ABD- Çin ticaret kavgası, Huawei meydan savaşına döner mi? (31.5.2019)

ABD- Çin ticaret kavgası, Huawei meydan savaşına döner mi?

Önceki makalede daha fazla mal alıp, çok daha az mal satabilen ABD’ nin Çin’ e karşı Trump ile başlayan ve gümrük duvarları etrafında dönüp dolaşan kavgayı özetlemeye çalışmıştım.

2019 yılının ilk aylarına kadar ABD hangi hamleyi yaparsa yapsın, bir sonraki adıma hazır Çin buluyordu karşısında…

Dünya ticaretine entegre amaçlı ilk açılımı başlattığında en büyük avantajı ucuz emek gücü olan Çin, sonraki safhada bu dinamiği teknolojiyle entegre ederek, yakaladığı büyüme ivmesini bilişimle de pekiştirip her alanda ABD’ ye kafa tutacak konuma doğru ilerlemekte olduğunu gösterdi.

Ve refahı arttıran ihracat odaklı büyümede en büyük partner, Trump’ ın çabalarına karşı 2018 itibariyle de ABD oldu. Yıllar itibariyle akıl almaz biçimde artan ve durmadan Çin lehine gelişen dış ticaret dengesinin nerede duracağı, işin nereye varacağı bugün de tam olarak bilinmiyor.

Örneğin 2017′ de Çin ABD’ ye 375 milyar dolarlık mal satıp 130 milyar dolarlık mal alırken, Trump’ ın iyice dizginleri ele aldığı 2018′ de Çin’ in ABD’ ye yönelik ihracatı 480 milyar dolara, ABD’ den yapılan ithalat ise 155 milyara çıktı. İhracat 105 milyar dolar artarken, ithalat artışı 25 milyar dolarla sınırlı kaldı…

İşte Trump’ ı çileden çıkaran da Çin’ in ağız dalaşına girmeden, hep alttan alıyor görüntüsüyle bildiğini okuması oldu…

Çin’ e karşı gümrük duvarlarının işlemediğini, o silaha karşı Çin’ in anında para birimi Yuan kuruyla oynamak ve benzeri örtülü ihracat teşvikleriyle oyunu tersine çevirdiğini görünce çok daha farklı bir cezalandırma yöntemini geçtiğimiz günlerde uygulamaya koydu..

Patent ve yazılım hırsızlığıyla suçladığı Çin’ li firmalara karşı ABD’ li firmaları devreye sokup, gizli açık bir takım ambargo kokan müeyyidelerin birbiri peşi sıra devreye girmesi böylece başladı.

Burada hedefin ana merkezine, akıllı telefon pazarına gecikmeyle girse de fırtına gibi esen Huawei  koyulmuş görünüyor…

Huawei’ nin hedefe koyulduğunun ilk işareti, mali işler direktörü Meng Wanzhou’ nun ABD isteğiyle ve ‘ABD’ nin İran’ a koyduğu yaptırımları delme girişiminin başında olduğu’ gerekçesiyle Kanada’ da tutuklanmasıyla görüldü.

Aralık 2018 başındaki tutuklamayı özel ve farklı kılan mali işler direktörü genç kızın kimliği oldu. Wanzhou, Huawei kurucusu ve patronu Ren Zhengfei’ nin kızıydı. İki günlük gözaltı ardından mahkemeye çıkarılan Wanzhou 10 milyon Kanada dolarlık kefalet karşılığı serbest bırakıldı ama küresel ticaret savaşını izleyen herkes işin burada durmayacağını, savaşa dönmekte olan kavganın büyüyeceğini biliyordu.

Öyle de oldu. Mart 2019′ da ABD ve Kanada Huawei ürünlerinin devlet kurumlarında ve bu kurumlarla çalışan tüm şirketlerde kullanımını yasakladığını duyurdu. Asıl öldürücü darbe ise Google’ den geldi. Son yıllarda pazarları kasıp kavuran ve tüm dünya tüketicilerinin yönelmeye başladığı Huawei akıllı cep telefonlarını kısa sürede küresel pazarların dışına itecek bir hamleydi bu.

Google, ABD hükümetinin yaptırım kararına uyacağını ve bundan böyle Huawei telefonlarına Android uygulama hizmetlerini vermeyeceğini duyurdu.

Bunun nasıl bir öldürücü darbe riski taşıdığını anlatmak için Google play’ in sunduğu birkaç örneğe bakmak yetiyor. Örneğin Youtube, örneğin mağazada paralı, parasız sunulan tüm uygulamalar, örneğin dosyalarınızı bulutta saklamanızı sağlayan Drive ve fotoğraf, videolarınızı ömür boyu erişiminize açık biçimde tutan fotoğraf albümü… Ve özellikle de günümüz e-posta adresi edinenlerin neredeyse tamamının (son rakam %88′ lerde olduğunu gösteriyor) kullandığı g-mail posta servisi…

Peki, Trump perde önünde görünse de, ABD’ nin kurucu aklı dediğimiz gerçek devlet kurumları ve güç odakları (Establishment) neden Huawei’ yi düşman konumuna oturttu ve aslında uzun vadede Google gibi bir şirketi bile rahatsız edecek bir büyük savaşı başlattı?

Ortaya çıkan kavga, kendi şirketlerini koruma ve akıllı telefonlarla Afrika çöllerinden Hindistan varoşlarına kadar her yana akıllı telefonlarla yayılan  teknoloji bağımlılığının oyun kuruculuğunu başka ülkelere kaptırmama gibi nedenlere dayansa, Huawei’ den önce, Samsung’ un devrilmesi gerekmez mi?

O halde Huawei’ yi farklı kılan başka bir neden var..

O nedenin ne olduğuna gelince…

Yanıtı birkaç cümleyle verilmeyecek kadar uzun…

Bu nedenle yanıtı ve yanıtın özünü oluşturan 5G teknolojisini, teknolojinin günlük hayatımızdan başlayarak dünyayı nasıl değiştireceğini anlatmayı bir başka makalede deneyeceğim…

Yeni dönem… (30.5.2019)

Yeni dönem…

Türkiye gibi halkın iradesini sergilemek için eline geçirdiği fırsatı sandığa yansıttığı kaç ülke var derseniz? Gelişmiş demokratik ülkeler de dahil, dünyada çok fazla örnek olduğunu sanmıyorum…

Evet, gelişmiş demokrasilerde de seçimler önemli ama orada toplumun seçimler dışında da tavrını, tepkisini ortaya koyabileceği pek çok platform, önünde duran sayısız fırsat var.

O nedenle seçimlere Türkiye gibi özel önem atfedilmesi gerekmiyor…

Örneğin kimi başkanlar eliyle dejenere edilmeye çalışılsa da sistemin saat gibi işlediği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin gayet sağlıklı işlediği ABD’ de seçimlere katılma oranları Trump ülkenin başına bela oluncaya kadar %38-45′ lar bandında hareket etti. (2014 seçimlerinde bu oran %36,7 ile ikinci dünya savaşından beri en düşük seviyeyi gördü)

Trump, kendi taraftarları kadar, karşı bloktaki demokratları da kenetlemiş ve tepki göstermeye sevk etmiş olmalı ki, 2018 kasım ayında yapılan ara seçimlerde ilk kez katılım rekoru kırıldı ve seçmenin %60′ a yakını sandığa gitti.

Sadece ABD’ de değil, bu kadar düşük oranlarda olmasa da Avrupa’ nın gelişmiş demokrasilerinde halkın seçimlere katılım oranı bizdekine göre düşük. Örneğin her konuda halkın görüşüne başvurulan ve neredeyse 15 günde bir yerel sorunları bile sandık kurarak halkın iradesi doğrultusunda çözmeye çalışan ‘referandum yorgunu’ İsviçre’ de son genel seçimlere katılım oranı %50′ lerin altına (%48) geriledi.

İyi de seçmenin yarısının katılmadığı bir seçim sistemiyle çıkacak sonuçlar nasıl demokratik kabul edilebilir gibisinden bir soru sorulabilir..

Yerinde ve üstelik çok ta haklı bir sorudur bu ama demokrasiler açmazlarını da kendi içlerinde barındırıyor. Ve unutmayalım ister ABD, ister İsviçre veya benzerleri toplumun kararlara katılımı konusunda sandık dışında pek çok mekanizmanın işlediği ülkelerde sandık ve sandıktan çıkacak halk iradesi tek ölçüt değil.

Bir de demokrasinin işlemediği ülkeler var. Bu ülkelerde seçimlere katılma oranı ne olursa olsun, sonuçta bir şey ifade etmiyor, çünkü sandığa giden yoldaki hiçbir mekanizma demokratik değil. Örneğin Suriye’ de, örneğin Saddam Irak’ ı veya Kaddafi Libya’ sında seçime katılım oranını %99 ilan etseniz ne anlam ifade eder?

İşte iki uçta yer alan örneklerden farklı olarak Türkiye’ de seçimlerin, seçimlere katılım oranlarının ve sandıktan çıkan iradenin halen bir önemi, anlamı var.

Türkiye insanı, özellikle iktidarlara tepkisini çok partili hayata geçtiğimiz ilk günden beri sandıkta gösteriyor. Üstelik çok ta sağduyulu kararlar verebiliyor.

Örneğin 1946′ da despot tek partiye karşı ortaya çıkan muhalif Demokrat Partiye yönelmesi, sandık hileleriyle iradesinin çalınmasına karşı 1950′ de önüne geçilmez kararlılıkla ve oranlarla CHP’ yi sandığa gömüp, DP’ yi iktidara taşıması böylesine bir tepkiydi.

1983′ te darbeci cuntanın desteklediği ve başına kendilerinden bir emekli generali (Turgut Sunalp) getirdikleri MDP’ ye karşı, halk gidip hiç hesaba katılmayan biçimde Turgut Özal’ ın ANAP’ ına yöneldi.

2002′ de AK Partiyi iktidara taşıyan halk iradesi de benzer bir tavır sergiledi. On yıl boyunca ülkeyi kaostan kaosa sürükleyen ve halka hizmet yerine kendilerine çalışan siyaset sınıfını siyaset sahnesinden indirip, yerlerine yeni oluşan bir harekete emaneti verirken, denenmemişi deneme tavrı, mevcutlardan kurtulma kararlığı yadsınamaz…

Halk her zaman 1950’de, 1983 veya 2002′ de olduğu gibi köklü değişimlere yol açacak radikal adımlar atmaz. Bazen de uyarır, kulak çeker, gerekirse tokadı basar. Bu tepkiler mevcut iktidarı göndermekten çok, kendisine çeki düzen verme mesajlarıdır.

Öyle çok gerilere gidip DP’ ye 1958′ de, ANAP’ a 1989′ da sandıktan verilen mesajları yazacak değilim.

Ama yakın zamanda hepimizin hatırlayabileceği sıcak örnekleri anımsayalım: 2008 krizi ve ardından gelip yaklaşık bir yıl süren küçülmenin gölgesinde yapılan 2009 yerel seçimlerinde seçmen, 2007 genel seçimlerinde %46,6 oy verdiği AK Partiyi %40′ lara çekti. 6 puan düşüş aslında küçülen ekonominin sandığa yansıyan somut göstergesiydi.

Ve geldik 31 Mart 2019 yerel seçimlerine…

Bu seçimleri cumhuriyet tarihinin diğer tüm seçimlerinden ayıran ciddi farklılıklar, kendisine has dinamikler ve Erdoğan’ ın uygulamaya koyduğu rejimin zorunlu kıldığı birliktelikler söz konusuydu, tümüne de şu kısacık zamana sığan sayısız örnekle tanık olduk.

Örneğin artık seçimlere çok parçalı partilerle girerek sonuç almak hayli zor. Ülke kutuplaşırken, toplumu neredeyse karpuz gibi ikiye bölen ve cepheleşmeden beslenen ayrışma sandığa giden yolda önemli bir belirleyici faktör olarak öne çıktı.

Bir yerel seçimde beklenen; adayların projeleri, vaatlerine bakacak seçmenin estirdikleri rüzgarın, yaydıkları sinerjinin de etkisiyle gidip, mevcutlar içinde birine oy vermesidir.

Oysa daha önceleri de pek geçerli olmayan bu faktörler 31 Mart seçimlerine giden süreçte tümüyle ortadan kalktı.

Halkın önüne Erdoğan ve Bahçeli’ nin ‘beka’ korkusunu temel argüman olarak ortaya koyan adını ‘Cumhur’ koydukları ittifakla, 24 Haziran genel seçimlerinde de bir araya gelen ve ortak paydaları Erdoğan iktidarından kurtulma olan CHP ile MHP’ den kopan Akşener ve arkadaşlarının İyi Parti’ sinin ‘Millet’ ittifakı… Özünde aynı sosyolojik temele dayanan, anlam olarak ta sonuçta aynı kapıya çıkan ‘Cumhur’ ve ‘Millet’ ittifakları iş seçim kampanyasına gelince iki farklı silaha sarıldı.

Erdoğan iktidarını sürdürmeyi ve kurulan yeni rejimi savunmayı temel hedef gören cephe, artık anlatacak fazla hikaye de kalmadığından ‘beka’ söylemiyle korkutmaya ve o korku üzerinden seçmeni ikna etmeye çalıştı.

Muhalif cephenin iktidara oranla işi daha kolaydı. Ülkede baş gösteren ve her gün mutfağı da yakarak halkı canından bezdiren ekonomik kriz sanal korkulara dayalı karşıdaki söylemden daha etkiliydi.

Öyle de oldu, 31 Mart 2019 Belediye seçimlerinin ders çıkarılacak ilk sonucu, halk soyut korkuları ciddiye almamış, somut olarak mutfağı yakan krizden sorumlu tuttuğu Erdoğan iktidarını uyarmayı seçti.

Ülke genelindeki oranlara bakıldığında öylesine dramatik bir cezalandırma gibi görünmeyebilir.

Ama yüzeysel bakışın ötesine geçmemizi zorunlu kılan, geleceğe yönelik hayli önemli verilerin, mesajların dikkate alınmasını gerektirecek hayli fazla ince mesaj içeren verilerle karşı karşıyayız.

Örneğin Erdoğan ve Bahçeli’ nin aynı çatıda buluşturduğu AKP-MHP oyları toplamı bunca olumsuz gidişe karşın %51,6 ve 24 Haziran 2018 MV seçim sonuçlarında aynı partilerin toplamda aldığı %53,7′ ye göre dramatik bir düşüş yok.

Buna karşı CHP-İyi parti ikilisinin 24 Haziranda aldıkları toplam %32,6, bu kez 37,4′ e çıkmış. Orada da örtülü/açık biçimde demokrasiye dönüş umuduyla desteğe gelen HDP oylarını göz önünde bulundurursak (24 Haziranda 11,7 olan HDP oyu 31 Mart seçiminde %4,2′ ye inmiş. Kayıp gibi görünen %7,5 oyun nereye gittiğini tahmin etmek zor değil) Millet ittifakının öyle zafer şarkıları söylemesine yol açacak bir tablo da söz konusu değil.

Peki, 31 Mart seçimlerini salt aritmetik veriler ışığında yüzeysel olarak okumak bizi sağlıklı sonuca götürür mü?

Eğer bir ittifak toplam %37 oy oranına karşı İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Mersin, Eskişehir, Hatay gibi ülkenin ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal hangi alanı esas alırsanız alın ortaya çıkan pastanın en büyük bölümünü oluşturan başta büyük metropoller olmak üzere dişe dokunur neredeyse tüm kentlerini almışsa, bunu biz %52 aldık, onlar %37′ de kaldı, biz bu seçimden de başarıyla çıktık diyerek geçiştiremezsiniz. Geçiştirmek sadece tabanınızı rahatlatacak geçici bir avuntu yaratır hepsi bu…

Tabanına her ne kadar bu yönde moral pompalayan mesajlar verdiği görülse de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından ülkenin tüm kaderini elinde tutan tek adamı konumuna gelen Erdoğan’ ın da, elinden kayıp giden özellikle İstanbul ve Ankara’ nın önemini en iyi bilen isimlerden biri olduğuna şüphe yok…

Yıllardır ‘İstanbul’ u kaybeden, Türkiye’ yi kaybeder’ sözünü yineleyip duran Erdoğan ve başında olduğu AK Parti 25 yıldır aynı çizgideki görüş eliyle yönetilen İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerini kaybetmiştir.

Çıplak gerçek budur ve bu deprem olarak ta tanımlanacak gerçek, zaman içinde etkisini çok daha şiddetli biçimde artçı depremlerle sürdürecektir. İstediği kadar ‘Büyükşehir Başkanlığını kaybettik, ilçelerin çoğu bizde, Belediye meclislerinde de sayı olarak biz üstünüz’ söylemlerini dillendirsin, nelerin kaybedildiğini ve kaybedileceğini en iyi Erdoğan biliyor.

Halk deyişiyle, ‘yara henüz sıcak’…

İktidarını sürdürmeyi varlık sebebi sayan Erdoğan ve partisi için ülkenin başkentiyle ekonominin başkentini kaybetmek, ‘oy oranlarımızı koruduk’ gibisinden tesellilerle geçiştirilecek bir durum değil, bir travmadır.

Travmanın nelere yol açacağını önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz…

Son yerel seçimler ve olası sonuçları üzerine… (30.5.2019)

Son yerel seçimler ve olası sonuçları üzerine…

Ve geldik 31 Mart 2019 yerel seçimlerine…

Bu seçimleri cumhuriyet tarihinin diğer tüm seçimlerinden ayıran ciddi farklılıklar, kendisine has dinamikler ve Erdoğan’ ın uygulamaya koyduğu rejimin zorunlu kıldığı birliktelikler söz konusuydu, tümüne de şu kısacık zamana sığan sayısız örnekle tanık olduk.

Örneğin artık seçimlere çok parçalı partilerle girerek sonuç almak hayli zor. Ülke kutuplaşırken, toplumu neredeyse karpuz gibi ikiye bölen ve cepheleşmeden beslenen ayrışma sandığa giden yolda önemli bir belirleyici faktör olarak öne çıktı.

Bir yerel seçimde beklenen; adayların projeleri, vaatlerine bakacak seçmenin estirdikleri rüzgarın, yaydıkları sinerjinin de etkisiyle gidip, mevcutlar içinde birine oy vermesidir.

Oysa daha önceleri de pek geçerli olmayan bu faktörler 31 Mart seçimlerine giden süreçte tümüyle ortadan kalktı.

Halkın önüne Erdoğan ve Bahçeli’ nin ‘beka’ korkusunu temel argüman olarak ortaya koyan adını ‘Cumhur’ koydukları ittifakla, 24 Haziran genel seçimlerinde de bir araya gelen ve ortak paydaları Erdoğan iktidarından kurtulma olan CHP ile MHP’ den kopan Akşener ve arkadaşlarının İyi Parti’ sinin ‘Millet’ ittifakı… Özünde aynı sosyolojik temele dayanan, anlam olarak ta sonuçta aynı kapıya çıkan ‘Cumhur’ ve ‘Millet’ ittifakları iş seçim kampanyasına gelince iki farklı silaha sarıldı.

Erdoğan iktidarını sürdürmeyi ve kurulan yeni rejimi savunmayı temel hedef gören cephe, artık anlatacak fazla hikaye de kalmadığından ‘beka’ söylemiyle korkutmaya ve o korku üzerinden seçmeni ikna etmeye çalıştı.

Muhalif cephenin iktidara oranla işi daha kolaydı. Ülkede baş gösteren ve her gün mutfağı da yakarak halkı canından bezdiren ekonomik kriz sanal korkulara dayalı karşıdaki söylemden daha etkiliydi.

Öyle de oldu, 31 Mart 2019 Belediye seçimlerinin ders çıkarılacak ilk sonucu, halk soyut korkuları ciddiye almamış, somut olarak mutfağı yakan krizden sorumlu tuttuğu Erdoğan iktidarını uyarmayı seçti.

Ülke genelindeki oranlara bakıldığında öylesine dramatik bir cezalandırma gibi görünmeyebilir.

Ama yüzeysel bakışın ötesine geçmemizi zorunlu kılan, geleceğe yönelik hayli önemli verilerin, mesajların dikkate alınmasını gerektirecek hayli fazla ince mesaj içeren verilerle karşı karşıyayız.

Örneğin Erdoğan ve Bahçeli’ nin aynı çatıda buluşturduğu AKP-MHP oyları toplamı bunca olumsuz gidişe karşın %51,6 ve 24 Haziran 2018 MV seçim sonuçlarında aynı partilerin toplamda aldığı %53,7′ ye göre dramatik bir düşüş yok.

Buna karşı CHP-İyi parti ikilisinin 24 Haziranda aldıkları toplam %32,6, bu kez 37,4′ e çıkmış. Orada da örtülü/açık biçimde demokrasiye dönüş umuduyla desteğe gelen HDP oylarını göz önünde bulundurursak (24 Haziranda 11,7 olan HDP oyu 31 Mart seçiminde %4,2′ ye inmiş. Kayıp gibi görünen %7,5 oyun nereye gittiğini tahmin etmek zor değil) Millet ittifakının öyle zafer şarkıları söylemesine yol açacak bir tablo da söz konusu değil.

Peki, 31 Mart seçimlerini salt aritmetik veriler ışığında yüzeysel olarak okumak bizi sağlıklı sonuca götürür mü?

Eğer bir ittifak toplam %37 oy oranına karşı İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Mersin, Eskişehir, Hatay gibi ülkenin ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal hangi alanı esas alırsanız alın, ortaya çıkan pastanın en büyük bölümünü oluşturan başta büyük metropoller olmak üzere dişe dokunur neredeyse tüm kentlerini almışsa, bunu ‘biz %52 aldık, onlar %37′ de kaldı, bu seçimden de başarıyla çıktık’ diyerek geçiştiremezsiniz. Geçiştirmek sadece tabanınızı rahatlatacak geçici bir avuntu yaratır hepsi bu…

Tabanına her ne kadar bu yönde moral pompalayan mesajlar verdiği görülse de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından ülkenin tüm kaderini elinde tutan tek adamı konumuna gelen Erdoğan’ ın da, elinden kayıp giden özellikle İstanbul ve Ankara’ nın önemini en iyi bilen isimlerden biri olduğuna şüphe yok…

Yıllardır ‘İstanbul’ u kaybeden, Türkiye’ yi kaybeder’ sözünü yineleyip duran Erdoğan ve başında olduğu AK Parti 25 yıldır aynı çizgideki görüş eliyle yönetilen İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerini kaybetmiştir.

O iki Büyükşehir ki, nüfusun %20′ ine karşın ülke ekonomisinin en güçlü iki lokomotifi ve tüm ülkede yaratılan milli gelirin %40′ ını üretmekte…

Çıplak gerçek budur ve bu deprem olarak ta tanımlanacak gerçek, zaman içinde etkisini çok daha şiddetli biçimde artçı depremlerle sürdürecektir. İstediği kadar ‘Büyükşehir Başkanlığını kaybettik, ilçelerin çoğu bizde, Belediye meclislerinde de sayı olarak biz üstünüz’ söylemlerini dillendirsin, nelerin kaybedildiğini ve kaybedileceğini en iyi Erdoğan biliyor.

Halk deyişiyle, ‘yara henüz sıcak’…

İktidarını sürdürmeyi varlık sebebi sayan Erdoğan ve partisi için ülkenin başkentiyle ekonominin başkentini kaybetmek, ‘oy oranlarımızı koruduk’ gibisinden tesellilerle geçiştirilecek bir durum değil, bir travmadır.

Travmanın nelere yol açacağını önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz…

Çin-ABD ticaret savaşı, nereye doğru? (23.5.2019)

Çin-ABD ticaret savaşı, nereye doğru?

Trump, Çin’ e gümrük vergileriyle dur demeye hazırlanırken ‘yerli üretimi koruma ve teşvik etmeyi böylece istihdam yaratmayı’ amaçladığını savunuyor ama asıl derdinin ‘çakma’ ürünlerle ‘fikri mülkiyet hırsızlığını’ içinden çıkılamaz boyutlara taşıyan Çin’ i cezalandırmak olduğunu da vurgulamadan edemiyor.

Gerçekten de Çin ile ABD arasındaki ticaret iki ülke arasındaki dengeleri içinden çıkılamaz hale getirmiş durumda.

Örneğin 2017 verilerine göre ABD Çin’ e 130 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin Amerika’ ya 375 milyar dolarlık mal sattı.

22 Mart günü ekranlara çıktı Trump ve ilk kez bir ABD başkanının, Çin’ e ticari savaş başlattığını izledi dünya…

Başkan imzaladığı 60 milyar dolarlık ek gümrük vergisini savunurken ‘çok ciddi bir fikri mülkiyet hırsızlığına imza atan Çin’ e karşı’ bir ilk önlem olduğunu ifade etmekten geri kalmadı.

Normal savaşta saldırıya uğrayan Birleşmiş Milletler’ i göreve çağırır. Çin ise kendisine ilan edilen ticaret savaşında bir yandan Dünya Ticaret Örgütünün yardıma koşmasını isterken bir yandan misilleme olarak ABD ürünlerine, ağırlıklı olarak soya gibi Amerikalı çiftçileri mağdur edecek ürünlere 3 milyar dolar tutarında gümrük vergisi getirdi.

Trump, deneme atışlarıyla başlayan savaşın şiddetleneceğini ve Çin’e yönelik yaptırımları ağırlaştıracağını ifade ederken, Çin işi alttan alma, barış çubuğu tüttürme derdinde olduğunu gösterdi.

Örneğin Başkan Xi, dünyada başlayan küreselleşmenin durdurulamayacağını şöyle anlatacaktı tarihi açıklamasında:

“Çin’ in açılım kapısı kapanmayacak, daha da geniş biçimde açılacak. Soğuk savaş zihniyeti ve biri kazanırken diğerinin kaybetmesi anlayışı giderek eskilerde kalıyor ve modası geçti. Soyutlanma politikaları başarısız olmaya mahkum”

Xi, bu konuşmayı yaparken Trump Çin’ e 100 milyar dolar daha ek gümrük vergisi koymaya hazırlandığını söylüyor ve iki ülke arasında süren ticaretteki çarpıklığa otomotiv vergilerini örnek veriyor. Gerçekten de ABD otomobillerine %25 gümrük uygulayan Çin’ e karşı, ABD’ nin Çin araçlarına uyguladığı ithal vergisi sembolik ve %2,5 oranında…

Ringe çıkan boksörlerin deneme yumrukları misali iki ülke liderinin karşılıklı söylemlerini dünya nefesini tutarak izlerken, en ciddi uyarı IMF başkanından geldi.

Başkan Lagarde, küresel ticaret sisteminin ilk kez bu denli risk altına girdiğini ve dağılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu vurgularken çok önemli noktaya dikkat çekecekti:

“küresel ticaretin getirdiği yararlar, ödenen bedellere oranla çok daha fazla. Serbest küresel ticaret sayesinde dünya genelindeki aşırı yoksullaşma keskin biçimde düştü. Ticaret savaşlarının kazananı olmaz, herkes kaybeder. Devletler sahip oldukları şirketlere ayrıcalık tanıyan ve haksız rekabet sağlayan politikalara son vermeli.

Şimdi gelişmekte olan ülkeler hizmet sektörünü açmak ve kamu hizmetlerinin geliştirilmesi için dijital teknolojinin kullanımını daha da yaygınlaştırmaya odaklanmalı”

Lagarde, sağduyulu hakem olarak başta Çin ve ABD olmak üzere, ticaret savaşlarına yol açan tarafları ‘kural dışı’ hamlelere karşı uyarırken, Trump duracak gibi görünmüyor.

Özellikle de teknoloji alanında Çin’ e ve Çin’ in en önemli markası Huawei’ ye karşı gelmiş geçmiş tüm gelişmelere rahmet okutacak cinsten öylesine yıkıcı bir darbe vurdu ki, bundan sonra olacakları kestirmek güç…

Huawei, ne yaptı da, Trump’ ın gazabına uğradı ve bugüne kadar benzeri görülmemiş bir uygulamaya maruz kaldı?

Sorunun yanıtı bir sonraki makalede…

Küreselleşmede değişen dinamikler, ABD- Çin Ticaret Savaşı.. (23.5.2019)

Küreselleşmede değişen dinamikler, ABD- Çin Ticaret Savaşı..

Savaş tamtamlarını seçim kampanyası sırasında çalmaya başlamıştı Trump…

Henüz başkanlık koltuğuna oturmasa da, kendisini destekleyen ortalama Amerikalılara küreselleşme karşıtı söylemlerle, iş ve aş vaat ediyordu.

ABD’ nin başını çektiği ve tüm dünyayı entegre etmeye çalıştığı küreselleşme, Trump’ a göre zaman içinde ülkenin aleyhine gelişmiş, bir zamanlar Amerikalıların ürettiği her şey, ucuz emek gücü sayesinde çok daha avantajlı fiyatlarla başka ülkelerden sağlanmaya başlamıştı.

Trump kazanırsa, durumu tersine çevirecek, gümrük duvarlarını yükselterek ithal malların daha pahalı hale gelmesini sağlayarak, ucuz ürünlerle rekabet edemeyen sektörleri canlanmasını,  böylece de o sektörlerin yeniden istihdam yaratmasını sağlayacaktı.

Tam olarak adını telaffuz etmese de, Trump’ ın tanımladığı ve hedefe koyduğu ülkenin Çin olduğunu tahmin etmek zor değildi.

Araştırma şirketlerinin kazanamaz dediği, anketlerin geride gösterdiği Trump seçimleri kazandı ve kazanmasıyla da bilinmezlerle ve o güne kadar akla hayale gelmeyen pek çok olayın gerçekleştiği çelişkilerle dolu bir süreç başladı…

Bugün ortaya çıkan tablonun özeti: Küreselleşme mucidi ABD’ nin yeni başkanı Trump küreselleşmeyi şeytanlaştırırken, komünist partisince yönetilen Çin oligarşisi küreselleşmeyi savunmakta…

Seçim kampanyalarında her şey söylenir, akla hayale sığmayan vaatlerde bulunur politikacılar..

Rekabetin olduğu her yerde olduğu gibi ABD seçimlerinde de duyulur parlak ve seçmeni cezp edecek cümleler…

Ancak Trump farklı bir profil çizdi.

Örneğin Meksika sınırına duvar çekme konusunda başarılı olduğu söylenemez ama fiziki duvara gücü yetmeyen başkan, ağzından çıkacak tek cümleyle hayata geçebilecek gümrük duvarları konusunda fazla zorlanmadı.

Çin’ le büyük savaşa girmeden önce ilk denemeyi AB’ yi etkileyecek güneş panelleri ve Güney Kore’ yi üzecek çamaşır makineleri üzerinden yaptı.

Trump 2018 ocak ayında koltuğa oturuşunun birinci yılını kutlarcasına; güneş panel ithalatına %30, çamaşır makinesi ithalatına ise %20 tek taraflı vergi koyduğunu duyurdu. Güney Kore ve AB uygulamanın uluslar arası anlaşmalara aykırı olduğunu iddia edip, konuyu Dünya Ticaret Örgütüne götüreceğini açıklasa da, atı kapan Trump yola çıkmıştı bir kere…

2018 Mart ayı başında bu kez çeliğe %25 ve alüminyum ithalatına %10 vergi koyduğunu açıkladı.

Vergileri savunurken şöyle diyor Trump:

“Bir ülke ihraç ettiğimiz ürüne %50 vergi koyduğunda biz onun aynı ürününden vergi almıyorsak, bu ne adil olur ne de akıllıca. Bundan böyle karşılıklı vergi koyacağız. 800 milyar dolarlık ticari açığımız varken, başka da yolu yok. Ülkemizi ve işçilerimizi korumalıyız. Çelik endüstrimiz kötü durumda.”

Çelik ve alüminyuma koyulan vergiler, Çin’ den önce Kanada ve Japonya’ nın tepkisini çekti. Japonya’ nın kaygısı vergilerin artmasıyla küresel piyasalarda yükselecek ürün fiyatlarının otomotiv endüstrisini etkilemesinin ve zaten daralan otomobil piyasasında fiyatların yükselmesinin kaçınılmaz olduğu teziydi.

Dedim ya, güneş paneli, çamaşır makinesi, çelik, alüminyum gibi ürünlere koyduğu vergiler Trump’ ın büyük maçtan önceki ısınma denemeleriydi.

Asıl hedef olan Çin’e savaş ilanı gecikmedi.

Dünyanın nefesini tutarak izlediği küresel kavganın asıl kabus cephesi ABD-Çin ticaret savaşı bir sonraki makaleye…

Kent Konseylerinin kente yük olma halleri… (21.5.2019)

Kent Konseylerinin kente yük olma halleri…

Başlığı okuyan çoğu kişinin en azından kafasında soru işaretleri doğduğunun farkındayım.

Öyle ya, amacı kentin ufkunu açmak, projelerle ışık tutmak ve hepsinden önemlisi halkın en kutsal hakkı olan sağlıklı çevrede yaşam koşullarına katkı sunma çabası göstermek olan bir oluşum nasıl olur da o kentin ciddi sorunlarını omuzlayıp yük alacağım düşüncesiyle çıktığı yolda bir süre sonra yük olur?

Karl Marx boşuna, ‘Cehenneme giden yollar, iyi niyet taşlarıyla döşelidir’ dememişti elbet…

Kent Konseyleri veya Anadolu insanının daha sıcak bakacağı tanımla şehir meclisleri, gönüllü olarak yaşadıkları beldede kentte halkın yararına gördükleri projeleri hazırlayan, seçilmiş yasal organlar olan Belediye Başkanlıklarına ve meclislere önerilerde bulunan, gerektiğinde her tür kamu otoritesinin yanlış adımlarına karşı doğruyu ortaya koyan, eleştirebilen kamusal kurumlardır.

Belediye Başkanları başta olmak üzere hiçbir kişi ve kurumun arka bahçesi konumuna düşmezler, o algıya yol açacak davranışlarda bulunmazlar.

Gücünü nereden alırsa alsın, siyasi ekonomik hiçbir odağın, iktidarların değil halkın yanında yer alması gereken kurumlar olarak, tarafsızlık kisvesine bürünmezler, çünkü taraftırlar…

Ve tarafları halktır, halkın sağlıklı bir çevrede daha mutlu daha yaşanır bir ortamda nefes almasını sağlamak gibi temel ilkeleri savunur kent meclisleri…

Girizgaha burada nokta koyup gelelim Mersin Kent Konseyine.. (Mersin’ de merkez ilçeler de dahil tüm belediyelerin kent konseyleri var ama bu makalede söz konusu Mersin Büyükşehir Kent Konseyidir)

Yukarıdaki temel ilkelerin tümünün diğer Kent Konseylerini olduğu gibi Mersin’ i de bağlamasının yadsınamaz gerçek olduğuna inanıyorsak -ki aksini düşünenle işimiz yok- konuyu teorik olmaktan çıkarıp pratiğe indirgemek ve ortaya çıkan somut olaylarla bu olaylara karşı ortaya koyulan duruşları, tavırları değerlendirmek daha kolay olacak diye düşünüyorum…

Nükleer santral gibi küresel boyutta risk taşıyan, geleceğimiz nesillerimizi tehdit eden bir projeye karşı ne yapıldı diye sormanın bile alemi yok.

Yok, çünkü Mersin Kent Konseyinin bu konuda bile dişe dokunur taraf olma halini görmedik.

Balık çiftliklerine karşı duruşa gelince…

Öyle birkaç dar çerçeveli suya tirit toplantılar yaparak baştan savuşturulacak bir konu olmadığı bilinmesine rağmen geleceğimizi karartmaya kararlı bu tehdide karşı ne yapılmıştır?

Yapılanların gücünü ortaya çıkan tablodan anlamak mümkün…

Ve bu tablo balık çiftliklerinin tereyağından kıl çeker gibi süreci yönettiğini, bir avuç iş adamının oluşturduğu küçücük lobinin koca kenti ve kent dinamiklerini alt ettiğini gösteriyor.

Üstelik balık çiftliklerinde durum nükleer santral gibi değil. Nükleer projede siyasi iktidarı ve iktidarın yerel izdüşümlerinden destek bulamayabilirsiniz, oysa bu kentte balık çiftliklerini savunan tek bir kurum/kuruluş yok…

Aslında son yapılan Büyükşehir Meclisinde AKP’ li Aydıncık ve MHP’li Anamur Belediye başkanlarının ortaya koyduğu tavır kafasını kuma gömmüş herkese ders niteliğindeydi. Aydıncık Belediye Başkanının ‘Ankara’ ya gidelim, yetkilileri uyaralım’ çıkışına dört elle sarılması gereken kent konseyi yetkilileri (yetkili dediğime de bakmayın son zamanlarda tek kişilik bir oluşuma dönmüş durumda) o çığlıklara kulak vermeyecek te, neyi duyacak?

Geçmişten de ders almıyoruz.

 Alsaydık, 2008′ de Çamlıyayla’ dan Anamur’ a 400′ ün üzerinde kurum ve kuruluşun bir araya gelerek balık çiftliklerine karşı verdiği destansı mücadeleyi hatırlar, o mücadele ruhuyla yeniden siyasi kimliklerini, çıkarlarını, kaygılarını bir yana bırakıp balık çiftliklerine uzun yıllar nefes aldırmayan Mersin Platformu’ na benzer bir toparlanmayı daha güçlü biçimde yeniden sağlardık.

Kentin geleceğini düşündüğümüzde ‘kutsal’ olarak nitelendirilecek o ittifakı bir araya getiremeyen, aynı kaderi paylaşan, sevinçte ve tasada ortak bir Mersin ortak paydasında toparlayamayan bir Kent konseyi var karşımızda…

Basireti bağlanmış böylesi bir oluşumun, her gün Mersin’ in bir başka noktasında ortaya çıkan taş ocaklarına karşı bir tavır almasını beklemek mümkün mü?

Aslında bu makalede Tevfik Sırrı Gür stadının yıkılışına tek kelam etmeyen, Tarsus Kurbanlı’ daki 3 bin dönüm ormanlığın talanına karşı çıkması gerekirken, o alana tesis kondurma sevdasına tutulanları Kent Konseyine çağırıp parlak! projelerini anlatma olanağı sağlayan acayip duruşa da değinmek istiyordum.

Bir başka makaleye artık…

Kent konseyleri ne yapmalı, ne yapmamalı? (20.5.2019)

Kent konseyleri ne yapmalı, ne yapmamalı?

İlçe belediyelerine bağlı kent konseylerinin yapacağı pek çok şey, atması gereken nice adım var.

Kırıntılarını toplamaya çalıştığımız, fukarası olduğumuz demokrasinin gelişmesinin en önemli aygıtlarından biridir Kent Meclisleri…

O nedenle de yerelden başlaması gereken katılımcı demokrasini olmazsa olmaz kurumlarıdır.

Benim burada işlevini anımsatmaya çalıştığım kurumlar ise BŞ Kent Konseyleri ve özellikle de Mersin oluşumu…

Kent Konseyleri gelişmiş demokrasilerin vazgeçilmez kurumları..

O nedenledir ki, AB uyum sürecinde girdi bizim yerel yönetimler lügatine…

AB’ de yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve katılımcılığın önemli ayaklarından biri olarak işlev üstlense de, her alanda olduğu gibi, kurumu bağımsız kılmaktan korktuğumuz için örneğin burada alınacak kararları ancak öneri ve dilek babından ‘belediye meclislerine sunma ve son değerlendirmenin orada yapılması’ gibi kurallarla daha baştan elini, ayağını bağladık.

Bu kadar da değil…

Ekonomik anlamda yine Belediyelerin eline bakar hale getirdik. Ekonomik özgürlüğü olmayan kişi ve kurumların ne ölçüde bağımsız hareket edebileceklerini anlatmaya gerek yok…

Parayı veren düdüğü çalar misali, Kent Konseylerinin Başkan ve bulunabilirse yürütme kurulları parayı verecek olan Belediye Başkanlarının gölgesinde kaldılar…

Türkiye’ deki yönetici elitin yerel demokrasilerden kaynaklı korkusu kısa zamanda Kent Meclislerine egemen olunca, gidilecek fazlaca yol, kıpırdayacak hareket alanı kalmamıştı. Öyle de oldu…

Aslında ‘Konsey’ lafını kullanmayı sevmiyorum ama Türkiye’ deki oluşum bugünkü haliyle AB demokratik standartlarına uymaya çalışan Kent Meclislerinden çok, 80 darbesine damgasını vuran yapının çok sevdiği Konsey tanımına da daha uygun düşüyor.

Öyle de olunca, ‘parasını ben veriyorum, hal ve gidişini de ben belirlerim’ düşüncesindeki belediye başkanlarının ya gölgesinde kaldı, ya da arka bahçesi oldu.

Bunun dışına çıkmaya çalışanlar oldu mu? Bu adımı atanların bile bağlı oldukları Belediyelerin ve daha açık ifadeyle Başkanların demokrasi anlayışıyla hareket edebildikleri, sevinilen özgürlük sınırlarının bile başkanlarca çizildiğini sanırım hatırlatmama gerek yok…

Daha çarpıcı örneği pratik deneyimlerimden yola çıkarak vereyim:

Bir dönem benim de içinde yer aldığım Mersin Kent Konseyi, 15 yıldır kaç tane öneriyi, dilek ve talebi Mersin Büyükşehir Belediye Meclisine taşıdı?

Sorunun cevabını herkesten çok oluşumda yer alan Yürütme Kurulu üyeleri biliyor. Bildikleri için de bir süre sonra işlevsiz yapının içinde yer almayı anlamsız buluyor. Heyecanla yola çıkanların da bir süre sonra heyecanları bitiyor, enerjileri tükeniyor.

Geriye kalıyor tek kişilik makamlar…

Önceki makaleyi, iki somut örnek üzerinden Mersin BŞ Kent Konseyinin duruşu ve tükenmiş işlevselliğinin sorgulanması gerektiğini vurgulayarak noktalamıştım.

Örneğin kentin en önemli cazibe merkezlerinden Tevfik Sırrı Gür yıkılırken ne yaptı kent konseyi?

Hiç kimse mazeretlerin ardına sığınmasın, ‘ne yetkimiz var ki?’ gibi sorularla kamuoyunu kandırmasın..

En küçük bir eylem ortaya koyabildi mi başkan ve yönetimi?

Eylemden geçtim, çok mu zordu stadyum yıkılırken duyarlı insanlarla kapısına gidip bir açıklama yapmak?

Vali Konağı gibi bu kentin en değerli mücevher taşlarından biri belki de ilki olan mekan Valilikçe Jandarma komutanlığına devredilip, etrafı güvenlik duvarıyla kuşatılırken, bir ses bir nefes verebildi mi konsey ve konsey adına başkanlığı yürüten arkadaş?

Bunları yapamadı ama ne yaptı diyorsanız, son adım hepimizin gözleri önünde atıldı.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin yayınlanması ardından kamuoyuyla paylaştığım “Tarsus Kurbanlı köyündeki 3 bin dönüm ormanlık alanın ‘bozuk’ gerekçesiyle orman tanımından çıkarılıp bazı iş adamlarına ‘gıda ihtisas sanayi bölgesi tahsis edilmesi” konusu…

Kararnameye göre ‘bozuk’ orman artık orman olarak işe yaramadığı gerekçesiyle ormanlıktan çıkarılıp iş adamlarına arazi olarak tahsis edilecek. Buna karşın hazine Orman Genel Müdürlüğüne bozuk ormanın iki katı araziyi ‘orman yapması’ amacıyla verecek…

Ortalama bir akıl, bozuk ormanı ıslah etmek mi? yeni ve boş araziyi orman haline getirmek mi? diye sorar..

Beklenir ki, kentin akciğerleri söz konusu olduğuna göre, çevre duyarlılığını her şeyin önüne alması gereken Kent Konseyi konuyu masaya yatırsın.. Çevrecilerden, orman alanında uzman ama kenti de seven insanlardan görüş alsın ve bu konuda bir tavır ortaya koysun. Mersin Büyükşehir Belediye Meclisine en azından bu konuda ışık tutsun, öneride bulunsun…

Kent Konseyi ne yaptı dersiniz?

3 bin dönüm ormanın üzerine tesisler kuracak iş adamlarının kurduğu girişimin başındaki vatandaşı, parlak projeyi anlatsın diye davet etti.

Hadi konuya taraf birini çağırdınız, ormanı yeşili koruma derdine düşmüş çevreci görüşü anlatacak birini nezaketen de olsa davet edemez miydiniz?

Ettiniz de biz mi duymadık?

Belediyeler ve ufak tefek dokunuşlar (kent içinde mavi bayraklı plajlar)… (13.5.2019)

Belediyeler ve ufak tefek dokunuşlar (kent içinde mavi bayraklı plajlar)…

Önceki makalelerde Büyükşehir Belediyesinin ekonomik durumunu ortaya koymaya çalıştım.

Gerçekten de ve deyim yerindeyse borç batağına sürüklenmiş, kasası tam takır bir Mersin Büyükşehir Belediyesiyle karşı karşıyayız.

Türkiye’ deki kriz derinleştikçe, belediyenin dişe dokunur tek ciddi gelir kaynağı olan ve Ankara’ dan aktarılan payları daha da düşecek ve korkarım ki, geçmişte yaşanan savurganlıkların acı faturası önümüzdeki kısa dönemde Başta Mersin Büyükşehir olmak üzere yeni Belediye Başkan ve yöneticilerinin en ciddi sorunu, hatta kabusu olacak…

Son yıllarda ortalama her ay 100-110 milyon lirayı vergi ve iller bankası paylarından alan Mersin Büyükşehir Belediyesinin bu Mayıs ayında Ankara’ dan gelen kaynağı 73 milyon liraya düştü. Elimizdeki veriler ve gittikçe daralan ekonomi gösteriyor ki, önümüzdeki günlerde bu gelir kalemleri artmayacak, aksine düşme olasılığı daha yüksek…

Yeni Mersin Büyükşehir Başkanı Seçer, geçmiş dönemden sarkan müteahhit vs alacakları ödemek ve belediyenin geçici de olsa nefes almasını sağlamak için BŞ Meclisinden borçlanma yetkisi almayı düşünüyor ama hem Meclis aritmetiği böylesi bir borçlanmaya uygun değil, hem de bu türden palyatif çözümler yaraya merhem olmaz, aksine borcu borçla ödeme kamburu büyütür.

Borçlar konusunda ne yapılması gerektiğini daha önce yazdım. Merak eden eski makalelerime göz atabilir ama tek cümleyle özetleyeyim: ‘Erdoğan iktidarı 50 milyon ve üstü banka borçlarının yapılandırılması amacıyla bugünlerde yeni bir yasayı hayata geçirmeye hazırlanıyor. Bu olanak dahilinde banka borçları yapılandırılmalı. Diğer borçlar ise miktarına göre kademelendirilmeli. Küçük meblağlar ödenmeli büyük 3-4 isme ait olanlar ise takvime bağlanmalı.’

Bugün için Ankara’ dan gelecek paylar ancak banka faizleri ve personel maaşlarını karşılayacak durumda olduğuna göre Başkan Seçer ne yapmalı?

İşte burada makalenin başlığında yer alan ‘ufak tefek dokunuşlar’ önem kazanıyor…

Nedir ‘ufak tefek dokunuşlar’?..

Mersin gibi 9 ay bahar ve yazı yaşayan bir kentin en önemli nefes borusu ve yaşam alanı Liman ve Tece arasında kalan sahil şeridi. Daha da minimize edersek aslında sahil kreasyon alanı Müftü- Mezitli dereleri arasında kalan sahil bandı…

Bu sahil bandında hizmete açılmayı bekleyen 9 adet kafe var. Her bir kilometrelik alana bir büfe düşüyor…

Kafeleri Belediye veya belediyeye bağlı bir şirket işleteceğine göre, bu mekanların yanına basit eklentilerle duş ve soyunma kabinleri eklenir ve halkın kent içinden denize girmesi sağlanır. Şu anda bahsettiğim kreasyon alanında denize dökülen kayalara inat oluşmuş birkaç plaj var. Bunların sayısı kısa zamanda belirlenecek noktalara mendirekler yapılarak arttırılabilir. Mendirekler kısa zamanda toplayacağı kumlarla doğal plajlar üretecek yapılar…

Arıtma tesisi sonrası zaten temizliği dünya standartlarına yükselen bir denizimiz var.

Soyunma kabinleri, duşlar, çöp vs. gibi küresel kriterlerde yerine getirildiği takdirde, mevcut su temizliği itibariyle Mersin kent içinde kısa sürede 7-8 mavi bayraklı plaja kavuşturulabilir.

Büyük bütçeler gerektirmeyen, ama halkın seveceği, deniz kentinin denizle bağı koparılmış insanlarını denizle buluşturup, barıştıran hem çevreci hem sağlık dağıtan bir projeden söz ediyorum.

Sloganı da : ‘havlunu al, sahile gel’ olsun küçük dokunuşlu projenin…

**

Küçük dokunuşlar ve sağlık demişken bu ‘kent içi mavi bayraklı plajlara eklemlenecek bir başka proje de aynı sahilde ve aynı kafelerin yanında düzenlenecek alanlarda,  jimnastik hocalarının eşliğinde  her yaştan insanın katılacağı sabah sporu…

Spor il müdürlüğü ve Halk Sağlığı Müdürlüklerinin de katkı vereceği böylesi bir proje için belediyenin mekan düzenleme ve belki spora eşlik edecek bir müzik sistemi kurması dışında maddi açıdan kasasından çıkacak pek para da yok…

İki proje kısa zamanda sahille, özellikle de denizle bağı koparılmış kent insanının yeniden denizle ve doğayla buluşmasını sağlar.

Hatalı kıyı yağmasıyla eşine az rastlanır özgün plajlarını katlettiğimiz Mersin’ e sanırım bu kadarlık borcu ödemeyi çok görmeyiz…

Unutmayın, ne diyordu İlyas Halil?..

“Kimseler deniz kıyısında dolaşmıyor, ıslık çalmıyormuş. Yalnız deniz mi ihtiyarlayan? Yasemin kokusu giymiş o günlerin kızlarına ne oldu? Gelinlik kızları nine olmuş bir kentte deniz de böyle kokar her halde… Denizi doldurdular, uyuz it ölüsü gibi kentin dışına sürdüler”

Mersin’ in ayağına gelen altın fırsat: Millet Bahçesi yapımının durdurulması… (9.5.2019)

Mersin’ in ayağına gelen altın fırsat: Millet Bahçesi yapımının durdurulması…

Tevfik Sırrı Gür stadının tapusu 2008′ de Beden Terbiyesi tarafından TOKİ’ ye devredilirken bu kentte kimse sesini çıkarmadı.

2008-2009′ da defalarca konuyu kaleme aldım, Mersin’ e damgasını vurmuş ve hafızalara kazınmış konumuyla deniz kenarındaki bu stadın korunması gerektiğini, kaldı ki kentin yeni stadyumlara ihtiyacı olmadığını dile getirirken de kimsenin kılı kıpırdamadı.

O arada, Akdeniz Oyunlarına yetiştirilsin diye ortalama maliyetlerin hayli üstünde fiyatlarla yeni Stadyum inşasına apar topar başlandı. Üstlenici firmanın iflasıyla bir başka (sonradan İstanbul yeni havalimanı da dahil pek çok projede karşımıza çıkacak 3 büyük! müteahhitten biriydi) firma işi bitirmek üzere davet edildi. Akıl almaz fiyat farkıyla iş ona verildi.

Akdeniz oyunları yeni stadyumda yapıldı ama açılış dahil etkinlikler Gezi olaylarıyla aynı günlere denk geldiği için Mersin ne o yeni stadyuma doğru dürüst gidebildi ne de etkinliklere kentin katılımı sağlanabildi.

Derken stadyumun etkin olarak kullanılmasında en önemli lokomotif olan Mersin İdmanyurdu gözlerimizin önünde gün be gün eridi, sonunda da kaybolup gitti. Mersin İdmanyurdu olmayınca stadyumu kim ne yapsın?

Şimdi otoban kenarında ölüm sessizliğine bürünmüş bir halde, ne olacağını kimselerin de bilemediği bir halde duruyor onca milli servetin aktarıldığı tesis…

Tevfik Sırrı Gür stadyumuna gelince…

TOKİ, yeni stadyuma gömdüğü parayı çıkarmak için deniz kenarında ve kentin konum itibariyle en değerli arazisi sayılan TSG stadyumuyla ilgili imar değişikliğini kent dinamiklerinden habersiz ve belediyeleri de devre dışı bırakarak doğrudan Şehircilik Bakanlığından geçirdi. 2012 itibariyle TSG arazisinin üstüne Alış Veriş Kompleksi ve benzeri ticari alanlar kondurmak için hiçbir yasal engel kalmamıştı. Belediyelere sadece bilgi verilirken de bu garibanın kaleme aldığı uyarıcı makaleler ve Büyükşehir Kent Konseyince yayınlanan bildiri dışında kimse parmağını oynatmadı…

Öneri olarak benzer süreci yaşayan Gaziantep’ in eski stadı olan ve yenisi karşılığında tıpkı Mersin gibi TOKİ’ ye devredilen Kamil Ocak Stadyumu için Gaziantep BŞ belediyesinin bulduğu çözümün Mersin için de uygulanmasıydı. O çözüm ise kısaca eski stadyumun kent meydanı ve parkı yapılması amacıyla Belediyeye devri karşılığında belediyenin de aynı miktar ve değerde bir başka araziyi TOKİ’ ye vermesi karşılıklı bir takas işlemiydi..

Süreç içinde takas gerçekleşmedi ama TOKİ’ de ne Mersin ne Antep’ te mülkiyeti kendisine geçen arazilere dokunmadı…

Derken, Erdoğan siyaseten sıkıştığı 24 Haziran 2018 seçim kampanyasında ‘Millet Bahçeleri’ projesini ortaya attı. Buna göre TOKİ, elinde bulundurduğu veya uygun gördüğü kent alanlarına vatandaşın çay içeceği, ‘yuvarlanacağı’ bahçeler yapacaktı.

Tüm kentlerde uygun araziler bulmak için yola koyulan TOKİ, sıra Mersine geldiğinde fazla zorlanmadı. TSG stadyumu arazisi nasılsa elinin altındaydı. 2018 sonunda ülkenin 7 ayrı kentinde yapılacak Millet Bahçeleri için çıkılan zemin ve temel etüt projeleri ihalesinde Mersin TSG arazisi de yer aldı.

Buna göre 46.500 metrekare alan üzerinde 396 metrekarelik sosyal donatı mekanına sahip bahçe yapımı ihalesi 19.2.3019 günü yapılacaktı.

Bu arada TOKİ, üzerinde Millet Bahçesi yapılacak mevcut stadın yıkımını da başlattı, tüm Mersinlilerin gözü önünde kentin 60 yıllık ortak hafızasında yer etmiş stadyumu kepçelerle birkaç gün içinde dümdüz edildi. Cılız birkaç sesin ‘bari kapalı tribüne dokunmayın, o tribün bahçe yapmanıza engel değil, aksine çeşitli etkinliklerde işe bile yarayabilir’ önerisini duyan olmadı. Açıkçası başta Kent Konseyi olmak üzere kent dinamikleri de oralı olmadı.

Ancak ihale günü yaklaşırken, çok önemli bir gelişme yaşandı. Erdoğan iktidarının ekonomik kriz nedeniyle başlatılmamış  tüm yatırımları durdurma kararına TOKİ de uydu. 11 Nisan günü stadyum arazisi üzerine yapılacak Millet Bahçesi ihalesini iptal etti.

İyi mi, kötü mü oldu? derseniz, Mersin için hayırlı oldu.

Hayırlı oldu çünkü, 50 dönümden küçük araziye yapılacak bir park Mersin’ in yaralarına merhem olmaz ama, konumu itibariyle TSG arazisi öylesine önemli ki, geliştirilecek projeyle hem çok daha işlevsel hale getirilebilir hem de bugün üzerine ölü toprağı serpilmiş kent merkezinin canlandırılması amacıyla atılacak adımların mihenk taşı olabilir.

Şimdi bir anlığına gözlerinizi kapatıp; Müftü Deresinin denize ulaşan ağzından başlayarak, 2-3 km geriye doğru su sporları, yelkenliler vs amacıyla temizlenip düzenlendiğini, doğusundaki eski Kışla (Oyak’ ın elinde tuttuğu arazi) batısındaki TSG stadyum alanı, ve bölgenin önünde uzanan Vakıf Tesisleri, orduevi, balıkçı barınağı ile birlikte bölgenin kapsamlı projeyle ele alındığını hayal edin. Buna, Balıkçı Barınağı yerine yapılacak Kruvaze rıhtımı ve çeşitli deniz ulaşım iskeleleriyle donatıldığını da düşündüğümüzde, Mersin’ in görünümü değişmekle kalmaz. Kentin batısına sıkışan gece yaşamı ve çeşitli etkinlikler anlamında inanılmaz bir yeni bölge doğar. Böylece bölgenin ayağa kaldırılması kentin zenginleşmesine sunacağı katkı yanında, kendi kendini finanse edecek, hatta üstlenmesi halinde Büyükşehir Belediyesine maddi gelir sağlayacak altın yumurtlayan önemde bir proje çıkar karşımıza…

Zor mu?

Kararlı bir irade ve vizyoner bakışla çok kolay…

Önerdiğim boyutuyla projenin Mersine yapacağı katkıyı hayal edin.

O hayalin heyecanı bile uyutmamalı kimseyi…

Mersin Büyükşehir borç batağında… (6.5.2019)

Mersin Büyükşehir borç batağında…

Bir önceki makalede Belediyelere aktarılan kaynakların musluğunu elinde tutan Erdoğan liderliğindeki iktidarın muhalif belediyelere yaklaşımı nedeniyle ve yeni dönemde çoğu metropolde olduğu gibi Mersin’ de Başkanların muhalif meclislerle çalışacak olmasının ortaya koyacağı güçlükler nedeniyle yaşayacağı güçlükleri ortaya koymaya çalışmıştım.

Gelelim gidenlerin gelenlere bıraktığı içinden çıkılması hayli meşakkatli mirasa…

Rakamlara boğmak niyetinde değilim, o nedenle çok daha somut ve akıllarda kalacak biçimde özetlemeye çalışayım:

Sayfalar dolusu rakamlara, muhasebe düzeni planıyla içinden çıkılmaz karmaşık hallere getirilse de, Mersin Büyükşehir Belediyesi, özellikle de Kocamaz’ ın seçim öncesi kantarın topuzunu kaçırdığı borçlanmalar ve müteahhitlere verilen ihalelerle önümüzdeki yılları bile ipotek altına koymuş durumda.

Belediye 2019 gider bütçesini 2 milyar 255 milyon olarak bağlamış durumda ama bu giderlerin karşılanacağı gelir bütçesinin şişirilmiş tahmini kalemleri dışında tek somut geliri Ankara’ dan (vergi+iller bankası paylarından) gelecek olan yaklaşık 1,3 milyar lira…

Bu bile ekonomik kriz nedeniyle vergi gelirlerinin düşme potansiyeli taşıması nedeniyle iyimser beklenti olarak görülebilir.

Kısaca tüm hesaplarını, geleceğe yönelik projeksiyonlarını, her ay Ankara’ dan gelecek 100 milyon liraya bağlamış bir kurum gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Daha da vahimi, Mersin Büyükşehir Belediyesinin bankalara olan borcu 1,6 milyar TL.. (1 Nisan itibariyle tam rakamı da vereyim 1 milyar 583 milyon lira)

Evet borcun bir kısmı yıllara yayılmış durumda ama göz ardı edilmemesi gereken bankaların arttırdığı kredi faizleri…

Bugün ülkede kredilere uygulanan faizler %25-35 aralığında seyrediyor. Kriz derinleştikçe faizlerin nereye savrulacağı da meçhul…

Aydan aya 100 milyon TL kesintilere, her hangi bir yol kazasına uğramadan gelse bile bunun 35-40 milyonu kaçınılmaz biçimde banka faizlerine gidecek…

Geriye kalan 60-65 milyon lira ile Belediye kadrolu 7 bin çalışanına 2200 liraya çıkardığı asgari ücreti baz alarak maaş ödeyecek, hizmet olarak satın aldığı ve zorunlu olarak yapmak zorunda olduğu sinekle mücadele, kreasyon alanları ve park bahçe bakımı gibi işlere kaynak aktaracak, Kocamaz’ ın son günlerinde Belediyeye haciz gönderen büyük bir iki alacaklı müteahhit olmak üzere mal ve hizmet alımından kaynaklı yaklaşık 500 milyon lira borcu birkaç ay içinde tasfiye edecek…

Müteahhit alacakları 500 milyon TL (Seçer’ e göre tam rakam 1 Nisan itibariyle 458 milyon lira) ile de bitmiyor. Henüz kesin kabulü yapılmamış ve o nedenle tam tahakkuku gerçekleştirilmemiş 423 milyon TL’ yi de yine Seçer’ in paylaştığı verilerden öğreniyoruz.

Kısaca 1,6 trilyonu bankalara ve 1 trilyon müteahhitlere hem de en kısa zamanda ödenmesi gereken üstelik önemlice kısmına karşı belediye varlıklarının teminat gösterildiği bir borç batağıyla karşı karşıyayız…

Mersin Büyükşehir Belediyesi, diğer metropol belediyelerin çoğundan farklı olarak Ankara’ nın eline bakan, onun dışında dişe dokunur hiçbir gelir kaynağı olmayan (gelir bütçesinin yaklaşık %85-90’ı merkezi idareden gelecek paylardan oluşuyor) ekonomik anlamda bağımlı bir belediye…

Bir başka ifadeyle söyleyeyim; ister ekonomik kriz, ister başka gerekçelerle tümüyle Ankara’ ya bağlı vananın kısılması halinde Mersin maddi açıdan susuz çöl gibi kavrulacak…

Kendi belediyelerine bile “projelerinizin tümünü askıya alın, gerçekleşme oranı itibariyle %40′ ın altında kalmış projeleri durdurun, %70′ in üstüne gelmiş projeleri bitirmeye bakın” diyen Erdoğan aslında gelmekte olanın hiç te öyle ‘en kötüsü geride kaldı’ tablosu olmadığını mahcup ifadeyle örtülü biçimde anlatmaya çalışıyor…

Bundan Mersin Büyükşehir Belediyesinin yeni başkanı Seçer ve oluşturacağı kurmay heyeti hangi dersleri çıkarır bilemem ama bana sorsalardı, ‘oturun, ayağı yere basan bir altı aylık Temmuz-Aralık 2019 bütçesi yapın’ derdim…

Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım ama sorunlar bununla da bitmiyor, bitmeyecek…

Bugün içine girdiğimiz ve dibi görülmeyen krizin sosyal yönleri itibariyle henüz başındayız ve işin bir de istihdam sorunu var.

Eminim ki Mersin’ de Seçer’ in ve en büyük metropolünden en küçük beldesine kadar tüm belediye başkanlarının karşılaştığı en yoğun talep bundan böyle ‘okulu bitirmiş çocuklarına iş’ olacak.

Bundan önce de böyleydi diye düşünenler olabilir.

Ama içine düştüğümüz dipsiz kuyudan farksız kriz, işsizliği gittikçe ağırlaştıracak, özellikle de umutsuz gençlerin işsizliği çok daha şiddetli boyutlarda hissedilecek..

Ekonomik darboğazın nefes almasını bile engelleyeceği kaçınılmaz gerçek olduğuna göre, örneğin Mersin Büyükşehir Belediyesinin muhalif partiden seçilen yeni başkanı bunu kader olarak sineye çekip, ‘Ankara para vermiyor’ kolaycılığına mı kaçacak?

Yoksa paradan çok vizyon ve akıl gerektiren farklı projelere mi yönelecek?

Bu konuda neler yapılabilir? Küçük dokunuşlar ve mütevazı bütçelerle hangi projeler hayata geçirilebilir?

Yanıtı bir sonraki makalenin konusu olsun…