Yeni dönem…

Türkiye gibi halkın iradesini sergilemek için eline geçirdiği fırsatı sandığa yansıttığı kaç ülke var derseniz? Gelişmiş demokratik ülkeler de dahil, dünyada çok fazla örnek olduğunu sanmıyorum…

Evet, gelişmiş demokrasilerde de seçimler önemli ama orada toplumun seçimler dışında da tavrını, tepkisini ortaya koyabileceği pek çok platform, önünde duran sayısız fırsat var.

O nedenle seçimlere Türkiye gibi özel önem atfedilmesi gerekmiyor…

Örneğin kimi başkanlar eliyle dejenere edilmeye çalışılsa da sistemin saat gibi işlediği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin gayet sağlıklı işlediği ABD’ de seçimlere katılma oranları Trump ülkenin başına bela oluncaya kadar %38-45′ lar bandında hareket etti. (2014 seçimlerinde bu oran %36,7 ile ikinci dünya savaşından beri en düşük seviyeyi gördü)

Trump, kendi taraftarları kadar, karşı bloktaki demokratları da kenetlemiş ve tepki göstermeye sevk etmiş olmalı ki, 2018 kasım ayında yapılan ara seçimlerde ilk kez katılım rekoru kırıldı ve seçmenin %60′ a yakını sandığa gitti.

Sadece ABD’ de değil, bu kadar düşük oranlarda olmasa da Avrupa’ nın gelişmiş demokrasilerinde halkın seçimlere katılım oranı bizdekine göre düşük. Örneğin her konuda halkın görüşüne başvurulan ve neredeyse 15 günde bir yerel sorunları bile sandık kurarak halkın iradesi doğrultusunda çözmeye çalışan ‘referandum yorgunu’ İsviçre’ de son genel seçimlere katılım oranı %50′ lerin altına (%48) geriledi.

İyi de seçmenin yarısının katılmadığı bir seçim sistemiyle çıkacak sonuçlar nasıl demokratik kabul edilebilir gibisinden bir soru sorulabilir..

Yerinde ve üstelik çok ta haklı bir sorudur bu ama demokrasiler açmazlarını da kendi içlerinde barındırıyor. Ve unutmayalım ister ABD, ister İsviçre veya benzerleri toplumun kararlara katılımı konusunda sandık dışında pek çok mekanizmanın işlediği ülkelerde sandık ve sandıktan çıkacak halk iradesi tek ölçüt değil.

Bir de demokrasinin işlemediği ülkeler var. Bu ülkelerde seçimlere katılma oranı ne olursa olsun, sonuçta bir şey ifade etmiyor, çünkü sandığa giden yoldaki hiçbir mekanizma demokratik değil. Örneğin Suriye’ de, örneğin Saddam Irak’ ı veya Kaddafi Libya’ sında seçime katılım oranını %99 ilan etseniz ne anlam ifade eder?

İşte iki uçta yer alan örneklerden farklı olarak Türkiye’ de seçimlerin, seçimlere katılım oranlarının ve sandıktan çıkan iradenin halen bir önemi, anlamı var.

Türkiye insanı, özellikle iktidarlara tepkisini çok partili hayata geçtiğimiz ilk günden beri sandıkta gösteriyor. Üstelik çok ta sağduyulu kararlar verebiliyor.

Örneğin 1946′ da despot tek partiye karşı ortaya çıkan muhalif Demokrat Partiye yönelmesi, sandık hileleriyle iradesinin çalınmasına karşı 1950′ de önüne geçilmez kararlılıkla ve oranlarla CHP’ yi sandığa gömüp, DP’ yi iktidara taşıması böylesine bir tepkiydi.

1983′ te darbeci cuntanın desteklediği ve başına kendilerinden bir emekli generali (Turgut Sunalp) getirdikleri MDP’ ye karşı, halk gidip hiç hesaba katılmayan biçimde Turgut Özal’ ın ANAP’ ına yöneldi.

2002′ de AK Partiyi iktidara taşıyan halk iradesi de benzer bir tavır sergiledi. On yıl boyunca ülkeyi kaostan kaosa sürükleyen ve halka hizmet yerine kendilerine çalışan siyaset sınıfını siyaset sahnesinden indirip, yerlerine yeni oluşan bir harekete emaneti verirken, denenmemişi deneme tavrı, mevcutlardan kurtulma kararlığı yadsınamaz…

Halk her zaman 1950’de, 1983 veya 2002′ de olduğu gibi köklü değişimlere yol açacak radikal adımlar atmaz. Bazen de uyarır, kulak çeker, gerekirse tokadı basar. Bu tepkiler mevcut iktidarı göndermekten çok, kendisine çeki düzen verme mesajlarıdır.

Öyle çok gerilere gidip DP’ ye 1958′ de, ANAP’ a 1989′ da sandıktan verilen mesajları yazacak değilim.

Ama yakın zamanda hepimizin hatırlayabileceği sıcak örnekleri anımsayalım: 2008 krizi ve ardından gelip yaklaşık bir yıl süren küçülmenin gölgesinde yapılan 2009 yerel seçimlerinde seçmen, 2007 genel seçimlerinde %46,6 oy verdiği AK Partiyi %40′ lara çekti. 6 puan düşüş aslında küçülen ekonominin sandığa yansıyan somut göstergesiydi.

Ve geldik 31 Mart 2019 yerel seçimlerine…

Bu seçimleri cumhuriyet tarihinin diğer tüm seçimlerinden ayıran ciddi farklılıklar, kendisine has dinamikler ve Erdoğan’ ın uygulamaya koyduğu rejimin zorunlu kıldığı birliktelikler söz konusuydu, tümüne de şu kısacık zamana sığan sayısız örnekle tanık olduk.

Örneğin artık seçimlere çok parçalı partilerle girerek sonuç almak hayli zor. Ülke kutuplaşırken, toplumu neredeyse karpuz gibi ikiye bölen ve cepheleşmeden beslenen ayrışma sandığa giden yolda önemli bir belirleyici faktör olarak öne çıktı.

Bir yerel seçimde beklenen; adayların projeleri, vaatlerine bakacak seçmenin estirdikleri rüzgarın, yaydıkları sinerjinin de etkisiyle gidip, mevcutlar içinde birine oy vermesidir.

Oysa daha önceleri de pek geçerli olmayan bu faktörler 31 Mart seçimlerine giden süreçte tümüyle ortadan kalktı.

Halkın önüne Erdoğan ve Bahçeli’ nin ‘beka’ korkusunu temel argüman olarak ortaya koyan adını ‘Cumhur’ koydukları ittifakla, 24 Haziran genel seçimlerinde de bir araya gelen ve ortak paydaları Erdoğan iktidarından kurtulma olan CHP ile MHP’ den kopan Akşener ve arkadaşlarının İyi Parti’ sinin ‘Millet’ ittifakı… Özünde aynı sosyolojik temele dayanan, anlam olarak ta sonuçta aynı kapıya çıkan ‘Cumhur’ ve ‘Millet’ ittifakları iş seçim kampanyasına gelince iki farklı silaha sarıldı.

Erdoğan iktidarını sürdürmeyi ve kurulan yeni rejimi savunmayı temel hedef gören cephe, artık anlatacak fazla hikaye de kalmadığından ‘beka’ söylemiyle korkutmaya ve o korku üzerinden seçmeni ikna etmeye çalıştı.

Muhalif cephenin iktidara oranla işi daha kolaydı. Ülkede baş gösteren ve her gün mutfağı da yakarak halkı canından bezdiren ekonomik kriz sanal korkulara dayalı karşıdaki söylemden daha etkiliydi.

Öyle de oldu, 31 Mart 2019 Belediye seçimlerinin ders çıkarılacak ilk sonucu, halk soyut korkuları ciddiye almamış, somut olarak mutfağı yakan krizden sorumlu tuttuğu Erdoğan iktidarını uyarmayı seçti.

Ülke genelindeki oranlara bakıldığında öylesine dramatik bir cezalandırma gibi görünmeyebilir.

Ama yüzeysel bakışın ötesine geçmemizi zorunlu kılan, geleceğe yönelik hayli önemli verilerin, mesajların dikkate alınmasını gerektirecek hayli fazla ince mesaj içeren verilerle karşı karşıyayız.

Örneğin Erdoğan ve Bahçeli’ nin aynı çatıda buluşturduğu AKP-MHP oyları toplamı bunca olumsuz gidişe karşın %51,6 ve 24 Haziran 2018 MV seçim sonuçlarında aynı partilerin toplamda aldığı %53,7′ ye göre dramatik bir düşüş yok.

Buna karşı CHP-İyi parti ikilisinin 24 Haziranda aldıkları toplam %32,6, bu kez 37,4′ e çıkmış. Orada da örtülü/açık biçimde demokrasiye dönüş umuduyla desteğe gelen HDP oylarını göz önünde bulundurursak (24 Haziranda 11,7 olan HDP oyu 31 Mart seçiminde %4,2′ ye inmiş. Kayıp gibi görünen %7,5 oyun nereye gittiğini tahmin etmek zor değil) Millet ittifakının öyle zafer şarkıları söylemesine yol açacak bir tablo da söz konusu değil.

Peki, 31 Mart seçimlerini salt aritmetik veriler ışığında yüzeysel olarak okumak bizi sağlıklı sonuca götürür mü?

Eğer bir ittifak toplam %37 oy oranına karşı İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Mersin, Eskişehir, Hatay gibi ülkenin ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal hangi alanı esas alırsanız alın ortaya çıkan pastanın en büyük bölümünü oluşturan başta büyük metropoller olmak üzere dişe dokunur neredeyse tüm kentlerini almışsa, bunu biz %52 aldık, onlar %37′ de kaldı, biz bu seçimden de başarıyla çıktık diyerek geçiştiremezsiniz. Geçiştirmek sadece tabanınızı rahatlatacak geçici bir avuntu yaratır hepsi bu…

Tabanına her ne kadar bu yönde moral pompalayan mesajlar verdiği görülse de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından ülkenin tüm kaderini elinde tutan tek adamı konumuna gelen Erdoğan’ ın da, elinden kayıp giden özellikle İstanbul ve Ankara’ nın önemini en iyi bilen isimlerden biri olduğuna şüphe yok…

Yıllardır ‘İstanbul’ u kaybeden, Türkiye’ yi kaybeder’ sözünü yineleyip duran Erdoğan ve başında olduğu AK Parti 25 yıldır aynı çizgideki görüş eliyle yönetilen İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerini kaybetmiştir.

Çıplak gerçek budur ve bu deprem olarak ta tanımlanacak gerçek, zaman içinde etkisini çok daha şiddetli biçimde artçı depremlerle sürdürecektir. İstediği kadar ‘Büyükşehir Başkanlığını kaybettik, ilçelerin çoğu bizde, Belediye meclislerinde de sayı olarak biz üstünüz’ söylemlerini dillendirsin, nelerin kaybedildiğini ve kaybedileceğini en iyi Erdoğan biliyor.

Halk deyişiyle, ‘yara henüz sıcak’…

İktidarını sürdürmeyi varlık sebebi sayan Erdoğan ve partisi için ülkenin başkentiyle ekonominin başkentini kaybetmek, ‘oy oranlarımızı koruduk’ gibisinden tesellilerle geçiştirilecek bir durum değil, bir travmadır.

Travmanın nelere yol açacağını önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s