Mersin, MTSO öncülüğünde turizmi yeniden keşfe çıkıyor..

Mersin, MTSO öncülüğünde turizmi yeniden keşfe çıkıyor..

Geçtiğimiz günlerde Mersin Ticaret ve Sanayi Odası öncülüğünde bir grup otobüse atlayıp Ankara’ ya gitti.

Grupta oda meclis başkanı, yönetim kurulu başkan ve üyeleri yanında MESİAD ve benzeri kimi dernek temsilcileri de yer alıyordu.

oluşturulan heyet ilk iş olarak bir dönem AK Parti’ nin lokomotif isim olarak Mersin’ den birinci sıraya koyduğu, bir zamanların Ulaştırma ve Ekonomi Bakanlıkları koltuklarında da oturmuş olan bugünlerin Plan Bütçe Komisyon üyesi Lütfi Elvan’ ı ziyaret eder..

Tabii burada; “Elvan’ ı ziyaret için Ankara’ ya gitmeye gerek var mıydı, fikir alış verişi kendisi Mersin’ de iken yapılamaz mı?” sorusu akıllara geliyor ama detaylara takılmamakta yarar var deyip geçelim..

Ardından Turizm Bakan yardımcısının kapısı çalınıyor.. (Bunca anlı şanlı isimden oluşan heyet Ankara’ ya çıkarma yapıyorsa neden Bakan yerine yardımcısı tarafından kabul edilir. Randevular önceden ayarlanmamış mıdır? sorularını da boş verin. )

Gelelim esas mevzua..

Bakan yardımcısı ilan edilen 8 turizm bölgesi olduğunu, bunlardan ikisinin yatırımcıya hazır hale getirilmesi için çaba gösterdiklerini söylüyor heyete.. (bu 8 bölgenin tamamına yıllardır yatırımcı beklendiğini, ta Hüseyin Aksoy döneminde Valiliğin yer tanıtımlarını ve yatırım avantajlarını da içeren broşürler bastırdığını, tahsis edilecek arazi değil, yatırım yapacak insan sıkıntısı olduğunu da mevzu dışına çıkarak not etmekte, unutmuş olanlara hatırlatmakta yarar var)

Bakan yardımcısı yatırım kılavuzluğu da yapıyor Mersinli misafirlerine..

MTSO’ nun paylaştığı basın bülteninden aktarayım Bakan yardımcısının tavsiyelerini:

“Mersin’deki yatırımcıların birleşerek bir şirket kurması, kurulacak şirketin yapısının belirlenmesi, kamu kurumlarının şirkette yer alıp almayacağının değerlendirilmesi için MTSO Meclis Başkanı başkanlığında 5 kişilik bir Çalışma Grubu oluşturulması,

Şirketin turizm bölgelerinden birinde tahsis ihalesine girerek Akdeniz ve Mersin mimarisini yansıtacak, doğayla dost, taş ve ahşap malzemeden, yüksek olmayan yapılardan oluşan butik oteller yapmayı hedeflemesi, yapacağı yatırımlarla da Mersin’e örnek olması”

Demek ki ne yapacakmış yatırım aşkıyla Ankara’ ya çıkarma yapan girişimciler;

Önce bir araya gelip bir şirket kuracaklar. Şirketin yapısı, kamu kurumlarının şirkete sermaye koyup koymayacakları (yer alması olarak geçen ifadenin Türkçesi tam olarak budur) oturulup değerlendirilecek.

Sonra Bakanlığın ihaleye çıkaracağı turizm bölgelerinden birine talip olacak. İhaleyi kazanırsa “doğayla dost, taş ve ahşap malzemeden, yüksek olmayan yapılardan oluşan butik oteller” yapmak üzere yola çıkacak…

İyi de, Türkiye’ de devlet zaten yatırım yapacak turizmciyi mum ışığında arıyor. Bulduğunda da “yapmayanı döverler” misali her türlü teşviki esirgemiyor. Kısaca turizm alanı ilan edilecek bir bölgede otel yapmak için ne diye Ankara’ lara gidilir? Bakan yardımcılarının kapısı çalınır? Sorularına cevap arıyorum günlerdir…

Yatırım için bakanlara, siyasetçilere hatta devlet bedava dağıttığı için araziye de ihtiyaç yok..

İhtiyaç olan ne var? Tek şey ve o da para..

Paranız var mı paranız?

Ünlü hikayedir; adam projeyi girdisiyle, çıktıysa hazırlar. Arkadaşına götürür dosyayı.. Kağıt üzerinde fizibl olmanın ötesinde mükemmel projeyi inceler arkadaşı ve sorar: “Harika, daha ne bekliyorsun?”

Cevap verir bizim ki: “Proje mükemmel de ufak bir sorun var..”

Sorar arkadaşı: “ben göremedim, nedir o ufak sorun..”

Cevap gecikmez: “Projeyi hazırladım da, ben de para yok..”

Belli ki, Mersinli yatırım sevdalısı dostlar her şeyi düşünmüşler de, bir ufak detayı atlamışlar:

Kurulacak şirkete eğer Büyükşehir ve benzeri kamu kurumlarını ortak edip buradan kaynak elde edeceklerini sanıyorlarsa o olasılığı şimdiden unutsunlar.

Unutsunlar çünkü, Büyükşehir’ in zaten turizm alanında faaliyet gösteren bir şirketi ve paraların suyunu çektiği bu şirkete kaynak arayışlarını bilmeyen, duymayan yok..

Son Büyükşehir Meclis toplantısında Başkan Seçer’ in bu şirkete sermaye aktarımı için getirdiği teklif Mecliste kabul görmedi. Şimdi başkan, hacizlerin gelmeye başladığı bu şirkete nereden kaynak bulacağını, nasıl düze çıkaracağını düşünüp durmakta…

Kısaca kelin ilacı olsa başına sürecek..

Valiliğe gelince, o kurumun böylesi bir girişime ayıracak kaynağı olmadığı gibi, İl Özel İdareleri ortadan kalktığı için ne kadar elma şekeri görüntüsü verirseniz verin, bu tür ortaklıklara fonksiyonel olarak girmesi olanaksız..

Geriye kalıyor, Mersin’ li iş adamlarını bir araya getirip koyacağı para nispetinde ortak etmek…

Parası olan kaç iş adamı, tokmağı başkasının elinde olan davulu boynuna asmaya razı olur?

Sorunun cevabı belli de, bilmeyenlere Mersin’ de benzer girişimlerin başına gelenleri anlatmamda yarar var…

Aslında uzun zamandır Mersin’ de birlik ruhuyla yola çıkan çok ortaklı şirketlerin başına gelenleri, bu kentte küçük birikimleri bir araya getirip büyük işler yapma girişimlerinin neden hüsranla sonuçlandığını ele alan bir araştırmayı yapmak istiyordum..

MTSO öncülüğündeki bu girişim en azından böylesi bir çalışmaya vesile oldu diye kendi adıma sevinmiyor değilim..

İster inanın ister inanmayın, bugün yatırım mezarlığının önemli köşelerinden birinde yer alan şirketlerden biri yine MTSO öncülüğünde kurulmuş, yine kent turizmini canlandırmak ve kente bir örnek otel projesi kazandırmak amacıyla yola çıkılmıştı..

Sonunda ne mi oldu?

O şirketin ve kurduğu tesisin başına gelenleri de anlatacağım ‘Ölü projeler, ölü şirketler kenti’ adını verdiğim araştırmanın ilk bölümünü o turizm yatırım şirketine ayırdım.

Bir sonraki makalenin konusu o turizm yatırımı olsun..

 ABD’ de Başkanlık seçimleri, yapay zekaların savaşı…

ABD’ de Başkanlık seçimleri, yapay zekaların savaşı…

Yapay zeka hayatımızın her alanında etkisini inanılmaz biçimde sürdürürken, siyaset gibi doğrudan insanı hedefleyen bir dinamiğin bundan etkilenmemesi kaçınılmazdı, öyle de oldu..

Önceki makalelerde Trump’ ın seçim kazanmasında kilit rolü oynayan bazı eyaletlere Facebook platformu üzerinden Cambridge Analytica  isimli şirketin müdahalelerini, küçük dokunuşlarla nasıl büyük işler başarıldığını (!) örneklerle anlatmaya çalışmıştım.

Kazandığı günden beri Trump’ ı seçimlere şaibe karıştırmakla suçlayan, azille sonuçlanacak soruşturma sürecini başlatan Demokratlar başta olmak üzere ABD’ yi var eden tüm kurulu nizam ve bugüne kadar sağlıklı işlediği sanılan sandığa dayalı sistem son günlerde yaşanan ilginç gelişmeler nedeniyle çok ciddi bir sınavın eşiğinde…

ABD’ de Başkanlık seçimi, çerçevesi hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açık biçimde çizilmiş, özellikle de akçalı ilişkilerin denetlendiği, bu çerçevede tüm bağışların mercek altına alınıp sorgulandığı gayet katı kurallara bağlanmış gibi görünse de bu küçük bağışlar için geçerli..

Örneğin Başkan adaylarına yapılacak bireysel küçük bağışlar 200 dolarla sınırlı ancak büyük bireysel bağışlar ve özellikle de siyasete yön veren, verirken de seçilmesini istedikleri adayları başkan yaptırmak için her türlü parasal desteği sağlayan Siyasi Eylem Komiteleri adı verilen lobi oluşumları ile ilgili herhangi bir sınırlama yok..

Yok çünkü, daha önce sınırlama amaçlı yapılan yasal düzenlemeler Federal Temyiz mahkemesinin ‘Super PAC’ olarak tanımlanan bu Siyasi Eylem Komitelerine sınırsız harcama yapma yetkisi vermesiyle şirketler istedikleri adaya büyük miktarlarda para bağışlama olanağı buldu.

Bir başka ifadeyle 200 dolar bağış yapan sempatizanı denetleyen mekanizmaların sınırsız para aktaran ve karşılığını alma hesabı yapan Komiteler karşısında kolları hukuk eliyle bağlı durumda.

Trump gibi sistemin boşluklarından yararlanmayı hüner sayan biri, yapay zeka temelli manipülasyonlarla 2016 seçimlerini tüm tahminleri yerle bir ederek kazanırken gizli açık para kaynaklarını devreye sokması dün nasıl sürpriz olmadıysa, 2020 seçimleri yaklaşırken de kimse farklı şey beklemiyor kendisinden. Üstelik bugün Başkan koltuğunda oturmanın sağladığı avantajları sıralamaya gerek bile yok..

Ama sürpriz karşı cephede Demokratlarda ortaya çıktı..

30 civarında aday adayının sahneye çıktığı yarışta ilk havlu atan California Senatörü Harris oldu.. Harris adaylıktan çekildiğini şu dramatik sözlerle duyurdu:

“Yarışa devam etmek için gereken finansal kaynağım yoktu. Milyarder olmadığım için kendi kampanyamı finanse edemem ve yarışı sürdürmek için fon toplamak her geçen gün daha da zorlaştı.”

Sonra ne mi oldu?

Çivi çiviyi söker misali Trump tarzı siyasete Trump benzeri yöntemlerle karşılık verebilecek bir isim sahneye çıktı..

Üç dönem New York Belediye Başkanlığı yapan dolar milyarderi işadamı ve medya patronu Michael Bloomberg Demokratların aday adayı olduğunu açıkladı.

Asıl ilginci Blomberg’in yarışa başlarken yaptığı ilk hamlenin Trump’ a seçim kazandıran yapay zeka eksenli stratejiyle olan benzerliği..

Bloomberg tüm kampanyasını dijital yöntemlere dayandırıyor ve bunu kurdurduğu esrarengiz Hawkfish firması üzerinden yürütüyor.

Bloomberg’ in kişisel servetinden on milyonlarca dolar aktardığı şirketin işi ‘Bloomberg’in seçim kampanyasında birincil dijital ajans ve teknoloji hizmetleri sağlayıcısı’ olarak tanımlanıyor.

Kısaca Hawkfish, Bloomberg’in seçim kampanyasında,dijital içerik oluşturma, dijital reklam yerleştirme, dijital analiz de dahil olmak üzere dijital reklam hizmetleri sağlayacak.

Bireysel bağışların gözetim altında tutulduğu ve 200 dolarla sınırlandığı sistemde Bloomberg’ in Trump karşıtı dijital reklamlar için 100 milyon dolardan fazla para harcayacağı bizzat sözcüleri tarafından açıklandı.

ABD şimdi Bloomberg’ in kurduğu, ancak kayıtlara geçen adreslerde bile bulunamayan gizemli Hawkfish şirketinin yasaları ihlal edip etmediğini tartışıyor..

Ancak siyasi etik uzmanları Bloomberg’in kendi kişisel servetinden para harcayarak sürdürdüğü Trump karşıtı dijital kampanyanın Federal Seçim Komisyonu yasalarını ihlal etmediği görüşünde..

2020′ ye girerken başta ABD olmak üzere tüm dünya, Demokrat ve Cumhuriyetçilerin yapay zeka ağırlıklı on yıl önce hayal edilmesi imkansız bir seçim kampanyasını izleyecek..

Hangi yeni yöntemleri göreceğimizi, geçmişteki ayak oyunlarından farklı hangi sanal dümenlere tanık olacağımızı ise önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz..

Demokrasi tehdit altında mı sorusu yanında, kaygıları korkuları içinde barındıran Bilgi Çağının getirip önümüze koyduğu bir olgu bu..

Ne diyordu Jess Unruh isimli ABD’ li Siyasetçi: ‘Para siyasetin anne sütüdür’

Siyasetin anne sütü şimdilik yine para ama araçlar değişmekte..

Yeni araçların siyaseti ve ülkelerle halkların kaderini nasıl etkileyeceği, süreci nereye doğru savuracağı ise meçhul…

Yapay zeka ve etik.. (Siyaseti daha da kirleten yapay zeka yöntemleri)

Yapay zeka ve etik.. (Siyaseti daha da kirleten yapay zeka yöntemleri)

Önceki makalede tüm kamu oyu araştırmacılarını, anketçileri ters köşeye yatıran Trump’ ın ABD başkanı olma sürecinde milyonlarca dolar aktardığı Cambridge Analytica sayesinde Facebook manipülasyonlarıyla imkansız denileni nasıl başardığını anlatmaya başlamıştım.

Kaldığım yerden devam edeyim..

Facebook sayfalarında yer alan reklamların içeriği daha da ilginç ve asıl manipülasyon orada devreye giriyor. Anlayacağınız platformda arz-ı endam etmeye başlayan reklamlar da masum değil.

Cambridge Analytica Facebook kullanıcılarının beğenilerinden, arkadaş gruplarının paylaşımlarına ve daha pek çok veriyi yapay zeka havuzundan yararlanıp adına yakışır biçimde analiz ediyor. Ve ardından kişiye özel reklamlar, mesajlar verilmeye başlanıyor.

Diyelim ki, adaylar açısından kıl payı kazanılıp kaybedilecek bıçak sırtı bir bölge var. Bölgede örneğin muhafazakar, az eğitimli, paralı bir grup belirleniyor. Ardından bu kişilere yönelik ya hoşlanmayacakları veya rakip adayı abartılı biçimde güçlü gösteren bir dizi reklam sunuyorlar.

Örneği ABD’ den verecek olursam; diyelim ki kürtaja karşı olan tutucu bir Cumhuriyetçi seçmeni facebook paylaşımlarına ve beğenilere bakarak belirlediniz.

Yapay zeka deposu bu bilgileri değerlendirip hemen harekete geçiyor..

Sonrası kolay: Demokrat aday kazanırsa kürtajın azgınlaşacağı, ahlakın yerlerde sürüneceği gibisinden söylemleri reklamlarla iletmek te mümkün, ülke elden gidiyor gibisinden gözünü korkutmak ta..

Göçmen düşmanlığı, küreselleşmenin işsizliği körüklediği ve Cumhuriyetçi aday kazanırsa göçmenleri geldikleri yere geri göndereceği ve benzer bir sürü göz korkutmaya yönelik propaganda söylemi..

Bununla da kalmıyorlar.

Trump’ a kesinlikle karşı Demokratları yürekten destekleyen ve sandığa gitse kesinlikle Demokrat adaya oy verecek kısaca ikna edilmesi imkansız bir profile karşı da onu oy kullanmaktan vazgeçirecek, demokrasiye inancını zedeleyecek içerikler yollamaya başlıyorlar.

Kısaca veri analizi sayesinde elde ettikleri seçmen profilini kendi müşterilerine oy vermesi yönünde ikna ediyorlar. Bunun mümkün olmadığı hallerde ise sistemden soğutup sandığa gitmemesini sağlıyorlar.

İşin ilginci Cambridge Analytica bu ‘anahtar teslimi seçim kazandırma’ işini sadece ABD’ de yapmamış.

2013′ te Kenya seçimlerini maniple ediyorlar, Brexit kararının çıkması için de İngiltere’ de faaliyet gösteriyorlar.

Başka ülkeler var mı? Meçhul..

Kenya kimsenin umurunda olmayabilir.

Ama dünyanın egemen gücü ABD’ de daha az oy almasına karşı kritik eyaletlerde kişiye özgü reklam ve mesajlarla Trump’ a seçim kazandırılmasının, sonuç itibariyle dünyanın kaderini, gidişatını nasıl değiştirildiği de ortaya çıkıyor ve bu ürkütücü bir tablo..

Övünülen demokrasinin siber ortamda hayata geçirilen yapay zeka ürünü oyunlarla ne hale geldiği gözler önüne rahatsız edici tüm boyutlarıyla serilince ne mi oluyor?

Facebook özür dileyip Cambridge Analytica ile yollarını ayırıyor. Zaten fiilen ABD seçimleri proje bazında amaca uygun tamamlanınca CA’ da dükkan kapatıyor.

Aradan geçen dört yılda yapılanların tümü bundan ibaret..

Facebook,tüm hızıyla ve kimbilir geliştirdiği hangi yeni yöntemlerle hayatımızı etkilemeye devam ediyor.

Trump yerine Clinton kazansa dünya nereye doğru savrulurdu?

Yanı başımızdaki Suriye savaşı, Putin’ in Suriye ve Ukrayna müdahaleleri mümkün olur muydu?

Yüzlerce yıllık Rusya’ nın Karadeniz kapalı havzasından çıkıp sıcak denizlere inmesi hayalden gerçeğe döner miydi?

Sorulara verilecek tüm cevaplar spekülasyondan ibaret ama tek gerçek var:

Mevcut hukuki yapı, Facebook/ Cambridge Analytica iş birliğiyle ortaya çıkan ve dünyanın kaderini etkileyerek milyonlarca insanın hayatına mal olan böylesine aşağılık bir projeyi engellemekten aciz..

Müesses nizamın artık günümüz teknolojileriyle başlayan yeni dönem kampanyalarına, bugüne kadar geçerli olduğuna inanılan kuralların birer birer yıkıldığına en iyi örnek bu makale kaleme alınırken ortaya çıkan son gelişme..

2020 ABD Başkanlık seçimlerinde Demokratlar henüz Trump’ ın karşısına kimi çıkaracakları konusunda karar vermiş değiller.

Sanders var ama, onun savunduğu değerlere ve hayal ettiği dünyaya henüz partisinin delegeleri bile hazır değil.

Son aylara kadar Obama döneminde başkan yardımcılığı görevini sürdüren Joe Biden önde görünüyordu.

Ancak bugünlerde yeni bir isim çıktı sahneye..

Eski New York Belediye başkanlarından dolar milyarderi ve dünyanın en yaygın finans kanallarından Bloomberg TV’ nin de sahibi Michael Rubens Bloomberg kasım ayı sonlarında sürpriz biçimde aday olacağını açıkladı.

Aslında Bloomberg’ in kendisi bir Cumhuriyetçi ama Trump’ tan ülkeyi kurtarmak! amacıyla aday olmaya karar verdiği iddiasında..

Bloomberg demokratları ikna edip gerçekten Trump’ ın karşısına çıkarılır mı? Çıkarsa kazanır mı?

Bu sorular elbette önemli ama makaleyi ilgilendiren yanı yapay zeka ve etik..

Ne ilgisi var derseniz?

Onu da sonraki makalede yanıtlamaya ve kural tanımaz yeni akımlarla demokrasinin etik anlamda nasıl ciddi sınavlardan geçmekte olduğunu anlatmaya çalışayım..

 

Yapay zeka ve etik kuralları ..(veri analiziyle seçim kazanmak)

Yapay zeka ve etik kuralları ..(veri analiziyle seçim kazanmak)

Önceki makaleyi aşağıdaki tespit ve ortaya çıkan tabloya ilişkin sorularla noktalamıştım;

” Sanayi Çağının iki dünya savaşından çıkmış yorgun dünyaya sunduğu Birleşmiş Milletler ve benzeri oluşumların artık etkilerini yitirdiği ve yerlerine yenilerinin de konamadığı ilginç bir kaotik dönemden geçiyoruz.

Kaotik dönem sorunları derinleştirerek mi sürecek? Gücü yetenin kuralları koyduğu, o kontrolsüz güçle ülkelerin ülkeleri yakıp yıktığı, iki dünya savaşından da beter acıların yaşandığı dönem nasıl kapanacak?

Ve insanlık hangi ilkeler etrafında, hangi etik kuralların işlediği (veya işlemediği) yeni bir dünyaya yelken açacak?”

Bilgi çağı özellikle bilişim alanında her gün baş döndüren hızıyla hayatımıza öylesine giriyor ki, ortaya çıkan tabloyla baş etmek bir yana gelişmeleri kavramak, anlamak bile çoğu zaman imkansız.

El yordamıyla ve tıpkı bebekler gibi yaşayarak pratik deneyimle öğrenmeye çabalıyoruz..

Gidişatla baş etmekte en çok zorlanan alanlardan biri de hukuk..

Arama motoruna merak ettiğiniz bir hususla ilgili soru sorduğumuzda yanıtını alıyoruz ama iş onunla bitmiyor. Soruları da içeren bilgilerin toplandığı havuz bunları değerlendiriyor ve vakit geçirmeden bu veriler ışığında size ürün, hizmet vb. önerilerde bulunmaya başlıyor.

Önerileri de bedava yapmıyor elbet..

Öneriler reklam bombardımanına dönüyor.

Örneğin sağlık ve sporla ilgili bir konuyu aradıysanız arama motorunun o sayfası daha siz soruyu tamamlarken pek çok ürün reklamıyla doluyor, bıkkınlık derecesinde gözlerinize sokuşturuluyor.

Bu bilgileri Google’ ın alıp havuzunda toplaması Facebook’ un ortaya çıkan ve üstü bir biçimde örtülen çeşitli ülkelerde seçimlere yönelik manipülasyon iddialarına oranla yine de masum sayılır.

Daha Trump’ ın seçilmesinde bu tür yapay zeka havuzlarından beslenen sosyal medya sitelerinin gerçek rolü tam olarak ortaya çıkmadı, çıkarılamadı..

Gerçekten de Putin Rusya’ sının oluşturduğu trollerden oluşmuş bir siber ordu ABD seçimlerine müdahale etti mi?

Soru önemli çünkü unutmayalım, kritik kimi eyaletlerde küçük, hem de çok küçük farklarla delegelik sayılarını arttıran Trump başkan seçilmiş ancak genel oy oranlarında rakibi Hillary Clinton’ un gerisinde kalmıştı.

Seçimlerin ardından ortaya çıkan tablo şuydu: Facebook havuzunda yer alan 50 milyondan fazla kullanıcının tüm bilgiler, beğeniler, kişisel veriler Cambridge Analytica isimli bir şirket tarafından ele geçiriliyor.

Sonrası daha da ilginç..

Bu veriler analiz edilip anahtar seçim bölgelerinde, neredeyse kişiye özel seçim propagandası başlatılıyor.

Propaganda için kullanılan ana mecra ise Facebook’ taki reklam platformu…

Kısaca ahlak ve etik dışı olduğu için suç olarak kabul edilip buna göre cezalandırılması gereken bir fiil sayesinde Facebook hem gizli kalması gereken paltform üyelerinin bilgilerini satarak para kazanıyor hem de tüm üyelerin ve üye takipçilerinin beğenilerine, siyasi eğilimlerine dayalı optimize edilmiş reklamlara platformunda yer vererek..

Bir taşla birkaç kuş öyküsü..

İş bununla bitse çok fazla tartışma yaşanmayacak. Kişisel verilerin el altından birilerine aktarılması etik dışı da olsa toplumun artık yadsımadığı bir olgu..

Ve her gün cep telefonlarımıza, tabletlerimize, bilgisayar ekranlarımıza akıp duran masum! reklamlardan sayılıp büyük olasılıkla sineye çekilecek..

Ama öyle olmuyor..

O verilerle Trump gibi birinin ABD’ ye nasıl başkan yapıldığını veya İngiltere’ deki Brexit referandumunun en beklenmedik sonuca sürüklendiğini anlatarak sürdüreceğim bu girdikçe daha da derinleşen konuyu..

 

Yeni dinamikler ışığında bilgi çağını okumak…

Yeni dinamikler ışığında bilgi çağını okumak…

Son otuz yıldır dünya çok farklı iki dinamik üzerindeki gelişmelere tanık oluyor.

Bir yandan; silah ve enerji kartellerinin hükümran olduğu, enerji uğruna savaşların peydahlandığı, petrolün üzerine oturma hesaplarıyla milyonlarca insanın boğazlandığı vahşi bir dünyada yarının neler getireceğini bilmeden hayata tutunmaya çalışıyoruz.

Öbür yanda bilgi çağı akıl almaz bir devinimle her an günlük yaşamımızı derinden etkileyecek gelişmelerle, buluşlarla tanıştırıyor insanlığı..

Petrole dayalı sektörler tutunma çabalarına karşı, özellikle de küresel ısınmayı tetiklemeleri ve dünyayı yaşanamaz hale getirme sürecindeki tartışılmaz en büyük role sahip olmaları nedeniyle mevzi kaybederken silah üreticileri bilişimin nimetlerinden yararlanıp yeni cinayet oyuncaklarıyla pazarlarını güçlendirmeyi sürdürüyor.

Son olarak ABD’ nin Patriot ve Rusya’ nın S-400′ leri ile ortaya çıkan Türkiye sahnesindeki güç kavgası aslında sadece savunma sistemlerine dayalı bir kavga değil..

Küresel çapta büyüyerek sürdürülen mücadelenin perde önünde füze savunma sistemleri var ama gerisinde o savunma sistemlerinin beynini oluşturan yazılımlar bir başka ifadeyle bilişim yer alıyor.

Bilgi çağı, sanayi çağından çok daha radikal ve günlük olarak bile gözlenen değişimlerle birlikte hayatımızı baştan aşağı değiştirmekle kalmıyor.

Gelişmeler öylesine hızlı ve hayatın olağan seyrini değiştirme gücüne öylesine sahip ki, görmezden gelmek veya geçmiş yaşama özlem duyarak gelmekte olan dalgaya direnmek çağı ıskalama dışında fırsat tanımıyor.

Bir düşünün internet ve cep telefonlarının hayatımıza girişinin üzerinden topu topu 25 yıl geçti, akıllı telefonların yaygınlaşmasının üzerinden de 11-12 yıl..

Bugün neredeyse hayatımızın bir parçası haline gelen Facebook,  Steve Jobs’ un hayal oyuncağı ilk i-phone’ larla yaşıt..

Artık basılı gazeteler hayata tutunmakta zorlanıyor, elektronik ortama taşıdıkları yayınlar sayesinde ve şimdilik varlıklarını sürdürüyorlar.

Birinci dünya savaşını başlatan Avusturya-Macaristan imparatorluğu Sırplara karşı harp ilanını telgrafla yapmıştı..

Bugün Twitter üzerinden ülke başkanlarının ağız dalaşını, Çin- ABD ticaret savaşlarını anında izliyoruz. 60 yıl önce tanıştığımız transistorlu radyolar bir yana, dünün olmazsa olmaz haberleşme araçları sayılan teleksler, fakslar veya farklı alanlarda hayatımızın parçası saydığımız; saatler, walkmanlar kameralar, CD’ ler, fotoğraf makineleri, ses kayıt cihazları ve saymaya nefesimizin yetmeyeceği pek çok cihaz artık müzelik…

50 gramlık bir akıllı telefon bu cihazları kapsamakla kalmıyor, her gün yeni bir işleve kucak açıyor.

Artık kanıksadığımız Whatsapp’ ın hayatımızdaki yerini, o olmadığı takdirde nasıl sudan çıkmış balığa döneceğimizi hatırlatmaya gerek var mı?

Sanki yüz yıldır kullandığımız hissini uyandıran ve boşluğu hayatımızdan bir şeyler alıp götürecek korkusunu yüreğimize salan henüz on yaşını doldurmamış bir uygulamanın yarattığı etki bile nasıl bir baş döndürücü çağın arifesinde olduğumuzun habercisi..

25 yıl önce ilk internet ile tanıştığım günlerden bugüne tanık olduğum gelişmelere baktıkça “bilişim çağının taş devrindeyiz” demekten kendimi alamıyorum…

Daha ne olabilir demeyin?

Yapay zeka dalgasıyla ortaya çıkacak sürücüsüz araçlar, uzaktan teşhis ve robotik cerrahiyle sağlık hizmetlerinin çok farklı modellere evrilmesi, tedavi ve ilaçların bireyselleşmesi..

Tıpkı güneş kaynaklı enerjinin merkezi otoriteden kurtulup, birey bağımsızlığının görünmeyen destekleyici faktörlerinden biri olması gibi..

Ülke otoritelerini sarsacak ve sansür, otokontrol mekanizmalarını ortadan kaldıracak uydu temelli haberleşme sistemlerinin de devreye girmesiyle bambaşka bir dünyaya gözlerini açacak yeni nesiller..

Peki, üretimden tüketime, sosyal ilişkilerden eğlenceye, sağlığa, özel hayata dair ne varsa yeniden kurgulanacak bu yeni çağ ülkelerin bugüne kadar sürdürdükleri kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakacaksa, yeni çağın oyun kurucuları diledikleri gibi at mı oynatacaklar?

Yoksa yeni bir etik anlayış mı hâkim olacak?

Sanayi Çağının iki dünya savaşından çıkmış yorgun dünyaya sunduğu Birleşmiş Milletler ve benzeri oluşumların artık etkilerini yitirdiği ve yerlerine yenilerinin de konamadığı ilginç bir kaotik dönemden geçiyoruz.

Kaotik dönem sorunları derinleştirerek mi sürecek? Gücü yetenin kuralları koyduğu, o kontrolsüz güçle ülkelerin ülkeleri yakıp yıktığı, iki dünya savaşından da beter acıların yaşandığı dönem nasıl kapanacak?

Ve insanlık hangi ilkeler etrafında, hangi etik kuralların işlediği (veya işlemediği) yeni bir dünyaya yelken açacak?

Sorulara yanıtlar bulmaya çalışacağım ama sonraki makalelerde…

 

 

 

Yeni dinamikler ışığında bilgi çağını okumak…

Yeni dinamikler ışığında bilgi çağını okumak…

Son otuz yıldır dünya çok farklı iki dinamik üzerindeki gelişmelere tanık oluyor.

Bir yandan; silah ve enerji kartellerinin hükümran olduğu, enerji uğruna savaşların peydahlandığı, petrolün üzerine oturma hesaplarıyla milyonlarca insanın boğazlandığı vahşi bir dünyada yarının neler getireceğini bilmeden hayata tutunmaya çalışıyoruz.

Öbür yanda bilgi çağı akıl almaz bir devinimle her an günlük yaşamımızı derinden etkileyecek gelişmelerle, buluşlarla tanıştırıyor insanlığı..

Petrole dayalı sektörler tutunma çabalarına karşı, özellikle de küresel ısınmayı tetiklemeleri ve dünyayı yaşanamaz hale getirme sürecindeki tartışılmaz en büyük role sahip olmaları nedeniyle mevzi kaybederken silah üreticileri bilişimin nimetlerinden yararlanıp yeni cinayet oyuncaklarıyla pazarlarını güçlendirmeyi sürdürüyor.

Son olarak ABD’ nin Patriot ve Rusya’ nın S-400′ leri ile ortaya çıkan Türkiye sahnesindeki güç kavgası aslında sadece savunma sistemlerine dayalı bir kavga değil..

Küresel çapta büyüyerek sürdürülen mücadelenin perde önünde füze savunma sistemleri var ama gerisinde o savunma sistemlerinin beynini oluşturan yazılımlar bir başka ifadeyle bilişim yer alıyor.

Bilgi çağı, sanayi çağından çok daha radikal ve günlük olarak bile gözlenen değişimlerle birlikte hayatımızı baştan aşağı değiştirmekle kalmıyor.

Gelişmeler öylesine hızlı ve hayatın olağan seyrini değiştirme gücüne öylesine sahip ki, görmezden gelmek veya geçmiş yaşama özlem duyarak gelmekte olan dalgaya direnmek çağı ıskalama dışında fırsat tanımıyor.

Bir düşünün internet ve cep telefonlarının hayatımıza girişinin üzerinden topu topu 25 yıl geçti, akıllı telefonların yaygınlaşmasının üzerinden de 11-12 yıl..

Bugün neredeyse hayatımızın bir parçası haline gelen Facebook,  Steve Jobs’ un hayal oyuncağı ilk i-phone’ larla yaşıt..

Artık basılı gazeteler hayata tutunmakta zorlanıyor, elektronik ortama taşıdıkları yayınlar sayesinde ve şimdilik varlıklarını sürdürüyorlar.

Birinci dünya savaşını başlatan Avusturya-Macaristan imparatorluğu Sırplara karşı harp ilanını telgrafla yapmıştı..

Bugün Twitter üzerinden ülke başkanlarının ağız dalaşını, Çin- ABD ticaret savaşlarını anında izliyoruz. 60 yıl önce tanıştığımız transistorlu radyolar bir yana, dünün olmazsa olmaz haberleşme araçları sayılan teleksler, fakslar veya farklı alanlarda hayatımızın parçası saydığımız; saatler, walkmanlar kameralar, CD’ ler, fotoğraf makineleri, ses kayıt cihazları ve saymaya nefesimizin yetmeyeceği pek çok cihaz artık müzelik…

50 gramlık bir akıllı telefon bu cihazları kapsamakla kalmıyor, her gün yeni bir işleve kucak açıyor.

Artık kanıksadığımız Whatsapp’ ın hayatımızdaki yerini, o olmadığı takdirde nasıl sudan çıkmış balığa döneceğimizi hatırlatmaya gerek var mı?

Sanki yüz yıldır kullandığımız hissini uyandıran ve boşluğu hayatımızdan bir şeyler alıp götürecek korkusunu yüreğimize salan henüz on yaşını doldurmamış bir uygulamanın yarattığı etki bile nasıl bir baş döndürücü çağın arifesinde olduğumuzun habercisi..

25 yıl önce ilk internet ile tanıştığım günlerden bugüne tanık olduğum gelişmelere baktıkça “bilişim çağının taş devrindeyiz” demekten kendimi alamıyorum…

Daha ne olabilir demeyin?

Yapay zeka dalgasıyla ortaya çıkacak sürücüsüz araçlar, uzaktan teşhis ve robotik cerrahiyle sağlık hizmetlerinin çok farklı modellere evrilmesi, tedavi ve ilaçların bireyselleşmesi..

Tıpkı güneş kaynaklı enerjinin merkezi otoriteden kurtulup, birey bağımsızlığının görünmeyen destekleyici faktörlerinden biri olması gibi..

Ülke otoritelerini sarsacak ve sansür, otokontrol mekanizmalarını ortadan kaldıracak uydu temelli haberleşme sistemlerinin de devreye girmesiyle bambaşka bir dünyaya gözlerini açacak yeni nesiller..

Peki, üretimden tüketime, sosyal ilişkilerden eğlenceye, sağlığa, özel hayata dair ne varsa yeniden kurgulanacak bu yeni çağ ülkelerin bugüne kadar sürdürdükleri kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakacaksa, yeni çağın oyun kurucuları diledikleri gibi at mı oynatacaklar?

Yoksa yeni bir etik anlayış mı hâkim olacak?

Sanayi Çağının iki dünya savaşından çıkmış yorgun dünyaya sunduğu Birleşmiş Milletler ve benzeri oluşumların artık etkilerini yitirdiği ve yerlerine yenilerinin de konamadığı ilginç bir kaotik dönemden geçiyoruz.

Kaotik dönem sorunları derinleştirerek mi sürecek? Gücü yetenin kuralları koyduğu, o kontrolsüz güçle ülkelerin ülkeleri yakıp yıktığı, iki dünya savaşından da beter acıların yaşandığı dönem nasıl kapanacak?

Ve insanlık hangi ilkeler etrafında, hangi etik kuralların işlediği (veya işlemediği) yeni bir dünyaya yelken açacak?

Sorulara yanıtlar bulmaya çalışacağım ama sonraki makalelerde…

 

 

 

Millet Bahçesini kim yapmalı, kim bakmalı?

Millet Bahçesini kim yapmalı, kim bakmalı?

2003′ te seksen yıllık Cumhuriyetin en kapsamlı yerel yönetim reform paketini yasalaştırmak için olağanüstü çaba gösteren ve iki yasal düzenleme girişimi statüko duvarına çarpıp geri dönen AK Parti ile bugünkü tek adama dayalı Erdoğan iktidarını karşılaştırmak bir yana, o devrim niteliğindeki değişim girişimini bugüne bakıp anlatmak bile beyhude çaba..

Adalet, güvenlik gibi olmazsa olmaz yetkiler dışında kalan çoğu uygulamayı yerele bırakmayı düşünen anlayış terk edileli uzun zaman oldu. O kadar ki bugün oy kullanacak çoğu genç bile anımsamıyordur o günleri..

Dönemin Başbakanlık Müsteşarlığı görevini deruhte eden Ömer Dinçer’ in başında yer aldığı mutfak ekibinin hazırladığı, ancak statüko duvarına çarpıp tozlu raflara kaldırılan yasal düzenleme taslağında neler yoktu ki?

Programın öncelikli hedefi  sivil toplumu güçlendirme ve yerelleşme yoluyla; hantal merkezi birimler daha küçük ama daha etkin bir yapıya dönüştürülecek, böylece yüklerinden arınan merkezi yapılarda stratejik düşünme boyutu güçlendirilecekti.

Her şeyden önemlisi ise halkın yönetime olan katılımı arttırılması ve yönetime olan güvenin tesis edilmesiydi..

Bunun için düşünülen yeni yönetim modelinin çerçevesi;

-Daha katılımcı,

-Daha saydam, daha hesap verebilir ve

-İnsan hak ve özgürlüklerine saygılı,

ilkeleriyle çizilip, hedefler bu doğrultuda belirlenmişti.

O günlerde katılımcılık, hesap verebilir ve şeffaf yönetim vaadiyle çıkılan yolun sonunda geldiğimiz yere bakar mısınız?

Önce yerel yönetimler reformu dönemin Cumhurbaşkanı Sezer tarafından iki kez veto edilecek, ardından ana muhalefet partisi CHP meclisten geçen yasayı Anayasa Mahkemesine taşıyıp iptalini sağlayacaktı..

Derken Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında ortaya çıkan akıl almaz 367 saçmalığı ve hemen ardından gelen AK Parti’ nin kapatılma girişimi..

Bir süre sonra AB reform süreci ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi çabaları tavsayacak, kapatılma girişiminden kıl payı kurtulan AK Parti adım adım iktidarını pekiştirip, Erdoğan’ ın tek adamlığı süreciyle o eski günlerde kalan katılımcılık, şeffaflık, sivil toplumun güçlendirilmesi ve tümünün özeti sayılacak yerel yönetimlere çoğu yetkinin devri süreci tarihe karışacaktı.

2011′ den başlayarak yepyeni bir dönemin kapıları aralanıyor, katılımcılığın olmadığı, sivil toplum örgütlerinin seslerini çıkaramadığı yeni bir kulvara savruluyordu ülke..

Millet Bahçesi vakası ile anlatmaya çalıştığım tam olarak budur..

Vaka bir yanıyla aslında çok basit, ama derine inildiğinde gelinen son durağı göstermesi bakımından ibret verici derslerle dolu..

Örneğin Mersin’ de halk bir yana, hiçbir sivil toplum örgütünün, tek bir kent dinamiğinin görüşü alınmadan ve aklı başında tek bir kişinin onaylamayacağı TSG stadının TOKİ’ ye devredilip, o stadın yerine kentten uzak dağ başına kondurulan yeni stadyum…

Konumu itibariyle kentin en güzel ve cazip alanında yer alan ve sadece futbol değil, Mersin’ in pek çok etkinliğine ev sahipliği yapan stadyum önce kaderine terk edildi. Ardından da geçmişin tüm izlerini silecek biçimde yıkılıp yerle bir edildi.

Allahtan 2015 seçimleriyle zorlanmaya başlayan Erdoğan, ortaya Millet Bahçeleri fikrini ortaya attı da, başka kentler için tasarlanan Bahçe fikri sayesinde Mersin kentin ortasına AVM ve iş merkezi yapmaya hazırlanan TOKİ’ nin rant projesini savuşturdu.

2019 yerel seçimleri arifesinde Cumhur ittifakı adına seçimlere MHP ile girmeye hazırlanan AK Parti’ nin Mersin’ e en büyük vaadi TSG stadyumunun yerine yapılacak olan Millet Bahçesi projesiydi.

İhaleye bile çıkıldı ama Mersin BŞ seçimlerinin kaybedilmesi ardından ‘ekonomik kriz çerçevesinde başlamamış tüm yatırımların durdurulması’ gerekçesiyle o ihale iptal edildi.

11 Nisan 2019 günü iptal edilen ihalenin ardından kaleme aldığım makalede, iptalin aslında hayırlı bir gelişme olduğunu, Müftü Deresi, Kışla arazisi ve sahili kapsamayan güdük bir projenin kente hiçbir şey kazandırmayacağını anlatmaya çalıştım.*

Biraz da seçim duygusallığıyla gelen iptalin ardından uyarılara kulak verildi, yeniden çıkılan ihalede 50 dönümlük bahçe 120 dönüme çıkarılıp kısıtlı da olsa sahilin bir kısmına uzatıldı.

41,5 milyon lira harcanarak yapılacak Mersin Millet Bahçesi..

Ama pek çok soruyu da yanıtsız bırakarak. Örneğin; Kışla arazisi dahil mi projeye?

Edindiğimiz bilgilere göre; OYAK’ ın mülkiyetinde görünen araziyle ilgili Hazine ve OYAK uzlaşmış. buna göre araziye karşı Hazine OYAK’ a aynı değerde bir başka arazi verecek ve Kışla arazisi hazineye geçtikten sonra projeye dahil edilecek..

Yapılan ihale o araziyi kapsamıyor ama ilave edilmesi zor değil.

İlk sorunun yanıtını böylece alıyoruz ama halen yanıtlanması gereken konular var: Bahçe üzerinde yer alan tesisleri kim işletecek? Bakımını kim yapacak?

En mantıklısı tamamlandıktan sonra Büyükşehir’ e devri…

Bu yapılır mı?

O soruya gelinceye kadar asıl can alıcı soruya yanıt bulmamız gerekiyor:

Temel birkaç hizmet dışında kalan tüm yetkiyi yerele devretmek üzere yola çıkan bir iktidar zaman içinde belediyenin temel işlev olarak yapabileceği bir bahçeyi bile neden üstlenir?

Sorunun yanıtı aslında nereden nereye savrulduğumuzun da özeti…

* https://abdullahayan.wordpress.com/2019/05/09/mersin-in-ayagina-gelen-altin-firsat-millet-bahcesi-yapiminin-durdurulmasi-9-5-2019/

 

 

Yereli güçlendirelim diye yola çıkanların vardığı yer; Kentteki bahçeyi bile merkezi idarenin üstlendiği ülke!..

Yereli güçlendirelim diye yola çıkanların vardığı yer; Kentteki bahçeyi bile merkezi idarenin üstlendiği ülke!..

2002 yılında iktidara geldi AK Parti..

Ve o iktidarın devrim niteliğindeki en önemli hamlesi Türkiye’ nin köhnemiş, çağın gerisinde kalmış idari yapısını değiştirip, halkın beklentilerini karşılayamaz hale gelmiş merkezi idarenin kimi yetkilerini yerele devretme girişimiydi.

Değişiklik biraz da AB ile uyum sürecinde yapılması gereken yerel özerkliğe uyum çerçevesinde ele alınıyordu ama örneğin AB’ nin olmazsa olmaz varlık sebeplerinden biri haline gelen yerel özerklik şartını karşılıyor muydu? Hayır…

Hele, o yasaya karşı çıkan statükonun iddia ettiği gibi federasyon falan da getirecek falan getirecek halleri olmadığı gibi, karalama kampanyası açanların ‘ülkeyi eyaletlere bölecekler’ iddiası da gerçek değildi.

Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’ in 2003 yılında binbir emekle hazırladığı ‘yerel yönetimler reform tasarısı’ AK Parti’ nin hazırladığı yol haritasına göre 2004 yerel seçimlerinden önce Meclisten geçecek böylece hedeflenen büyük değişim başlayacaktı. Takvimin belirlenen biçimde yürümesi için de 29 Aralık 2003′ te tasarı Meclise sunuldu.

Yasa yerel seçimler sonrasına sarksa da sonuçta AK Parti oylarıyla Meclisten geçti ancak Temmuz 2004’te Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından ‘Valilerin yetkilerini azaltıp, üniter yapıyı bozacağı’ gerekçesiyle veto edildi.

AK Parti iktidarı yeniden Meclise sevk etti yasayı, Sezer veto yetkisi kalmasa da Anayasa Mahkemesine iptal istemiyle başvurdu.

Bu İl Özel İdarelerini düzenleyen yasal reformların bir daha açılmamak üzere kapanması anlamına geliyordu.

Aynı biçimde CHP, Belediyelerle ilgili reform girişimini Anayasa Mahkemesine götürerek kimi maddelerinin iptalini sağladı.

O günlerde AB rüzgarının da etkisiyle ülkede bir şeylerin değişebileceğine, ademi merkeziyetçiliğe doğru adımların atılabileceğine dair umutlarımız vardı.

O umutlarla etkinlikler düzenliyor, yereli güçlendirecek reformların  yasalaşması halinde hayatımıza dokunuş anlamında meydana gelecek olumlu değişiklikleri bulduğumuz her platformda kamuoyuna anlatmaya çalışıyorduk…

Anımsıyorum da reformu n hazırlandığı mutfağın önemli isimlerinden ve geçmişte Konya Belediye Başkanlığı yapmış olması hesabıyla konulara vakıf Halil İbrahim Ürün’ ü Mersin’de konuk etmiş, yapılacak değişikliklerin kapsamı ve yerelde ortaya çıkacak olası etkilerini kendisinden dinlemiştik.

Değişikliklerin nelere yol açacağını o günlerde kaleme aldığım makalede somut bir örnekle şöyle anlatmıştım: “Merkezi idare yargı,iç ve dış güvenlik, vergi toplama dışında tüm yetkileri aşama aşama yerel yönetimlere devredecek. Örneğin Mersin’ de hangi sporu yapacağımıza, o spor için gerekli tesisi nereye nasıl yapacağımıza kent dinamiklerinin de katkısıyla yerel yönetimler karar verecek.”

Dediğim gibi 2004′ te büyük direnişle karşılaşan reform çabaları bir süre sonra tavsadı.

AB ile müzakere sürecinin başlamasıyla kısa vadeli beklentileri karşılanan AK Parti bir süre sonra o reform heyecanını kaybetti. Ardından gelen kapatma davası ve sonrasında iktidarın muktedir olma yolculuğu…

2011′ den itibaren bırakın yereli güçlendirmeyi, iktidar gücünü pekiştiren AK Parti için artık gücü merkezde toplama dönemi başladı..

Bugün geldiğimiz noktada işler o hale geldi ki, Şehircilik Bakanlığı Belediyelerin imar yetkisini bile dilediği biçimde ve son karar merci olarak kullanır durumda..

Örneğin siz kent olarak ne denli karşı çıkarsanız çıkın, Şehircilik Bakanlığı her hangi bir alanda kat yüksekliği ve yoğunluğuna bile karar verebiliyor. Veya Tarım Bakanlığı sahillerinizin bir bölümünü Balık Çiftliklerine açabiliyor.

Bu kadar da değil..

Ülkenin önde gelen tüm Büyükşehir Belediyelerini muhalefet kazanınca, merkezde ülkenin dümenini elinde tutan Erdoğan iktidarı, ‘imar yetkisini tek elde toplama’ fikrini ortaya attı.

Amacın dağınıklığı gidermekten çok, Belediyelerin elinde tuttuğu en önemli rant silahının ellerinden alınmasını söylemek için müneccim olmaya gerek yok..

Merkezi iktidarın gelinen noktada her şeyi kendisine bağladığına dair son örnek ve çarpıcı gelişme Millet Bahçesi adıyla yapımına girişilen proje…

Belediye tarafından zaten pek çok benzerinin yapıldığı dolayısıyla deneyim sahibi olduğu bir projeyi neden Ankara üstlenir?

Millet Bahçesiyle ilgili detayları ve ortaya çıkacak sorunları merkez-yerel ilişkisi açısından ele alacağım ama bir sonraki makalede…

 

 

 

 

 

Konteyner Terminal Limanı beklerken Millet Bahçesi ile yetinmek.. (yazı dizisi 6.bölüm)

Konteyner Terminal Limanı beklerken Millet Bahçesi ile yetinmek..

(yazı dizisi 6.bölüm)

Mersin’ in merkezi idareye yıllar itibariyle aktardıklarıyla aldıklarını yazı dizisinin ilk bölümünde grafiklerle ve Konya, Gaziantep, Kayseri karşılaştırmasıyla ortaya koymaya çalıştım.

AK Parti’ ye oylarıyla büyük destek veren ve 4 dönemdir yerel yönetimlerde de bu parti adaylarını seçen üç ilin yıllar itibariyle Ankara’ ya verdiklerinin toplamından fazlasını yaratıp gönderen, buna karşın hepsinden de daha az yatırımla yetinen bir Mersin tablosudur karşımızdaki..

Ve yıllarca kalkınma planlarında, AK Parti hükümetlerinin son on yıllık tüm yatırım programlarında  yer alan Ana Konteyner Terminal Limanı ile Çukurova Bölgesel Havalimanı projelerinin önemini özellikle de Ana Limanın lojistik anlamda kenti ülkenin cazibe merkezi haline getirecek olması nedeniyle nasıl bir ‘olmazsa olmaz’ yatırım anlamına geldiğini bu yazı dizisinde vurgulamaya gayret ettim.

Bunu yaparken de en önemli kaynak olarak her yıl yenilenerek hükümetlerce yayınlanan yıllık yatırım programlarından yararlandım. Bu metinlerden alıntılarla yol haritasının nerede başlayıp, nereye doğru gittiğini ortaya koydum.

Yazı dizisinin önceki bölümü 2016 programında yer alan Mersin Ana Konteyner Limanıyla ilgili ifadelerle son buluyordu.

2017 Programı:

2017 yılı Yatırım Programı 19 Ekim 2016 tarihli Resmi Gazete’ de yayınlanır..

Program metninde yine Mersin, Çandarlı ve Filyos Ana Limanlarının önemine ve belirlenen yıllık hedefler doğrultusunda yapılacak işlere atıfta bulunulur:

“Artan ticaretin kesintisiz ve etkin bir şekilde akışını sağlayacak ve Türkiye’ nin transit ülke konumuna gelmesini kolaylaştıracak büyük ölçekli ana limanların oluşturulmasına yönelik olarak mendirek inşaatı kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilmiş olan Çandarlı Limanının diğer altyapı ve üst yapı işlerinin YİD modeliyle yeniden ihalesine ilişkin çalışmalar sürdürülmektedir. Filyos Limanı projesinde alt yapı işlerine yönelik ihale sonuçlandırılmış olup limanın yapımına başlanacaktır. Mersin Konteyner Limanına ilişkin çalışmalar ise devam etmektedir.”

Aslında yukarıda olduğu gibi yer verdiğim metin Mersin’ in ihmal edilmişliğini başka söze gerek kalmadan anlatmaya yeter.

Eğer gerçekten Türkiye’ nin transit ülke konumuna gelmesi birincil hedef olsa, Çandarlı ve Filyos yanında Mersin’ in konum itibariyle üstünlüğü tartışılmazdı. Ama bu üstünlüğe karşı Mersin’ den çok daha sonra ortaya çıkan ve transit anlamda Mersin ile boy ölçüşmesi bile söz konusu olmayacak Filyos’  un yapım ihalesine çıkılırken 9 yılın sonunda Mersin  ‘proje çalışmalarının ötesine geçememiş, geçirilmemiştir.

O kadar ki, yine 2017 programının hedefleri arasında; ‘Filyos limanı demiryolu bağlantısının limanla eş zamanlı olarak tamamlanması ve Çandarlı limanının demiryolu bağlantısına başlanması” yer alırken Mersin Ana Limanı için ‘proje çalışmalarının yıl içinde bitirilmesi’ cümlesi dışında yeni bir şey yok..

2018 Programı:

2017 programındaki Türkiye’ nin transit ülke konumu, konumun gerektirdiği büyük ölçekli limanların önemi, bu anlamda Mersin, Çandarlı, Filyos ile ilgili tüm ifadeler, 28 Ekim 2017 tarihli resmi gazetenin mükerrer sayısında yayınlanan 2018 programında yer alır.

Yine “artan ticaretin kesintisiz ev etkin şekilde akışını sağlayacak ve Türkiye’ nin transit ülke konumuna gelmesini kolaylaştıracak büyük ölçekli ana limanların oluşturulması” ifadesi..

Her ne kadar Çandarlı için yıllardır yinelenen alt yapı ve üst yapı işlerinin YİD yöntemiyle yapılması bu programda artık KÖİ (kamu-özel işbirliği) modeliyle ihale edilmesi cümlesine ve 2017′ de başlamış olan Filyos limanı alt yapı çalışmalarının 2019′ da tamamlanması hedeflerine yer verilse de, Mersin Ana Konteyner Limanı bu programda ‘çalışmalar devam etmektedir’ cümlesinin ötesine geçmez..

2019 Programı:

Programda 2014-2019 yıllarını kapsayan 5. yıllık kalkınma planına atıfta bulunularak “Çandarlı Konteyner Limanı tamamlanacak, Mersin Konteyner Limanı ve Filyos Limanının yapımına başlanacaktır.” cümlesi yer alsa da asıl çarpıcı ifade yapılacak işler bölümünde yer alacaktır.

Yıllık yapılacak işler sıralanırken “Çandarlı Limanının üstyapı inşaatının YİD yöntemi ile ihalesi tamamlanacak, Filyos Limanının altyapı inşaatı bitirilecek, üstyapı inşaatının YİD yöntemi ile ihalesi gerçekleştirilecek.” ifadesinin ardından 10 yıldır tekrarlanan Mersin Konteyner Limanı projesi, yapımı ve benzeri hedefler artık yerini yepyeni bir tanıma bırakıyor. İfade aynen şöyle:

“Doğu Akdeniz Bölgesinde transit yük odaklı bir ana konteyner limanı ile tersane yapımına yönelik etüt çalışmalarına başlanacak”

Aslında Ekim 2018′ de yürütme adına artık tek yetkili olan Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla yayınlanan 2019 programındaki bu ‘Doğu Akdeniz Bölgesine Ana Konteyner Limanı’  hedefi bir süre sonra yürürlüğe giren 2019-2024 yıllarını kapsayan 5 yıllık kalkınma planına da geçerek önümüzdeki yıllara damgasını vuracak ve Mersin’ in lojistik üssü olma hayali tümüyle ortadan kalkacaktır.

Mersin Ana Konteyner Limanı diye başlayan on yıllık yolculuğun öyküsü ‘Doğu Akdeniz’e kaydırılan’ projeyle sona erer..

Mersin havasını alsa da yine 3 elma düşecektir birilerinin başına:

Biri Konteyner Ana limanının gecikmesiyle 20 yılda alması gerekeni 3 yılda alan ve on yılın sonunda koyduğundan fazlasına satıp  giden Hamdi Akın ve MİP’ in başına,

Biri, Doğu Akdeniz’ e kaydırılan Mersin Ana Konteyner Limanının karaya çıkış noktasında petrokimya tesisi kurmaya hazırlanan ve limanın uçurulmasıyla önündeki engeller ortadan kalkan Tekfen’ in başına,

üçüncüsü Mersin’ den kaçırılan ana limana ev sahipliği yapmaya hazırlanan Doğu Akdeniz’ deki diğer iller ve özellikle Dörtyol’ da limanla buluşmaya hazırlanan Gaziantep’ in başına..

Mersin’ e ne düştü derseniz?

Kıraathanesi, mescidi, oyun parkıyla Millet Bahçesi yapıyorlar ya, daha ne olsun?

 

 

Mersin Konteyner Limanı, kaybolan yıllar..(yazı dizisi 5. bölüm)

Mersin Konteyner Limanı, kaybolan yıllar..(yazı dizisi 5. bölüm)

2009 yılında Mersin ve İzmir Çandarlı ile başlayan ve sonrasında Filyos’ u da içine alarak ülkeye üç büyük Ana Konteyner Liman kazandırma hedefinin yıllık yatırım programlarında yer alma öyküsünü kronolojik biçimde ve her yıl yayınlanan program metinlerinden alıntılarla anlatmaya, yansıtmaya çalıştığım yazı dizisinin önceki bölümünü 2012 Ekim ayında yayınlanan 2013 yatırım programından alıntılarla noktalamıştım.

İktidarın Devlet adına resmileştirdiği yol haritasına göre 2008 yılında yapımı için harekete geçilen Mersin Konteyner Liman projesine duyulan heyecanın zaman içinde tavsamaya başladığı görülür.

2009′ da ÇED dosyasının tamamlanır ve hemen ardından yapım sürecine geçilmesi beklenirken yıllar içinde projenin uyumaya bırakıldığı görülür. Bunu 2013 yılından sonra yayınlanan yıllık programlardan rahatlıkla izlemek mümkün.

Örneğin ÇED dosyası Mersin’ den sonra tamamlanan Çandarlı limanında kamu kaynaklarıyla mendirek inşaatı hızla ilerlerken, Mersin’ in her anlamda sıçraması anlamına gelecek projesi 2013 sonrasındaki tüm planlarda birbirinin tekrarı, basma kalıp ifadelerle yer almaya başlar.

2014 yılı yatırım programı 25 Ekim 2013 tarihli resmi gazetede yayınlanırken, Mersin’ in de yer aldığı ve Filyos ile artık üç projeyi bulan Ana Konteyner Limanları programın iki ayrı yerinde şu ifadelerle yer alır:

“Artan ticaretin kesintisiz ve etkin bir şekilde akışını sağlayacak ve Türkiye’nin transit ülke konumuna gelmesini kolaylaştıracak büyük ölçekli ana limanların oluşturulmasına yönelik olarak Filyos Limanı ve Mersin Konteyner Limanlarına ilişkin teknik dokümanlar tamamlanmış, Filyos Limanında yapıma geçilmesi için çalışmalara başlanmıştır. Çandarlı Limanının ise kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilen mendirek inşaatı işinin 2013 yılında tamamlanması beklenmektedir. Çandarlı Limanının diğer altyapı ve üstyapı işlerinin YİD modeliyle ihalesinin sonuçlandırılması öngörülmektedir.

Türkiye’nin ihracat hedefine ulaşabilmesini teminen, yapılan planlamalar doğrultusunda doğru yer, zaman ve ölçekte liman kapasiteleri hayata geçirilecek, limanların demiryolu ve karayolu bağlantıları tamamlanacaktır. Çandarlı Konteyner Limanı tamamlanacak, Mersin Konteyner Limanı ve Filyos Limanının yapımına başlanacaktır.”

Programdaki ifadeler yoruma yer bırakmayacak kadar açık ama yine de altı çizilmesi gereken birkaç noktaya değinmekte yarar var..

Örneğin Çandarlı limanının mendirek inşaatı nerdeyse tamamlanmış, artık alt ve üst yapı işlerinin Yap İşlet Devret modeliyle yapılıp işletilmesi aşamasına gelinmiş.

Önceki yıllarda adı telaffuz edilmeyen Filyos’ ta ise süreç mendirek yapım işinin başlamasına dayanmış..

Peki ya Mersin?

Sorunun cevabını bir yıl sonraki gelişmelere bakarak yanıtlamaya çalışayım..

1 Kasım 2014 günü resmi gazetenin mükerrer sayısında yayınlanan 2015 yatırım programı yeterince aydınlatıcı aslında..

Ana limanlar konusu şu ifadelerle yer alır program metninde:

“Artan ticaretin kesintisiz ve etkin bir şekilde akışını sağlayacak ve Türkiye’nin transit ülke konumuna gelmesini kolaylaştıracak büyük ölçekli ana limanların oluşturulmasına yönelik olarak Çandarlı Limanının mendirek inşaatı kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilmiş olup, diğer altyapı ve üstyapı işlerinin YİD modeliyle ihalesinin sonuçlandırılması öngörülmektedir. Filyos Limanı Projesinde 2015 yılı itibarıyla yapıma geçilmesi planlanmış olup Mersin Konteyner Limanına ilişkin çalışmalar devam etmektedir.”

Metin dikkatle okunup geçmiş yıllardaki programlarla da karşılaştırıldığında dikkatlerden kaçmayacak, kaçırılmayacak ayrıntı şudur: 5 yıl içinde Çandarlı mendirek yapımı tamamlanmış, Filyos için 2015’te inşaata başlanması öngörülmüştür. Mersin limanına gelince; 5 yıldır yazılıp duran ‘çalışmalar sürmekte’ cümlesinin ötesinde yeni hiçbir şey yoktur..

2015 böyledir de 2016 farklı mı?

12 Ekim 2015 tarihli resmi gazetede yayınlanan 2016 programı sorunun cevabını verecek en iyi kaynak..

Ve o programda ana konteyner limanlarıyla ilgili gelinen süreç şöyle anlatılır:

” (…)mendirek inşaatı kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilmiş olan Çandarlı Limanının diğer altyapı ve üstyapı işlerinin YİD modeliyle yeniden ihalesine ilişkin çalışmalar sürdürülmektedir. Filyos Limanı Projesinde altyapı işlerine yönelik ihalenin sonuçlandırılarak yapıma geçilmesi planlanmış olup Mersin Konteyner Limanına ilişkin çalışmalar devam etmektedir.”

Yıllardır tekrarlanan, son yıllarda artık kanıksamaya başladığımız ‘kes yapıştır’ yöntemiyle aynı ifadelerin sürekli yer almasından öte pek bir şey yoktur program metninde.

Özellikle de Mersin adına söylenecek tek cümleyle noktalayayım bu bölümü; “Garp cephesinde yeni bir şey yok”