CHP’ nin saydamlık manifestosu, Mersin’ de  ticari sır duvarına takıldı… (31.7.2019)

CHP’ nin saydamlık manifestosu, Mersin’ de  ticari sır duvarına takıldı…

Önceki makalede sağdaki partilerden farklı olarak kendini solda tanımlayan siyasi oluşumlara destek verenlerin şeffaflık konusunda daha duyarlı olduklarını, bu nedenle sağ partilerde çok ta üzerinde durulmayan her türlü çıkara ve ranta dayalı işlemin, ilişkinin kamuoyunda daha fazla tepki çektiğine dikkat çekmiştim.

Şeffaflık konusu bugün de Büyükşehir Belediyelerinin önemli kısmını kazanmış olan CHP’ nin 25 yıl sonra yerel iktidarlar üzerinden en önemli sınavı…

Sınav öylesine önemli ki, CHP ya yerelden başlayarak devletin tepesine uzanan iktidara yürüyecek ya da yeniden 1994′ tekine benzer sendromla bir daha toparlanmamak üzere yıkılıp gidecek..

Böylesine kritik süreçte şeffaflık, hesap verebilirlik kavramlarıyla CHP’ nin Mersin yerelinde ortaya çıkan son günlerdeki performansını birkaç örnekle yansıtmaya çalışayım..

Mersin’ de Büyükşehir seçimlerini CHP’ li aday kazanınca; vatandaşın yeniden hesap sorabileceği, atanmış ve seçilmişlerin de gönül rahatlığıyla hesap verdiği şeffaf bir yönetim anlayışı Belediyeye hakim olacak diye umutlandım..

Oysa öyle olmadı..

Geçen beş yıl içinde Belediyeye egemen olan, kafasına buyruk, halkı önemsemeyen anlayış aynen sürüyor, bilgi edinme kanunu kapsamında yasal olarak verilmesi gereken bilgi/belgelerle ilgili talepler ‘ipe sapa gelmez’ bahanelerle geri çevriliyor, savsaklanıyor..

İş bazen iyice zıvanadan çıkıp,vatandaşın aklıyla alay etme boyutuna ulaşıyor…

Nasıl mı?

Tam da Kılıçdaroğlu’ nun Afyon’ da, saydamlık ilkesini en başa koyarak manifesto yayınladığı gün Mersin Büyükşehir Belediyesi , Belediye iştiraki olan iki şirketle ilgili istemiş olduğum “son 5 yıla ait bilançolarla, seçimlerden sonra bu şirket yönetiminde yer alan kişilerin aldığı ‘huzur hakkı’ miktarıyla ilgili bilgileri ‘TİCARİ SIR’ gerekçesiyle geri çeviriyor…

Ben bu tip ‘ayak sürümelere’, ipe sapa gelmez gerekçelere alışkınım. Başından savdığını sanan bürokrat veya ona o aklı veren şirket yetkilisinin görev süresinden de fazla dirsek eskittim bu yolda.

2005′ te Bilgi Edinme Hakkı Kanunu yürürlüğe girdiğinde çok farklı kurumlardan öylesine akıl almaz yöntemlerle öylesine dirençlerle karşılaştım ki, nefesim yetmese ilk günden havlu atardım.

Öyle yapmadım..

Kanunu yapan TBMM’ in, AB’ den esinlenerek bu tür olumsuzluklara karşı hakem ve şikayet mercii olarak Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu gibi bir Kurumun oluşturulmasını sağlarken, tam da bu tür savsaklamalara karşı gerekli yasal önlemi almayı amaçladığı olgusundan hareketle haksız ve mesnetsiz bulduğum her geri çevirmeyi bu kurula taşıdım.

Ülkenin en saygın hukukçuları başta olmak üzere alanında saygın üyelerden oluşan Kurul tüm başvurularımı değerlendirdi, bir iki şekle dayalı geri çevirme dışında da hep taleplerimin ilgili kurumlarca yanıtlanması yönünde kararlar aldı.

Ve şunu biliyorum: Belediyelerin nasıl ticari sırrı olamazsa, Belediye şirketlerinin de ticari sırrı olamaz.

Olamaz çünkü, kanun yapıcı Meclis, kamu kurumu niteliğindeki belediye ve il özel idarelerinin kurduğu veya ana ortağı olduğu şirketlerin denetimini nasıl belediyelere verdiyse, bu şirketlerin de tıpkı Belediyeler gibi vatandaşın talep ettiği bilgi/belgeleri ‘ama’ sız vermekle yükümlü…

Elli dereden su getirmeye kalkan ve başvuranı bürokratik dolambaçlarda yıldırmayı, bıktırmayı amaçlayan atanmış/seçilmişler süreci geciktirebilir ama engellemeleri çok zor..

İyi de, Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’ nun içtihat anlamına gelecek onca kararı ortadayken Belediyenin ‘kamu Tüzel Kişiliğine’ sahip şirketi bu ‘ticari sır’ perdesinin arkasına neden saklanma gereği duyar?

Hangi ticari sırrınız var da, bunu vatandaşın öğrenmesini engelliyorsunuz?

Belediye bilançolarını kendisi yayınlamazsa bile Sayıştay Denetçileri yıllık inceleme sonucu o bilançoları denetleme raporlarıyla birlikte yayınlıyorlar..

Kısaca Belediye bilançosu ticari sır kapsamına girmiyor da, belediyenin sermaye koyduğu, denetimi altında tutmakla yükümlü olduğu, çoğu işlemde kamu gücü ayrıcalığıyla donattığı şirket ve o şirkette görev alan yönetim kurulu üyelerine yılda ödenen huzur hakkı toplamı neden ticari sır olsun?

Bir kez daha anımsatayım ve uyarayım:

Belediye ve belediye şirketinin ticari sırrı olmaz, o bahane arkasına sığınanlar eninde sonunda bağlayıcı ‘Bilgi Edinme Değerlendirme Kurul’ kararıyla vatandaşın istediği belge/bilgileri vermek zorunda kalırlar.

Olan kuruma ve kurumun imajına olur. Çizilen algıyı düzeltmek, bozmaktan hayli zordur.

Üstelik bu kurumlar, ‘saydamlığı’ manifestonun baş maddesi haline getiren bir siyasi partinin şemsiyesi altındaki seçilmişlere emanet edilmişse…

* Not: Seçer seçildikten sonra Belediye iştirakleri ile ilgili ilk talebi 3.5.2019 tarihinde yaptım. Belediye Başkanlığı yanıtında Bilgi Edinme Hakkı kanunu 7, 8 ve 23. maddeye dayanarak Belediye iştiraklerinin borç tutarlarını veremeyeceğini bildirdi. Oysa Madde 7, 8 ve 23 bakın neleri içeriyor:

madde 7) Bilgi edinme başvurusu kurum ve kuruluşun ellerinde olan veya görevleri gereği bulunması gereken bilgi belgelere ilişkin olmalıdır. Kurumlar özel çalışma, araştırma, inceleme ya da analiz neticesinde oluşturulabilecek türden belge veya bilgi için yapılacak başvurulara olumsuz cevap verebilir. İstenen belge bilgi başvurulan kurumdan başka yerde bulunuyorsa başvuru dilekçesi o kuruma gönderilir ve durum ilgiliye yazılı olarak bildirilir. (Başvurum zaten kurumun her sabah bakmakla yükümlü olduğu borç listesi idi. Özel bir analiz gerektirmediği gibi araştırılacak bir konu da değildi.)

madde 8)Kurumca yayınlanmış veya yayın, broşür, ilan ve benzeri yollarla kamuya açıklanmış bilgi ve belgeler bilgi edinme başvurularına konu olamaz. Ancak yayınlanmış veya kamuya açıklanmış bilgi veya belgelerin ne şekilde, ne zaman ve nerede yayınlandığı başvurana bildirilir. (Böyle bir bildirimde bulunulmadığı gibi belediye iştiraki şirketlerin ne borç listesini gösterir broşürleri var, ne de kamunun ulaşabileceği internet siteleri bugüne kadar yapılmamış ki, böylesi bilgiler yer alsın)

madde 23) Kanunlarda ticari sır olarak nitelenen bilgi veya belgeler ile kurumlar tarafından gerçek veya tüzel kişilerden gizli kalması kaydıyla sağlanan ticari ve mali bilgiler kanun kapsamı dışındadır. (Burada kanun yapıcının ticari sır kavramından kast ettiği kamu kurumunun borç dökümü değildir, bankaların müşterileriyle ilgili bilgileri ve bunun yanında kurumların çalışanları hakkında gizli kalması gereken bilgilerdir. Halkın vergilerini emanet ettiği yerel yönetimin kurduğu bir başka ifadeyle vatandaşın vergileriyle hizmet vermesi gereken belediye şirketinin nasıl bir ticari sırrı olabilir ki? Borsaya kote edilmiş özel şirketler bile kar zarar cetvellerini ve bilançolarını her yıl periyodik olarak yayınlarken, halkın şirketinin halktan bilgi gizlemesi nasıl bir mantıkla açıklanabilir)

** Seçer dönemindeki son başvuruyu 22.7.2019 tarihinde yaptım. Bu başvuruda da Belediye iştiraki iki şirketin 2018 yılı kar/zarar cetveli ile aynı yıla ait bilançoyu ve 1 Nisan 2019 tarihinden itibaren yönetim/denetim kurulu üyelerine yapılan ödeme tutarlarını gösterir listeyi talep ettim. 25.7.2019 tarihli cevap yazısında İmar İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Ali Uyan imzasıyla gelen yanıtta istediğim belge ve bilgilerin ticari sır kapsamında değerlendirildiği ve gizli kalması gereken bilgilerden meydana geldiği için verilemeyeceği yer alıyor.

Oysa daha önce bir başka nedenle Büyükşehir’e bağlı birimde çalışan memurların aldığı ücretlerle ilgili bilgileri vermeyen Belediye kararına karşı şikayette bulunduğum bu alanda en yüksek karar mercii olan Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu; ” Katılımcı, saydam, hesap verebilir, insan hak ve özgürlüklerini esas alan yerel yönetimlerin bu ilkeler doğrultusunda ve hemşehri hukukunu da gözeterek, hemşehrilerin Belediye karar ve hizmetlerine katılma, faaliyetler hakkında bilgilenme haklarının en doğal hakları olduğu” gerekçesiyle istediğim bilgi/belgelerin verilmesi gerektiği hususunda bağlayıcı karar almıştı.

 

 

Reklamlar

Manifestodaki şeffaflık, pratikteki ‘sır’.. (30.7.2019)

Manifestodaki şeffaflık, pratikteki ‘sır’..

31 Mart 2019 yerel seçimleri ardından kaleme aldığım ilk makale “89 gibi başladı, 94 gibi bitmesin” başlığını taşıyordu.

Boşuna değildi, başlığa yansıyan endişe..

Geriye sarılmış film 89 seçimlerini, o seçimlerde Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Diyarbakır, Mersin, Antep, Kocaeli gibi ülkenin en önemli kentlerini kazanan ‘aslan sosyal demokratların’ çok değil beş yıl sonra yerle bir oluşunu yeterince anlatmakta..

SHP ve ardından yeniden siyaset sahnesine çıkan CHP’ yi yerle bir eden depremin ardından o siyasi çizgi tam 25 yıl iktidar yüzü görmedi.

Siyasi yıkımın pek çok nedeni sıralanabilir, üzerinde sayısız makale yazılabilir, araştırma yapılabilir..

Ama bir neden vardı ki, diğerlerini anlamsız kılmaya yetiyordu…

Sol çizgide olduğunu söyleyen bir parti, yerel iktidarla birlikte inandığı tüm ilkeleri dışarıda bırakmış, içeriyi müteahhitlerle, belediye sırtından vurgun peşindeki ihalecilerle doldurmuştu.

25 yıl içinde neler olmadı ki?

İstanbul, Ankara gibi iki metropol İslamcı partilerce yönetildi. Ve bugün artık görüyoruz ki, iş halkın sırtından vurguna, ranta dayandığında siyasi görüşler çok ta anlam ifade etmiyormuş…

Bir başka şey daha oldu.

Bilgiye erişim ve paylaşım geçen zaman içinde akıl almaz biçimde hızlandı.

25 yıl önce internet yoktu, artık var. 25 yıl önce bilgi almak ve bilgiye belgeye dayalı haber yayınlamak gazete ve belli konularda uzmanlaşmış dergilerin işiydi. Bugün sosyal medyada boy gösteren herkes haberci, yorumcu..

Devlet Başkanları dünyayı sarsacak, küresel ekonomiyi alt üst edecek  görüşleri, kararları üç cümlelik Twitter mesajlarıyla duyuruyorlar.

Düne kadar kapalı kapılar ardında bir avuç siyasetçinin uhdesinde olan Belediye Meclis toplantıları artık Facebook, Youtube ,üzerinden yayınlanıyor.

Akıllı telefonu olan herkes televizyon yayıncısı, söyleyecek kelamı olan herkes yorumcu…

Toplum bu kadar ileriye gitmişken seçilmişleri de kısa zaman içinde avucuna alan bürokratik yapı, yerel yönetimleri eski alışkanlıklarla yöneteceğini sanıyor. Kimi seçilmiş te ilerideki tuzakları görmediği için bürokratın uzattığı havucun cazibesine kapılıp kısa sürede ya makamın esiri oluyor, ya da buruşturulup çöpe atılıyor.

Bugün ayak seslerini duymaya başladığımız ilk örnekler gösteriyor ki, başka partilerde ilgi çekmeyen, seçmenin kanıksadığı olaylar, iş CHP’ li belediyelere geldiğinde toplumsal boyutta aşırı tepkiye yol açıyor.

Bu umut verici gelişme aslında..

Siyasetten umudunu kesen, siyasetçiye güvenmeyen milyonların duyarlılığı tümüyle sona ermiş değil ve bu geleceğimiz adına oldukça olumlu…

Kılıçdaroğlu’ nun CHP’ den seçilen tüm belediye başkanlarını toplayıp, ciddi uyarılarda bulunduğu, manifesto yayınlama ihtiyacı duyduğu son çalıştayda öne çıkardığı en önemli husus tek kelimeden ibaret: “Saydamlık”…

Saydamlık ya da halktaki karşılığıyla şeffaflık, halkın parasının emanetçisi olan seçtiğimiz belediye başkanlarının bize ait kaynakları nasıl kullandıklarını örtüsüz, gizli saklısız, amasız, bahanesiz halkla paylaşmaları demek…

Avrupa Birliği standartları başka alanlarda olduğu gibi bu alanda da işi şansa bırakmamış. Yasal düzenlemeleri yapmış, en güçlü denetim mekanizmalarından biri olan vatandaşın bilgilenme hakkını yasal güvence altına almış..

14 yıldır ‘bilgi edinme hakkını’ kullanıyor ve bu yolla elde ettiğim bilgi, belgeleri kamuoyuyla paylaşıyorsam, bunda AB ile uyum süreci adına hayata geçirilen ‘Bilgi Edinme Kanunu’ ve uygulama yönetmeliğinin payı büyük…

Başlarda burnundan kıl aldırmaz bürokrasinin bilgi vermekte gösterdiği direncin kırılması bu yolla mümkün olabildi dersem abartmış sayılmam..

Ancak Türkiye’ nin zaman içinde AB ile zayıflayan bağları, durumdan vazife çıkaran belediye bürokrasisini etkilemiş görünüyor..

Kamuya hesap vermekle yükümlü kimi resmi kurumların ve kurum kadrolarındaki bürokrasinin zaman içinde yasayla iyi kötü yürüyen bilgi edinme hakkını nasıl pasifize ettiğini Mersin Büyükşehir Belediyesinden örneklerle anlatmaya çalışacağım.

Uyumayan şehirler, ölüm uykusundaki Mersin’i uyandırmak için ne yapmalı?…(26.7.2019)

Uyumayan şehirler, ölüm uykusundaki Mersin’i uyandırmak için ne yapmalı?…

Önceki makalede uyumayan şehirlere çeşitli örnekler vermiş, son olarak bu alanda liderliğe soyunduğunu ilan eden Pekin’ in yol haritasına değinmiştim.

New York, Paris, Hong Kong gibi küresel metropoller yanında Avrupa’da daha mütevazi nüfusa sahip Viyana, Zürih, Amsterdam gibi şehirler de, eski canlılığını yitiren kent merkezlerini geceleri insanları çekecek cazibeli projelerle canlandırmaya, uyumayan şehirler kervanına katılma çabasında.

Pekin’ in hazırladığı master plan çerçevesinde 2 yıl gibi kısa zamana sığdırmayı hedeflediği projeleri aslında bu yola yeni çıkacak tüm kentlere ilham verecek cinsten..

Peki, Mersin ‘uyumayan şehir’ olabilir mi?

Uyandırabilirsek elbette olur..

Dinamikleri, çok renkli demografik yapısı, denizi, kent içindeki sahili ve sahili kuşatan kreasyon alanıyla kısa zamanda hayli yol alabilecek bir kent Mersin…

Bunun için seçilecek bölge de belli..

Aslında son zamanlarda ortaya atılan ‘çarşıyı canlandırma’ çabalarından tutun, önceki yıllarda üzerinde epeyi çalışılan ancak bir türlü hayata geçiremediğimiz ‘tarihe gülümseyen Mersin’  projesine varıncaya kadar dile getirilen tüm fikirler dibe vurmuş kent merkezini ayağa kaldırma, böylece güneşin batışıyla ölüm uykusuna yatan ‘eski Mersin’ i yeniden hayata döndürmeyi amaçlıyor..

Mersin özelinde ele alırsak, kent merkezini geceleri de soluk alan, gülen, yaşayan hale sokmak öyle büyük bütçeler de istemiyor.

İyi niyetli, vizyoner bir Belediyecilik anlayışıyla kısa zamanda inanılmaz işler başarılabilir..

Burada somut birkaç örnek verip, hemen hayata geçirilecek önerilerde bulunacağım..

Uyumayan, geceleri de yaşayan Mersin’ in geniş sınırlarını Müftü Deresi batı kıyısındaki yıkılan TSG stadından başlatıp, eski Adliye binasında sonlandırabiliriz. Bu geniş sınırların Müftü Deresi ile Çamlıbel arasındaki bölümü iyi tasarlanmış bir Millet Bahçesi projesiyle birkaç ayda hayata geçirilebilir.

Bu proje bir cazibe merkezi yaratır ama yetmez..

Asıl üzerinde durmamız gereken ‘iki kilise arası’ dediğimiz Katolik Kilisesi ile Cumhuriyet meydanı sonundaki Ortodoks Kilisesi arası bölüm..

Kıyısından köşesinden işgallere, tecavüzlere uğrasa da, iki kilisenin ayakta kalmış olması önemli bir kazanım. Bu potansiyeli değerlendirmek ve daha da geliştirmemiz gerekiyor..

Ulu Cami’ nin de yer aldığı Gümrük Meydanı, bana göre geceleri yaşatmayı düşündüğümüz kent merkezinin mihenk taşı..

Yoğurt Pazarı ve Gümrük Meydanı bundan önceki beton belediyeciliğinden en çok zarar gören iki alan..

Küçük dokunuşlara Yoğurt Pazarı’ ndan başlasak..

Yeni BŞ Başkanı Seçer’ in peyzaj uygulamalarına çok önem verdiği, birilerine rant yaratmaktan başka işe yaramayan günlük çiçek, ot dikme yerine kalıcı ağaçlandırma çalışmalarına yöneleceği yönündeki açıklamaları ufuk açıcı ve umut verici.

Peyzaj demişken Yoğurt Pazarı’ nı öncelikle ele almak lazım. Mevcut ağaçları yok edilip betona boğulan Yoğurt Pazarı’ ını yeniden gölgeleri altında gündüz dinlenilen, geceleri de eğlenilen bir alana çevirmek paradan çok vizyoner bakış ve irade gerektiriyor. İyi tasarlanmış ve su havuzlarını, fıskiyeleri de kapsayan bir ışıklandırma projesiyle uyumayan bir Gümrük Meydanı, Yoğurt Pazarı uyumayan kent merkezinin iki çekim alanı olarak kısa zamanda ortaya çıkarılabilir.

Restorasyon diye bir pasajı alıp, çatısını onarmayı marifet sayanları, milyonlarca liramızı sokağa döküp sonunda “alın size ‘Çiçek Pasajı’ ” diyenlere de böylesi bir vizyoner uygulama umarım ders olur. (Çiçek Pasajı diye Çin’ den getirilen plastik çiçekçilerin ürün sattığı özel mülkiyete ait pasaja o paraları aktaranlar bugün göğüslerini gere gere dolaşmakta üstelik)

Yoğurt Pazarı ve Gümrük Meydanı para pula gerek duymadan, küçük dokunuşlarla hemen hayata geçirilebilecek projeler..

Bunları çoğaltmak mümkün..

İleride diğer örnekleri ve o örnek alanlarda yapılabilecekleri dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

Ancak ‘Uyumayan bir Şehir’ için kesintisiz, konforlu ve uyumayan bir toplu taşıma sistemi gerekiyor..

Bu sistemi metropoller farklı ele almış. Mersin’ e yakın nüfusa sahip Zürih, Viyana, Frankfurt gibi Avrupa kentleri ise otobüs, tramvay veya iki sistemin kombinasyonuyla..

Mersin’ de Seçer, metro gibi yapılması hayli zor, yapılsa da ortaya çıkacak finans yükü nedeniyle yıllarca altından kalkamayacağımız pahalı projelere itibar etmemeli.

İster hafif raylı sistem ister başka bir yönteme yönelsin, bunların tümü zaman alacak cinsten. Oysa kent merkezini canlandırmak, uyumayan bir şehir yaratmak için hemen harekete geçmek gerekiyor.

Yapılması gereken şey çok basit..

Katolik Kilisesi önünden Uray Caddesini kat eden, Gümrük Meydanından Silifke Caddesine girip Müftü Camiine ulaşan buradan aşağı kıvrılıp Askerlik Şubesi yanından Çamlıbel’ e inen ve Atatürk Caddesini geçip Gümrük Meydanına oradan da yine Kilise’ye ulaşan bir ring servisi…

Söylediğim güzergah aslında Mersin’ in eski dönemini bilenler için sır değil..

Daha kent küçük bir köyden liman şehri olmaya doğru evrilirken 1888 yılında yapımına başlanan ve iki yılda tamamlanması ön görülse de ancak 1910′ da faaliyete geçip, 1920′ lerde yukarıdaki noktalar arasında yolcu taşımaya başlayan tramvayın güzergahı..

Aynı güzergahta yeniden ray döşeyip tramvayı hizmete almak, aylar içinde gerçekleşebilir. Veya aynı güzergahta ring otobüsleri devreye sokulabilir. Söylediğim güzergah zaten şu an araç trafiği bakımından fazla yük taşımadığından bir şerit ister tramvay istenirse otobüslere tahsis edilerek ve bunların 24 saat hizmet vermesi sağlanarak ‘uyumayan şehirler’ arasına Mersin aylar içinde katılabilir..

Rüya mı, hayal mi? diyenler çıkabilir..

Elimde değil, ben hayal ettiği müddetçe yaşayanlardanım…

 

 

 

Uyumayan şehirler… (23.7.2019)

Uyumayan şehirler…

Onca gerginlik ve hengame arasında pek dikkat edilmedi ama gerek İstanbul gerekse de Ankara Büyükşehir Belediye başkanlarının adaylık sürecinden başlayarak bugüne kadar sıkça dile getirdikleri birbirine benzer projeleri arasında; geceleri de hayatın sürdüğü kentler ve bu kentlere yönelik uygulamalar önemli yer tutuyordu.

Örneğin Ankara BŞ Belediye Başkanı Mansur Yavaş hayalindeki Ankara’ yı anlatırken “24 saat hayatın sürdüğü, sokaklarında insanların güvenle yürüdüğü, otomobillerden çok yayalara hizmet amaçlı geniş kaldırımları olan, insanları mutlu bir başkent” olarak tanımlamıştı..

İstanbul BŞ Belediye Başkanı İmamoğlu da Yavaş ile sözleşmiş gibi, “İstanbul gibi canlı ev yaşam dolu bir kentin ölü saatlerinin değerlendirilmesi açısından 24 saat ulaşım çok değerli” diyor, 24 saat ulaşımın sağlandığı, yaşayan bir şehir için gerekli adımların atılacağını söylüyordu.

Dünyada ’24 saat yaşayan şehirler’ gittikçe hızlanan, kent ekonomilerini ve dolayısıyla kentlinin refahını etkilediği için çok ta önemsenen yeni bir akım..

Küresel anlamda en iyi örnek New York…

Gerçekten de New York 24 saat yaşayan şehir ve bu alanda hayata geçirdiği uygulamalarla tüm dünyaya ilham verecek modellemelere sahip..

Bir kentin ‘yaşayan şehir’ olarak kabul edilmesi için toplu taşımanın her an ihtiyaca cevap vermesi ve aksaksız ulaşıma cevap vermesi gerekiyor.

Büyük metropoller bu amaçla metro sistemiyle uyumlu otobüs sistemlerini geliştirirken, daha az nüfusa sahip kimi gelişmiş kentler ise tramvay ve otobüslerle kesintisiz hizmeti sunmayı başarmış…

Örneğin Tokyo dünyanın en gelmişmiş metrosuna sahip ama semtler arası hizmet veren ve kamu yararını gözeterek metropolün her noktasına ulaşan konforlu otobüsleri de göz ardı etmememiz gerekiyor.

Amsterdam, Frankfurt, Viyana, Zürih gibi nüfus bakımından metropol sayılmasa da yaşanabilir kentler sıralamasının en üstünde yer alan müreffeh Avrupa şehirlerinin ortak noktası toplu taşımanın tramvaylarla mükemmel biçimde sağlanması ve bu nedenle de kişisel araçlara ihtiyaç duyulmaması..

24 saat yaşayan şehirler kervanına son katılan metropol Pekin..

Pekin de, diğer metropoller gibi öncelikle ulaşımı bu konsepte uygun hale getirmeyi planladı ve bu alanda radikal adımlar da atmaya başladı ama Çinlilerin plan ve projeleri geriden geldikleri yarışta öne çıkmak için bununla yetinmeyeceklerini gösteriyor.

Aslında haklılar da..

Haklılar çünkü, 24 saat ulaşım bir kentin 24 saat yaşaması için gerekli ama yeterli değil..

Örneğin Kopenhag 24 saat kesintisiz işleyen metro sistemini 2002′ de hizmete soktu ama uyumayan metro, uyumayan bir kent yaratmaya yetmedi. Büyük bütçelerle yerin altına indirilen toplu taşıma sistemi Kopenhag’ ı New York yapamadı. Sebebi de aslında basitti. 24 saat uyumayacak diye seçilen kent merkezine metro ile gelenler gece 11′ den sonra karınlarını doyuracakları restoran bulamadılar.

Kısaca 24 saat kesintisiz metro veya benzer ulaşım sistemiyle iş bitmiyor. Hedef seçilen bölgedeki tüm hayatın buna uygun biçimde dönüşmesi gerekiyor.

Pekin Belediyesi dünyada ‘yaşayan şehir’ modellemelerini inceleyerek, başarılıların neleri doğru, başaramayanların nerede yanlış yaptıklarını belirlemiş ve kendisine geniş kapsamlı bir yol haritası çıkarmış bulunuyor.

Çok değil, 30 yıl öncesine kadar dışa kapalı ülkenin başkenti artık küreselleşmenin nimetlerinden yararlanmak için kendisini bu sahneye çıkmaya teşvik eden ABD ile artık her alanda rekabet ediyor. Bu alanlardan biri de ‘Pekin’i yaşayan kent’ olarak dünyaya arz etme projesi..

İlk adım 19 Temmuz 2019′ da atıldı. Bundan böyle her yıl mayıs ayından başlayarak Ekim sonuna kadar toplu taşıma hatlarının çalışma saatleri uzatıldı.

Buna ilaveten lüks otellerin, büyükelçiliklerin, yabancı misyonların yer aldığı tarihi kent merkezinde mevcut marketler, kitapçılar, sinema salonları 24 saat açık tutulacak. Böylece hizmet sektöründe ilave istihdamı sağlayan gece ekonomisiyle işsizliğin azaltılması ve refahın arttırılması hedefleniyor.

New York’ tan Pekin’ e, Hong Kong’ tan Tokyo’ ya, Frankfurt’ tan Zürih’ e farklı kentlerin ’24 saat uyumayan yaşayan şehir’ uygulamalarını incelerken ister istemez sürekli Mersin’ i getirdim gözlerimin önüne…

İstanbul, Ankara, İzmir ‘yaşayan şehirler’ arasına girmeye çalışırken, iklimi konumu, dokusu kokusuyla Anadolu’ nun ‘yaşayan şehir’ tanımına uygun, çok kısa zamanda basit dokunuşlarla bu alanda dev adımlar atabilecek ve kaybettiğini rahatlıkla telafi edebilecek bir de Mersin gerçeği var…

‘Yaşayan şehir’ potansiyeli yüksek, tüm Anadolu’ yu çekebilecek cazibe merkezi haline kısa zamanda getirilebilecek Mersin’ de yapılabilecekleri yazacağım ama bir sonraki makalede…

 

Mersinli bu kadar mı saf?… (19.7.2019)

Mersinli bu kadar mı saf?…

Türkiye’ de katılımcı demokrasinin kıyısından bile geçemediğimiz için razı olmak zorunda kaldığımız temsili demokrasi diye yutturulan siyaset sahnesinin eskiden güçlü kabul edilen aktörleri Milletvekillerinin de artık esamisi okunmuyor.

Genel Başkanlarca aday gösterildiği için sadece parti liderine bağlı olan Vekilin seçmene kendini ispat etme zorunluluğu zaten yoktu, Cumhurbaşkanlığı sisteminin devreye girmesiyle Milletvekilliği de azalmış fonksiyonlarını tümden kaybetti.

Sadece muhalefet sıralarında oturanlar değil, iktidardaki AK Parti’ yi temsilen seçilen vekiller de yeni sistemle birlikte her gün artan biçimde bakanlara, bürokratlara ulaşamamaktan dolayı rahatsızlıklarını dile getirmekte, etkinliklerini sorgulamakta.

Eskiden her hangi bir talep için bakanın yolunu kesen iktidar mensubu vekiller artık bakan bir yana, seçildikleri il bürokratına bile ulaşmakta zorlanıyorlar.

Sistem kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırdığı için Meclis, muhalifinden iktidar mensubu vekile kadar yasa tasarısı hazırlamak şöyle dursun, Saray da hazırlanan metinleri onaylama mekanizmasının parçası olmanın ötesinde fonksiyona sahip değil.

Bakmayın, Meclise gelen kimi tasarıda bazı değişiklikler yapıldığına. O değişikliklerin tümü Saray ve çevresindeki yapının hazırladığı metinlerde yine kendilerince sonradan görülen eksiklerin, aksaklıkların giderilmesi amacıyla Meclis grup yetkililerine iletilen eklentilerin ana metne yamanmasından başka şey değil…

Gittikçe zayıflayan TBMM etkinliğinin son durumunu  anlatan en iyi örnek, 11. Kalkınma Planının taslak metni ve o metnin Meclis plan bütçe komisyon görüşmeleri…

Daha önce kaleme aldığım makalede dikkat çekmeye çalıştığım gibi, Mersin’ in geleceğini kaderini belirleyecek en ciddi yatırım projesi kurulması hedeflenen ‘Konteyner Ana Terminal (Hub) limanı..

2009′ da ÇED süreci tamamlanan proje yıllardır dillerde, ülkenin dış ticaret hedeflerinin gerçekleşmesinin de olmazsa olmaz bir iki ana omurga yatırımından biri.

Bir zamanlar ülke yükselişe geçerken hazırlanan 2023 ihracat stratejisi ve eylem planında hedeflenen 500 milyar dolarlık ihracatın gerçekleşmesinin de lojistik alanındaki en önemli ayaklarından…

2014-2019 döneminde Türkiye’ nin atacağı adımları, yapacağı yatırımları belirleyen en önemli metin olan 10. Kalkınma Planında Mersin Ana Konteyner Limanına özel bir başlık veriliyor ve projenin hayata geçirilmesi hedefleniyordu.

Derken aradan geçen sürede Türkiye partili Cumhurbaşkanı sistemine geçti.

1963′ ten itibaren planları hazırlayan Devlet Planlama Teşkilatı gibi bir kurum AK Parti’ nin artık muktedir olduğunu ilan ettiği 2011′ de zaten Kalkınma Bakanlığına bağlanarak etkinliğini yitirmişti. 24 Haziran seçimlerinden sonra geçilen yeni rejimde o bakanlık ta Sanayi Teknoloji Bakanlığı bünyesine alınarak dükkan kapatıldı, son olarak 18 Temmuz 2018 tarihinde yapılan düzenleme ile DPT’ nin Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak ihdas edilen Strateji ve Bütçe Başkanlığına bağlandığı görüldü.

1980 yılında Türkiye’ nin dışa açılım sürecinin mimarı olarak tarihe geçen Turgut Özal’ ın başında olduğu ülkenin en etkin kurumunun zaman içindeki serencamı böyle. İşte bu Strateji ve Bütçe Başkanlığı 2019-2023 yıllarını kapsayan 11. kalkınma planını hazırlayıp görüşülmesi amacıyla TBMM’ ye sevk etti.

Kalkınma Planı önce Meclis plan bütçe komisyonunda tartışılacak, burada görüşülüp varsa üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra Meclis Genel Kuruluna sevk edilecek.

Yıllardır Mersin Konteyner Liman projesini takip eden biri olarak geçmişte olduğu gibi plan taslağını incelediğimde gördüğüm  ve Mersin adına kabul edilmesi imkansız değişikliği (10. planda Mersin olarak belirlenen Konteyner Terminal limanı 11. planda Mersin yerine ‘doğu Akdeniz’ olarak tanımlanıyor) daha önce ele aldığım için oralara yeniden dönmeyeceğim.

Sadece yeni rejimin işleyiş biçimini ve muhalifi iktidar Milletvekiliyle Meclisteki temsilcilerin bürokrasi karşısındaki yeni pozisyonunu anlatması bakımından derslerle dolu son gelişmeleri paylaşayım istiyorum.

Konuyu Mersin gündemine taşımaya çalıştığımda kendisini kentin STK’ ları olarak tanımlayan kimi kurumları da harekete geçiyor. (Burada konuyu kamuoyuna güçlü biçimde taşıyan ve ilk tepkiyi veren Toroslar Belediye Başkanı Atsız A. Yılmaz ve ekibini aldığı öncü pozisyon nedeniyle kutlamam gerekiyor)

İktidarın Mersin’ deki en güçlü ismi kabul edilen üstelik AKP’ nin son yapılanmasında Bakanlıktan alınıp Meclis Plan Bütçe Komisyon Başkanı yapılan Lütfi Elvan’ a konu iletiliyor.

Elvan bürokratlarla görüşüyor, Mersinin dertli STK yetkililerine ” kaygılanmayın, plan metnine her ne kadar doğu Akdeniz yazıldıysa da liman Mersin’ e yapılacak” mesajını iletiyor.

İş bununla da bitmiyor.

Plan başkanı olduğu komisyonda görüşülürken sunumu yapan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ a “Doğu Akdeniz’ e yapılacak ana terminal liman ifadesiyle neyi kast ediyorsunuz’ diye soruyor. Aldığı yanıt ta yasal işleyişi bilmeyenler için yürekleri ferahlatacak cinsten..

Elvan, komisyonda Oktay’ ın ağzından ‘Mersin’ de yapılacak limanı kast ediyoruz’ cümlesini alıyor. Cümle haber olarak servis ediliyor. Kimi STK temsilcisi yüreklerine su serpen adrese teslim açıklama haberiyle demeçler patlatıp, kaygılanacak bir şey olmadığını ifade etmeye başlıyorlar.

Utanmasalar, konuyu gündeme taşıyanları ‘bir şeyden anlamaz’ diye yaftalayacaklar..

Oysa bu konteyner terminal limanının nereye yapılacağı meselesini dallandırıp budaklandırmanın alemi yok, aksine çok basit ve tek çözümü var..

Plan bütçe komisyonu ve Meclis genel kurulunda ezici çoğunluk kimde? O komisyonun başkanı kim, Mecliste kimin dediği oluyor?

Ne Cumhurbaşkanı yardımcısının sözlü ifadelerine gerek var, ne de gönüllere su serpen açıklamalara..

AK Parti temsilcileri olarak muhalefetin de hayır demeyeceği önergeyi verir, 11. plan tasarısındaki ‘doğu Akdeniz’ ifadesini, tıpkı 10. planda olduğu gibi ‘Mersin’ olarak değiştirirsiniz. ‘Söz uçar, yazı kalır’ ilkesi bir kez daha anımsanır. Mecliste görüşülen ve Meclis genel kurulunda kabul edilecek metinde yazılan neyse gerçek olan da odur.

Gerisi…

Gerisi, alt yapısı bitmemiş, terminal vs. gibi üst yapı tesislerinin yapımına başlanmamış Çukurova havalimanına 31 Mart seçimlerinden önce ‘1 Nisanda uçak indireceğiz’ vaadiyle ikiz kardeştir.

Siyasilerin özellikle de iktidar temsilcilerinin her seçim döneminde gelip ninni niyetine anlattığı vaatlerden gerçekten sıkıldık.

Seçmen olarak, vatandaş olarak, biraz daha ciddiyete davet hakkımız kaldıysa, o hakkımızı kullanalım artık..

 

 

 

 

 

Akkuyu Akdeniz’ i daha da ısıtacak… (16.7.2019)

Akkuyu Akdeniz’ i daha da ısıtacak…

Fransa ile İsviçre’ nin Cenevre kantonu arasında yıllardır süren gerilim ve Uluslarası Mahkemelere taşınan içinden çıkılması hayli zor sorun geçtiğimiz günlerde Fransızların geri adım atmasıyla ‘şimdilik’ dondurulmuş gibi duruyor.

Sorun ne derseniz?

Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin çoğu son yıllarda özellikle de Fukişama faciası ardından nükleer enerji santrallerini devre dışı bırakırken Fransa ülke enerjisinin dörtte üçünü sağladığı santralleri (2018′ de toplam enerjinin %76’sı nükleer kaynaktan sağlanıyordu) gözden çıkaramadı.

Kaynaklarını çoğaltma ve ağırlığı yenilenebilir enerjiye verme stratejisi Almanya’ yı tüm dünyanın gıpta ile izlediği bir ülke konumuna getirirken, Fransa son günlerde küresel ısınmanın da etkisiyle gittikçe büyüyen ve bugüne kadar ciddiye alınmayan bir sorunun İsviçre ayağıyla baş etmek zorunda..

Almanya 16 yıl önce büyük değişimi başlattığında toplam enerjisinin %8′ ini yenilenebilir kaynaklardan sağlıyordu. Bugün %40′ ları aşmış durumda ve çizilen yol haritası sayesinde önümüzdeki dönem bu oran daha da artacak..

Fransa ise gittikçe büyüyen küresel ısınmanın da etkisiyle bir yandan debisi azalırken bir yandan ısınan nehir sularıyla soğutulan nükleer santrallerin ya yerini değiştirecek, ya da yılın belli aylarında kapatmak zorunda kalacak…

Sorunlardan en ciddisi ise İsviçre sınırındaki Bugey nehrinin sularıyla soğutulan 4 ünitelik santral konusunda yaşanıyor.

Cenevre kantonu anayasasına eklediği hükümle nükleer reaktörleri yasaklamış durumda ve şehir merkezine 60 km uzaklıkta faaliyet gösteren santralin halkı tehdit ettiği gerekçesiyle kapatılmasını istiyordu.  Taleplere çok ta itibar etmeyen Fransız EDF şirketi (resmi Fransa Elektrik Kurumu) son bir yıldır küresel ısınmanın etkilediği nehir nedeniyle geçtiğimiz hafta radikal bir karar aldı. Şirket Rhone nehri üzerinde yer alan ve beslendiği kaynakların zayıflaması nedeniyle debisi düşerken bazı aylarda sıcaklığı arttığı için reaktör soğutma işlevi gittikçe azalan 4 üniteli 3600 MW gücündeki santralleri besleyecek alternatif kaynaklar bulmaya, bu da mümkün olmazsa son ihtimal olarak kapatmaya yönelik adımlar atılacağını duyurdu.

Bugey santrali Fransa toplam elektriğinin yaklaşık %5′ ini sağlıyor ve özellikle de Lyon bölgesi için kritik öneme sahip…

Konunun bizi ilgilendiren yanına gelince…

Yapımının sürdüğü açıklanan, ancak sır perdesiyle örtüldüğü için yapım sürecini tam olarak bilemediğimiz Akkuyu nükleer santrali ile ilgili ilk günden beri başta bilim insanları olmak üzere, konuyu ele alıp kamuoyuyla paylaşmaya çalışan bizlerin de sıkça dile getirdiği en ciddi uyarılardan, kaygılardan biri santralin denizden alıp, denize deşarj edeceği soğutma suyu ve bu suyun olası etkileri…

Ortalama sıcaklığı 10 derece civarında olan ve ancak Temmuz-Ağustos ortası 25-30 günde 20 dereceye çıkabilen su sıcaklığı bile konuya duyarlı İsviçre ve Fransa’ nın çevrecilerini ayağa kaldırıyor çünkü tesise giren su soğutma sonrası nehre geri verilirken 7,5-10 derece arası daha yüksek sıcaklığa ulaşıyor. Bu ise çevresel anlamda telafisi imkansız felaketlere kapı aralıyor.

Günün birinde Akkuyu devreye girerse bizi bekleyen tablo çok daha karanlık…

ÇED raporuyla kamuoyunu rahatlatmaya çalışanların bile mızrağı bir türlü çuvala sığdıramadıklarını yıllardır dile getirip duruyoruz.

Nükleer santraller konusunda öne çıkan Başta Rusya, Fransa ve daha pek çok ülke Türkiye’ den çok daha soğuk deniz sularına sahip olsalar da, soğutma suları için denizleri değil, nehir ve nehirlerden aktarılan sularla oluşturulan yapay göllerden yararlanıyorlar.

Onlar soğuk denizlerini risk etmiyorlar ama aynı Rusya, Türkiye ile ortak Akdeniz gibi sıcak suların hakim olduğu bir denizin Doğu Akdeniz’ deki en sıcak sularını nükleer reaktör soğutmasında kullanacak…

Oysa bilimsel araştırmalar Mersin’ den başlayıp İskenderun’ a uzanan doğu Akdeniz su sıcaklıklarının 2017′ de 28 dereceyi bulduğunu, bölgeyi mercek altına alan NASA verilerine göre son 30 yılda deniz suyu sıcaklığının dünya ortalamalarının da üstüne çıkarak 3 derece arttığı belirlenmiş durumda.

Dünyadaki küresel ısınmanın artacağı gerçeğinden hareketle orta vadede soğutma suyu niyetine sisteme alınacak deniz sularının daha da ısınması kaçınılmaz.

Karadeniz’ de ortalama deniz suyu sıcaklığı 15 derece iken Doğu Akdeniz’ de ve şimdilik 22 derece…

Elbette Karadeniz’ e de kıymayın ama zaten yeterince ısınmış doğu Akdeniz’ i en az 1-3 derece ısıtacak nükleer çıkışlı sularla doğayı ölüme sürüklüyorsunuz…

Bölgeyi özellikle de Doğu Akdeniz’ i yıllardır inceleyen ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü uzmanlarından Prof. Cemal Gücü’ ye göre ‘ağustos ayında 31 dereceye çıkacak deniz suyunu, reaktörden çıkan su 3 derece daha ısıtacak ve deniz suyu 34-35 dereceyi bulacak’

Bu tablo ise Mersin ve İskenderun körfezlerindeki balık türlerinin yok olması riskini barındırıyor.

Çözüm! Tek ve akılcı çözüm küresel ısınma nedeniyle gittikçe artan tehdidi de göz önünde bulundurup bir an önce nükleer macerasından vaz geçmek ve bölgedeki asıl potansiyel olan güneş enerjiye yönelmek..

Yılda 100 gün güneş alan Almanya enerjisinin %40′ ını artık yenilenebilir enerjiden sağlıyorsa ve önümüzdeki 10 yılda bu oranı %70′ lere çıkarmayı hedefliyorsa, yılda 300 gün güneş alan doğu Akdeniz neden aynı kaynağa yönelmesin? Üstelik geçen 10 yılda güneş enerji maliyetleri yarı yarıya düşmüşken, kw/saat olarak nükleerin yarısından da ucuza mal edilme olanağı doğmuşken…

Sonsuz ve sınırsız kaynağa karşı, başta bölge olmak üzere tüm Akdeniz’ i tehdit eden nükleer tercihi gittikçe kör bir inat halini alıyor.

İsviçre kamuoyunun baskısı, komşu Fransızlara geri adım attırıyor ama Türkiye’ de halen nükleer muhiplerinin sesi, yenilenebilir enerjiyi savunan çevre dostlarından fazla çıkıyor.

Sanırım gidişatın en hüzünlü yanı da bu…

 

 

Mersin’i refaha ulaştıracak kontayner terminal projesi buharlaşırken.. (12.7.2019)

Mersin’i refaha ulaştıracak kontayner terminal projesi buharlaşırken..

Mersin’ i Mersin yapan en önemli itici güç liman..

Ülkenin  dünyaya açılan en önemli kapısı olan limanı sayesinde var olan, varlığını sürdüren bir kent Mersin..

130 yıl önce 2 bin nüfuslu bir köy iken de onca bankaya, yabancı konsolosluklara, dünyanın her yerinden dış ticaret firmalarına kucak açması da yine deniz taşımacılığına, Anadolu’ nun dünyayla olan bağlantısını sağlayan lojistik üssü olmasına borçlu..

Mersin’ e kimlik arayanlar, elbise giydirmeye çalışanlar farklı sektörler arasından tercih yapmaya çalışsalar da, ‘limanı çıkarsanız, geriye nasıl bir Mersin kalırdı’ sorusunun sanırım fazla seçenekli yanıtı yok..

Gerçekten de iskeleleriyle dış ticarete hizmet vermeye çalışan Mersin, mevcut limanın devreye girmesiyle yükselişe geçer.

Liman Mersin’ in tam anlamıyla nabzıdır aslında. Limanda işler iyiyse Mersin de iyidir, kötüyse de olduğu gibi yansır, kara bulut gibi çöker kentin üstüne…

2007 yılında liman özelleştirildiğinde beklenti, yeni işletmeci eliyle atağa kalkılacağı, kısa zamanda kent ekonomisine ivme kazandıracağı yönündeydi.

Ne yazık ki öyle olmadı.

Olmadı çünkü, işletmeci yakaladığı verimliliği fiyatlara yansıtıp, rekabetçiliğe dayalı cazip bir iklim yerine o güne kadar devletin uyguladığı tarifeyi iki katına çıkaran ve kısa zamanda koyduğu parayı geri alma derdine düşen stratejiyi tercih etti.

Özelleştirmeyi yapan devletin kurumları da denetleme ve düzenleme yerine, yapılan fahiş zamları izlemekle yetindiler. Örneğin sözleşmede yer alan ve limanı devraldığı tarihten itibaren 3 yıl süreyle zam yapamayacağını teminat altına alan maddeye inat, daha sözleşmenin mürekkebi kurumadan 55 dolarlık konteyner elleçeleme hizmetini 110 dolara çıkardı. Eli mahkum Anadolu girişimcisi sineye çektiği tarifeyle iş yapmaya çalıştı ama liman hiçbir zaman beklenen büyük sıçramayı sağlayamadı. (Dünyadaki tüm limanlarda yıllar itibariyle gelişen dış ticaret ve katlanarak büyüyen konteyner taşımacılığına karşı Mersin limanındaki artış sınırlıdır. Üstelik bu Suriye’ deki iç savaş nedeniyle Irak’ a yapılan transit ticarette rakipsiz olmasına karşı ortaya çıkmıştır.)

Özelleştirmede yaşanan hayal kırıklığına karşın, Türkiye’ nin yıldızının yükseldiği yıllardaki gelişmeler Mersin’ in önüne altın tepside sunulan tarihi fırsatı getirdi..

2009 yılında Ulaştırma Bakanlığı girişimiyle Mersin’ de konteyner terminal liman inşası için düğmeye basıldı. Aynı yıl içinde projenin ÇED raporu süreci bile tamamlandı.

Konteyner terminal limanının Ortadoğu ülkeleri başta olmak üzere tüm bölgeye hizmet vermesi, Akdeniz’ in en büyük Hub limanı olması amaçlanıyordu.

Bir adım sonrasında proje, devletin stratejik adımlarını yürütme olarak atan iktidarın vazgeçilmez hedefleri arasına girdi.

O kadar ki, 2013’te yayınlanan ve 2014-2018 yıllarını kapsayan 10. beş yıllık kalkınma planında proje şöyle tanımlanıyordu:

“Türkiye’nin artan dış ticaretini karşılamak ve bölgesel bir aktarma merkezi olmasını sağlamak için büyük ölçekli limanlardan Mersin Konteyner Limanı ve Filyos Limanının etüd-projeleri tamamlanmış ve Çandarlı Limanının yapımına başlanmıştır.

  1. plan döneminde Çandarlı Konteyner Limanı tamamlanacak, Mersin Konteyner Limanı ve Filyos Limanının yapımına başlanacaktır. “

TBMM’ de kabul edilerek sadece iktidarın değil devletin stratejik projeleri arasına giren ve 10. plan döneminde yani 2014-18 yılları arasında yapımına başlanması hedeflenen Mersin Ana Konteyner Terminal liman projesine ne mi oldu?

Yanıtı, 9 Temmuz 2019 günü TBMM’ ye sunulan ve 2019-2023 yılları arasını kapsayan 11. Kalkınma Planında veriliyor sorunun..

  1. planda yapımına başlanacağı hüküm altına alınan ‘büyük ölçekli Mersin Konteyner Limanı’ ifadesi 11. planda yerini “Doğu Akdeniz bölgesinde, Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasına çıkış kapısı olacak transit yük odaklı ana konteyner limanı inşa edilecek” cümlesine bırakmış bulunuyor.

Bunun anlamı somut ‘Mersin’ yer tanımının çıkarılıp yerini  soyut ‘Doğu Akdeniz’  tanımının aldığıdır..

Mersin açısından bu “ne yapalım tercih bu yönde olmuş” diye savuşturulacak basit bir yer değişikliği değildir.

Son yıllarda yarattığı milli hasıla sürekli gerileyen  ve Türkiye ortalamasının gerisine düşen Mersin, bu projeyi takip edip, ete kemiğe büründürebilse konteyner terminal limanın yaratacağı ivmeyle kişi başı milli geliri iki katının üzerine çıkarabilirdi.

Mersin’ in gerçek anlamda lobi gücünün olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış, mevcut liman işletmecisinin ‘küçük olsun benim olsun’ anlayışıyla yürüttüğü lobicilik faaliyeti, Mersin gibi bugüne kadar stratejik önemiyle övündüğümüz kentin yaşamsal önem taşıyan beklentilerini sona erdirmiştir.

Başta Gaziantep olmak üzere 11. planda sözü edilen ‘Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasının’ denize olan uzaklığını 110 km kısaltacak olan Gaziantep-Hassa-Dörtyol bağlantısını sağlayacak yol yapımı sürmektedir. Tamamlandığında Mersin sadece kendi yakın bölgesine hizmet veren lokal liman kenti durumuna düşecek ve komşu coğrafyaya transit taşımacılığıyla öne çıkan avantajını, cazibe merkezi olma özelliğini yitirecektir.

Sonrası, umutların tükenmeye yüz tuttuğu  gelecekten başka şey değildir..

Yaşayıp göreceğiz…

 

Mersin Büyükşehir belediyesinin borçları, Meclisin denetim ısrarı… (9.7.2019)

Mersin Büyükşehir belediyesinin borçları, Meclisin denetim ısrarı…

Mersin Büyükşehir Belediyesinin bütçesi, bilançosu ve özellikle de borç tablosu beş yıl boyunca pek sorgulanmadı..

31 Mart seçimleriyle el değiştirip CHP’ ye geçince o güne kadar fark edilmeyen, edilse de üzerinde fazlaca durulmayan öylesine bir tabloyla karşılaşıldı ki, konuya vakıf olanlar bile şaşkınlıklarını gizleyemedi.

Aslında durumun parlak olmadığının ilk işareti Belediyeye gelen şok haciz talebiyle verilmişti.

Seçimlere on gün kala artık eski belediye başkanının seçilmeyeceğini, bir dönemin kapandığını gören şirketlerden biri 188 milyon liralık alacağı üzerinden haciz işlemi başlatmış, Belediye de ödeyemediği borç nedeniyle kimi gayrimenkulleri teminat olarak gösterme yoluna gitmişti.

Haciz işlemini başlatan tek ortaklı şirketle birlikte, aynı kişinin bir başka şirketini de göz önüne aldığımızda şahsın sahip olduğu iki şirketin son aldığı iki ihalenin 1,2 milyar TL boyutunda olduğu düşünüldüğünde kalan borç büyük görünmeyebilirdi ama yanıtlanması gereken soru gittikçe kafaları karıştırmaya başladı..

Mersin Büyükşehir Belediyesinin 5 yıllık Kocamaz döneminde en önemli ihalelerini üstlenen bir şirketle en büyük velinimeti olan kurumu karşı karşıya getiren ve haciz gibi bugüne kadar çok az örneği olan bir işleme sevk eden neydi?

Seçimlerden sonra oluşan Meclis tablosu ve yeni Başkan Seçer’ in masasında bulduğu borç bilançosu sorunun ve 31 Marttan sonra olacakların da habercisiydi adeta…

Başkan, seçimlerden sonra toplanan yeni Meclisin karşısına ilk günden borçlanma yetkisiyle çıkarken, Mersin Büyükşehir Belediyesinin 1,6 milyarı bankalara olmak üzere 2,2 milyar TL toplam borcu olduğunu Belediyeye ait su idaresi Meski’ yi de katarsak, borç yükünün 3 milyarı aştığını (eski parayla 3 katrilyonun üzerinde bir borçtan söz ediliyor)  yüreklere su serpen “bu borç bizim için sürpriz değil, altından kalkarız. Yeter  ki nefes almamız için bana borçlanma yetkisi verin” ifadesiyle anlatıyordu.

31 Mart sonrası Ankara, İstanbul’ da ortaya çıkan siyasi tablo ve meclis dağılımları Mersin’ e de yansıdığını yinelememe gerek yok.

Başkan CHP’ li olmasına karşı Büyükşehir Meclisinde Cumhur ittifakını oluşturan MHP-AKP’ li üyeler ezici çoğunluğa sahip ve bu tabloya sahip Meclis Seçer’ e borçlanma yetkisi vermedi…

Gerekçeyi yeniden anımsatayım: “Bu borçlar nereden kaynaklandı, kimler alacaklı ve yapılan işler ne?” gibi sorular 31 Marttan sonra yapılan tüm meclis toplantılarında ısrarla gündeme geldi. Seçer de durmadan ‘kimseyi korumadığını, Belediye görevlilerinin geçmiş ihaleleri, yapılan işleri incelediğini, sonuçlar ortaya çıktıkça Meclis ve kamuoyuyla paylaşacağını’ yineledi durdu..

Sonunda Meclis başkanın istediği borçlanma yetkisini vermedi ama iş bununla da bitmedi.

8 Temmuz 2019 günü yapılan Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi toplantısına meclis çoğunluğuna sahip muhalefet sürpriz bir önergeyle geldi.

Önergeyle; Meclis içinden ve dışından uzman kişilerden de destek alınarak bir inceleme komisyonu oluşturulması, komisyonun geçmiş dönem ihalelerini incelemesi, borçlara yol açan tabloyu ortaya çıkarması amaçlanıyor…

Mecliste Seçer’ e yakın Meclis üyeleri, böylesi bir komisyonun hukukta yeri olmadığını, masum gibi görünen teklifin aslında ‘aklama’ gibi riskli bir sonucu da barındırdığını ifade ederken, önerge sahipleri ise benzer bir komisyonun Ankara Büyükşehir Meclisinde oluşturulduğunu dile getirdi.

Gerçekten de Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin 17 Haziran 2019 günlü toplantısında üstelik Ankara’yı 25 yıldır yöneten çizginin sahibi AK Parti’ li üyelerin önergesiyle 2016, 2017, 2018 ve 2019 yıllarında Büyükşehir ve bağlı şirketlerin peysaj ve asfalt ihalelerinin tümünü inceleme komisyonu kurulması kararını aldığını biliyoruz.

Ankara’ da oluşturulan komisyondan ilham alan MHP- AK Parti ortak önergesi Mersin Büyükşehir Belediye meclisinde görüşülürken, Başkan Seçer, önergeye prensip olarak karşı çıkmayacağını, kimseyi ve özellikle de geçmiş dönemi savunma gibi bir gayretin içinde olmayacağını anlatırken üçüncü bir yol önerdi..

O öneriye göre önerge oylanmadan önce hukuken böylesi bir denetim mekanizmasının olup olmayacağı araştırılmalıydı. Seçer bunun için de öyle çok uzun zaman istemedi. Sürpriz yaşanmazsa Temmuz ikinci toplantısında yani 12 Temmuz 2019 cuma günü konu görüşülüp karara bağlanacak..

Ne mi olur?

Aslında Büyükşehir Belediye Meclisinin, her yılın Ocak toplantısında bir önceki yıla ait gelir ve giderleri ile hesap ve işlemlerin denetimi amacıyla kendi üyeleri arasından ve üstelik ‘GİZLİ’ oyla en az 3 en fazla 5 kişiden oluşan bir komisyon oluşturması yasal zorunluluk..

Komisyonun siyasi hesapların ötesinde çalışması amacıyla getirilen ‘gizli’ oyla belirlenmesi ilkesi de anlamlı ve önemli..

AKP-MHP ittifakının getirdiği önergede yer verdikleri ifadelere göre komisyon talebi işte bu 25. maddeye dayanıyor. Ama bana kalırsa bu gerekçeye göre oluşturulacak inceleme komisyonu ile yasal zorunluluk olan Meclis Denetleme komisyonu aynı fonksiyonlara, yetkilere sahip değil, olamaz da…

Önerge, 26. maddeye dayandırılsa belki daha sağlıklı hukuki zemine oturtulabilir.

  1. madde ise Meclisin bilgi edinme, denetleme yetkisinin çerçevesini çizmekte. 26. maddeye göre;

” Meclis üyelerinin en az üçte biri, meclis başkanlığına istekte bulunarak, belediyenin işleriyle ilgili bir konuda genel görüşme açılmasını isteyebilir. Bu istek meclis tarafından kabul edildiği takdirde gündeme alınır”

Sonuçta hangi yöntemin belirleneceği, belirlenirken de hangi maddeye dayanılacağı yakın zamanda ortaya çıkacak.

Burada muhalefet kadar Başkan Seçer’ i bekleyen en ciddi sorun kamuoyunun muhalefeti de artık yormaya başlayan beklentileri ve baskısı..

Kamuoyu, 5 yıllık Kocamaz döneminin 2,5 milyar dolara yaklaşan bütçeleriyle hangi işlerin yapıldığını, açık ve anlaşılır bir biçimde ortaya koyulmasını istiyor…

Bu yapılmadığı sürece de Mersin halkının büyük çoğunluğunun duyduğu rahatsızlık ortadan kalkmayacak…

Katılımcılık, sivil toplum, Kent Konseyi… (5.7.2019)

Katılımcılık, sivil toplum, Kent Konseyi…

Son yıllarda daha sık duymaya başladığımız iki sözcük var:

Katılımcılık ve şeffaflık…

Merkezi yönetim anlamında ele alırsak onca çabanın sonunda bırakın katılımcılığı tek adam rejimine doğru evrilen bir ülke var karşımızda…

  1. yüzyıl dünyasında devreye giren çeşitli mekanizmalar, kurumlarla dünya temsili demokrasiden katılımcılığa doğru evrilmeye çalışırken ve bunun en önemli ayağı olan adem-i merkeziyetçiliği güçlendirirken, Türkiye dünyadaki gelişmelerin aksine her konuda verilecek kararı tek kişinin inisiyatifine bırakan bir dönemle karşı karşıya…

Toplumun beklentileri ne kadar bastırılırsa bastırılsın, dünyadaki gelişmelerden kopuk yaşanmıyor..

Merkezi yönetime katılım şansı ortadan kalkınca insanlar ister istemez katılımcılığı yerel yönetimlerden beklemeye, en azından sokaklarından başlayarak mahallelerine, ilçelerine ve Büyük şehir belediyelerine kadar yapılacak işlerde kendilerinin de fikirlerinin sorulmasını, kararların mümkün olduğunca ortak iradeyle alınmasını istemeye başlıyorlar…

Yönetmeye talip olanlar da, yeni ve prim yapan akımı görmüş olmalı ki, son yıllarda muhtarından en büyük metropol başkan adayına kadar herkesin dilinde “birlikte yöneteceğiz” söylemi…

“Birlikte yöneteceğiz” slogan olarak çarpıcı ama iş pratiğe geldiğinde ve “seni seçen insanları karar verme mekanizmalarına nasıl katacaksın?” sorusunun elle tutulur, somut bir yanıtı yok…

Tıpkı; hangi yatırıma karar verileceği, önceliklerin nasıl belirleneceği, katılım mekanizmalarının hangi yöntemle sağlanacağı gibi vatandaşı doğrudan ilgilendiren, günlük yaşamının parçası olan konularla ilgili elle tutulur, beklentileri karşılayacak doğru dürüst yöntemleri geliştirmediğimiz gibi…

Teorik olarak katılımcılıkla ilgili kitaplar dolusu kelam söylemek, yazıp çizmek mümkün. Ama  “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” deyişindeki gibi iş uygulamaya geldiğinde seçtiğimiz insanların adaylık sürecindeki ‘birlikte yönetme’ vaadi ile seçildikten sonraki uygulamaları ibretlik derslerle dolu..

Daha da beteri, seçenlerin onca tanıklıktan, deneyimden sonra bile yaşananlardan ders çıkarmamaları, her seferinde saati sıfırlayıp yeniden başlatma öngörüsüzlüğü…

Merkeze oturan iktidar sahiplerinden umut yok. Peki, yerel yönetimlerde en azından katılımcılığı gerçekten sağlamanın bir yolu var mı?

Tam burada ülkenin en ciddi sorunlarından biri çıkıyor karşımıza…

Sistem kurumsallaşamadığı için, tıpkı başarı ve başarısızlık gibi katılımcılığı sağlama konusunda da kişilere bağlı, yaklaşımlarına mahkumuz. İyi biri başa geçtiğinde başarı yakalanıyor da, yolsuzluğu yol eylemiş biri geldiğinde çamur deryasına dönüyor ortalık..

Bir süre sonra katılımcılıktan söz eden, kaldırım taşlarını kendisi belirlemeye, trafiğe açık caddeyi tek başına kapatmaya, kreş isteyen mahalleye süs havuzu yapmaya başlıyor..

Karar mercii başkan ve yakın çevresi..

Geçmiş bir yana, son 20 yıllık Mersin belediyeciliğine bakın, yeterince ibretlik örnekle karşılaşacaksınız…

Deniz Parkı yapılırken de fikriniz sorulmadı, yıkılırken de…

Yapılırken projenin getireceği mali yük paylaşılmadı ki, yıkılırken çarçur edilen kaynaklar anlatılsın..

Bir sabah 100 yıllık ağaçları kesildi Cumhuriyet meydanının ve araçların aktığı bulvar trafiğe kapatıldı. O projede de görüşlerine başvurulmadı vatandaşın…

50 yıldır kullandığınız kavşağın bir sabah kapandığını kaç kez gördüğünüzü, isyan sesini nasıl bastırdığınızı sanırım anımsatmama gerek bile yok…

Yazmaktan yorulduğum listeyi uzatmanın anlamı var mı bilmiyorum ama hatırlatayım:

Cadde kenarlarına parkomat koyulurken de kaldırılırken de “ey vatandaş, ey bu caddelerde iş yapan esnaf kardeşim, sen ne diyorsun?” diye soran oldu mu?

Şimdi film başa sarılıp yeniden parkomat canlandırılacak.. İyi güzel de olumlu, olumsuz yanları tartışılıyor mu? Çok mu zor uygulamanın hayata geçeceği esnafla konuşmak, gerekirse basit bir anketle görüşlerini almak ve sonucu kamuoyuyla paylaşmak?

Bunu bile çok görenlerden şimdi kalkmışız, yeşil alan olarak işaretlenmiş kimi yerlerin inşaata açılmasıyla ilgili görüşlerimizi almalarını, yönetim olarak belirledikleri kriterlerin çok üzerinde yoğunlukla konut kondurulmasına nasıl olup ta izin verdiklerini sorgulamaya kalkıyoruz.

Katılımcılığın en önemli kurumlarından biri kent konseyleri…

Örneğin Büyükşehir Kent Konseyi ve kurumsal anlamda konseyi oluşturan bileşenler, kent içi plajlar, parkomatlar, aç gözlü rant hırsızlarının gözümüze soktuğu beton yığınakları konusunda ne düşünür?

Düşünmek bir yana, oturduğu koltuktan kalkmayı bilmeyenlerden katılımcılığa katkı yapmalarını bekleyerek aymazlığı beslediğimizi bile göremeyecek kadar basiretler bağlanmış…

Oysa Kent Konseylerini etkin hale getirerek, katılımcılığın en önemli mekanizmalarını hayata geçirmemiz mümkün…

Nasıl olacak bu?

Alabildiğine geniş ve mümkünse tüm toplum kesimlerini, söyleyecek sözü olan herkesi ortak çatı altında bir araya getirmek, kentle ilgili atılacak her adımda, verilecek her kararda kentliyle karar vericiler arasında köprü olmak…

Beklenti bu da, gerçek ne?

Yeni Belediye Başkanının yasal olarak koltuğa oturduktan sonraki 90 gün içinde ‘seçim gündemiyle’ toplaması gereken genel kurul ülkenin her yerinde toplanıyor da örneğin Mersin’ de ne oluyor?

Soru çok, mevzu derin…

Başka makalede devam edeyim izninizle…

23 Haziran sonrası.. Nereye doğru?…(2.7.2019)

23 Haziran sonrası.. Nereye doğru?…

“Bu oy farkıyla İstanbula belediye başkanı olamazsın!” denerek, mazbatası elinden alınan daha doğru ifadeyle hakkı gasp edilen İmamoğlu, tekrarlanan seçimde rakibi bir yana, Erdoğan’ ı ve 17 yıllık iktidarı hezimete uğratarak, unutulmayacak bir zafere imza attı.

Seçimlerden önce yayınlanan makalemin “Erdoğan kaybediyor, İmamoğlu kazanıyor” başlığı perşembeden gelmekte olan pazarın habercisiydi..

7 Haziran 2015 seçimleriyle başlayan Erdoğan’ ın inişini ve 31 Mart yerel seçimleriyle hızlanan çözülmenin 23 Hazirandan itibaren olası gelişmelerini makalenin sonunda şöyle özetlemişim:

“24 Haziran sabahından itibaren sandıktan çıkacak tablo ışığında daha geniş değerlendirmeler yapılacak, yapacağız.

Ama görünen köy kılavuz istemiyor..

Erdoğan rejim değişikliğiyle zaten sorunlu olan devlet yapısını iyice işlemez hale getiren ve krizi gittikçe ağırlaştıran gidişatın faturasını siyaseten ödemekle karşı karşıya…

İstanbul’ da yeniden kazanacak İmamoğlu, farkı 3-5 puan açarsa bambaşka şeyleri tartışır, konuşur hale geleceğiz..”

Fark 3-5 puanda kalmadı, ‘deprem’ türünden gelişmelere yol açacak biçimde 9 puanı buldu.

Ve gerçekten de,ortaya çıkan tablonun estirmeye başladığı yeni rüzgar gecikmeden etkisini gösterdi. Bugün itibariyle bambaşka şeyleri konuşup, tartışmaya başladık.

İstanbul seçimleriyle ilgili kaybeden Erdoğan ve yakın çevresi de, kazanan cephe de elbette durum değerlendirmesi yapacaktır.

Geçen yıl bugünlerde yapılan genel seçimler, o seçimlerde ‘verin yetkiyi, ülkeyi uçurayım’ diyen Erdoğan’ ın 23 Haziran sonrası, aksayan sistemin eksiğini gediğini tartışmaya açması ve yakınındaki kurmayların, ‘düzeltilmeye muhtaç şeyler varsa, bu alanda gerekli adımlar atılacak’ söylemi bu yeni durumdan çıkarılan ilk ders gibi anlaşılmalı…

İyi de, böylesine tamirat, tadilatlarla ülkenin içine girdiği kriz gerçekten çözülebilir mi?

Türkiye geçmiş ekonomik krizlerden farklı olarak bugün sadece vatandaşı yakan hayat pahalılığı, enflasyon, durgunluğun körüklediği işsizlikle boğuşmuyoruz..

Daha da önemlisi tek adam rejimiyle gittikçe içinden çıkılmaz hale sokulan ve kuvvetler ayrılığının yerini tüm erkleri tek adama bağlayan süreçte, çöken hukuk ve sorunları çözmek yerine körükleyen bir siyasi krizle karşı karşıyayız..

Parlamentonun etkinliğini ortadan kaldıran, ülkeyi kendisi ve dar çevresinin uygun bulduğu kararnamelerle yöneten bir rejim ve o rejimin gölgesinde zaten geçmişte de çok parlak sınav verememiş çöken bir adalet sistemi..

Türkiye, ilk kez ne zaman sona ereceği meçhul bir ekonomik krizi işte bu siyasi iklimin gölgesinde her gün büyüyen faturayla göğüslemeye çalışıyor…

Krizi dış güçlere bağlayıp, ‘geçti geçiyor’ mantığıyla savuşturmaya çalışan Erdoğan’ ın hızlanan düşüşü durdurma şansı yok.. Yok çünkü, hasta hastalığı kabul etmiyor, sorunu kabul etmeyenin çözüme yanaşması mümkün mü?

Üstelik, kabul etmediği için hem fatura büyüyor, hem tedavi gittikçe içinden çıkılmaz hal alıyor.

23 Haziran sonrası Erdoğan’ ın başlattığı ve AKP yetkili organlarının da onun izinden giderek dile getirdiği ‘bir yıllık sistemde aksayan yanların düzeltilmesi’  çabaları ülkenin gittikçe ağırlaşan sorunlarına ne çözüm getirir, ne de vatandaşın derdine derman olur..

Olmayacağını seçimlerin ardından başlayan zam furyasıyla herkes mutfağında, kıt bütçesinde görüyor zaten..

Peki girdiğimiz kaostan çıkış var mı?

Türkiye defalarca krizlere girdi, ağır bedeller ödeyerek te olsa çıktı..

Ama bu kez ödenecek faturayı ağırlaştıran sorunlar ekonomiyle de sınırlı değil..

Zaten ağır aksak yürüyen, tam olarak demokrasiyi yaşatamayan, adaleti sağlayamayan bir sistem partili Cumhurbaşkanı rejimiyle bitti, yıkılanın yerine de neyi, nasıl getireceğimizi henüz bir masaya oturup tartışma noktasına bile gelmiş değiliz.

Siyaset elbette boşluk kaldırmaz. Erdoğan’ lı AKP’ nin yitirmekte olduğu tabanın da içinde olacağı, tüm toplum kesimlerinin ortak yaşam iradesiyle ortaya çıkacağı, her türlü kimliğin ötesine geçen yeni bir toplumsal uzlaşmaya, sözleşmeye ihtiyacımız var..

Hayata geçtiği günden beri sorun üretmekten öte işe yaramayan ve sonunda artık tüm işlevini yitiren 83 anayasasının yerine, yeni çağın dinamikleri ışığında, barış içinde bir arada yaşama iradesini ortaya koyacak, her türlü ayrımcılığa karşı çıkan yeni bir anayasa..

Alevi/Sünni, Türk/Kürt, sol/sağ, muhafazakârından seküler dünya görüşüne sahip herkesi kucaklayan, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışını sadakat yerine liyakate dayalı kadrolarla pekiştiren adil ve demokratik bir ülke…

İşimizin zor olduğu yadsınamaz gerçek ama umudu besleyen gelişmeler de yok değil..

Son ve çarpıcı örnek, İstanbul’ da İmamoğlu’ nun yukarıda özetlediğim ortak yaşama iradesinin desteğiyle kazanması…

CHP, İyi Parti, HDP ve Saadet Partisi bir araya gelip demokrasi ortak paydasında buluşabiliyor.

Bir adım sonrasında ve hepimizin bir arada yaşayacağı ortak çatıyı çatar, ortak sözleşmeyi yazarken, ister Kaftancıoğlu ister İmamoğlu ile temsil edilsin yeniyi temsil eden bir isim, örneğin Babacan, Demirtaş ve Özdağ ile neden belli ilkeler doğrultusunda bir araya gelmesin?

Erdoğan ve Bahçeli İstanbul seçimleri öncesi Öcalan mesajlarına yeşil ışık yakıyor da, yukarıda kimi isimlerle sembolize etmeye çalıştığım siyasi çizgiler neden demokrasi paydasında toplanmasın?

Ön yargılardan uzak, karşıdakini ötekileştirmeden, herkesin haklarına saygılı; adil, eşitlikçi, hesap verebilir, liyakate dayalı bir yeni iklimi bu ülkede hakim kılmak zorundayız..

Formül zor, koşullar ağır ama ne başka çıkışımız var ne de başka bir Türkiye…