Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak -3- (iki dünya savaşının şekillendirdiği dünya) (31.03.2020)

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak -3- (iki dünya savaşının şekillendirdiği dünya)

Gerçekten de 1929′ da olduğu gibi Borsalar her gün rekor üstüne rekorlar kırar tüm dünya ekonomik anlamda iyi bir yıla hazırlanırken, Çin’ de başlayıp ilk günler ciddiye alınmayan kriz kısa zamanda eşine rastlanmayan bir küresel salgına dönüştü.

Ocak ortasında ABD borsalarında işlem gören Alphabet (Google’ in yer aldığı çatı şirket) 1 trilyon doları aşan 4. şirket olarak sahnedeki yerini alıyor, Amazon, Microsoft ve Apple ile birlikte dört şirketin değeri 4 trilyon dolara ulaşırken, tüm göstergeler bu devlerin öncülüğünde Borsadaki şirketlerin yılı en az %15-20 gibi değer artışlarıyla kapatacağını rekorlarla dolu saadet zincirinin kopmamak üzere yeni yolculuklara koyulacağını söylüyordu.

12 şubat günü Amerikan borsalarında işlem gören şirketlerin değeri 89 trilyon dolar gibi rekor seviyeye çıkarken hiç kimse soluksuz çıkışın (12.2.2020 günü 29.600’u gördü endeks) kimsenin hayal bile edemeyeceği bir virüs nedeniyle 40 içinde 67 trilyon dolara gerileyeceğini (22.3.2020 günü 18.450′ yi gördü)muhteşem rallinin trajik çöküşle sona ereceğini aklından bile geçiremezdi.

**

Çin’ de başlayıp bir ay gibi kısa sürede tüm Asya’yı ardından Avrupa ve ABD’ yi kasıp kavuran Koronavirüs salgını sadece borsa balonlarını patlatmakla, kurulan saadet zincirlerini koparmakla kalmadı.

Toplu ölümler, evine kapanan milyarlarca insan, duran küresel üretim ve tedarik ağından tutun da, devletlerin yasaklamasıyla kapanan yüz milyonlarca işletme, işsiz kalan esnaf, duran çarklar..

Küresel salgının sosyal, siyasal, ekonomik açılardan dünyayı, daha da önemlisi hepimizin yaşantısını nasıl değiştireceği, nerede nasıl sona ereceği gibi soruların ne somut ne de tek bir yanıtı var..

Belli ki, Türklerin çok sevdiği tabirle bu kez krizlere en hazırlıklı olan ülkelerde bile kervan yolda dizilecek..

Birinci ve ikinci dünya savaşları üretimin yeniden şekillenmesinden tutun da, sağlıktan teknolojiye, tarımdan sanayiye tüm sektörleri baştan aşağı değiştirdi.

Bu kez de öyle olacak..

Bu ve benzeri küresel yıkımlar yepyeni dinamikleri de tetikler. Mevcudu korumayı, çok daha ağır biçimde ve temkinli sürdürülmeye çalışılan buluşlarla ilgili arayışlar birden bire hız kazanır.

Birinci Dünya Savaşı, buhar çağının arkasından gelmiş, otomotivin savaş türevleri tankları, zırhlı araçları, çok daha seri ve daha fazla insanı öldüren silahları, sanayide fabrikaların seri üretim modelini, yaralı askerlerin daha sağlıklı ortamda tedavilerini, acıları dindiren uyuşturucuların tıp dünyasına girmesini, savaş uçaklarını, telsizleri, telefonları, radyoların yaygınlaşmasını, hepsini ve daha fazlasını  getirip dünyanın ve bir başka yönüyle de hayatımızın içine boca etti..

**

İkinci Dünya Savaşı, 1929 bunalımıyla başlayan büyük krizin, açlığı tetikleyen o altından kalkılmaz boyutlardaki işsizliğin sona ermesine yol açmakla kalmadı.

Pek çok keşfin de önünü açtı.

Yıllar sürecek laboratuar deneyleri deyim yerindeyse hızlandırılmış zaman dilimlerinde gerçekleşti.

O güne kadar ölüme yol açan yaraların tedavisinde kullanılan penisilin başta olmak üzere antibiyotikler çağının başlamasında 2. dünya savaşındaki yaralı askerlerin iyileştirilme arayışlarının rolü yadsınabilir mi?

Birinci dünya savaşının hayatımızı renklendiren icatlarından biri nasıl radyo ise, ikinci dünya savaşı da günlük hayatımıza eğlence kutusu televizyonu soktu..

Büyük gemilerle yapılabilen ve aylar süren okyanuslar ötesi yolculukların saatlere sığan konforlu uçaklarla yapılması,

Savaş teknolojisinin çok daha ölümcül olmasını sağlayan güdümlü füzeler, kalaşnikoflar ve hepsinden önemlisi barışçıl amaçlarla tasarlanıp, bugüne kadar dünya barışının en büyük tehdidi kabul edilen atom bombası..

İki savaşın gittikçe körüklediği ve dünyayı gittikçe kendine bağlı hale getiren, uğruna acıların darbelerin, ülkeler arası çatışmaların, lokal savaşların nedeni petrol..

Olağan üstü dönemler, kendi halinde seyreden hayatı birden bire hızlandırır. Tehditler kendi içinde fırsatlar diyeceğimiz yenilikleri, icatları getirir.

Her olağanüstü dönemin ardından insanoğlu yeniliklerle, günlük yaşamını etkileyen buluşlarla tanışır.

Bugün de koronovirüs salgınıyla öylesi bir dönemin eşiğindeyiz..

Kapitalizm iki dünya savaşından güçlenerek çıkmıştı. Gelin görün ki, bu kez salgınla gelen yeni çalkantılı dönemin nelere gebe olduğunu, yıkılmakta olan eski sistemin yerini neyin alacağını, nasıl bir dünya ile karşılaşacağımızı kesin olarak ön görmek için henüz çok erken..

Evet, birinci dünya savaşı ABD’ yi dünya sahnesine çıkardı ama karşısına da Sovyetler Birliği zıt kutupların ikinci ayağı olarak dikti..

İkinci Dünya savaşı, yıkılanların yerine ABD’ nin etrafına kümelenen Japonya, Almanya gibi devleri yarattı ama dengeyi sağlayacak Çin gibi bir devi sahneye çıkardı..

Bugün tüm kurumlarıyla iflasa sürüklenen küreselleşmeyi taşıyamayan yeni bir dünyanın eşiğindeyiz.

Birleşmiş Milletler ülkeler arasında çıkacak çatışmaları, dünyanın yeni savaşlara sürüklenmesini engelleyecekti, engel olabildi mi?

Varşova paktı dağıldı da, NATO işlevini yerine getirebiliyor mu?

Dünya Bankası veya IMF hangi beklentileri karşılayabiliyor?

Dünya Sağlık Örgütü kuruluş amaçlarına uygun bir yapıya kavuşturulsaydı bugün dünyanın salgınla baş etmesi çok farklı bir seyir izlemez miydi?

Ulus devletler çağı yerini küresel şirketlere bıraktı da bu dünyayı daha adaletsiz, gelir dağılımının dayanılmaz boyutlara varmasından öte ne üretti?

**

Küresel koronavirüs salgınıyla dünyanın yeni bir döneme, yepyeni bir faza geçme olasılığı yadsınamaz biçimde karşımızda durduğuna göre, iki dünya savaşının onca yıkım yanında dünyayı yeniden şekillendirmesine benzer bir süreçle yüzleşmemiz kaçınılmaz..

Yeni sürecin karşımıza çıkaracağı yeni dünya ile ilgili öncü işaretlerin gelişmiş olarak nitelendirilen ABD, Japonya veya AB’ den değil de Çin’ den başlaması yeni dönemi ilginç kılan bir başka gelişme..

Çin’ in öncülüğü ile ilgili gelişmeler bir sonraki makale konusu olsun…

Acil ihtiyaçlar dışında kalan tüm ihaleleri, harcamaları durdurun, gelmekte olan tsunami dalgasına hazır olun.. (28.03.2020)

Yazı-yorum

Acil ihtiyaçlar dışında kalan tüm ihaleleri, harcamaları durdurun, gelmekte olan tsunami dalgasına hazır olun..

Salgına yol açan virüsün kimliği, önümüzdeki günlerde yol açacağı hasarı tüm boyutlarıyla kestiremediğimiz gibi, korkarım ki, gelmekte olan tsunamiden farksız hepimizi içine alıp boğacak dalganın bile yaratacağı hasarın boyutları hakkında fikrimiz var..

Ve korkarım ki, başımıza gelecek felaketin ne iktidar ne belediyeler farkında.

3-5 hafta içinde fırtına gelip geçecek, hayat normale dönecek sanılıyor.

Hayır, dönülmeyecek.

Yerel,ulusal en büyüğünden en küçüğüne istisnasız tüm kurumlara sesleniyorum; yaşamsal önemde olanların dışında kalan tüm ihaleleri,zorunlu olmayan harcamaları bırakın.

Delik havuzlara dökülen anlamsız ihaleleri, harcamaları durdurun, bir daha bulup bulamayacağınız bile şüpheli olan tüm kaynakları yoksul ve dar gelirli hanelere aktarın.

Belediyeler 10-12 m3 suyun, iktidar hanelerde tüketilen elektriğin, doğalgazın yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan zorunlu kısmını karşılasın…

Belediyeler makyaj, kaldırım, asfalt, suya yazılandan farksız tanıtım harcamalarından tutun da büyük ve artık hayali hale gelen projelerle insanları avutmayı bir yana bıraksın..

Sağlık, temizlik, yoksulların zorunlu ihtiyaçları dışında kalan tüm ihaleleri hayat normale gelinceye kadar ertelesin.

Hükümet edenlerden yerel iktidarlara kadar tüm yetkili kurumlar vuracak olan krizle anlamsız hale gelecek yatırımları ertelesin, tüm güçlerini, enerjilerini, kaynaklarını insanlarının evde kaldığı sürece hayatlarını idame ettirecekleri harcamalara yoğunlaştırsın..

Tuzu kuruya değil, İşsize yoksula çaresize kurtarma paketi gerekiyor.. (24.03.2020)

Tuzu kuruya değil, İşsize yoksula çaresize kurtarma paketi gerekiyor..

Sorunlara zamanında müdahale etme yerine, ‘kervan yolda dizilir’ misali geciktirme ve öteleme yönteminin tercih edildiği topraklarda yaşadığımız yadsınamaz bir gerçek..

‘dur bakalım ne olacak?’ merakı ve el yordamıyla bölük pörçük çözümler..

Bu kez de öyle oldu..

Dünyayı kasıp kavuran ve yüz yıldır eşine rastlanmayan küresel virüs salgınına zamanında gereken ciddiyetle yaklaşıldı mı?

Olayın sadece ekonomik, sosyal ve hepsinden önemlisi sağlığımızı ilgilendiren yanı var.

Evet bir ekonomik krizle karşı karşıyayız.

Ama aynı zamanda tüm fabrikaların, iş yerlerinin, eğlence mekanlarının, kısaca marketler dışında kalan her yerin kapandığı, çalışanların evlerine gönderildiği bugüne kadar eşine rastlanmayan da bir durum söz konusu..

İş yerleri kapandı, mekanı çalıştırandan çalışana kadar herkes tası tarağı toplayıp gitti de, şimdi ve bundan sonra ne olacak?

Her konuda tek karar verici Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her şey çare olacağı beklenen bir paket açıkladığını biliyoruz.

İyi de gerçekten öyle mi oldu?

İnsanların evinden çıkmasını yasakladığımız ortamda uçak biletlerinden alınan KDV’ nin indirilmesi ya da ev alacaklara bankaların vereceği kredi oranının arttırılmasının esnafın, çalışanın ve çalıştıranın hangi derdine çare olacağını beklemenin hayalden öte bir anlamı olabilir mi?

Paketin işe yaramadığı görüldü ki, farklı Bakanlıklar farklı önlemleri parça parça açıklamaya başladı.

Filin tümünü göremeyenlerin dokundukları yere göre tanımlama çabası..

Bunlar yapısal çözüm sağlamadığı gibi düzenlemelerin etkisini de azaltmaktan öte işe yaramıyor.

Mükellef ve çalışanlar açısından fatura zaten kabarıktı, her gün altından kalkılması olanaksız bir yüke dönüşüyor.

Krizin boyutları tam olarak kestirilemediği için açıklanan önlemler şimdiden anlamını yitirdi.

Belli ki, her gün değişen duruma göre değişik önlemler alınacak, çıkan yeni sorunlara göre yeni paketler açıklanacak.

Gelin görün ki, halen şu can alıcı sorunun yanıtı yok:

Esnaf kepenk kapattı, çalışan evine gitti de, bu insanlar temel ihtiyaçlarını nasıl giderecek, yaşamlarını nasıl sürdürecek?

Zaten borç harç içinde çarkı çevirmeye çalışan insanların kiraları, elektrik su başta olmak üzere her ay ödemek zorunda kaldıkları faturaları ne olacak?

Maliye Bakanlığı beyanname verme sürelerini Nisan sonuna kadar erteledi. İyi de Nisan sonunda salgının sona ereceğinin, her şeyin bir anda düzeleceği mi sanılıyor?

Salgının ne zaman dineceğini bilmediğimiz gibi, bela def edildikten sonra geride bıraktığı enkazın boyutlarını da şimdiden bilmiyoruz..

Ama zaman geçirmeden derhal yapılması gerekenler belli:

Kamu kurumları ve belediyelerin kira alacaklarını erteleme yanında faizlerin de ortadan kalkmasını, başlattıkları haciz işlemlerini tüm sonuçlarıyla ortadan kaldıracak önlemleri almalarını sağlayacak yasal düzenleme yapılmalı.

Maliye, alacaklarıyla ilgili; geniş zamana yayılan, faiz yükünün hafiflediği bir yapılandırma olanağı sağlamalı..

Mali af her alana yaygınlaştırılmalı, sicil affı, bankaların kara liste uygulamalarının tüm sonuçlarıyla ortadan kalktığı ekonomik hayatın her alanında geçerli yeni beyaz sayfa açılmalı..

Elektrik, su, doğalgaz, telefon ve her türlü iletişim faturalarını hayat olağan akışına dönünceye kadar devlet üstlenmeli..

İşini kaybeden çalışanlarla, kepenk kapatmak zorunda kalan esnafın kredi kartı kamburuna acil çözüm getirilmeli, kartların belirlenecek belli kısmının faizleri silinmeli, borçlar uzun ödeme takvimiyle yapılandırılmalı..

Bugün bankalar verdikleri kartlar başta olmak üzere kredileri üç ay süreyle erteliyor. İyi de üç ay sonra ne olacak? Geçen üç ay için tefeci faizi uygulayacaksınız (ki açıklamalar öyle gösteriyor), hiç ertelemeyin. Hemen çekin ipini çekin vatandaşın, işkenceyi uzatmayın..

Devletin inisiyatifi bankalara, bankacıların insafına bıraktığı erteleme, şerden beladan başka şey üretmez..

Sıcak olduğu için henüz tam olarak hissetmediğimiz yara öylesine derin, hasar öylesine büyük ki, bunu bugüne kadar alışılagelen yöntemler, ekonomik önlemlerle çözemezsiniz..

Açıklanan ve kime ne kadar aktarılacağı belirsiz, 100 milyar TL tutarında olacağı iddia edilen paketlerle birkaç şirketi kurtarabilirsiniz ama o pakette esnafa, evine ekmek götürmek zorunda olan artık işsiz duruma düşmüş çalışana dokunacak, yarasına merhem olacak hiçbir şey yok..

Tuzu kurulara değil, yoksullara, sabit ve dar gelirliye, çaresizlere dokunacak yeni ve çok daha büyük hacimli adımlara ihtiyaç var..

Vatandaş can suyunu beklerken… (21.03.2020)

Vatandaş can suyunu beklerken…

Erdoğan’ ın açıkladığı paketin ardından farklı kurumlar farklı önlemler açıklıyor.

Örneğin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı belediyelerin kira almaması talimatını verdi. Maliye Bakanlığı da yine belirlenen iş kolları için beyanname verme süresini uzatmıştı. -BDDK dün akşam yarı mahcup ifadeyle bankaların vatandaşı mağdur etmemesi, müşteri talep ederse kredilerin 3 ay ötelenmesini rica! etti.

Bu iş öyle yumuşak önerilerle, ricalarla olmaz.

Devlet ve kurumları denetleme ve düzenleme yetkisine sahiptir. Önermez, emreder..

Şimdilik kaydıyla 3 aylığına tüm kredilerin ana para ve faiz ödemelerini ertelersiniz olur biter. 31 Mart bankaların ilk çeyrek dönem faizlerini toplama günüdür. Hangi borçlu esnaf nasıl gidecek, nereden bulacak ta götürüp bankaya faiz yatıracak?

Daha önemlisi resmi kararla kapatılan iş yerleri (150 bin olduğu açıklandı) dışında kalan tüm esnafın da kepenk indirmesi.

Esnaf, işçi bir yana aslında tek kelimeyle hayat durdu. Durdu, çünkü devlet haklı olarak vatandaşın evden çıkmamasını istiyor. (Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan vatandaşa ‘evden çıkmayın çağrısı yaptı)

Bu durumda iş yeri kapatılan değil tüm esnaf mağdur ve kira, vergi, su, elektrik ve her türlü girdinin ertelenmesi yönünde adım atılmalı. Kısaca alınacak erteleme önlemleri her alanda olmalı ve her kesimi kapsamalı.

Belediyelere ‘kira almayın’ denmesi de yetmez ve sorunu çözmüyor.

Devlet tıpkı İngiltere,Fransa gibi 3 ay boyunca tüm esnafın kiralarını, çalışanların ücretlerini ödemeyi üstlenmeli. Kredi ertelemeleri BDDK ricasıyla olmaz.Kararnameyle tüm kredilerin geri çağrılması durdurulmalı.

Kredi ödemeleri ertelenmeli. Bunun için devlet bankalara yeterli likiditeyi aktarmalı.

Kaldı ki banka müşterinin üzerine nasıl gidecek? Bugün bir bankanın yasal takibi fiili olarak yapması mümkün değil.Ödeme emri kararını yazacak icra dairesi kapalı,ödeme emrini tebliğ edecek postacı salgınla boğuşuyor. Postacının tebligatı bırakacağı muhtar evde mahpus…

Özetin özeti şudur:

Kira,vergi,elektrik,su,doğalgaz,kredi kartı,krediler başta olmak üzere akla gelecek her türlü ödeme,yasal vecibe 3 ay süreyle ertelenmeli. Bu süredeki çalışanların ücretini devlet üstlenmeli.Kısaca zaten tükenen iş hayatı tehlike geçinceye kadar dondurulmalı.

‘İyi de kaynak nerede?’ soruları akla gelebilir..

Kaynak başta işsizlik fonu olmak üzere devleti yöneten iktidarın elinin altında. Merkezi ve yerel yönetimler tüm ihaleleri durdurmalı. Öncelikle yangın söndürülmeli. Köprü otoyol, metro her türlü inşaat yapımı bekler, canıyla boğuşan esnaf,evine ekmek götürecek işçi beklemez, bekleyemez..

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak… (2) (21.03.2020)

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak… (2)

Sovyetlerin dağılışıyla ABD’ nin tek başına tüm dünyaya hükümran olacağı iddiasının kısa zamanda yükselen Çin ve ardından toparlanıp küllerinden doğma emareleri gösteren Rusya’ nın yeniden sahneye çıkmasıyla havada kalma öyküsüyle bitirmiştim ilk bölümü…

Kaldığım yerden devam edeyim..

Ucuz ve inovatif teknolojik ürünler başta olmak üzere tüm dünyayı besleyen büyük fabrika görüntüsünde bir Çin büyümesine tanık olduk geçen on yılda. Bazı bölgeleri itibariyle orta gelir tuzağından çıkan, genel olarak ta tüm ülkenin tuzaktan kurtulma emareleri gözlenir oldu.

İşin ilginci küreselleşme mucidi ve en büyük savunucusu ABD Başkan seçilen Trump ile birlikte gümrük duvarları arkasına saklanan korumacı politikalardan medet umarken, Çin nimetlerinden fazlasıyla yararlandığı küreselleşmenin artık en önemli savunucusu konumundaydı.

Kapitalizmin son aşaması sayılan küreselleşmeyi ret eden mucidi ABD ile Dünya Ticaret Örgütünü, gümrük duvarlarını ortadan kaldırmayı hedefleyen Komünist Çin..

Sovyetler Birliğinin yıkılışını, ‘tarihin sonu’ tanımlamasıyla ve dünyaya hakim olan kapitalizmin kesin zaferi olarak lanse eden Fukuyama’ ların tezi, Sovyetler’ in külleri üzerinden yeniden doğmaya çalışan Rusya ile değil her alanda ABD’ yi zorlayan Çin ile önce çatırdayacak sonra da çökecektir.

1990′ dan başlayarak tam 30 yıl kesintisiz ve soluksuz üstelik bazı yıllar %10′ u aşan ama hiçbir zaman %6’ların altına düşmeyen bir büyüme trendi yakalayan Çin..

Tüm teknolojik gelişmeleri izlemekle başlayan yolculuk kısa zamanda teknoloji öncülüğüne ve tüm dünyayı istila eden ucuz ürünlerle sürdü.

Ne zamana kadar?

Her şey güllük gülistanlık görünürken, başta ABD olmak üzere tüm dünya borsaları rekor üstüne rekor kırarken başlangıçta küçümsenen, ciddiye alınmayan bir virüsün Çin eyaletlerinden birini esir aldığı haberleri tüm gizleme çabalarına ve inkar politikalarına karşı hızla dünya gündemini meşgul etmeye başladı.

O güne kadar kuş, domuz gripleri, sars, ebola gibi salgın hastalıklarla iyi kötü baş eden insanlık özellikle de Çin’ li yetkililer Korona virüsünü de benzer bir yeni ve yenilmesi kolay salgın olarak gördü.

Ne zamana kadar?

Ocak ayında ciddiye alınmayan, küçümsenen virüs bir süre sonra Vuhan eyaletinde toplu ölümlere ve akıl almaz hızda (geometrik) yayılmaya başlayıncaya kadar..

İyi de küreselleşme, kapitalizmin dünyaya egemen olma süreci, tüm borsaların bahar iklimi eşliğinde cennetle tanıştığı bir dönemin hüküm sürdüğü dünyanın keyfini kaçıracak böylesine küçümsenen virüs kaynaklı nasıl bir gelişme yaşanabilirdi ki?

Sonuçta bir gripal enfeksiyondu söz konusu olan ve ne kadar sarsarsa sarssın, her gribin başına gelen sonla tanışacak, geldiği gibi gidecekti öncekiler gibi..

Öyle mi oldu?

Ne gezer..

Bugün itibariyle tüm dünyada hayatın neredeyse durduğu, herkesin evine kapandığı neredeyse küresel bir sıkıyönetim, evrensel bir sokağa çıkma tablosuyla karşı karşıyayız…

2008 krizinden en önce çıkmayı başaran, krizi halının altına süpürmekle kalmayıp dünyanın dört yanına ihraç eden ABD’ nin yerini bu kez üstelik çok farklı bir kaynağa dayanan, küresel bir sağlık sorunu, ölümcül bir tehditle karşı karşıyayız.

Ve bu ölümcül krizden öncelikle kurtulup, salgını tüm dünyaya ihraç eden Çin..

Yazı dizisinin girizgahı olan bu ilk bölümünün başlığını ” bundan sonra dünyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacak”  olarak seçerken, makalenin içinde nedenlerine yönelik ip uçlarıyla vurgulamaya çalıştım..

Nelerin değiştiğini, üretimden tüketime her şeyin çok değil 2 ay içinde nasıl bir yüz yıla sığdırılması zor değişime uğradığını, bilişimin ortaya çıkan yeni yaşam tarzını nasıl belirlediğini anlatmaya geldi sıra..

**

Aslında nerede, nasıl ve ne zaman çıkacağı bilinmese de aklı eren herkes 2008’den itibaren şişirilen balonun eninde sonunda herhangi bir gerekçeyle patlayacağı konusunda hem fikir olmaya hem fikirdi ama hiç kimse buna bir virüsün neden olacağına ihtimal vermek uzmanlardan çok falcılara bırakılacak kadar uçuk bir iddia olurdu..

Öyle ya, 2020 yılına girerken, başta ABD tüm dünya borsaları -hatta krizdeki Türkiye ekonomisine inat İstanbul menkul kıymetler Borsası- rekor üstüne rekorlar kırıyor, seçime hazırlanan ABD’ de mevcut başkan Trump’ ın 29 bine dayanmış DJ endeksinden hareketle büyüme, istihdam ve diğer tüm ekonomik göstergeler temel alındığında Amerika tarihinin en parlak döneminde bulunduğu gerçeğiyle çantada keklik bir seçime hazırlandığı konusunda hem fikirdi.

Seçildiği kasım 2016′ da 19 bin olan DJ endeksi daha 3 yıl dolmadan 2019′ sonunda 29 bine dayanmıştı..

ABD’ nin en büyük 500 şirketinden oluşan S&P 500 endeksi 2200′ den 3200′ e çıkması da cabası..

DJ %52, S&P500 ise %45 değer kazanmış, yatırımcılar hayalleri zorlayan kârlar elde etmişti..

Bu kadar da değil, özellikle istihdam konusunda ABD 2008 krizinin tüm yaralarını sarmış, krizde %10′ ları aşan ve 2012′ de bile %8′ lere takılan işsizlik oranlarının %4′ lere gerilemesi de (%4 işsizlik çalışmak istemeyenleri de hesaba katarsak sıfır işsizlik anlamına da gelebilir) Trump’ ın yakaladığı en büyük seçim kozlarından biriydi.

İşler rayında yürür sanılırken kimsenin başlarda ciddiye almadığı ABD Başkanı Trump’ ın gelen erkenci uyarıları ‘hafif bir grip, gelir geçer’ diye savuşturduğu(son günlerde Washington Post  gibi saygın gazetelerin istihbarat kaynaklarına dayandırdığı haberlere göre Trump İstihbarat Kurumlarınca Çin’ de ortaya çıkan ölümcül virüsün ABD’ yi de tehdit edeceği yönünde raporlarla uyarılmış ancak uyarılar hasır altı edilmişti) beklenmedik gelişme Çin’ de patladı..

Tıpkı 1929′ da herkesin para kazandığı gül gülistan iklimin bir cuma günü önce fırtına ardından kasırgaya dönmesi gibi..

Wuhan’ da patlak veren ve sonradan koronavirüs adıyla efsane haline gelecek virüsün binlerce yıllık insanlık tarihinde açtığı kanlı sayfayla sürecek yazı dizisi…

Dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak..(1) (17.03.2020)

Dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak..(1)

11 Eylül 2001 saldırılarının gerçekleştiği dakikalarda, yerel bir televizyonun benimle yapacağı söyleşiye girmek üzereydik..

Program yapılsın, yapılmasın tartışmalarını sürdürürken önceden üzerinde konuşacağımız konuları bir yana bırakıp, ekranlardan akan görüntülerden yola çıkarak, değerlendirmeler yaptığımı, o değerlendirmeler arasında “bundan böyle hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” cümlesini dile getirdiğimi bugünmüş gibi hatırlıyorum.

Aradan neredeyse 20 yıl geçti..

Bugün de, 11 Eylül saldırılarını, o dünyayı baştan aşağı değiştirecek gelişmelerin perde arkasını konuşmaya, analizler yapmaya, komplo teorileriyle dolu bir sürü analizin gerçek yüzünü anlamaya çalışıyoruz.

Daha uzun yıllar da tartışıp duracağız..

Son günlerde 11 Eylül’ ü neredeyse unutturacak, en az o travmatik tabloyu aratmayacak ciddiyette yeni gelişmelerin eşiğindeyiz..

Genom dizilimi, boyutuyla aslında çok basit bir canlı tek başına mevcut dünya sistemini neredeyse yerle yeksan etti..

11 Eylül tüm dünyayı etkilese de asıl darbeyi ABD’ ye vurmuştu, oysa Korona19 Afrika’ dan Antartika’ya, Uzak doğudan Amerika kıtasına, Avusturalya’ ya sınır tanımadan tüm insanlığı esir aldı..

Ve daha bugünden  önümüzdeki günlerin nelere gebe olduğunu da bilmeden diyebilirim ki; “Bundan sonra da yaşadığımız dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak..

**

Kapitalizm girdiği ilk bunalım dönemini birinci dünya savaşıyla, sonraki 1929 büyük bunalımını ikinci dünya savaşıyla aşmayı başardı.

Bunalımlardan beslenen kapitalizm üçüncü krizine bugün değil aslında 2006′ da girdi. ABD emlak piyasalarındaki çöküşle başlayan süreç 2008′ de ABD mali sisteminin iflasıyla sonuçlandı. Ancak yedi canlı sistem kendisini revize etmeyi, savaşlar dışında aygıtlarla ayağa kalkmayı denedi.

Kısa vadede başarılı olduğu bile iddia edilebilir..

Öyle ya, 1929 krizinin derinleşmesine yol açan sıkı para politikasının yerini 2008′ de o eski krizin de deneyimiyle bol likiditenin alması için ABD mali piyasaları düzenleme kurumları başta FED üzerine düşeni fazlasıyla yaptı..

1929′ daki sıkı para politikası tüm sektörleri kurutmuş,başta tarım ürünleri olmak üzere her şey dip yapınca büyük çöküş yaşanmıştı. (o günlerde yaşananları merak edenlere John Steinbeck’ in Gazap Üzümleri en iyi rehberdir diye düşünüyorum)

İşte 2008 krizinde 1929′ da ne yapıldıysa tersini yapmak üzere yola çıktı, piyasa kurucuları ve karar vericiler.. Ucuz ve bol para düsturuyla, istihdam arttırmayı, alışverişi canlandırmayı, kısaca tüm sektörleri girdikleri oksijen çadırından acilen çıkarmayı hedeflediler.

Kısa zamanda işe de yaradı önlemler..

Dönemin FED Başkanı Bernanke’ nin tanımıyla “gerekirse Amerika’daki tüm matbaaları aralıksız 24 saat çalıştırıp dolar basar, o dolarları da uçak ve helikopterlerle tüm ülke topraklarının üzerine saçarız”

Tam 4,5 trilyon dolarlık genişleme ile birlikte piyasalar canlandırıldı, ölmekte olan tüketim talebi bol ve ucuz parayla kışkırtıldı. Büyüme yeniden sağlandı, istihdam sorunu kökünden çözüldü.

Kriz kısa zamanda fırsata! dönüştürülürken, sorunlar yaşlı Avrupa’ ya ihraç edildi.

İtalya, İspanya batmanın eşiğine geldi. Yunanistan iflas etti. Yoksulluk ve işsizlik Almanya dışında tüm Avrupa’yı kasıp kavurdu.

Derken kriz yatışır gibi oldu. İstihdam sorunu genç işsizliği dışında zaman içinde tavsadı, bir daha ayağa kalkmaz denilen Yunanistan bile son yıllarda toparlanır gibi oldu..

Toparlanan sadece gelişmiş olarak nitelenen ülke ekonomileri değildi.

Asıl şaşırtıcı sıçramayı Çin gerçekleştirdi.

Sovyetlerin dağılışıyla tek kutuplu hale geldiği sanılan dünyanın Çin yükselişi ile başlayan yeni dönemi ve kapitalizmin son bunalımını anlatarak sürdüreceğim yazı dizisini..

‘Çöken’ eski Mersin’ i ayağa kaldırmak; Karamancılar Konağı.. (12.03.2020)

‘Çöken’ eski Mersin’ i ayağa kaldırmak; Karamancılar Konağı..

Girişini çevreleyen koruma bandının üzerine asılan ve ‘askıya’ alındığını duyuran afişi görünceye kadar pek umudum yoktu.

Ama Konağın içindeki çalışanları görünce dünyalar benim oldu..

Yıllardır kurtarılması için karınca kararınca didinip durduğum, her vesilede kente yeniden kazandırılması için çaba gösterdiğim Karamancılar Konağı’ nın restorasyonu umarım kısa zamanda tamamlanır.

Tamamlandıktan sonra hangi amaçla ve hangi konseptte hizmet vereceği, bugüne kadar benzeri yapılarda tanık olduğumuz haliyle bir resmi daireye mi, halka mı mekan olacağı üzerinde durulması ve şimdiden kent dinamikleri öncülüğünde kamuoyunun ortaya koyacağı iradeye bağlı..

Bu kadar da değil…

Tabii ki, Uray Caddesi eksenli bir canlandırma projesiyle birlikte ele alınmadan tek başına o restorasyon bir anlam ifade etmiyor.

Ama bir başlangıçtır ve her başlangıç gibi gidilecek yönü ortaya koyan irade işareti olarak önemlidir.

Karamancılar Konağı’ nda başlatılan restorasyon çalışması, ister istemez geçmişte konuyu ele aldığım makalelere götürdü beni..

Hem konağın önemini hem de konak vesilesiyle başlatılması gereken ‘eski kent merkezini canlandırma’ gerekliliğini, bu tozunu alıp yeniden ayağa kaldırma sürecinin nasıl işlemesi gerektiğini Haziran 2013′ te özetle şöyle anlatmışım, “ŞEHİRLERİ YAŞARKEN ÖLDÜRMEK; MERSİN ÖRNEĞİ…” başlıklı makalede:

” (…) 1940′ lardan başlayarak her gün yıkıp/yaktığımız, yeniyi yapalım derken eskiyi yok ettiğimiz bir yağma döneminin sonunda mimari tanımla ‘çöken’, hava kararınca insanların yürümekte korktuğu o bir dönemin parmakla gösterilen finans ve ticaret merkezi ‘Uray Caddesi’ inden bir ölü şehir yaratmadık mı?

Ermeni Kilisesinin taşlarını söktürüp, kente Kültür Merkezi kazandırdım diye övünenlerin utanmasak heykellerini diktirme gayreti yerine, bugün de iştahından bir şey kaybetmemiş tarihi yok etme katillerinin cinayetlerine karşı çıkabilsek, zamanında hesap sorsak, dünyanın ilgisini çeken daha canlı daha renkli, daha kimlikli bir Mersin’de yaşıyor olmaz mıydık?

Şehrin kalbi Hükümet Konağının arka bahçesine Jandarma lojmanı yapanların fütursuzluğun zirve yaptığı darbe dönemlerinde bile korkmadan cinayetlere dur diyebilseydik örneğin..

Kilisenin arka bahçesine şehirde başka yer kalmamış gibi Adliye binası dikenlere hadi o günlerde ‘dur’ diyemedik, bugün de ucube olarak sırıtan o binaları yıkarak, kentin dokusunu ortaya koyan tarihi zenginliğimizi yeniden kavuşmak için ne bekliyoruz?

“Tarihe gülümseyen Mersin” i yeniden canlandırmak tek başına Valiliğin hayata geçireceği bir proje mi? Büyükşehir Belediyesi maddi, manevi katkıda bulunsa da, herkesin olanakları çerçevesinde destek vermemesi halinde altından kalkılacak bir iş mi bu?

Vereceğim basit ama anlamlı tek örnek o sorumluluğun önemini ortaya koymaya yetecektir sanırım:

30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Mütarekesi arifesinde 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal karargah merkezi Adana’ daki Yıldırım Orduları grup komutanlığına atanır. 31 Ekim 1918 günü de Alman Mareşali Liman Van Sanders’ ten görevi devralır.

İşte o günkü rütbesiyle Mirliva (Tugay komutanı) Mustafa Kemal, Sanders’ ten görevi devraldıktan 5 gün sonra 5 Kasım 1918 günü, 23. Tümen Komutanı iken ayrılıp Mersin’ e yerleşen eski silah arkadaşı Bursalı albay Bahaddin beyin misafiri olarak Mersin’ e gelir. Kurtuluştan sonra sekiz kez geleceği Mersin’ deki bu ilk ziyaretinde şimdi Katolik Kilisesinin karşısında yıkık halde vicdanı sızlayacak birinin dokunmasını bekleyen Karamancılar konağında geçirir.

Dalgaların dövdüğü odada o gece Mersin Mutasarrıfı ve kentin üst düzey askeri yetkilisi olan Jandarma bölük komutanı Yüzbaşı Talat beyle olası bir işgale karşı yapılacaklar üzerinde sabaha kadar konuşup, kimi talimatlar verir.

Restore edilip ayağa kaldırılması, Mersin’ e gelecek yerli, yabancı ziyaretçilere bir şeyler ifade edecek böylesi bir konağın bugün ağlanası hali başka söze bırakmayacak kadar aslında özetliyor “çökmenin” vahim boyutlarını..

Karamancı konağı ülkenin en varlıklı ailelerinden Karamancı-Gazioğlu ailelerine ait. (Aile Kayseri’ de Lewis gibi ünlü markalara üretim yaptığı tesisin yanındaki binayı konukevi olarak dekore ettirmiş, gelen konuklarını orada ağırlıyor. Kısaca bu işlere hem yabancı değil hem de yeterince fonu var)

Kısaca ülkenin önde gelen hayal edemeyeceğiniz kadar varlıklı insanlarından söz ediyoruz ve bu tip anlamlı sosyal yanı da olan projelere yabancı değiller.

Valiliği, Büyük veya Küçük Belediyeleri, konuda yetkili, etkili sorumluları, o konağın ya sahiplerince eski haline getirilmesi ya da, doğdukları ve bir dönem doydukları kente karşı sorumluluk duymuyorlarsa, ellerinden alınıp restore edilmesini sağlayamaz mı?

Çok mu zor aslında son düzenlemelerle yasal dayanağı da olan sahiplenme ve restorasyonun yerine getirilmesi?

Benzer bir konak; Antep, Kayseri, Konya, Eskişehir’ de olsa bu halde mi bırakılırdı, yoksa zenginlik sembolü olarak kente mi kazandırılırdı?

“Tarihe gülümseyen Mersin” projesiyle sorumsuzluğundan mutluluk duyan bir kenti rahatsız etme adına tozlarını silkelemeye çalışan Vali Güzeloğlu’ nun altından rahatlıkla kalkacağı ve yüz yıl geçse de yâd edileceği böylesi bir kazanım bile bakarsınız makus talihin kırılma noktası olur.

Pek bilinmez bir yakın tarih bilgisinden yola çıkarak verdiğim örneğin çok daha etkileyici o kadar çok benzeri var ki…

Fırsat buldukça değineceğim. Her iktisat tarihçisinin dünya gözüyle görmek isteyeceği bir asra meydan okumuş Selanik Bankasını otopark, her Yunanlının mutlaka görmek isteyeceği Bodosaki konağını pasaj, her Fransızın inanılmaz gözlerle havasını soluyacağı Roger Vadim gibi bir sinema dehasının top koşturduğu sokağı yok eden bir şehirle ilgili ne söylenebilir ki?

Sadece bunlar mı?

Ülke ekonomisinin bir zamanlar  kalbinin attığı Azak Hanın boynu bükük kaderine terk edilmişliği, Lübnan’a iki asırdır damgasını vurmuş Sursouk’ ların bütün ihtişamıyla zamana meydan okuyan o muhteşem binasını alış veriş merkezi yapma akıl tutulması….

Katlettiğimiz tarihimizin bu anıt taşlarını hatırlamak, dilsizliği, körlüğü bir yana bırakıp konuşmak zorundayız.

Hazır yerel seçimler yaklaşıyor, bakarsınız Büyükşehir Belediye Başkanlarının gökdelen yaratma vaadleri arasında yer alır, karınca kararınca ilham tomurcuğu olur yazacaklarım…

“Çok fazla hayal kuruyorsun” serzenişlerini duyar gibiyim.

Ne yapayım “insan hayal ettiği müddetçe yaşar” sözüyle hayata tutunma çağında olan birinin hüsn-ü kuruntuları olarak kabul edin yazdıklarımı…

Kent merkezini canlandırmaya niyetlenenleri bekleyen zor sınav… (11.03.2020)

Kent merkezini canlandırmaya niyetlenenleri bekleyen zor sınav…

Önce el birliğiyle yıkıp öldürdüğümüz, bilimsel tanımla çökerttiğimiz kent merkezini canlandırmak için yine elbirliğiyle ortaya çıkan iradeyi, gayretleri gözlemek, görmek şaşırtıyor insanı..

Bu çelişkilerle dolu tabloyu gördükçe ister istemez, sevdiğini öldürüp baş ucunda göz yaşı döken insanların ruh hali geliyor gözlerimin önüne..

Bu kadar da değil..

Mustafa Kemal’ in Mersin’ e ilk ziyaretiyle ilgili neredeyse yüz yıllık bir diyalog anlatılır ya  bugün yaşananlara baktıkça o şehir efsanesi tadındaki söylem de aklıma düşmüyor değil..

Çoğunuz biliyorsunuz ama tarihe not düşülen anekdotu bir kez daha anlatayım:

17 Mart 1923 günü Mersin’i ziyaret eden Mustafa Kemal hazırlanan program çerçevesinde Yoğurt Pazarı civarındaki Müdafaai Hukuk Cemiyetine (günümüzdeki Kızılay Binasının güney komşusu konak) etraftan bilgi alarak yürümektedir.

Yol boyu gördüğü konakları merak edip sorar: “bu binalar kime ait”

Müdafaa-i Hukuk Cemiyet Başkanı Hacı Ömer bey (Ömer Kutlay) yanıt verir: “Ermeni ve Rumların paşam”

“İyi de bu konaklar yapılırken siz neredeydiniz?” sorusuna, kendisi de kuvvacı asker olan Mezitli köyünden Emin Efendi’ nin o hafızalara kazınan yanıtı verdiği söylenir : “Yemen’ de idik paşam”

Değerlendirmesini tarihçilere bırakalım da, o diyalogu anımsadıkça gözlerimin önüne son 50 yılın Mersinde yaşananlar ve hepimizin tanıklığında işlenen kent katliamları geliyor..

Örnek mi?

Bugün Jandarma’ nın yerleştiği tarihi Valilik Konağının batısında yer alan efsanevi Selanik Bankasına yıllarca ev sahipliği yapan o güzelim tarihi bina yerine betondan ucube kondurma hayaliyle yıkılırken Yemen cephesinde olmadığımıza göre nerelerdeydik peki?

Ya da Mustafa Kemal’ in 1918′ de gelip kaldığı Karamancılar Konağı ölüme terk edilirken ön cephesine iş hanı dikilmesine göz yummak, göz yumanlara ses çıkarmamak hangi kutsal! bahaneye sığdırıldı acaba?

Ve deyim yerindeyse en acımasız cinayetin altın vuruşlusuna..

Azak Han yıkılırken neredeydiniz beyler?

Ticaret kenti Mersin’ in eskilere ait ne kadar anı yaşandıysa, hepsine tanıklık eden, Mersin bir yana ülke ekonomisinin kalbinin attığı efsane bir yerleşkeden ve yerleşkeye elde kazma kürek dalıp yıkanlara kimsenin sesini çıkarmadığı, çıkaranların da duyulmadığı, üç maymunlar döneminin hakim olduğu dönem o üstü örtülmez, af edilmez cinayet işlenirken  Yemen çöllerinde miydiniz? Sarıkamış’ ta karlar altında mı?

Haksızlık etmeyelim ve ahde vefa adına haklarını teslim edelim: O dönemde duyarlılıkla konuyu mahkemelere taşıyan, cinayetin engellenmesi adına mücadele eden Mimarlar Odası’ nın çabalarını minnetle anımsamamız gerekiyor.

İyi de, asıl o tarihe sahip çıkması gereken, tek bir kiremit yerinden oynatıldığında müdahil olarak ‘dur’ diyecek en yetkili iki kuruma ne demeli?

Örneğin Anıtlar Kurulu ve 4.9.1985 tarihinde verdiği karar:

“etkileyici iç avlusu ve onu çevreleyen cepheleri ile sadece Mersin’ in değil, diğer kentlerde de az rastlanır bir yapı olgusu söz konusu.. Mersin’ de genel olarak tarihi değer taşıyan yapılar gelişme baskısına dayanamayıp kaybolurken, bu açıdan ve kendi türünün eşine az rastlanır örneklerinden biri olan Azak Han’ ın korunması gerektiğine” bu iken aynı kurulun yukarıdaki tüm gerekçeleri yok sayması ve 1987′ de yıkılmaya yüz tutmuş Azak Han’ ın yerine satın alan şahsın hazırladığı çok katlı inşaat projesine onay vermesine ne demeli?

Daha da önemlisi, aynı yıl Anıtlar Kurulu’ nun bu cinayeti onaylayan kararına tepki vermek şöyle dursun, ‘projeni getir, inşaat ruhsatı verelim’ diyen dönemin Mersin Belediyesi hangi meydan muharebesindeydi?

Sahile uzanıp, birer birer canına kıyılan Nakkaş’ ların, Dumani’ nin, Eliyeşil ve hepsi birbirinden değerli onca konağın göçüp gitmesini, giderken kentin görmemek için başını çevirmesinin öyküsünü anlatmak isterdim ama yüreklerin daraldığının farkındayım..

Hangisini anlatayım ki?

Gümrük Meydanındaki döneminin en güzel Akdeniz mimarisine örnek gösterilen Gümrük Binası, yıkılan Yeni Cami yerine koyulan Ulu Cami, bitişiğindeki iki tarihi eserin yıkılıp yerlerine dikilen cam kafesler..

Son günlerde MTSO’ nun, Mersin Tarihi Merkezi Yürütme Kurulu adını verdiği oluşumu ve yer alan isimleri görünce umutlanmadım değil..

Hazır böylesi zor bir o kadar da anlamlı işe kalkılmışken, gelin ‘Ticaret kenti Mersin’ ticaretinin sembolü ve yıllarca kalbinin attığı Azak Han’ ı canlandırarak koyulalım yola..

Büyükşehir’ in bu tip mekanların yeniden kazanılması konusunda eskiye oranla neredeyse sınırsız yetkisi var.

Büyükşehir o yetkisini kullanıp buranın eski haline getirilmesi için üzerine düşeni yapsın.

MTSO da restorasyonu üstlensin…

İki kurum ortak mekanın işletilmesi,halka açılması konusunda artık umut verici bir adım atsın…

Kent iş adamlarını, tacirlerini temsil eden bir odaya da böylesi bir tarihi adım yakışır..

Mersin kent merkezini canlandırmanın olmazsa olmaz koşulu… (06.03.2020)

Mersin kent merkezini canlandırmanın olmazsa olmaz koşulu…

Uzun zamandır dillerden düşürmediğimiz söylemdir ‘kent merkezini canlandırma’ iddiası, hayali..

Aidiyet duygusunu oluşturamadığımız, kentlilik bilincinden uzak bir kentte, canlandırmanın nasıl olacağı, hangi beklentiyle yol alınacağı, hedefin ne olduğu tartışılmaz ama durmadan aynı terane yinelenir durur: “kent merkezini canlandıralım”

Eski Valilerden Hasan Basri Güzeloğlu bir ara bu canlandırma işine yoğunlaşmış, onun çabalarıyla yol da alınmıştı.

Sonra ne oldu?

Ardına düşen, takip eden çıkmayınca Güzeloğlu’ nun o çabaları bir süre sonra tavsadı, tayininin çıkmasıyla da unutuldu gitti.

Bir dönem umutlandığımız ‘Tarihe gülümseyen Mersin’ projesini bugün hatırlayan kaç kişi çıkar?

Oysa öyle çok uzun zamandan söz etmiyorum. Henüz on yaşını doldurmamış bir hayalin bu kadar çabuk ölmesi, öldürülmesi karşısında başımızı öne eğip susmanın ötesinde bir şeyler söylenmesi gerekmez mi?

Son günlerde Akdeniz Belediyesi, özellikle de aynı belediye kent konseyinin canlandırma yönündeki yeniden depreşen çabalarını görünce doğal olarak umutlanıyor insan..

Umutları yeşerten nedenlerin başında Belediyenin son yerel seçimlerle iktidara yani AKP’ ye geçmesi geliyor.

İktidar gücü deyip geçmeyin..

Canlandırma için gerekli fonlar orada, restorasyon izinleri orada…

Çoğu devlete ait kurumların işgalindeki binaların çağa uygun işlevler kazandırılarak, yeniden kamuya açılması da ancak iktidarın desteğiyle sağlanabilir..

Peki bu nasıl gerçekleştirilecek?

Kent merkezi demişken aslında Uray caddesi eksenli bir yenileme ve etkinleştirme çalışmasıyla işe başlamak gerekir diye düşünüyorum.

İyi de bugüne kadar kısacık tarihine sahip çıkamamış ve her gün bir mekanı resmi kurumların işgal etmesine ses çıkarmamış bir kent gerçeği ortadayken bu biraz naif iyimserlik değil mi?

Eski hapishane jandarma tarafından restorasyon adı altında yeni ve ucube bir binayla taçlandırılmakla kalmadı, 12 Eylül darbesinin ağır havasında bir sabah yüz yıllık Mücahitler Caddesi kapatılıp duvar örülerek Jandarma komutanlığının o binalarına katılırken tek bir kurumun sesini, tepkisini duyan oldu mu?

Jandarma caddeye duvar örerken, bir süre sonra tarihi bir başka binada hizmet veren Mağazalar Karakolu da bulunduğu sokağı iki tarafından barikatlar örüp trafiğe kapatıp bırakın aracı yayanın bile sokaktan geçmesini sorunlu hale getirdi.

Sağlık Müdürlüğü kentte başka yer kalmamış gibi restorasyonu tamamlanan denize nazır bir başka konağa yerleşti.

Ve tüm olanlara rahmet okutacak, ‘ yok canım o kadar da değil’ dedirten muhteşem finali Mersin’ in sembolü, kurtuluş savaşından başlayarak Mersin’ e damgasını vurmuş, adını Caddeye vermiş ‘Uray’ yani Valilik konağına yerleşen Jandarma gerçekleştirdi.

Restorasyonu tamamlanan konağın ilk başlarda Valilik protokol mekanı olarak değerlendirilmesi bekleniyordu.

Hatta eski Vali güzeloğlu’ nun hayali, konağın önündeki tüm binaların yıkılıp cephenin denize açılmasıydı.

Öyle olmadı, en azından kent müzesi olarak halka açılmasını umut ettiğimiz tarihi konak önce Vergi Dairelerine tahsis edildi, sonrasında da etrafı barikatlarla örülüp Jandarma’ ya…

Bu ve benzeri işgaller sona ermeden, kapatılmış caddeler, sokaklar eski haline getirilmeden, insanların huzur içinde dolaşabileceği, tarihi koklayabilecekleri bir kent merkezini yeniden canlandırmak, halka ve Mersin’ i solumak isteyenlere açmak mümkün mü?

anayasayla güvence altına alınmış en doğal hakkımız olan sahillerimizin, kamu yararına uygun biçimde kamuya açık olması gerekirken, o sahili işgal eden ve denizle Mersinli arasına duvarlar ören Orduevi’ nin ürettiği ve bir an önce çözülmesi gereken dayanılmaz sorunu saymıyorum bile.

Kentin sembolü stadyumu yıkıp yerine Millet Bahçesi yapan irade, halkın denize ulaşmasını engelleyen anayasaya aykırı durumu engelleyemez mi?

Özetin özeti yıllardır savunduğum görüşü yineleyeyim:

Kent merkezini canlandıracaksanız, önce resmi  gayri resmi kurumların keyfi cadde, sokak, sahil işgallerine son vererek başlayın, halka ait olanı halka verin, sonrası kendiliğinden gelecektir..

Mersin’ in en önemli dinamiğini bekleyen tehlike.. (03.03.2020)

Mersin’ in en önemli dinamiğini bekleyen tehlike..

150 yıl önceki esamisi bilinmez balıkçı köyü bugün Anadolu’ nun dünyaya açılan en önemli kapısı haline geldiyse, gelişmede en önemli rolü limanın oynadığı yadsınamaz bir gerçek..

Gerçekten de limanı çıkardığımızda mevcut Mersin’ den geriye ne kalır?

Mersin genç bir kent olarak; dış ticaretin nabzının attığı, geçen yüz yılın başında küçücük kasaba iken bile yabancı ülke konsolosluklarının, yerli yabancı pek çok bankanın boy gösterdiği, İstanbul ve İzmir ile aynı yıllarda Ticaret Odasının kurulduğu bir kent olduysa bu gelişmelerin temeli tümüyle limana dayandığı konusunda sanırım herkes hem fikirdir..

Konteyner taşımacılığının gelişmesi, limanla bağlantılı transit taşımacılığın komşu ülkeler başta olmak üzere Kafkasya’ ya ve Türki Cumhuriyetler’ e kadar uzanması Mersin limanını her geçen gün biraz daha hareketlendirdi. Limanın canlanmasıysa Mersin’ de yaşayan herkesi yaptığı işle orantılı da olsa olumlu yönde etkiledi.

Bugün, konteyner elleçleme kapasitesi göz önüne alındığında artık doyum noktasına gelmiş bir liman ve bu limanın kentin refahına eskiden olduğu kadar katkı yapamaması çıplaklığıyla ortada..

Son beş yıldır her platformda dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştığım asıl tehlike ise mevcut limanın kan kaybetmesinin ötesinde kapıya dayanmış durumda.

O tehlike, Gaziantep’ i İskenderun körfezinde Dörtyol civarına bağlayacak yeni alternatif yolla ‘geliyorum’ diyor..

Gaziantep, Dörtyol arasında yapımı süren yol tamamlandığında Gaziantep’ in limana uzaklığı 110 kilometreye düşecek..

Sadece Gaziantep te değil..

Gaziantep’in çevresinde ve doğusunda kalan tüm iller yanında Irak, İran başta olmak üzere bugüne kadar Mersin limanı üzerinden yürümekte olan tüm taşımacılık mevcut yolu 200 kilometre kısaltan ve mesafeyi 5 saatten bir saate indiren yeni güzergaha kayacak..

Kısaca Mersin limanı Adana, Kayseri, Konya ile olan taşımacılık potansiyeliyle yetinmek zorunda kalacak..

Bugün küresel rekabetin en küçük maliyet hesabını göz önünde bulundurduğu gerçeği de, deniz yoluyla gelen yükün lojistik anlamda böylesine avantajı kaçırmayacağını ortaya koyuyor.

Dolayısıyla, hiç kimse ortaya çıkacak ve tüm taşımacılık sektörünü çekecek yeni cazibe merkezine hayır diyemez..

Peki Mersin, uzun vadede kentin ölümü anlamına gelecek böylesi geri döndürülemez gelişme karşısında ne yapabilir?

Sürecin durdurulması hatta yavaşlatılması gibi ekonomik gerçekliğe aykırı bir durum çıkmayacağına göre, başta kent dinamikleri olmak üzere Mersin’ de yaşayan herkesin yeni sürece uygun yeni strateji geliştirmeye, bu strateji çerçevesinde adımlar atmaya, yerel ve merkezi iktidarları önerilecek o büyük projenin bir an önce hayata geçirilmesine ikna etmesi gerekiyor.

Gelmekte olan ölümcül dalgayı tersine çevirecek projenin adı Mersin konteyner Terminal Limanı’ dır..

Mersin 2009′ da ÇED süreci tamamlanan ve kalkınma planlarında da son bir yıla kadar Mersin Ana Limanını hayata geçirerek İskenderun Körfezinde yer alan ve alacak olan tüm limanlar başta olmak üzere Doğu Akdeniz’ in en önemli aktarma limanı olur.

O proje hayata geçtiği gün kent küllerinden yeniden doğar ve bugün 2 milyon konteyner kapasitesiyle duraklama hatta gerileme dönemine giren Mersin, ülke gerisine düşen kişi başı milli geliri iki katına çıkararak, bölgedeki tüm ülkelerin lojistik merkezi haline gelir..

Kısaca yaklaşmakta olan tehlikeyi savuşturmak hatta tersine çevirip, tehditten fırsat yaratmak mümkün..

Bunun için Mersin dinamiklerinin bugüne kadar gösteremedikleri birlikteliği ortaya koymaları, ana liman projesini yaşam sebebi sayacak ciddiyetle her platformda dile getirip, o çok şikayet edilen güçsüz lobi iddialarını boşa çıkaracak yeni yol haritası, yeni bir öykü yazmaları gerekiyor..

“bu kentin sahibi yok” iddiasının efsaneden ibaret olduğunu, dost düşman dünyaya gösterme fırsatı önümüzde.

Ya başarıp refah içinde Mersin’ i yeni baştan yaratacak, ya da gelmekte olan ölüme birlikte razı olacağız.

Kaderimizi kararlılığımız belirleyecek..