Dünyada gelir desteği modellemeleri.. (30.6.2020)

Dünyada gelir desteği modellemeleri..

Konu koronavirüs salgınıyla yeniden gündeme gelse de, vatandaşlara  gelir desteği  sağlama uygulaması ve uygulama üzerinden başlayan araştırmalar, tartışmalar çok gerilere gidiyor..

Bilimsel araştırmalara malzeme yapılmasına yol açan deney amaçlı uygulama 1974-1979 yılları arasında Kanada’ da gerçekleşmiş..

Kırsal Manitoba eyaletinin  Winnipeg şehrinde federal hükümetin sağladığı kaynak desteğiyle tüm vatandaşlara gelir düzeylerine bakılmaksızın belli miktarda aylık para ödendi.

Burada ödemeler bireyin gelirine göre değil yaşına göre kademelendirildi.

Örneğin 12 yaşına kadar olan çocuklara belirlenen aylığın %30’u, 12-18 yaş grubundakilere %50′ si, 18-65 yaş arasındakilere %100’ü ve 65 yaş üstündekilere %150′ si kadar para verildi.

Kaynak aktarımı 5 yıl sürdü.

Başlangıçta programa getirilen tüm eleştirilerin aksine ortaya çıkan tablo, desteği savunan uzmanları dahi şaşırtacak kadar olumluydu.

Örneğin gelir desteğine karşı çıkanlar; uygulamanın tembelliği teşvik edeceği, istihdamın azalması nedeniyle milli gelirin düşeceği ve sonunda, tembel, hedefsiz ve moralsiz insanların çoğunluğu oluşturmasıyla toplumun çökeceği tezini dillendiriyordu.

Oysa beş yılın sonunda ortaya çıkan tablo çok daha farklıydı..

Herkese sağlanan gelir desteğine karşın Manitoba modelinde  toplam çalışma saatleri sadece %1 düzeyinde azaldı.

Buna karşı farklı yaş gruplarında bakın neler ortaya çıktı:

Gençler mali baskılarla öğrenimleri yarıda kesmeden tamamladıkları gibi gelecek kaygısı ortadan kalktığı için, para kazanma potansiyeli olan dallara değil, sevdikleri alanda eğitime yoğunlaştılar.

Girişimciler kaygısız araştırmalara yönelirken, sanatçılar  yeteneklerine uygun eserler yaratmaya yöneldiler.

Sağlık giderleri düştü, çocuklar ebeveynleriyle daha uzun zaman geçirip, çok daha olumlu gelişme gösterdiler.

Kanada’ nın herkese eşit aylık gelir desteği tek model değil..

ABD ve İngiltere’ de Fridman’ dan beri tartışılan bir başka modelde belirlenecek ve yaşamı idame ettirmeye yetecek bir gelir miktarı belirlenecek, bunun altında kalanlara aradaki fark ödenirken, hiç geliri olmayanlara da kesintisiz gelir desteği sağlanıyor..

Dünya ölçeğinde mali portresi hayli küçük, yarattığı etki itibariyle ise hayli ses getiren bir başka uygulama  yoksul Afrika’ nın okyanusa açılan ülkelerinden Namibya’ da denendi.

Başta, Dünyanın en büyük uranyum ve elmas yataklarına sahip, mineral zengini ve ihracatçısı ülkenin bir kesimi bolluk içinde yüzerken, nüfusun %30′ u, bir başka ifadeyle üçte biri günde 2 dolardan az parayla hayatını idame ettirmek zorunda.

Gelir adaletsizliği öylesine büyük ki, nüfusun %10’u yıllık gelirin yarısından fazlasını (son verilere göre %55′ ini) iç ederken geri kalan ve özellikle kırsal kesimde yer alan büyük çoğunluk açlıkla baş etmeye çalışıyor..

Namibya’ da 2008 yılında hayata geçirilen uygulamayla yoksul kişilere aylık 100 Namibya doları (günümüzdeki pariteyle 6 dolar) dağıtıldı. Aslında pek çok Afrika ülkesine göre daha iyi durumda olan ve ortalama milli geliri 5 bin doların üstünde bir ülke için konuşulmaya bile değmez bir destekti bu..

Ama sonuçları itibariyle başta diğer Afrika ülkeleri olmak üzere tüm dünyanın ilgisini çekti.

yoksul kesimlerde yüksek olan suç oranları hızla düştü, çocuklar arasındaki yetersiz beslenmeden kaynaklı hastalık ve ölümler azaldı. Yoksul çocukların okula devam oranları yükseldi. Bu ise okuma yazma oranlarını arttırdı.

**

Koronavirüs salgınından önce de evrensel gelir desteği dünyanın çeşitli ülkelerinde tartışılan, yer yer uygulanmaya çalışılan bir kavram..

Yapay zeka ve robotlar hayatımızda daha etkin rol oynamaya başladığından beri dünya küresel boyutta ortaya çıkacak milyarlarca insanın hayatını nasıl idame ettireceği sorularına yanıt aramakta.

Yuval Noah Harari hayli ses getiren 21. yüzyıl için 21 ders kitabında bilişim çağının etkisiyle çok daha önemsiz hale gelecek devasa boyutlarda işsizler ordusunun nasıl yaşatılacağı sorusuna cevap bulmaya çalışıyor.

Harari’ nin de önerdiği tek somut öneri evrensel gelir desteği..

Yoksullara evrensel temel destek konusunda Harari’ nin dillendirdiği önerilerden yola çıkarak, iki yıl önce geleceğe yönelik beklentilerin hatta fantezi olarak tanımlanacak öngörülerin salgınla birlikte nasıl gündeme oturduğu, bugün pek çok ülkenin giriştiği farklı denemeler, dünyaya sağlayacağı fırsatlar yanında meselenin açmazları bir sonraki makale konusu olsun..

Otları yok ederken, insanları öldüren ilaç.. (28.6.2020)

Otları yok ederken, insanları öldüren ilaç..

İlacın etken maddesi glifosat..

Çeşitli ülkelerde çeşitli markalar adı altında üretilip satılıyor..

Yoğun kullanım alanı; bahçe ve tarlalarda ekinlere, meyve ağaçlarına rahat yüzü göstermeyen yabani otları yok etmesi..

Glifosatı üretip dünya tarım alanlarında yaygın kullanımını sağlayan şirket Monsanto adıyla maruf ünlü dünya devi..

Monsanto ününü glifosat içeren Roundup adlı ot katili zehirli ilaçtan çok daha önce Vietnam savaşı sırasında yerli gerillaların saklandığı Vietnam ormanlarını yok etmek amacıyla geliştirip ABD ordusuna sattığı Agent Orange adlı zehirle pekiştirir. 8 yıl süren o savaşta ABD, 75 bin tondan fazla Agent Orange kullandı. Zehirle Vietnam ormanlarının yarısı yakılıp yok edildi. 400 bin insan öldü, yarım milyon çocuk sakat doğdu. Bu kadar değil. Monsanto kitle ölümlerine yol açan ve artık savaşlarda bile kullanımı yasaklanan ünlü Sarin gazının da üreticisi..

İnsanlık suçlarının işlenmesine katkı veren ve 1970′ lerden beri Roundup isimli tarım zehirlisini kendi ülkesi ABD başta olmak üzere tüm dünyaya pazarlayan Monsanto 2016 yılında el değiştirip 66 milyar dolara Alman Kimya Devi Bayer’ e geçti.

Bayer aslında hepimizin cebinde, başucunda bulundurduğumuz Asprin ile tanınsa da tarımsal ilaçlar da üreten bir şirket. Monsanto’ yu alırken AB’ nin pek sıcak bakmadığı ancak ABD’ de gittikçe yaygınlaşan GDO’ lu tohum pazarına girmek ve zaten etkin olduğu Avrupa tarımını bu tohumlara açmak..

Bayer’ in Monsanto’ yu satın alması tüm dünyada büyük yankı uyandırıyor ancak borsacıları heyecanlandıran birleşmeye karşı filmlere, belgesellere konu olacak bir başka gelişme yaşanıyor.

Küçük bir kasaba okulunun bahçesini saran otları yok etmek amacıyla ilaçlayan Johnson isimli çalışan soluduğu havadan etkilenerek rahatsızlanıyor. Gözetim altına alan doktorlar kısa süre sonra kötü haberi veriyorlar. Johnson lenf kanserine yakalanmıştır ve sorumlu Monsanto’ nun ürettiği Roundup isimli ot katili ilaçtır..

2014′ te kansere yakalandığını öğrenen Johnson bir hukuk bürosuyla anlaşıyor ve şirket aleyhine 2018′ de Los Angeles eyalet mahkemesinde dava açıyor. Kısa zamanda jüri ortaya koyulan belgeleri, sattığı Roundup kutuları üzerine ‘kanser yapabilir’ uyarısı yazmaya bile gerek duymayan şirketi suçlu buluyor ve mahkeme Monsanto’ yu bir başka ifadeyle şirketin yeni sahibi Bayer’ i 289 milyon dolar tazminata mahkum ediyor.

Karar emsal teşkil ediyor. Kısa zamanda binlerce çiftçi çeşitli eyaletlerde benzer gerekçelerle Bayer’e karşı davalar açıyor..

Bayer satın aldığı günden beri büyüyen ve on binleri aşan davalara karşı avukatlar ordusuyla baş etmeye çalışıyor ancak her dava yüklü tazminatlarla sonuçlanınca uzlaşma yoluna gidiyor.

Yaklaşık 125 bin mağdurun açtığı davalarda uzlaşmayı kabul eden 95 bin davacı ve onların avukatlarına toplam 10,9 milyar dolar tazminat ödemeyi kabul ediyor. Geriye kalan 30 bin civarında mağdur ise uzlaşmayı ret etmiş durumda..

Bayer, Monsanto, Roundup vs. ile ne ilgimiz var? Orada işleyen hukuk sistemi mağduru korumuş ve uğradığı zararı telafi anlamında adil karar vermişse bundan bize ne? Diyenler çıkabilir.

Var çünkü; 2015 yılında Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu (IARC), glifosatı “muhtemel kanserojen” olarak sınıflandırdı. IARC her hangi bir kurum değil. Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı kuruluş..

İşte IARC’ ın kanserojen olarak nitelendirdiği glifosat isimli etken madde içeren ilaçların Türkiye ile ve özellikle de Adana-Mersin-Antalya kesimindeki tarım üretimiyle, üreticileriyle hayati ilgisi var.

ABD’ de Roundup adıyla üretilip satılması gibi glifosat ithal edip farklı markalarla piyasaya süren pek çok zirai mücadele firması yıllardır bağ bahçe üreticisine ‘yabani otları yok eden sihirli ilacı’ pazarlıyor.

Ve bunların önde gelenleri Tarsus’ta üretim yaptıkları, çevredeki çiftçilere ürün sattıkları sır değil..

İlacı alıp bahçesine, tarlasına boca edenlerin hem kendileri ciddi risk altında hem de o bahçelerden toplanan ürünleri yiyenler.

Bu kadar da değil.. Glifosat ve benzeri zehirli ilaçlar topraktan yer altına sızarak içtiğimiz sulara kadar hepimizi zehirliyor..

Çare?

Çare, zehirli tarım ilaçlarını başta etken maddesi Glifosat olmak üzere tümüyle yasaklamak..

Türkiye’ de havamızı, suyumuzu, toprağımızı zehirleyen ve kansere davetiye çıkaran pestisit miktarı 60 bin tona ulaşmış bulunuyor. Pestisitlerin %13’ü ise glifosat temelli ilaçlar..

Bunların üretim ve pazarlanması önlenmediği sürece daha çok kanser vakalarıyla karşılaşmamız kaçınılmaz.

Çocuklarımız risk altında ve bu riskleri bertaraf etme konusunda gidilmesi gereken hayli zor, karmaşık çileli yolumuz olduğu açık..

Açık çünkü, denetleme ve gerektiğinde yasaklama görevini yerine getirmesi gereken bakanlığın zehirli ilaçları yasaklama yerine ‘depodakiler bitene kadar’ mantığıyla ilaç kullanımını ucu açık halde bıraktığı iddiaları var.. Üstelik iddiayı dillendiren Ziraatçılar Derneği Başkanı..

Özetleyip bazı sorularla noktalayalım meşum ve vahim konuyu:

Bayer ABD’ de tarihin en büyük tazminatlarından birine mahkum edilirken aynı etken madde içerikli Fire, Akbash, Knock Out, Knockdown, Ranidap gibi isimler taşıyan ürünler Türkiye’ de peynir ekmek gibi satılıyor. Özellikle Tarsus’ lu bir firmanın hayli büyük pazara sahip olduğu iddia ediliyor.

Kamu sağlığı adına Tarım Bakanına sormak en doğal hakkımız:

Bakanlık olarak yetki alanınıza giren bu ilaçlarla ilgili denetim yapıyor musunuz?

İddia edilen ürünler halen piyasaya veriliyorsa bu konuda hangi önlemleri, ne zaman alacaksınız?

Barselona’ dan derslerle Eski Mersin’ i canlandırmak.. (23.6.2020)

Barselona’ dan derslerle Eski Mersin’ i canlandırmak..

Önceki makalede ‘çökmüş’ Mersin kent merkezini canlandırma çabalarında Bit Pazarı’ nın önemine değinmiş, hazırlanacak ‘Çarşı merkezli projenin hayata geçirilmesiyle deyim yerindeyse üzerine ölü toprağı serpilmiş Mersin’ in ayağa kalkmasında bölgenin lokomotif görev üstleneceğine dikkat çekmiştim.

Bu konuda ülke dışından Barselona ve ülke içinden bize komşu sayılacak Gaziantep iki önemli örnek..

Bir zamanlar limanı ve Avrupa’ nın dokuma, tekstil ağırlıklı en önemli sanayi merkezlerinden biri sayılan Barselona 1960’larda gerilemeye başladığında en büyük darbeyi kent merkezi gördü. Halk çevredeki diğer yerleşimlere, banliyölere kaçarken Barselona’ yı Barselona yapan nüve ‘çöktü’..

Franko’ nun ölümü ve ardından aşırı merkeziyetçi yönetimin yerini yerelliği öne çıkaran demokratikleşme süreci alınca, farelerin cirit attığı eski Barselona’ yı kültür şehri yapma çabaları yoğunlaştı.

Çalışmalar iki sorunun çözümüne yoğunlaştı.

Barselona bir deniz kentiydi ancak halkın denizle buluşması çoktandır çekip gitmiş tesislerin ördüğü duvarlarla imkansız kılınmıştı.

Başlatılan kentsel dönüşüm ve yenileme çalışmalarında halkın ve gelecek tüm ziyaretçilerin denizle buluşmaları en öncelikli hedef olarak belirlendi.

Barselona ile Mersin’ i kıyaslamama yol açan ikinci ciddi sorun da benzer:

Tıpkı Mersin gibi Barselona’ nın da ciddi anlamda öne çıkarılacak bir kent meydanı yoktu, meydan olabilecek yerlerde bir dönem rantına kurban edilmişti.

Dönüşüm o sorunları da çözmeyi amaçladı..

Mersin kent merkezi yıllardır adım adım ölüme sürüklendi.

Mucidi ABD bile Alış Veriş Merkezlerinden vazgeçerken Mersin ‘kent merkezini’ kaderine terk edip, AVM macerası peşinde yeni bölgelere kaydırıldı..

Bu bölgelerin alt yapısı için savrulan paralar, merkeze hasredilse çok daha az bütçelerle ‘eski Mersin’ ayağa kaldırılabilir, cazibe merkezi haline getirilebilirdi, öyle yapılmadı.

Aksine yüzyılların eseri kent merkezindeki doğal plajdan başlayarak tüm kumsallar doldurularak araç trafiğini rahatlatma adına doğa katledildi.

Küçücük bir köyden liman şehrine dönüşüm sürecinde Gümrük Meydanı ve yanı başında Yoğurt Pazarı gibi iki mihenk taşına sahipken, kent merkezinin yok edilmesi sürecinde o meydanlar da tarumar edildi.

Yıllardır bıkmadan dile getirdiğim Mersin kent merkezini canlandırma konusunda pandeminin etkisiyle bugün tarihi bir fırsat var önümüzde…

Müftü Deresi doğusundan başlayarak Gümrük Meydanı ve Uray Caddesini kapsayan Katolik Kilisesine kadar uzanan ‘çökmüş’ eski şehri ayağa kaldırmak..

Bunun gerçekleşmesi merkez ilçe Akdeniz ile Büyükşehir’ in el ele vermesiyle mümkün..

Millet Bahçesi ön görünüm alanı olarak belirlenen Çamlıbel Balıkçı Barınağı-Orduevi arasındaki sahil halkın denize girebileceği doğal plaj olarak yeniden düzenlenir.

Silifke ve Atatürk Caddeleri yapılacak iyileştirmelerle yeniden cadde mağazacılığına ev sahipliği yapmaya başlar.

Ara sokaklardaki eski Mersin evlerinin kafeler, küçük butik konaklama tesislerine dönüşmesi için başta alt yapı olmak üzere her türlü destek sağlanır.

Balıkçılar Çarşısı ve Bit Pazarı yeni dönemin ruhuna uygun biçimde düzenlenir.

Gümrük Meydanını kuşatan ucube yapılar kaldırılır, meydan eski günlerindeki haline dönüştürülür.

Meydana adını veren Gümrük İskelesi sembolik te olsa canlandırılır.

Belediye taşeronlarının rant uğruna betona boğup yeşilini öldürdükleri Yoğurt Pazarı eski haline getirilir.

Taşları bile sökülen Rum Ortodoks Kilisesinden geriye kalan kapısının tozlarını alıp, yeniden gün yüzüne çıkarmak bile Bit Pazarını ziyaret için vesile olacak…

Koronavirüs salgını sosyal mesafe kavramıyla tanıştırdı bizi.

O kavram ise AVM’ lerin, büyük otellerin, kalabalık restoranların döneminin sona erdiğini ilan etmekte.

Yeni dönem küçük ve tarih/kültür kokan tesislerin öne çıkacağının habercisi..

Eski Mersin’ den yeni dönemin ruhuna uygun bir kültür/sanat bölgesi yaratmak mümkün..

Kent merkezine daha fazla kıymadan, aç gözlü saldırılardan kurtulmuş son mevzileri koruyup bu kent insanına ait mekanları yeniden kent insanına sunmak..

Hayır, ‘çok şey istemiyoruz’

Halka ait olmasına rağmen; göz dikilen, gasp edilen kamu alanlarını yeniden kamuya kazandıran anlayışın hakim olması; arzulamaktan, dilemekten çok hak edileni talep etmektir.

Ve Mersinli geç te olsa bunu bekliyor..

Tozunu alabilirsek Bit pazarı’ na nur yağacak… (20.6.2020)

Tozunu alabilirsek Bit pazarı’ na nur yağacak…

 Yıl 2014..

Yerel seçimlerin sonuçlanmasıyla birlikte, Büyükşehir Belediyelerinin faaliyet ve yetki alanlarını tüm ili kapsayacak biçimde genişleten uygulama hayata geçti.

Böylece Osmanlı döneminden kalma, 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi ile kurulmuş il özel idareleri de Büyükşehir statüsündeki tüm illerde ortadan kalktı.

İl özel idarelerinin o güne kadar yaptığı tüm işlerle birlikte personelinden ekipmanına tüm varlık ve yükümlülükleri de olduğu gibi Nisan 2014 itibariyle artık Büyükşehir Belediyelerine aitti.

Ancak devir çok ta sağlıklı yürümedi.

Örneğin Valilikler makine parklarını deyim yerindeyse Belediyelerin sırtına yıktılar ama gayrimenkul devirlerinde aynı cömertlik görülmedi. (Mersin’ den küçük bir örnek, il özel idaresi hizmet binası Büyükşehir Belediyesine devredilmedi, Valilik devasa binayı bünyesinde tuttu.)

Mersin’ de en ilginç paylaşım eski Özel İdare iş hanları ve çevresindeki çarşı üzerinden yaşandı. Deprem riski taşıyan binalarla birlikte halkın Bit Pazarı dediği alan bir anda Belediye uhdesine geçti. Ardından da Mersin’ e yabancı Belediyecilik kollarını sıvayıp burayı otopark yapmak üzere hülyalara daldı.

Bit Pazarı ve çevresinin ekonomik değerini, oradan evine her gün ekmek götüren binlerce insanın durumunu bilmeyenlerin rüyadan uyanması uzun sürmedi.

Tam o günlerde Bit Pazarı ve çevresindeki çarşıları ele alan birkaç makale kaleme almış, 150 yıllık genç Mersin’ in kısa tarihinin en değerli mekanlarından biri olan ‘Çarşı’ nın kent üzerindeki önemine ve taşıdığı ekonomik potansiyele dikkat çekmiştim.

Diyarbakır, Urfa, Antep, Antakya gibi binlerce yıllık kadim şehirlerdeki çarşıların küçük dokunuşlarla nasıl cazibe odakları haline getirildiğini, benzer bir canlandırmanın kente sağlayacağı katkıları örneklerle anlatmaya çalışmıştım.

Aşağıdaki alıntı Temmuz 2014’teki o makalelerden birinden:

(…)”Bakmayın eskilerin “Eskiye rağbet olsa bit Pazarına nur yağardı” teranelerine…

Şimdi eskiye rağbet zamanı ve dünyadaki tüm Bit Pazarlarına da nur yağıyor.

Eski çarşılar modern alışveriş merkezlerinden daha çok konuk çekiyor.

Beş yıldızlı otellerden çok tarihi konaklar tercih ediliyor.

Bunlar bizim yerel gerçeğimiz de değil, tüm dünyada genel kabul gören yeni akım bu.

Dünyada yankılanan tüm belgeseller şehirlerin çok renkli, gürültülü de olsa çok sesli çarşılarının curcunalarına özel önem veriyor…

Çin’ de Tayvan’ da da böyle, Amsterdam’ da Berlin’ de de…

Ama on bin yıllık dünya medeniyetinin beşiği Ortadoğu adına bu çok daha önemli bir zenginlik kaynağı olarak her gün yeniden keşfedilmekte.

Antakya çarşısını yok edin, geriye turisti gezdireceğiniz, oyalayacağınız ne kalır acaba?

Mardin’ in, Diyarbakır’ ın, Urfa’ nın ve hele Antep’ in yeni baştan yaratılan çarşıları olmasa her gün keşfe çıkar gibi bu şehirlere koşan yerli/yabancı konukları çekme şansı olur muydu?

Mersin sözünü ettiğim tarihi çarşılar bakımından şanssız bir kent.

Gerçi kendisi 100-120 yaşında olan, kısacık geçmişe sahip bir kentin tarihi çarşısı mı olur?

Yanıtı zor bir soru bu ama şartların getirip önünüze koyduğu, hiç bir mimari tasarıma dayanmayan, neredeyse kendiliğinden doğmuş böyle bir pazar hatta panayır var Mersin’ de…

(…) Çiçeği burnunda Büyükşehir Belediye Başkanına ve ekibine kalırsa, İl Özel İdareden Belediyeye geçen iş hanları boşaltılmakla kalmayacak, bit pazarı da boşaltılıp katlı oto park yapılacak.

Üç bin civarında esnafı işinden etmek, yıkılmış kilisenin artık yerinde yeller esse de, tarihi özelliğini ve büyük ihtimalle sit alanı niteliğini koruyan bir yeri yerle bir etmek o kadar kolay mı?

Hadi yasal süreci işlettiniz, hukuk işleyecekse çözülmesi imkansız “sit alanı” sorununu da çözdünüz ve önünüzde bir engel de kalmadı diyelim, yıkmanın getirip götüreceklerini, kısaca attığınız taşın ürküteceğiniz kurbağaya değip değmediği hesabını enine boyuna yaptınız mı?

Geçtiğimiz günlerde Çamlıbel balıkçı barınağının kaldırılmasıyla başlayacak sürecin sunduğu fırsat sayesinde üzerine ölü toprağı serpilmiş eski Mersin’ i ayağa kaldıracak projeyi anlatmaya çalışmıştım.

O projenin ön yüzünü daha da çekici hale getirecek arka yüzünün iki önemli ayağı var: Bunlardan biri mevcut balık pazarı, diğeri de bit pazarı… İkisini de mevcut dokusunu, kokusunu koruyarak restore etmek, herkesin ilgisini çekecek tarihle bugünü buluşturan güzelliğe kavuşturmak mümkün.

Aslında bu konuda Mersin’ e çok benzeyen bir şehrin hayata geçirdiği inanılmaz örnek projeler var. (Antep’ te en az on mekân eskiyi yıkmadan sihirli dokunuşla kazandırılmış, Diyarbakır Sait Paşa çarşısı da öyle)

Ama ben Türkiye’nin dört yanından örnekleri bırakıp Mersin’e çok benzeyen ve İzmir’ in hedeflediği konsepte de uygun Kemeraltı Çarşısından söz edeceğim.

Kruvaze turizmi sayesinde İzmir’ in makûs talihini tersine çevirme mucizesinin en önemli ayağı Kemeraltı çarşısını canlandırma, kente kazandırma projesi…”

2014′ teki çarşıyı kurtarma feryadı özellikle Çarşı esnafının direnciyle yankı buldu ve otopark yapma saldırısı püskürtüldü ancak tüm çabalara karşı çarşıyı canlandırıp küçük bir Kemeraltı yaratma beklentisi bugüne kadar gerçekleşmedi.

Oysa koronavirüs saldırısı sonrası gözden iyice düşen AVM modası artık yerini yeniden Cadde mağazacılığına bırakıyor.

Dar alana hapsolmuş Mersin kent merkezi ve o merkezin çekirdeğini oluşturan Bit Pazarı- Balıkçılar Çarşı aksının Çamlıbel balıkçı barınağı ile önündeki sahil ve kumsala eklemlendiği düzenleme gerçekleştirilebilirse çöken eski Mersin küllerinden doğmakla kalmaz, yeniden hayat bulmaya aday cadde mağazacılığının da lokomotifi olur..

Bu konuda pek çok başarılı örnek var ama ben Avrupa’ dan Barselona ve bizden eski Antep’ in canlandırılması çalışmalarına değinmek istiyorum.

Özellikle Barselona pek çok benzer yanıyla Mersin’ e ilham verecek bir kent…

Bir sonraki makalede Barselona’ dan alınacak dersleri anlatmaya çalışacağım..

Çeşmeli-Taşucu otoyolu, Mersin’ in umutları Kaf dağının ardında.. (16.6.2020)

Çeşmeli-Taşucu otoyolu, Mersin’ in umutları Kaf dağının ardında..

Yaz başlamadan erdemli-Kızkalesi-Silifke yol çilesi her yıl olduğu gibi bu yıl da başladığına göre benim 10 yıldır geleneksel olarak her sezon kaleme aldıklarıma benzer yeni bir makaleyi yazma vaktidir..

Ama “benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” misali kendim yazıp kendim okuduğuma ve dile getirdiğim sorun asıl el atması gerekenleri pek ilgilendirmediğine göre bu yıl farklı bir şey yapayım istedim..

2013 makalesinden bir bölümü noktasına dokunmadan “keş yapıştır” buradan paylaşacağım..

Okuduktan sonra bir şeylerin değişip değişmediği kararını siz verin:

” Erdemli-Silifke yolunun hikâyesi ise çok daha trajik… (mizah anlayışınıza göre belki de komik)

Dediğim gibi yol ihtiyaca yeterince cevap veriyordu hatta işlev olarak dün bugünden iyiydi, ama Taşucu-Anamur arasına yeterli kaynak bulamayan devlet, iş Erdemli-Silifke yoluna gelince para akıtmaya başlıyor.

Yol kazılıp yeniden düzenlenirken, genişletme yerine orta refüj düzenlemesi ve iki yana kaldırım yapılarak daraltılıyor.

Yanlış okumadınız…

Limonlu-Ayaş arasından geçenler, şehirlerarası bir yolun iki yanına döşenen taşlarla yapılan ve yapılmakta olan kaldırımları şaşkınlık içinde seyrediyor.

İş kaldırımla da bitmiyor. Eskiden emniyet şeridi olarak kullanılan ve acil geçişlere olanak veren orta refüj bu kez banketlerle bölünüp yeşillendiriliyor ve genişletiliyor.

Üç şeritli yol genişletileceğine, kaldırım ve orta refüj sayesinde iki şeride iniyor.

Faturasını ise hafta sonları yol üzerindeki tatil yörelerine gitme gafletine düşen tatilciler ödüyor.

Bir saatte Adana’ dan, üç saatte Antep’ten gelenler Kızkalesi-Erdemli arasındaki 24 km’ lik yolu beş saatte aşarsa canını kurtardığına şükrediyor.

Bu durumda bir gelen bir daha gelir mi? Onu da yol boyunca tesis yapanlar, işletenler düşünsün…

Devlet şehirlerarası yola kent içinde bile eşine zor rastlanır kaldırım yapmış ya, gerisi Mersin’in sorunu, bürokrasinin umurunda mı?

Peki çare?

Göreceksiniz bir kaç yıl sonra on milyonlarca dolar ödenerek yapılan kaldırım ve orta refüj yeni bir ihale yapılarak ve trilyonlar harcanarak revize edilecek ve yol eski haline getirilerek mucizevi çözüm gerçekleşecektir.

Allahın fakiri sevindireceği zaman “eşeğini kaybettirip geri buldurur” darbımeselini tekrarladığınızı duyar gibiyim.

Eee ne yaparsınız?

İşin kesin çözümü Çeşmeli’ de sona eren otoyolun Taşucu’ na kadar uzatılması ama sahipsiz Mersin’de onun gerçekleştiğini görmeye çoğumuzun ömrünün yetmeyeceğini bilmenizde fayda var…

“Adam olacak çocuk” misali, gördüklerimiz göreceklerimizin teminatı ne de olsa…” *

2013′ ten bugüne bir arpa boyu yol alınmadığı gibi, artan trafik yükü nedeniyle sorun büyüyerek bugün insanları çileden çıkaracak boyuta ulaşmış..

Dünün ‘çile yolu’ bugün işkence yolu olarak anılıyor artık..

Aslında Mersin çok şey istemiyor AK Parti iktidarından..

Merkezi idareye aktardığı kaynakların hakkaniyetle dönmesini de beklemiyor..

Ama üç proje var ki, bunlarla ilgili oyalanmaktan, avutulmaktan yoruldu bu kent..

Gerçekten yorulduk..

Çukurova Havalimanı, Konteyner Terminal Limanı ve Çeşmeli-Taşucu otoyolu..

Aslında üçü de on yıldır yatırım programlarında, üçünün de aciliyetinin herkes farkında ama ‘olmuyor, bir türlü olmuyor ve göreceksiniz yakın zamanda olmayacak ta..

Keşke ben yanılsam..

Ama gidişat yeterince anlatıyor gerçeği..

Türkiye’ nin dört yanındaki projeler iyi kötü ilerlerken, sıra Mersin’ e geldiğinde karşımıza aşılmaz duvarlar çıkıyor. İşiten kulaklar sağırlaşıyor..

Ve korkarım ki, örülen duvarlar zaman içinde yıkılmayacak biçimde güçlendi..

Bu nedenle yaz sezonu boyunca özellikle de hafta sonları siz siz olun, sakın Çeşmeli ötesine gitmeyi aklınızdan geçirmeyin..

* 13 ağustos 2013 tarihli makalenin tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz..

https://abdullahayan.wordpress.com/2013/08/15/mersin-silifke-yolu-veya-iskencesi/

Akaryakıt çiftlikleri ortasında, petrokimya tesisine nazır TOKİ evleri..

Akaryakıt çiftlikleri ortasında, petrokimya tesisine nazır TOKİ evleri..

AK Parti adayı iken girdiği yarışta ipi göğüsleyip Akdeniz Belediye Başkanı olarak çıkan Mustafa Muhammet Gültak ayağının tozuyla 24 Haziran 2019 günü yaptığı açıklamada yıllardır sakız gibi çiğnenen ve kentin doğusunu kuşatan mahallelerin yıkılıp yerlerini toplu konutların alacağı o ‘rüya’ nın gerçekleşmek üzere olduğunu “yaparsa AK Parti yapar” havasında ‘müjdeliyordu.

Yine de temkinliydi çiçeği burnunda başkan..

TOKİ’ nin üstleneceği projede ilk kazmanın 23 ay sonra vurulacağını söylerken, aslında konutların bir sonraki yerel seçimlerde hazır olabileceğini ifade etmek istiyordu.

Aslında kentsel dönüşüm AK Parti’ nin iktidar olduğu 2002’den itibaren Mersin’ in gündemindeydi ancak,  seçilen bölgelerde  dönüşüm sosyal ve ekonomik açıdan sorunlu, siyaseten de riskliydi.

Aşılması zor sorunların başında dönüştürülmesi istenen mahallelerdeki halkın oturduğu mekanlardan ve havasını soluduğu çevreden duyduğu memnuniyetti.

Asıl açmaz da burada başlıyordu. Neredeyse tamamı tapulu olan meskenlerden oluşan bir bölgedeki insanları çıkarıp başka yerlere taşımak hayli zordu. Üstelik o mahalleler siyaseten de ağırlıkları ve potansiyelleri itibariyle Akdeniz Belediyesini, yıllarca HDP ve önceki kardeş partilerin kazanmasını sağlayan güce, dinamiğe sahipti.

Nitekim 2004′ te Akdeniz’ i bir başka partinin (CHP) kazanmasıyla alevlenen kentsel dönüşüm hikayesi tüm hazırlıklar tamamlanmasına ve TOKİ ile Belediye protokol imzalamasına rağmen, proje halkın yoğun tepkisiyle karşılaşınca bir daha anımsanmamak üzere rafa kaldırıldı..

2019 yerel seçimlerine dönecek olursak, HDP’ nin aday belirleme sürecindeki akıl almaz hataları, ittifak şemsiyesi hatırına Akdeniz’ e asılmayan CHP’ nin tavrı derken aradan AKP adayı Gültak sıyrılıp, üst üste üç yerel seçimde Büyükşehir bir yana dişe dokunur tek ilçe kazanamamış partisine merkezdeki en stratejik belediyeyi deyim yerindeyse armağan etti.

Gültak’ ın kazmayı vurmak için bile ilk günlerde 23 aylık vade biçmesinin geri planında işte bu etmenler yatıyordu.

Ancak zaman içinde köprülerin altından çok sular aktığını, bir zamanların girilemez sayılan mahallelerinin özellikle Suriyeli mültecilerin gelmesiyle farklı bir dönüşüm yaşamaya başladığını not etmekte yarar var.

İşte bu değişim, kazmanın vurulmasını öne çekti. TOKİ geçtiğimiz günlerde ilk dönüşümü ATAŞ evleri denilen alanda başlattı.

Başlangıçta 900 konutluk bir projeden söz edilirken, son tanıtım toplantısında ilk etapta 416 konut yapılacağı açıklandı..

Şubat ayında yer teslimi yapılan proje ne zaman tamamlanır, tamamlandığında gerçekten kentsel dönüşüm anlamında hedef seçilen mahallelerden insanlar buraya akın eder mi? Yoksa bambaşka kesimlere mi kucak açar? Tahmin yapmak için erken sorular..

Ancak Koronavirüs salgını ile başlayan yeni normalleşme ışığında proje konseptiyle ilgili birkaç noktaya dikkat çekmek, bazı kaygıları dile getirmek gerekir diye düşünüyorum.

Salgın ile birlikte son yıllara damgasını vuran yüksek yoğunluklu ve çok katlı konut yapma dönemi sona erdi.

Üstelik bu saptama Cumhurbaşkanı ve AK Parti lideri Erdoğan tarafından da artık çok daha yoğun biçimde dile getirilmekte..

Pandemi ile başlayan yeni dönemde çok katlı binaların yerini yatay ve 2-3 katlı yapılar alacak. Kendilerine ait bahçeleri, diğer konutlardan etkilenmeyen havalandırma sistemlerine sahip bağımsız evler artık tercih edilecek.

Bir adım ötesine gideyim: Koronavirüs belasında İkinci dalga gelecek olursa, kentlerden köylere kaçış kaçınılmaz olacak. Bugün bile Hindistan ve Çin başta olmak üzere nüfus yoğunluğu yüksek ülkeler düne kadar ucuz iş gücü gelsin diye teşvik ettikleri köyden kente akışı bugünlerde tersine çevirme, bunun için de köyleri istihdam ve eğitim, sağlık vb. donatılarla daha cazip hale getirme çabasındalar..

Ataş projesi ile ilgili asıl kaygılanmamız gereken sorunlara dikkat çekmekte yarar var:

Seçilen bölgenin tüm çevresi akaryakıt çiftlikleriyle kuşatılmış durumda, bir başka ifadeyle patlamaya hazır bombaların ortasını kentsel dönüşüm alanı olarak belirlemek gibi bir yanlışla başlıyoruz işe.

Mersin’ de yaşayan herkes projeye adını veren Ataş’ a ait depolama alanında patlak veren ve  günlerce kenti tehdit eden 2004 yangınını anımsar sanırım.

Tam 9 bin ton nafta bulunan tankta başlayan yangın günlerce sürdü, başta bölge olmak üzere tüm kentin üzeri kesif dumanla kaplandı, günlerce Mersinlilerin gözüne uyku girmedi.

Kaldı ki bölgedeki risk ATAŞ ile de sınırlı değil, pek çok akaryakıt dağıtıcısı şirket, tüm ülkeye sevk ettiği yakıtı Karaduvar-Kazanlı arasında yer alan tanklarda depoluyor. Üstelik tanklar arasındaki mesafe bugünlerde gündeme gelmese de sürekli tartışma konusu olmuştu o yangının ardından..

Gelelim bugün kentsel dönüşüm müjdesi verenlerin asıl yaman çelişkisine..

Yapılmaya başlanan ATAŞ konutları ile Serbest Bölge arasındaki batı komşusu kim olacak?

Yıllardır AK Gübre’ nin sarı ölümü yetmezmiş gibi o tesisin önünde yapımına başlanacak, izinleri alınmış, teşvike bağlanmış Polipropilen Tesisini de içine alan Petrokimya özel endüstri Bölgesi ile komşu TOKİ evleri..

Kamuoyuna yansıyan görüşlerinde bu bölge ve tesis ile ilgili kaygılarını dile getiren AK Partili Akdeniz Belediye Başkanı dün karşı çıktığı polipropilen tesisinin önümüzdeki seçimlerde belki de en önemli projem diye anlatacağı ATAŞ konutlarıyla aynı havayı solumasına, komşu sahile sahip olmasına ne diyecek?

Kentin kalbine saplanan hançerden farksız endüstri bölgesi ve polipropilen tesisinin yapımına engel olmaya Mersin’ in, kenti savunması gereken dinamiklerin gücü yetmedi.

Umalım ve dileyelim ki, toplu konut projesi bölgenin akaryakıt çiftlikleri yüzünden çektiği tehlikeyi ve kirliliğinin bitmesine vesile olur ve polipropilen tesisinin yer alacağı endüstri bölgesi sevdası da başlamadan biter..

Yeni Zelanda örneği üzerinden ‘yeni normal’

Yeni Zelanda örneği üzerinden ‘yeni normal’

Çıkışıyla ilgili rivayetler muhtelif olsa da, Çin’ den başlayıp tüm dünyayı esir alan koronavirüs belası karşısında tüm insanlarıyla birlikte ülkeler de iyi kötü anlamında farklı sınavlar verdi.

Başlangıçta başarılı görülüp sonrasında süreci yüzüne gözüne bulaştıranlar yanında ilk günden itibaren tutarlı politikalarla yakaladıkları başarı grafiğini sürdürenler..

Pandemiyi yok sayan, ‘ne salgını? Basit grip vakası, gelir geçer’ diyen Trump’ ın ABD’ ye ödettiği bedel..

‘Sürü bağışıklığı yöntemiyle herkese virüsün bulaşmasını sağlar, ölen ölür kalan sağlarla ekonomi çarklarını durdurmadan krizi atlatırız’ anlayışıyla kapanmakta geciken İngiltere’ nin başına gelenler ve işi ciddiye almayan Başbakan Johnson’ un virüs kaptıktan sonra tedavi altına alınması, ölümden dönüşü..

Bugünlerde vurdumduymazlıkla halkını ölümcül maceraya sürükleyen Başkan Bolsonaro’ nun Brezilya’ sının hali ortada..

Bir de salgını ciddi bedeller ödemeden atlatan, süreci başarıyla yöneten ülkeler var..

İsrail, Almanya, Güney Kore, Avustralya, Singapur, Japonya, Hong Kong..

Burada Uzak doğu ülkeleri dikkat çekiyor..

Uzak doğu’ nun başarılı yönetim anlayışının temelinde disipline yatkın ve insanların ‘ben yerine biz’ odaklı kültüre yatkınlığı, Konfüçyüs’ çü düşüncenin etkisi bariz biçimde görülmekte..

İyiler, kötüler yanında bir de Yeni Zelanda örneği var..

‘Çılgın kalabalıktan hayli uzak’ 5 milyon nüfusa sahip, geçen yıl bir camiye yapılan talihsiz saldırıyı saymazsak çatışmaların, savaşların dışında kalmayı başarmış huzur dolu, sakin bir ada..

Yeni Zelanda dünyada koronavirüs salgınını başarıyla atlatan ve son gün tek bir vakanın görülmediği ilk ve tek ülke olarak anılıyor bugün itibariyle..

Başarının temelinde, koyulan çok katı kurallara harfiyen uyan halk kadar, süreci sıfır toleransla tavizsiz yöneten 40 yaşındaki Başbakan Jacinda Ardern‘ in yadsınamaz rolü var..

Ardern, dünya gündemine, gittiği restorana sosyal mesafe tedbirleri kapsamında alınmadığı ve dışarıda bekletildiği görüntülerle geldi ama ülkesini yönetmede sergilediği liderlik bu salgından önce Cami saldırısıyla hafızalara kazınmıştı zaten..

Saldırı ardından ülkedeki silahlanma yasalarını değiştiren, yarı otomatik silahların vatandaşa satılmasını yasaklayan düzenlemeleri hızla hayata geçiren lider olarak öne çıktı..

“ülkemiz bu saldırıyla sonsuza dek değişti, şimdi sıra yasalarımızda” derken asıl halk desteğini “saldırı soruşturmasını, polis ve istihbarat servisini de kapsayacak biçimde en üst düzey soruşturma organı olan ve tamamen bağımsız hareket eden Kraliyet Komisyonuna bırakmasıyla almıştı..

Orada sergilediği kararlılık yanında tüm halkı kucaklayan liderlik tavrıyla, toplumun saldırı sonrası yaşadığı travmayı atlatmasına öncülük ederken diline yansıyan samimi tavrıyla dünyanın ilgi odağı oldu.

Ardern, saldırı sonrasını barış içinde bir arada yaşama fırsatı değerlendirdiği gibi bu kez de pandemi sürecini başarıyla yönetme kadar, sonrasında yeni normal olarak tanımlanan ‘bundan sonra şekillenecek yeni dünya’ ile ilgili çizdiği yol haritasıyla öne çıkmakta..

Örneğin İskandinav ülkelerinden beklenen haftalık çalışma süresini azaltma hamlesi kuzey Avrupa yerine Yeni Zelanda’ nın genç liderinden geldi..

Haftada dört gün çalışma, evden çalışmanın getirdiği verimliliği göz önünde bulundurarak geçici olarak uygulanan yöntemin kalıcı ve kurumsal hale getirilmesi, kısa ve esnek çalışma modellerinin hayata geçirilmesi gibi iddialı adımlar aslında önümüzdeki ‘yeni normal’in da ip uçlarını taşıyor..

Yeni Zelanda ilk kez kapsamlı ve toplu bir paket halinde hayata geçirmeye hazırlanıyor ama farklı ülkelerde farklı versiyonları denenmiş yöntemler..

Ama Ardern’ in dünyaya model olabilecek en önemli hamlesi “evrensel gelir desteği” uygulamasını ülkesinde hayata geçirmek..

İşsizlere, yoksullara, okuyan gençlere ve artık çalışamayacak kadar yaşlı olanlara, kısaca hayata tutunmak için desteğe ihtiyaç duyanlara haftalık veya aylık maaş ödenmesi..

Aslında Ardern evrensel gelir desteğini 2008′ de muhalefete düşmüş İşçi Partisini 10 yıl aradan sonra yeniden iktidara taşıdığı 2017′ den beri sıkça gündeme getirse de, pandemi sonrası ortaya çıkan tablo nedeniyle konu çok daha önemli ve acil gibi duruyor.

Evrensel gelir desteği sadece Yeni Zelanda’ nın değil aslında tüm dünyanın gündeminde olan en ciddi meselelerden biri..

Robotların iş gücüne katılması ve dünya nüfusundaki artış gibi etkenlerin tetiklemesiyle işsizliğin önümüzdeki yıllarda giderek artacak olması, gelir dağılımındaki bozulmanın kabul edilemez boyutlara ulaşması önümüzdeki yeni döneme damgasını vuracak sıcak gelişmeler..

Bugün yeni bir ütopya ortaya koyamadığı için meydanı eyyamcı popülistlere bırakan solun da bu gelişmelerden çıkaracağı sonuçlar olmalı.. En azından tartışmaları pratiğe indirgeyerek evrensel çözümlerle umutsuz kesimler ışık tutmalı..

Konu geleceğe damgasını vuracak önem ve ağırlıkta..

Bu nedenle daha geniş boyutlarıyla ele almaya, konuşmaya değer..

Mersin’ in toplu taşıma sorunu, Metrobus çözümü..

Mersin’ in toplu taşıma sorunu, Metrobus çözümü..

Eski başkan Kocamaz’ ın son dönemiyle, yerine Büyükşehir Başkanlık koltuğuna oturan Vahap Seçer’ in ilk yılına metro tartışmaları ve tam olarak yanıtlanamayan sorular damgasını vurdu..

Yer altından mı yer üstünden mi gidecek?

Proje maliyeti ne olacak?

Finansman nasıl sağlanacak?

Ve hepsinden önemlisi beş yıl sonra yeniden sandığa gidip seçmenden oy isteyecek bir başkanın üzerinde en çok durması gereken soru: “proje kaç yılda tamamlanacak?”

Tanıtım toplantısında da dile getirdiğim gibi dönem sonunda yeniden aday olmayı düşünen bir siyasetçi için ‘Rus ruleti’ anlamına gelecek bir yatırım söz konusuydu..

Zamanında tamamlanırsa başkana yeni beş yılı altın tepside sunacak metro, işlerin hangi nedenle olursa olsun aksaması halinde bırakın seçilmesini partisinden aday yapılmasını bile zora sokacaktı..

Tüm riskleri bilmesine rağmen Seçer, projeye samimiyetle inanmış olmalı ki, küresel salgın kapımıza dayandığı güne kadar her platformda savundu..

Evet, Mersin’ in görünümünden gelişme alanlarına, demografik değişime kadar çok şeyi değiştirecek yatırım olarak metro sadece kentin değil, Büyükşehir Belediye Başkanının da koltuğunda kalması anlamında kaderini belirleyecek bir projeydi..

Derken henüz koronavirüs belası daha ortada yokken, apar topar çıkılan ihale Kamu İhale Kurumu kararıyla iptal edildi..

KİK iptal kararından önce de, sonrasında da kaleme aldığım çeşitli makalelerde iptalin sürpriz olmadığını, çeşitli handikapları içinde barındıran ihale şartnamelerindeki sorunlar giderilmediği sürece elli kez ihaleye çıkılsa ellisinin de iptalle sonuçlanacağını yazıp durdum..

KİK, iptal kararının gerekçeleri de benim dile getirdiğim kaygıları yansıtıyor, bunlar giderilmediği sürece işin ihale aşamasından öteye geçemeyeceğini işaret ediyordu adeta…

Nitekim 3 Mart 2020 günü kaleme aldığım makale “ Mersin metro ihalesi; Konsept değişmedikçe, yeni iptaller kaçınılmaz..”  başlığını taşıyordu..*

Ben bu iddiadaydım ama Başkan Seçer tüm platformlarda,  KİK iptal gerekçesi ışığında gerekli düzeltmeler yapılarak Nisan ayında yeniden ihaleye çıkılacağı görüşünü dile getirmekteydi..

Derken, salgın birden bire Çin’ in lokal sorunu olmaktan çıkıp hızla Avrupa’ ya yayıldı, evlere kapanmak zorunda kaldığımız esarete benzer karantina henüz tam olarak geçmiş değil..

Son olarak olağanüstü toplanan Mersin Büyükşehir Meclisinde konuşan Seçer’ i dinlerken, artık metro projesini rafa kaldırdığı izlenimi edindim..

Önümüzdeki dört yılın yol haritasını çizerken, 4 köprülü kavşak düzenlemesi (kamuoyundaki tanımla battı çıktı) söylemi de yeni dönemin Başkanın gerçeklere yaslanan beklentilerinin bir başka göstergesi..

Aslında çıtanın daha mütevazi noktaya çekilmesi başkana nefes aldırma yanında her alanda olduğu gibi toplu taşımada da farklı çözümleri gündeme getirme potansiyeline sahip..

Ünlü “her tehdit ve kriz içinde fırsatlar barındırır” kuralı Koronavirüs belası için de geçerli..

Metro gibi sonu meçhul (hazine garantilerinin geçerli olduğu kaynak sıkıntısı çekilmeyen  devletin üstlendiği projelerde bile ön görülen bitirme tarihi ile gerçek tamamlanma süreleri ve maliyet farklılıkları iki katını aşıyor) ve siyaseten riskler barındıran proje yerine, topografya avantajından yararlanarak çok kısa zamanda ve başka hiçbir ulaşım modeliyle kıyaslanmayacak düşük bütçelerle metrobus sistemini devreye almak mümkün..

Metro güzergah olarak Mezitli-Liman arası ulaşımı temel alıyordu. O ihtiyaca uygun olarak Adnan Menderes bulvarının bir şeridini metrobuslara tahsis ederek, bir ayın içinde devreye almak mümkün.

Hatta Mersin gibi ılıman iklime sahip ve yılın sekiz ayı açık havada dolaşmanın sağlandığı bir kentte metrobusları üst katı açılır kapanır biçimde iki katlı olarak dizayn etmek te mümkün..

Deniz havası soluyarak, kentin bir ucundan diğer ucuna gitmek, sadece biz kent yaşayanlarını değil, ziyarete gelen konuklarımızı da etkileyecek, dünyada ses getirecek bir model olur..

Fazla şey yapmanıza gerek yok..

Bulvarın deniz tarafında kalan kısmından bir bölümle orta refüjü biraz daraltarak rahatlıkla gidiş gelişler için özel şeritler yaratılabilir.

Büyükşehir Belediyesinin beklemeye aldığı 73 otobüse ayrılan kaynağın bir kısmıyla 20 metrobus alıp  sözünü ettiğim güzergahta hemen hizmete sokabilirsiniz..

Bu ulaşım hattını Adnan Menderes Bulvarında Gazi Mustafa Kemal Bulvarından çok daha rahat gerçekleştirmek mümkün..

Ayrıca her hangi bir alt yapı yatırımı gerektirmediği için ortaya çıkabilecek handikapları anında gidermek, kısaca proje üzerinde ihtiyaçlara uygun tadilatlar yapmak, çözümler üretmek te mümkün..

Metro projesi günün birinde ve o gün yaşanacak gelişmeler, ortaya çıkacak yeni dinamikler ışığında ele alınmak üzere şimdilik bekletilirken, toplu taşıma alanında Başkan Seçer metrobus projesine yoğunlaşsın..

Siyaseten kendisi, beklentilerin karşılanması anlamında da kazanan Mersin olacaktır..

* https://abdullahayan.wordpress.com/2020/03/03/mersin-metro-ihalesi-konsept-degismedikce-yeni-iptaller-kacinilmaz-03-03-2020/

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak -13- (yeni normal, yeni yargı)

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak -13- (yeni normal, yeni yargı)

Önceki makale şu öngörüyle bitiyordu :

“Algoritmalardan beslenen yapay zeka önümüzdeki dönemde tüm toplumsal olaylarda olduğu gibi hukuka ve yargısal süreçlere damgasını vuracak.

Son 25 yılda internetin adım adım tüm yaşamamızda artan ağırlığına bakıp ‘neredeydik, nerelere geldik’ diye düşünebilirsiniz.

Ama bu öngörü gelmekte olan dalgaları algılamaktan yoksun ve çok sığ…

Açılmakta olan kapıların ardında insanlığı bekleyen yeni çağa göre bugün bilişimin taş devrindeyiz..

Pandemi ile hepimizi evlere hapseden karantina günleri bu süreci akıl almaz biçimde hızlandıracak..

Bambaşka bir evreye geçeceğiz..”

Gerçekten de savaşlar, devrimler ve benzeri olağanüstü gelişmeler gibi pandemi de hayatımızı değiştirmekle kalmadı, yıllar alabilecek yenilikleri, teknolojik gelişmeleri günlerle ifade edilebilecek kadar hızlı biçimde getirip karşımıza çıkardı..

Yargı gibi en muhafazakar alan bile teknoloji alanındaki yeniliklerden nasibini aldı..

Tüm dünyayı esir alıp evlere hapseden küresel salgın nedeniyle pek çok yerde mahkemeler zorunlu mola verseler de, burada değineceğim birkaç örnek, önümüzdeki dönemde bu ve benzeri kapanmalarda bile gerektiğinde acil adalet arayışları ve arayışlara yanıt olabilecek yargılamalara ilişkin fikir vermesi bakımından hayli ilginç modellemeler olarak tartışılmaya değer..

İlk öykü Amerika Birleşik Devletlerinden…

Bilindiği gibi ABD yargısının en önemli mekanizmalarından biri ve olmazsa olmazı halkın temsilen belirlenen kişilerden oluşan Jüri..

Trafik cezaları gibi para cezalarıyla kapatılacak davalarla 6 ayı geçmeyen basit suçlar dışında kalan tüm davalar ABD’ de düz vatandaşlardan seçilen Jüri gözetiminde yapılır. Jüri deliller ışığında tarafları dinler, zanlının suçlu veya suçsuz olduğuna karar verir. Yorum yapma, ceza süresi ve yöntemi belirleme yetkisi yargıca ait olsa da, yargıç jürinin verdiği hüküm ışığında ceza belirler.

Her şeyin katı kurallara bağlandığı ve bu kurallardan birinin bile ihlal edilmesi halinde davaların düşürülebildiği ABD’ de koronavirüs salgını döneminde yargılama ile ilgili hayli ilginç bir vaka yaşandı.

Teksas’ ta bir mahkeme  görülmekte olan bir davada Jüri üyelerini video konferans uygulaması Zoom üzerinden dinlemeye karar verdi.

Yukarıda altını çizdiğim gibi evrensel olarak zaten muhafazakar  özelliklere sahip yargının üstelik o muhafazakarlığın tavizsiz işletildiği ABD jüri sisteminde böylesi bir yöntemin hayata geçmesi bir yana, pandemiden önce hayal edilmesi bile düşünülemezdi.

Ama düne kadar ihtimali dahi tartışma konusu edilmeyen, oluşturulmasından karar verme sürecine kadar her adımı katı kurallara bağlanmış, asırlara dayalı geçmişe sahip jüri sistemi yeni modellemelere kucak açıyor..

Bugün zoom, yarın başka bir uygulama, mahkemelerin herhangi bir afet nedeniyle mola vermesi halinde yargıyı işler kılmak için devreye girebilecek..

Jürinin bir araya gelerek karar verinceye kadar kapandığı bir odada toplanması eski normaldi, Pandemi yeni normalle tanıştırıyor bizi..

Karantina günlerine özgü yargıyla ilgili bir başka vaka Singapur’ da meydana geldi.

Yine video konferans uygulaması zoom ve bu kez toplanamayan mahkeme heyetinin sanal ortamda uzaktan teati ile verdiği idam cezası..

İdam cezasının kendisi zaten yeterince netameli bir konu..

Yaşamın söz konusu olduğu böylesi kritik bir davada heyetin bir araya gelmeden uzaktan ölüm cezası vermesi , dünya üzerinde insan haklarını savunan herkesi ayağa kaldırdı ama vaka evrensel anlamda hukuk tarihine şimdiden not edildi bile..

Gelin görün ki, yeni döneme ilişkin gelişmeler jüri veya mahkeme heyetinin sanal ortamda toplanmasıyla sınırlı kalmayacak..

Teknoloji ve yapay zekanın hayatın her alanında olduğu gibi yargıyı da derinden etkileyeceği akılları zorlayan öylesine gelişme var ki..

Örneğin Çin’ de uygulanmaya başlanan ve tüm dünyayı etkisi altına alacak yüz tanıma sistemleri..

Trafiğin aktığı bir bulvarda karşıdan karşıya geçerken kuralları ihlal ettiğinizde bile sizi tanıyan ve sicilinize bunu işleyip büyük havuza atan algoritma..

Günün birinde herhangi bir suçtan hakim karşısına çıktığınızda çocukluğunuzdan başlayarak iyi kötü tüm ‘amel defterinizin’ ortalığa döküldüğü, hüküm verirken hakkınızdaki notların deyim yerindeyse ‘Araf’ kadar göz önünde tutulduğu bir yeni dünya..

Daha da beter senaryolar da yazılıyor bir yerlerde..

İsveç’ te sağlık verilerini anlık takip edecek bilek altına yerleştirilmeye başlanan çiplerin iyi ellerde hayat kurtarması söz konusu..

Bu tablonun iyi yanı, bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım.

Aynı çiplerin herkesin deri altına yerleştirildiği bir geleceği hayal edin.

Kalp ritminizin, şekerinizin, tansiyonunuzun ölçüldüğü o çiple ilgili verilere erişen savcı veya yargıcın sizin doğru mu, yalan mı söylediğinizi daha ilk andan bilmesi ve daha dava başlarken hakkınızda sahip olacağı kanaat..

Bilim kurgu değil, hayatın olağan seyrinde on yıl sonra bizi bekleyen yeni hayatın gerçekleri..

Ve yeni hayatın on yıl sonra beklenen gelişmelerinin pandemi ile aylarla ölçülen zaman dilimine sığacak kadar yakınımıza sokuluşu, vücudumuza sirayet etmesi..

Bilim insanları atomu parçalayarak o güne kadar hayal edilmeyen boyutlarda enerji elde ettiler. Bu iyi ama o enerjiyi insanlığı yok edecek bombaya çevirenler de bilim insanlarıydı..

Orwell’ in 1984′ ü gerçekleşiyor ve durdurulamaz kasırgasıyla üstümüze geliyor..

İyi ve kötü seçeneklerinden hangisine evrileceği, geleceğimizi belirleyen en ciddi soru olarak karşımızda duruyor.

Ve hiçbir zaman olmadığı kadar da gerçek..

Seçim bize kalmış diyeceğim ama, öyle olmadığını biliyoruz artık…

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak -12- (pandemi sonrası adalet, hukuk, yargı)

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak -12- (pandemi sonrası adalet, hukuk, yargı)

Henüz internetin hayatımıza girmediği ama bilgisayarlarla tanıştığımız 90′ lı yılların başı..

Ticaret hukuku alanında efsane bir hocamızla sohbet ediyorduk.  Konu dönüp, o günlerde hayatımızın her alanına hızlı giriş yapan bilişime gelince şu görüşü dile getirdiğimi anımsıyorum:

 ‘madem yasaları bilgisayarlara yükledik, en azından hafif suçlarda yargılamayı bilgisayara taşısak.. Örneğin para cezasıyla geçiştirilecek kurallardan ihlal eden birine uygulanacak cezayı bilgisayarın belirlemesi mümkün. Böylece Mahkemelerin üzerindeki yük te hafifler, üstelik yargılama sürecinde çektiği sıkıntılar nedeniyle ceza alacak olanın da karşı çıkmayacağı bir uygulama hayata geçmiş olur.’

Üstad şöyle bir gülümsedi ve dönüp hayat boyu unutmayacağım dersi verdi bana:

‘Bu önerin bir dönem rağbet gördü. Hatta Brezilya trafik suçlarında uyguladı bile. Ama sorun şu ki, hiçbir bilgisayar bir yargıcın yerini alamaz. Yargıç karşısındaki insanın davranışlarından, olayın geçtiği ortama, çevresel koşullara kadar her yanıyla bir vakayı tartar ve vicdanıyla hüküm verir. Bilgisayara vicdan kavramını nasıl öğreteceğiz?’

Uzun süre kulağıma küpe oldu o ders.

Gerçekten de zamanla tanık olduğum veya duyduğum her olayda, kimi suçlamalara karşı yapılan değerlendirmeleri hatta verilen peşin hükümleri okudukça adalet dağıtma görevini üstlenen insanların karşısına gelen her vakaya karşı nasıl bir ağır sorumluluk taşıdıklarını, en azından taşımaları gerektiğini biraz da empatiyle gördüm, hissettim.

O dönemden bugüne, köprülerin altından çok sular aktı..

Bilgisayarlarla başlayan dönem internet ile bambaşka bir evreye geçti.

Bu da yetmedi, iki gelişmenin birleşmesi yapay zekayı çıkardı karşımıza..

Geçmişte gittiğiniz bir avukat yazıhanesinde ilk gözünüze çarpan duvarları dolduran ve raflardan taşan Yargıtay içtihat kararları ve kanunların yer aldığı kalın kara kaplı kitaplardı.

Bugün artık tüm kanunlar, içtihat kararları artık parmaklarınızın ucunda.

Avukat yazıhaneleri zaten zaman içinde şık hukuk ofislerine bırakmıştı yerini, artık ofis dönemi de kapanıyor, akıllı telefonlar yeni ofisler..

Eskiden tüm avukatlar adliyeye yakın mekanları tercih ederdi. Çünkü sadece duruşmalara değil, her türlü dosya incelemesi bile fiziki ortamda gerçekleşirdi.

Bugün öyle mi?

İster sahilde güneşlenin, ister dağ başına çıkın internet erişiminin olduğu her yerde hukukçu olarak takibini yaptığınız tüm dosyalar elinizin altında. Binlerce sayfalık doküman bulut teknolojisiyle erişiminize açık..

Eskiden tutuklu bir sanık bulunduğu cezaevinin dışındaki bir kentte başka bir davadan yargılanıyorsa, onu o dosyanın bulunduğu mahkemenin yer aldığı ile sevk etmek zorundaydınız.

Oysa artık kısa adıyla SEGBİS diye tanımlanan ‘Ses ve Görüntü Bilişim Sistemleri’ girdi devreye. Bulunduğunuz cezaevinden yargılandığınız bir başka il mahkemesindeki duruşmaya katılıyor, hatta yurt dışında belirlenen bir mekandan bağlanıp ifade verebiliyorsunuz..

Eskiden dava açmak için dilekçe ve eklerini fiziki olarak adliyeye götürmek, kayıt altına almak gibi sıkı sıkıya uyulan kurallar, gün ve saat olarak belirlenmiş süreler yerlerini artık UYAP denilen uygulamaya bırakmış durumda.

Dosyayı UYAP (Ulusal yargı ağı) üzerinden işleme koyuyor, bir zamanlar suiistimale açıklığı su götürmez gerçek olan ‘davayı arzulanan hâkime düşürme’ gibi uygulamalar tarihe karışmış bulunuyor.

Ayrıca eskiden ancak avukatın takip edebildiği dava dosyalarıyla ilgili tüm gelişmeleri vatandaş ta artık anlık olarak izleyebiliyor.

Kısaca bilişim, herkesin bilgi ve belgeye erişimi konusunda eşitlik ve şeffaflığı inanılmaz biçimde tüm topluma hizmet olarak sunarken, bir takım güç odaklarının elinde toplanan mekanizmaların tüm kesimlere ulaşımını devrimsel biçimde değiştirip dönüştürmüş bulunuyor.

Sadece yargılama süreciyle de sınırlı değil, bilişimin adaletle olan ilişkisi..

Denetimli serbestlik, cezaevi dışında evde hapis gibi uygulamaları olanaklı kılan veya tehdit altındaki birini tehditten koruyan  elektronik kelepçenin bile bugün yüklendiği işlev başlı başına yeni dönemin farkındalığı bakımından tartışılmaz ağırlıkta değil mi?

İşlenen bir suçla ilgili faillerin ortaya çıkarılmasında en önemli araçlardan biri bugün artık bir kısmı güvenlik kurumlarının denetiminde, çoğu da çeşitli gerekçelerle neredeyse tüm mekanlarda yer alan kameralar değil mi?

30 yıl önce işkenceyle suçları itiraf ettirilen insanları artık bu görüntülerle ortaya çıkarmanın dayanılmaz hafifliği..

Bilişim hayatın tüm alanlarında olduğu gibi artık hukukun ve hukukun çizdiği çerçevede adalet dağıtmakla yükümlü yargının vazgeçilmez parçası ama süreç bu kadarla sınırlı değil.

Algoritmalardan beslenen yapay zeka önümüzdeki dönemde tüm toplumsal olaylarda olduğu gibi hukuka ve yargısal süreçlere damgasını vuracak.

Son 25 yılda internetin adım adım tüm yaşamamızda artan ağırlığına bakıp ‘neredeydik, nerelere geldik’ diye düşünebilirsiniz.

Ama bu öngörü gelmekte olan dalgaları algılamaktan yoksun ve çok sığ…

Açılmakta olan kapıların ardında insanlığı bekleyen yeni çağa göre bugün bilişimin taş devrindeyiz..

Pandemi ile hepimizi evlere hapseden karantina günleri bu süreci akıl almaz biçimde hızlandıracak..

Bambaşka bir evreye geçeceğiz..

O evrenin ip uçlarını şu son üç ayda bile yaşadığımız gelişmeler ışığında bir sonraki makalede ele alacağım..