak zorundayım:

Bana göre düşüş süreci 2011 seçimlerinden sonra başlamıştır. O Seçimleri baz alırsak; toplam seçmen sayısı 50 milyondur ve %87 katılımın olduğu o seçimden  AK Parti yaklaşık 21,5 milyon (21,346) seçmenin oyunu alarak çıkmıştır.

Bugün seçimlere aynı ittifak çatısı altında girdiği için MHP oylarını da göz önüne alarak ortaya çıkan tabloyla karşılaştırılması ve kayıp/kazanç verilerinin mukayesesi bakımından 2014 yerel seçimleri daha sağlıklı ışık tutabilir: 2014′ te seçmen sayısı 52,7 milyondur. AK Parti 19,45+ MHP 7,9 milyon oy almıştır. Bugünkü Cumhur ittifakının iki bileşeninin 2014 oy toplamı 27 milyon 331 bindir…

Gelelim 31 Mart 2019 akşamına: İttifakın iki partisi seçimlere çoğu yerde birbirinin adayını destekleyerek ve kendileri aday çıkarmayarak girmeleri nedeniyle kendi başlarına aldıkları oylara bakıp değerlendirme anlam ifade etmez. (örneğin Mersin’ de MHP bu seçim 433 bin oy alırken AKP aday göstermeyip MHP adayına oy verdiği için AKP oyu sıfır..)

2014′ te 52,7 milyonun seçmenden 27,3 milyonunun oyunu alan Cumhur ittifakı partilerinin 2019′ da 57 milyon seçmenden aldıkları oy toplamı 24 milyondur. MHP oylarında ciddi erime söz konusu olmadığına, aksine AKP’ den geçiş yaşandığı gerçeği orta yerde durduğuna göre, AK Parti 7 milyon seçmen artışına karşı 2011′ in hayli gerisindedir.

Erdoğan’ ın tek başına yürüttüğü ‘beka’ temalı kampanyalı seçimin, rakamları istedikleri kadar eğip büksünler 31 Mart akşamı tablosu budur.

Erdoğan sadece bir yerel seçimi kaybetmemiştir.

İstanbul, Ankara’ yı kaybetmiştir.

Hatay’ dan Edirne’ ye kadar aralarında Adana, Mersin, Antalya gibi Cumhur ittifakının elinde olan tüm kıyı illerini kaybetmiştir.

Daha da önemlisi, ülke ekonomisinin dinamosu olan ekonominin yarısından fazlasını elinde tutan neredeyse tüm metropolleri kaybetmiştir.

Aslında Erdoğan’ ın bugün değil, kazandım dediği 24 Haziran 2018 seçimlerinde de kaybedeceğini, kaybettiğini 18 Haziran 2018 tarihli “Erdoğan kaybetti” makalesinde üstelik seçimlerden önce gerekçeleriyle yazmıştım.

O nedenle 31 Mart sonucu en azından benim gibi düşünenler için sürpriz değil.

O nedenle AKP’ nin İstanbul’ da kaosa döndürmeye çalıştığı ve kaybettiği apaçık ortada iken kendi lehine çevirme çabalarını da ciddiye almadan asıl büyük sorunun cevabını aramamız, bu alanda daha fazla düşünmemiz, kaygılanmamız gerektiğine inanıyorum.

 2011′ den beri gerilemeye başlayan Erdoğan ve iktidarı bugün itibariyle kendi krizini ülke krizine dönüştürme potansiyeli taşımaktadır. Önemli soru bu krizden nasıl çıkılacağıdır.

89 gibi başladı, 94 gibi bitmesin…

89 gibi başladı, 94 gibi bitmesin…

Pek çok kalem 31 mart akşamından günler önce, havanın 1989′ u anımsattığını iddia edip durdu.

Tıpkı 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimlerinde olduğu gibi yapılacak yerel seçimler öncesi bir dip dalganın yaklaşmakta olduğunu hissettiğini söyleyenlerin de sayısı az değildi.

24 Haziran sonuç itibariyle öyle beklendiği gibi bir dip dalga çıkarmadı ortaya. Ama 31 Martta ortaya çıkan tablo Erdoğan iktidarı için tek kelimeyle tam bir felaketi yansıtıyor.

Bakmayın siz Erdoğan’ ın sanki zafer kazanmış gibi çıktığı balkondan ‘Ankara Büyükşehir’ i kaybettik, ilçeleri bizde’ söylemlerine..

Erdoğan sonuç olarak kazandığı 24 Haziran’ da başlayan gerilemeyi durduramadığı gibi ‘başkanlık sistemiyle başlayacağını vaat ettiği büyük çıkışı yakalamak şöyle dursun, aradan geçen süreyi sonu meçhul ekonomik krizle doldurdu.

31 Martı bir yerel seçim olmaktan çıkarıp çok daha önemli hale getiren en ciddi sonuç, 1994′ te İstanbul’ da başlayan Erdoğan’ın 25 yıl sonra İstanbul’ u kaybetmesidir.

Geçiştirilmeye çalışılsa da, bu yenilginin siyaseten de ciddi sonuçları olacaktır.

Gelelim, 31 Mart seçimleri öncesinde 1989 havasını hissedilmesine yol açan beklentilerin gerçekleşip gerçekleşmediğine…

1983′ te iktidara gelen ANAP, başarılı bir dört yılın ardından tökezlemeye başlamış, ona rağmen 1987 genel seçimlerini Özal’ ın ANAP’ı her ne kadar 1983 seçimlerindeki oy oranı gerilese de, %36 oy oranıyla ve daha da önemlisi 450 Milletvekilliğinin 292′ isini kazanıp ezici biçimde Meclis çoğunluğuna sahip oldu. (bu seçimin eski siyasetçilere ömür boyu siyaset yasağı getiren Darbeci cuntanın anayasaya koyduğu hükmün referanduma götürülmesinden 2 ay sonra yapıldığını not etmekte yarar var. Daha da önemlisi Özal iktidarının tüm çabalarına karşın 24 milyon seçmenin oy kullandığı o referandumda siyaset yasağının kalkması 75 bin oy farkıyla gerçekleşti. Referandumda istediğini alamayan Özal, siyaset yasağı kalkan Demirel/Ecevit gibi siyasi kurtlar henüz kendilerine gelemeden baskın bir erken seçimle Meclis aritmetiği açısından geçmişe oranla çok daha rahat bir tabloya ulaştı. O kadar ki, 1983′ te %45 oranıyla 450 Milletvekilliğinin 211′ ini kazanan ANAP, 1987 seçimlerinde %36′ ya gerileyen orana karşı 292 Milletvekilliği kazanacaktır)

Gerileyen halk desteğine karşı seçim sistemiyle oynayarak Milletvekili sayıları üzerinden elde edilen nisbi başarı ve yakaladığını sandığı rüzgar Özal’ ın ülkeyi yönetmesine yetti mi?

Yetmedi ve hızla siyaset arenasına giriş yapan Demirel’ in DYP’ si, hayli sert muhalefet tarzıyla taşların yerinden oynamasını sağladı. Ama Özal asıl darbeyi hiç beklenmedik biçimde Meclis aritmetiğini etkilemesi kağıt üzerinde söz konusu olmayacak mahalli seçimlerde yedi.

1987 genel seçimlerinde %25 oy alan SHP ile %19′ luk DYP, 1991 genel seçimlerinde iyice pekişecek güç birliğinin ilk işaretlerini 1989 Belediye seçimleriyle verdi.

ANAP’ a karşı oluşan muhalefet adı koyulacak açık bir ittifak yapmadı ama Özal’ a dur demeye hazırlanan Demirel ve merkezin solunu konsolide eden İnönü’ nün başında olduğu SHP birlikteliği, ANAP’a karşı halkta yükselen tepkiyi de arkasına alarak, 1989 yerel seçimlerinde sandığa yansıtmayı başardı.

Bugün ortaya çıkan tabloya ne kadar da benziyor değil mi?

Ama ‘Dejavu’ bundan ibaret değil.

1987′ de %36 oy oranına karşı Meclisteki koltukların %65′ ini alan ANAP, başlayan inişi durduramayınca 1984′ te 67 ilin 54′ ünü kazanan parti 1989′ da (Hakkari ve Bitlis gibi özel durumu olan iki ili saymazsak Özal’ ın memleketi Malatya ile yetinmek zorunda kaldı.

Buna karşın %28,7 oy oranına karşı SHP, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Gaziantep, Diyarbakır, Mersin, Kayseri  gibi ülkenin önde gelen tüm illeri başta olmak üzere tam 39 ilin Belediye Başkanlıklarını ANAP’ ın elinden aldı.

İstanbul’ da Nurettin Sözen, Ankara’ da Murat Karayalçın, İzmir’ de Yüksel Çakmur, Adana’ da Selahattin Çolak, Gaziantep’ te Celal Doğan, Mersin’ de Kaya Mutlu, Diyarbakır’ da Turgut Atalay SHP’ den Belediye Başkanı olurken, ANAP’ ı yerle bir eden o günkü tabloyu Özal tarihe geçen tek cümleyle özetleyecekti:

“Üzerimizden silindir geçti”

Peki, 1989′ da inanılmaz başarıya imza atan ve ülkenin neredeyse tüm kent belediye başkanlıklarını kazanan (o seçimin iki istisnası var: Bursa DYP’ li, Konya Refah Partisi adaylarını tercih etmiştir) SHP, 5 yılın sonunda gerçekleşen 1994 seçimlerinde ne yaptı?

1989′ da kazanılan Büyükşehir Belediyelerinin çoğu 1994′ te bir daha kazanılmamak üzere kaybedildi.

İstanbul, Ankara, Diyarbakır,Kayseri, Konya, Erzurum başta olmak üzere 28 il belediyesi Refah Partisine geçti. ANAP yeniden güç toplayıp Adana, Bursa, Mersin Büyükşehirlerinin yer aldığı 14 il belediye başkanlıklarını aldı. (1984-89 arasında Adana Belediye Başkanı olan Aytaç Durak ve Mersin Belediye Başkanı koltuğunda oturan Okan Merzeci 1994′ te 5 yıllık aranın ardından yeniden belediye başkanı oldular)

SHP’ nin elinde 1989′ da elde ettiği onca belediyeden geriye Gaziantep, Kocaeli (Gaziantep’ te Celal Doğan, Kocaeli’ de Sefa Sirmen) Büyükşehirleri dışında dişe dokunur hiçbir Belediye kalmadı…

İyi de, 5 yılda köprülerin altından hangi sular aktı, 1989′ da ANAP’ ın üzerinden silindir gibi geçen seçmen iradesi 5 yılın sonunda ne oldu da SHP’ yi bir daha iflah olmayacak biçimde yerle bir etti?

Nasıl oldu da, İstanbul ve Ankara gibi ülkenin her anlamda en önemli iki Metropol Belediyesi bir daha değişmemek üzere Refah  (refahın kapatılmasıyla 1999 seçimlerinde Fazilet sürdürecektir misyonu) ve aynı hareketin içinden doğan AK Parti 25 yıl boyunca bir daha SHP/CHP hatta DSP’ ye yerel yönetimlerde gün yüzü göstermedi?

1989′ da merkez soldan esmeye başlayan rüzgarın, 1994′ te hüsrana dönen hikayesini detaylarıyla anlatacağım ama bir sonraki makalede…

Son yerel seçimler ve olası sonuçları üzerine…

Son yerel seçimler ve olası sonuçları üzerine…

Ve geldik 31 Mart 2019 yerel seçimlerine…

Bu seçimleri cumhuriyet tarihinin diğer tüm seçimlerinden ayıran ciddi farklılıklar, kendisine has dinamikler ve Erdoğan’ ın uygulamaya koyduğu rejimin zorunlu kıldığı birliktelikler söz konusuydu, tümüne de şu kısacık zamana sığan sayısız örnekle tanık olduk.

Örneğin artık seçimlere çok parçalı partilerle girerek sonuç almak hayli zor. Ülke kutuplaşırken, toplumu neredeyse karpuz gibi ikiye bölen ve cepheleşmeden beslenen ayrışma sandığa giden yolda önemli bir belirleyici faktör olarak öne çıktı.

Bir yerel seçimde beklenen; adayların projeleri, vaatlerine bakacak seçmenin estirdikleri rüzgarın, yaydıkları sinerjinin de etkisiyle gidip, mevcutlar içinde birine oy vermesidir.

Oysa daha önceleri de pek geçerli olmayan bu faktörler 31 Mart seçimlerine giden süreçte tümüyle ortadan kalktı.

Halkın önüne Erdoğan ve Bahçeli’ nin ‘beka’ korkusunu temel argüman olarak ortaya koyan adını ‘Cumhur’ koydukları ittifakla, 24 Haziran genel seçimlerinde de bir araya gelen ve ortak paydaları Erdoğan iktidarından kurtulma olan CHP ile MHP’ den kopan Akşener ve arkadaşlarının İyi Parti’ sinin ‘Millet’ ittifakı… Özünde aynı sosyolojik temele dayanan, anlam olarak ta sonuçta aynı kapıya çıkan ‘Cumhur’ ve ‘Millet’ ittifakları iş seçim kampanyasına gelince iki farklı silaha sarıldı.

Erdoğan iktidarını sürdürmeyi ve kurulan yeni rejimi savunmayı temel hedef gören cephe, artık anlatacak fazla hikaye de kalmadığından ‘beka’ söylemiyle korkutmaya ve o korku üzerinden seçmeni ikna etmeye çalıştı.

Muhalif cephenin iktidara oranla işi daha kolaydı. Ülkede baş gösteren ve her gün mutfağı da yakarak halkı canından bezdiren ekonomik kriz sanal korkulara dayalı karşıdaki söylemden daha etkiliydi.

Öyle de oldu, 31 Mart 2019 Belediye seçimlerinin ders çıkarılacak ilk sonucu, halk soyut korkuları ciddiye almamış, somut olarak mutfağı yakan krizden sorumlu tuttuğu Erdoğan iktidarını uyarmayı seçti.

Ülke genelindeki oranlara bakıldığında öylesine dramatik bir cezalandırma gibi görünmeyebilir.

Ama yüzeysel bakışın ötesine geçmemizi zorunlu kılan, geleceğe yönelik hayli önemli verilerin, mesajların dikkate alınmasını gerektirecek hayli fazla ince mesaj içeren verilerle karşı karşıyayız.

Örneğin Erdoğan ve Bahçeli’ nin aynı çatıda buluşturduğu AKP-MHP oyları toplamı bunca olumsuz gidişe karşın %51,6 ve 24 Haziran 2018 MV seçim sonuçlarında aynı partilerin toplamda aldığı %53,7′ ye göre dramatik bir düşüş yok.

Buna karşı CHP-İyi parti ikilisinin 24 Haziranda aldıkları toplam %32,6, bu kez 37,4′ e çıkmış. Orada da örtülü/açık biçimde demokrasiye dönüş umuduyla desteğe gelen HDP oylarını göz önünde bulundurursak (24 Haziranda 11,7 olan HDP oyu 31 Mart seçiminde %4,2′ ye inmiş. Kayıp gibi görünen %7,5 oyun nereye gittiğini tahmin etmek zor değil) Millet ittifakının öyle zafer şarkıları söylemesine yol açacak bir tablo da söz konusu değil.

Peki, 31 Mart seçimlerini salt aritmetik veriler ışığında yüzeysel olarak okumak bizi sağlıklı sonuca götürür mü?

Eğer bir ittifak toplam %37 oy oranına karşı İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Mersin, Eskişehir, Hatay gibi ülkenin ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal hangi alanı esas alırsanız alın, ortaya çıkan pastanın en büyük bölümünü oluşturan başta büyük metropoller olmak üzere dişe dokunur neredeyse tüm kentlerini almışsa, bunu ‘biz %52 aldık, onlar %37′ de kaldı, bu seçimden de başarıyla çıktık’ diyerek geçiştiremezsiniz. Geçiştirmek sadece tabanınızı rahatlatacak geçici bir avuntu yaratır hepsi bu…

Tabanına her ne kadar bu yönde moral pompalayan mesajlar verdiği görülse de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından ülkenin tüm kaderini elinde tutan tek adamı konumuna gelen Erdoğan’ ın da, elinden kayıp giden özellikle İstanbul ve Ankara’ nın önemini en iyi bilen isimlerden biri olduğuna şüphe yok…

Yıllardır ‘İstanbul’ u kaybeden, Türkiye’ yi kaybeder’ sözünü yineleyip duran Erdoğan ve başında olduğu AK Parti 25 yıldır aynı çizgideki görüş eliyle yönetilen İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerini kaybetmiştir.

O iki Büyükşehir ki, nüfusun %20′ ine karşın ülke ekonomisinin en güçlü iki lokomotifi ve tüm ülkede yaratılan milli gelirin %40′ ını üretmekte…

Çıplak gerçek budur ve bu deprem olarak ta tanımlanacak gerçek, zaman içinde etkisini çok daha şiddetli biçimde artçı depremlerle sürdürecektir. İstediği kadar ‘Büyükşehir Başkanlığını kaybettik, ilçelerin çoğu bizde, Belediye meclislerinde de sayı olarak biz üstünüz’ söylemlerini dillendirsin, nelerin kaybedildiğini ve kaybedileceğini en iyi Erdoğan biliyor.

Halk deyişiyle, ‘yara henüz sıcak’…

İktidarını sürdürmeyi varlık sebebi sayan Erdoğan ve partisi için ülkenin başkentiyle ekonominin başkentini kaybetmek, ‘oy oranlarımızı koruduk’ gibisinden tesellilerle geçiştirilecek bir durum değil, bir travmadır.

Travmanın nelere yol açacağını önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz…

Yeni dönem…

Yeni dönem…

Türkiye gibi halkın iradesini sergilemek için eline geçirdiği fırsatı sandığa yansıttığı kaç ülke var derseniz? Gelişmiş demokratik ülkeler de dahil, dünyada çok fazla örnek olduğunu sanmıyorum…

Evet, gelişmiş demokrasilerde de seçimler önemli ama orada toplumun seçimler dışında da tavrını, tepkisini ortaya koyabileceği pek çok platform, önünde duran sayısız fırsat var.

O nedenle seçimlere Türkiye gibi özel önem atfedilmesi gerekmiyor…

Örneğin kimi başkanlar eliyle dejenere edilmeye çalışılsa da sistemin saat gibi işlediği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin gayet sağlıklı işlediği ABD’ de seçimlere katılma oranları Trump ülkenin başına bela oluncaya kadar %38-45′ lar bandında hareket etti. (2014 seçimlerinde bu oran %36,7 ile ikinci dünya savaşından beri en düşük seviyeyi gördü)

Trump, kendi taraftarları kadar, karşı bloktaki demokratları da kenetlemiş ve tepki göstermeye sevk etmiş olmalı ki, 2018 kasım ayında yapılan ara seçimlerde ilk kez katılım rekoru kırıldı ve seçmenin %60′ a yakını sandığa gitti.

Sadece ABD’ de değil, bu kadar düşük oranlarda olmasa da Avrupa’ nın gelişmiş demokrasilerinde halkın seçimlere katılım oranı bizdekine göre düşük. Örneğin her konuda halkın görüşüne başvurulan ve neredeyse 15 günde bir yerel sorunları bile sandık kurarak halkın iradesi doğrultusunda çözmeye çalışan ‘referandum yorgunu’ İsviçre’ de son genel seçimlere katılım oranı %50′ lerin altına (%48) geriledi.

İyi de seçmenin yarısının katılmadığı bir seçim sistemiyle çıkacak sonuçlar nasıl demokratik kabul edilebilir gibisinden bir soru sorulabilir..

Yerinde ve üstelik çok ta haklı bir sorudur bu ama demokrasiler açmazlarını da kendi içlerinde barındırıyor. Ve unutmayalım ister ABD, ister İsviçre veya benzerleri toplumun kararlara katılımı konusunda sandık dışında pek çok mekanizmanın işlediği ülkelerde sandık ve sandıktan çıkacak halk iradesi tek ölçüt değil.

Bir de demokrasinin işlemediği ülkeler var. Bu ülkelerde seçimlere katılma oranı ne olursa olsun, sonuçta bir şey ifade etmiyor, çünkü sandığa giden yoldaki hiçbir mekanizma demokratik değil. Örneğin Suriye’ de, örneğin Saddam Irak’ ı veya Kaddafi Libya’ sında seçime katılım oranını %99 ilan etseniz ne anlam ifade eder?

İşte iki uçta yer alan örneklerden farklı olarak Türkiye’ de seçimlerin, seçimlere katılım oranlarının ve sandıktan çıkan iradenin halen bir önemi, anlamı var.

Türkiye insanı, özellikle iktidarlara tepkisini çok partili hayata geçtiğimiz ilk günden beri sandıkta gösteriyor. Üstelik çok ta sağduyulu kararlar verebiliyor.

Örneğin 1946′ da despot tek partiye karşı ortaya çıkan muhalif Demokrat Partiye yönelmesi, sandık hileleriyle iradesinin çalınmasına karşı 1950′ de önüne geçilmez kararlılıkla ve oranlarla CHP’ yi sandığa gömüp, DP’ yi iktidara taşıması böylesine bir tepkiydi.

1983′ te darbeci cuntanın desteklediği ve başına kendilerinden bir emekli generali (Turgut Sunalp) getirdikleri MDP’ ye karşı, halk gidip hiç hesaba katılmayan biçimde Turgut Özal’ ın ANAP’ ına yöneldi.

2002′ de AK Partiyi iktidara taşıyan halk iradesi de benzer bir tavır sergiledi. On yıl boyunca ülkeyi kaostan kaosa sürükleyen ve halka hizmet yerine kendilerine çalışan siyaset sınıfını siyaset sahnesinden indirip, yerlerine yeni oluşan bir harekete emaneti verirken, denenmemişi deneme tavrı, mevcutlardan kurtulma kararlığı yadsınamaz…

Halk her zaman 1950’de, 1983 veya 2002′ de olduğu gibi köklü değişimlere yol açacak radikal adımlar atmaz. Bazen de uyarır, kulak çeker, gerekirse tokadı basar. Bu tepkiler mevcut iktidarı göndermekten çok, kendisine çeki düzen verme mesajlarıdır.

Öyle çok gerilere gidip DP’ ye 1958′ de, ANAP’ a 1989′ da sandıktan verilen mesajları yazacak değilim.

Ama yakın zamanda hepimizin hatırlayabileceği sıcak örnekleri anımsayalım: 2008 krizi ve ardından gelip yaklaşık bir yıl süren küçülmenin gölgesinde yapılan 2009 yerel seçimlerinde seçmen, 2007 genel seçimlerinde %46,6 oy verdiği AK Partiyi %40′ lara çekti. 6 puan düşüş aslında küçülen ekonominin sandığa yansıyan somut göstergesiydi.

Ve geldik 31 Mart 2019 yerel seçimlerine…

Bu seçimleri cumhuriyet tarihinin diğer tüm seçimlerinden ayıran ciddi farklılıklar, kendisine has dinamikler ve Erdoğan’ ın uygulamaya koyduğu rejimin zorunlu kıldığı birliktelikler söz konusuydu, tümüne de şu kısacık zamana sığan sayısız örnekle tanık olduk.

Örneğin artık seçimlere çok parçalı partilerle girerek sonuç almak hayli zor. Ülke kutuplaşırken, toplumu neredeyse karpuz gibi ikiye bölen ve cepheleşmeden beslenen ayrışma sandığa giden yolda önemli bir belirleyici faktör olarak öne çıktı.

Bir yerel seçimde beklenen; adayların projeleri, vaatlerine bakacak seçmenin estirdikleri rüzgarın, yaydıkları sinerjinin de etkisiyle gidip, mevcutlar içinde birine oy vermesidir.

Oysa daha önceleri de pek geçerli olmayan bu faktörler 31 Mart seçimlerine giden süreçte tümüyle ortadan kalktı.

Halkın önüne Erdoğan ve Bahçeli’ nin ‘beka’ korkusunu temel argüman olarak ortaya koyan adını ‘Cumhur’ koydukları ittifakla, 24 Haziran genel seçimlerinde de bir araya gelen ve ortak paydaları Erdoğan iktidarından kurtulma olan CHP ile MHP’ den kopan Akşener ve arkadaşlarının İyi Parti’ sinin ‘Millet’ ittifakı… Özünde aynı sosyolojik temele dayanan, anlam olarak ta sonuçta aynı kapıya çıkan ‘Cumhur’ ve ‘Millet’ ittifakları iş seçim kampanyasına gelince iki farklı silaha sarıldı.

Erdoğan iktidarını sürdürmeyi ve kurulan yeni rejimi savunmayı temel hedef gören cephe, artık anlatacak fazla hikaye de kalmadığından ‘beka’ söylemiyle korkutmaya ve o korku üzerinden seçmeni ikna etmeye çalıştı.

Muhalif cephenin iktidara oranla işi daha kolaydı. Ülkede baş gösteren ve her gün mutfağı da yakarak halkı canından bezdiren ekonomik kriz sanal korkulara dayalı karşıdaki söylemden daha etkiliydi.

Öyle de oldu, 31 Mart 2019 Belediye seçimlerinin ders çıkarılacak ilk sonucu, halk soyut korkuları ciddiye almamış, somut olarak mutfağı yakan krizden sorumlu tuttuğu Erdoğan iktidarını uyarmayı seçti.

Ülke genelindeki oranlara bakıldığında öylesine dramatik bir cezalandırma gibi görünmeyebilir.

Ama yüzeysel bakışın ötesine geçmemizi zorunlu kılan, geleceğe yönelik hayli önemli verilerin, mesajların dikkate alınmasını gerektirecek hayli fazla ince mesaj içeren verilerle karşı karşıyayız.

Örneğin Erdoğan ve Bahçeli’ nin aynı çatıda buluşturduğu AKP-MHP oyları toplamı bunca olumsuz gidişe karşın %51,6 ve 24 Haziran 2018 MV seçim sonuçlarında aynı partilerin toplamda aldığı %53,7′ ye göre dramatik bir düşüş yok.

Buna karşı CHP-İyi parti ikilisinin 24 Haziranda aldıkları toplam %32,6, bu kez 37,4′ e çıkmış. Orada da örtülü/açık biçimde demokrasiye dönüş umuduyla desteğe gelen HDP oylarını göz önünde bulundurursak (24 Haziranda 11,7 olan HDP oyu 31 Mart seçiminde %4,2′ ye inmiş. Kayıp gibi görünen %7,5 oyun nereye gittiğini tahmin etmek zor değil) Millet ittifakının öyle zafer şarkıları söylemesine yol açacak bir tablo da söz konusu değil.

Peki, 31 Mart seçimlerini salt aritmetik veriler ışığında yüzeysel olarak okumak bizi sağlıklı sonuca götürür mü?

Eğer bir ittifak toplam %37 oy oranına karşı İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Mersin, Eskişehir, Hatay gibi ülkenin ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal hangi alanı esas alırsanız alın ortaya çıkan pastanın en büyük bölümünü oluşturan başta büyük metropoller olmak üzere dişe dokunur neredeyse tüm kentlerini almışsa, bunu biz %52 aldık, onlar %37′ de kaldı, biz bu seçimden de başarıyla çıktık diyerek geçiştiremezsiniz. Geçiştirmek sadece tabanınızı rahatlatacak geçici bir avuntu yaratır hepsi bu…

Tabanına her ne kadar bu yönde moral pompalayan mesajlar verdiği görülse de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından ülkenin tüm kaderini elinde tutan tek adamı konumuna gelen Erdoğan’ ın da, elinden kayıp giden özellikle İstanbul ve Ankara’ nın önemini en iyi bilen isimlerden biri olduğuna şüphe yok…

Yıllardır ‘İstanbul’ u kaybeden, Türkiye’ yi kaybeder’ sözünü yineleyip duran Erdoğan ve başında olduğu AK Parti 25 yıldır aynı çizgideki görüş eliyle yönetilen İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerini kaybetmiştir.

Çıplak gerçek budur ve bu deprem olarak ta tanımlanacak gerçek, zaman içinde etkisini çok daha şiddetli biçimde artçı depremlerle sürdürecektir. İstediği kadar ‘Büyükşehir Başkanlığını kaybettik, ilçelerin çoğu bizde, Belediye meclislerinde de sayı olarak biz üstünüz’ söylemlerini dillendirsin, nelerin kaybedildiğini ve kaybedileceğini en iyi Erdoğan biliyor.

Halk deyişiyle, ‘yara henüz sıcak’…

İktidarını sürdürmeyi varlık sebebi sayan Erdoğan ve partisi için ülkenin başkentiyle ekonominin başkentini kaybetmek, ‘oy oranlarımızı koruduk’ gibisinden tesellilerle geçiştirilecek bir durum değil, bir travmadır.

Travmanın nelere yol açacağını önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz…